Gani Rüzgar Şavata Röportajı

“Güneşi görmeyenler askeri sorguladı.
Hangi pencereden bakarsan bak güneşi görürsün,
Ancak baktığın pencereye göre ışıklar başka türlü yansır. Güneşi görmesen de…
Zulüm eden asker, mazlum halk…
Askeri kendi halkından ayıran üzerindeki üniforma mı?
O zaman asayiş kimden sorulur?
Vazife eziyet, işkence, zulüm ve soykırım ise askeri de birbirinden ayırmak gerekmez mi?
Eğer bu tanımladığımız askerler robot değilse kukla düzenin, emperyalizmin, siyonizm ve faşizmin ve yandaşlarına piyon olmuşsa kendi kimliğini arayan insanlara yaşamla ölüm arasında ince bir çizgi bile tanımıyorsa işte bu Saddamın Askerleridir.
Zulüm yapanlar ya da insanlık dışı işkenceler, diğer adı soykırım.
Aşk ve acı arasındaki ince çizgiyi çarpıcı görüntülerle ve diyaloglarla anlatan bir film…
Gerçek!
Tek gerçek olmayan adının film olması…
Mahmut Alınak ve Bavuz Şavata kalemlerinin ucuyla gerçek kesitlerle yola çıktılar. Ben de objektifimle penceremde gerçekleri gördüm ve solan güneşi seyrettim.”

Tartışmalı film Saddam’ın Askerleri’nin yönetmeni Gani Rüzgar Şavata’ya sorularımızı yöneltiyoruz…

Gani Bey, bu filmin gerek çekim öncesinde, gerek çekim aşamasında ve gerekse çekim sonrasında pek çok sıkıntı yaşadığınızı biliyoruz… Her şeye rağmen film nihayet vizyonda… Peki bu sıkıntılar nihayete erdi mi?

Biz filmimizde gerçekleri anlattık. Gerçekleri söyleyen herkesde olduğu gibi biz de karalama kampanyalarından, engellemelerden, sansürlerden nasibimizi aldık. İlk olarak at krizi patlak verdi. Bununla da ilgili bir sürü haber çıktı. Asla böyle bir olay yok. At zaten benim atım. Türk sinemasında atları olan tek sinemacıyım ayrıca… Bırakın atı, ben karıncayı bile incitemem. Bu at, filmde konu gereği katlediliyor. Biz de atı veteriner kontrolünde bayılttık. Sahne çekilirken atın altını keçeyle besledik, semer giydirdik. Ayrıca filmde at ile birlikte bir oyuncu da sürükleniyor. Onunsa altında sadece bir pijama vardı. Zaten dikkatle bakarsanız atın gövdesinin, boynunun yüksekte olduğunu görürüsünüz. Doğan Haber Ajansı, IHA Haber Ajansı atı yerinde görüntüledi. Köy halkı ve muhtar, çekimler sırasında ata hiçbir şekilde zarar verilmediğini açıkladı. Birkaç sene önce kuş gribi yüzünden kümes hayvanları ile beraber güvercinleri bile katlettiler. Her gün yüzlerce kedi köpek katlediliyor. Kimse bunları görmüyor. Kendine kasap diyen cellâtlar, atları kesip soframıza kadar getiriyorlar. İşin işine sanat, sanatçı girince işler değişiyor. Bu şekilde reklâmlarını yapıyorlar… Belki siz reklâmın iyisi kötüsü olmaz, bu şekilde sizin de reklâmınız oldu diyeceksiniz ama ben böyle bir reklâmı asla ama asla tercih etmezdim.

