Kategori arşivi: Yazılar

Liverpool