At olayı çözüme ulaştıktan sonra bu kez filmdeki şiddet sahneleri tartışılmaya başlandı…

Ben bu filmde şiddet göremiyorum. Mezbahada hayvan keser gibi insanları kesiyorlar; bunları da televizyon gösteriyor; çoluk çocuk izliyor. Buradaki işkence göze çarpmıyor. Bizimkisi ise film, insanlar para verip gidiyorlar. Biz bu filmi Antalya Film Festivali’ne gönderdiğimizde, Atilla Dorsay öncülüğündeki jüri, filmdeki şiddet sahnelerinden dolayı filmi yarışmaya almadıklarını söyledi. Atilla Dorsay da bir TV kanalına yaptığı konuşmada; “Film festivaline (gerçek) şiddet ve işkence sahneleri olduğundan dolayı almadık” sözünü yineledi. Bizim filmimizde anlattığımız olaylar sadece Irak’ta yaşanmadı… Filistin’de, Afganistan’da, dünyanın birçok yerinde yaşandı… Türkiye’de ise 12 Eylül döneminde yaşadık…

Basın – medya ve eleştirmenler bir yana, halkın filme yaklaşımı çok daha önemli… Film vizyona girer girmez, ekibinizle güneydoğuya gittiniz, birçok şehirde galalar yaptınız… Filmi izleyen insanlar ne düşünüyor?

Doğru, film 01 Mayıs’ta vizyona girdi; biz hemen 02 Mayıs’ta ekibimizle güneydoğuya gittik. 3 günde 6 şehir gezdik. Halkın ilgisi çok sıcaktı. Biliyorsunuz, geçtiğimiz günlerde Mardin’de bir vahşet oldu. Türkiye Teksas’a döndü. Artık herkesin elinde, arabasında silâh var. Hele o bölgelerde çok daha fazla… Gayrimeşru olsun, meşru olsun herkeste silâh var. Biz bu acılar yaşanmasın diyoruz. Film de olsa insanlar gerçekleri görsün… Film şu anda 26 ilde gösteriliyor. Seyirci izledikçe, kulaktan kulağa yayılıyor. İzleyenler de filme sahip çıkıyor. İzleyenler bir daha izlemek, izletmek istiyor. Gönül güldüren film çekmek ister ama olması gerekenin bu olduğunu düşünüyorum.

Filmde, yaşanan acılar her ne kadar Saddam’ın yönetiminde yaşanıyorsa da asıl kaynağın Amerika olduğu mesajı veriliyor…

Saddam Hüseyin’in karargâhlarında işkence yapılmakta… Ancak durumdan Saddam Hüseyin’in haberi yok. Her şey yine Amerika kontrolünde… Filmde de Amerikalı generalleri görüyoruz. Saddam’ı getirdikleri gibi götürenler de yine onlar. Bugün Irak’ta bir buçuk milyon insan öldüren, soykırım yapan yine onlar. Soykırım deyince karşımıza Ermeni soykırımı çıkıyor. Yalan da yanlış da olsa çıkıyor. Ama gerçek soykırımı bu halk niye görmüyor? Yetkili merciler niye görmüyor? Bu gerçek soykırımı Amerika hâlâ yapıyor. Türkiye üzerine oyunlar oynanmakta. Hatta Türkiye’den Afganistan’a asker istiyorlar. Askerimizi göndermemeliyiz! Bu cinayetlere ortak olmamalıyız! Bizim filmlerimizde gösterdiğimiz duruş kadar, yetkili merciler de duruş gösterebilseler keşke…

Siz Yılmaz Güney’in yolundan yürüyen, bu anlayışta filmler yapan bir yönetmensiniz, bunu biliyoruz. Ancak basında birilerinin yeni Yılmaz Güney olarak gösterilmesine öfkeli misiniz?

Son zamanlarda, paranın gücüyle, basında kimileri, birilerini Yılmaz Güney yapmaya başladı. Yılmaz Güney olmak, Ahmet Kaya olmak, Deniz Gezmiş olmak, Pir Sultan Abdal olmak, Mevlâna olmak öyle kolay mı? Herkes kendi kimliğiyle bir yere gelmeli. Kimsenin, kimsenin yerinde gözü olmamalı diye düşünüyorum. Ben Gani Rüzgar Şavata’yım… Benim sinemam, gittiğim yol budur. Bunu daha önce Yılmaz Güney yapmış ama ben Yılmaz Güney değilim. Ben sadece onun çizdiği yolda sinema yapan biriyim… Bu halk bunları yemez. Bu halk sadece gider izler. Bizim halk masumdur, saftır… Çabuk kandırırsınız ama gerçekleri kısa zamanda görür… İş işten geçer mi geçmez mi bilinmez ama hak bir şekilde yerini bulur. Dün Ahmet Kaya’ları yuhlayanlar, yurt dışına sürgüne gönderenler şimdi onların tahtlarına göz dikmiş durumdalar… Buna kurdun kuzunun postuna bürünmesi denir. Dünya dönüyor ama bazıları dönemeyecek… Paranın gücüyle, timsahın gözyaşlarıyla halkı nereye kadar kandıracaklar? Bu halk gerçek tokadı kime vuracağını bilir. Biz de filmimizde bu tokatı atıyoruz. Emperyalizme karşı sinemamızı var etmeye devam edeceğiz… Biz paranın gücüyle film yapmadık, biz cesaretin gücüyle film yaptık. Sansür olacağını bile bile çektik. Bizi tarih yargılasın. Ya beraat ederiz, ya da suçumuzu kabûlleniriz. Gerçekleri anlatmak suç ise, ben suçuma razıyım. Ben sinemacıyım, benim duruşum da bu, inancım da bu. Kimse benim rakibim değil. Benim rakibimim yine kendim. Yaptığım işlerin sevabı da bana günahı da bana… Benim kimseyi hedef almak, rencide etmek gibi bir derdim yok. Halkıma gerçekleri söylemekte sorumlu hissediyorum kendimi.

Peki Hüseyin Karabey, Özcan Alper gibi daha ilk filminden görüş ve duruşlarını ortaya koyan genç yönetmenler için ne düşünüyorsunuz?

Bu çocukların alınları açık, yolları da güzel, inşallah paranın esiri olmazlar. Hak ettikleri seyirciyi de, değeri de bulurlar. Gerçekleri anlatmayı sürdürdükleri ve kimsenin tekeline girmedikleri sürece çok başarılı olacaklarına inanıyorum. Ben de canı-ı gönülden destekliyorum. Bir de evrensel düşünmek lâzım sinemayı. Siz nerde durursanız durun güneş ışığını alırsınız. Bir de sinema çok pahalı bir sektör. Paranın bilinçli harcanması gerekiyor. Halk sinemasını bilmeli, oyuncusunu tanımalı… Reklâm parasıyla bir film daha yapılır. Birileri bilboardlara, televizyonlara, her yere reklâm veriyor. Ön tarafta rötuş var arkası karanlık. İnsanlar da buna kanıp gidiyor. Diğer tarafta emeğin sineması var. Onlara, her şeyden önce halkın sahip çıkması gerekiyor.

Filmde Tuğba Özay’ın oynamasını çok istemişiniz… Neden mutlaka Tuğba Özay oynamalıydı filminizde?

Bizim Tuğba ile tanışlığımız eskiye dayanıyor. Hatta cezaevine girmeden iki sene önce de konuşmuştuk. Ben daha önceki projelerimde de Tuğba’yı oynatmak istemiştim, olmadı. Tuğba’nın dik bir duruşu var. İnsanları seviyor, doğayı seviyor. Düşünceleri, ilkeleri benimle bağdaşıyor. Her şeyi dıştan görmemek lâzım… İnsanların içini de görmek lâzım. Tuğba’nın filmde rolünün hakkını da verdiğini düşünüyorum. Tuğba bazı talihsizlikler yaşadı. Cezaevine girdi. Tuğba asla sansasyon olsun diye seçilmiş bir isim değil. Ayrıca suçu da yoktu. İyiki de oynadı, başarılı da oldu.

Birlikte başka projeleriniz var sanıyorum…

Evet, Tuğba’nın Bedel isimli bir kitabı var. Biz bunu senaryolaştırıyoruz. Filistin’de çekmeyi plânladığımız ve Tuğba’yı bir gazeteci olarak düşündüğüm ve çekimlerini Filistin’de yapacağımız, Filistin Filistin diye bir projemiz var. Kerbelâ diye bir projem var. Bir de Kara Güneş isimli bir dizi çekmiştik. 4 bölümünü de çekmiştik ama sansüre takıldı. ATV’de yayınlanacaktı hatta. Filmdeki Kara Güneş ismi de oradan geliyor. Şimdi diziyi TRT 1’e sunduk. Beğendiler ama görüşmelerimiz sürüyor.

Filmdeki dublaj seyirciyle araya bir set çekiyor sanki… Yani oyuncuların doğal sesleriyle çekilseydi daha samimi olurdu diye düşünüyorum…

Filmde 3 dil var. Arapça, Kürtçe ve Türkçe… Zaman zaman doğal sesler de var. Ama herkesin Kürtçe’ye dili dönmüyor. O yüzden dublaj yapmaya mecburduk. Ayrıca filmin yurt dışında İngilizce ve Almanca, Kuzey Irakta Arapça ve Kürtçe, İran’da da Farsça alt yazıları var. Bu kadar çok dile çevrilmesinden dolayı her şeyin daha temiz olmasını istedik ve dublajı tercih ettik.

Saddamın Askerleri Halepçe katliamının neresinde duruyor?

Saddam’ın döneminde oradaki insanlar oldukça sıkıntı yaşıyorlardı. Zaman zaman da dağa çıkıp direniyorlardı. Gerilla taktiğiyle savaş veriyorlardı. Bu sırada köylere baskın oluyor, erkeklere ve kadınlara işkence yapıyorlardı. Bırakın peşmergeleri, hükümetin hesaplaşmasını, askerin bile kendi içinde hesaplaşması var. Askerler bile artık zulme karşı çıkıyorlar. Eğer asker asayişse, dışarıya yönelik bir siperse bu acılara, katliamlara niye göz yumdu? Halepçe1988 yılında, film ise ondan daha kısa bir süre öncesinde geçiyor. Devamlı çatışmalar, acılar, isyanlar oluyor… En son sonunda işin içinden çıkamayacaklarını anlayınca büyük katliamlar yapmaya başlıyorlar. Filmin hikâyesi bu katliamların başlangıcıdır. Biz filmde evrensel düşündük. Dedik ki; bu acılar Irak’ta yaşandı ama dünyaya baktığınızda küçücük odalarda bile yaşanan acılar var. Karakollarda, cezaevlerinde karargâhlarda, Guatemala Adasında bazı şeylere tanık oldum. Bir arkadaşım Diyarbakır cezaevinde de bunları yaşadı. Baktığınız zaman zulüm zulümdür. Bu acı her yerde yaşandı. Rusya’da, Japonya’da, Türkiye’de… Ortadoğu’da hâlâ yaşanıyor. Biz de bu acılara karşı bir duruş sergiledik. İnşallah bu acılar biter de biz de acısız filmler çekeriz.

Çok teşekkür ederiz Gani Bey, başarılar dileriz… Son olarak eklemek isteğiniz bir şey var mı?

Sizin gibi sanata, sinemaya ve sanatın diğer dallarına sahip çıkan kalemlerin daha güçlü olması ve bizim de ileri gidebilmemiz için, bizim filmlerimizle size güç vereceğimize, sizin de sayfalarınızda bize yer vererek bize güç vereceğinize inanıyorum. Sadi Bey’e sitesinde bizim filmimize yer açtığı için çok teşekkür etmek istiyorum. Biz doğruyu anlattık. Sizde doğru iletişimle halkın bu gerçekleri anlamasına yardımcı olacaksınız. Size tekrar çok teşekkür ediyorum.

(07 Mayıs 2009)

Gizem Ertürk

“Gani Rüzgar Şavata Röportajı” üzerine bir yorum

  1. Bende bu söyleşi yayınladığı için Sadi Bey’e teşekkür ediyorum.

Yorumlar kapalı.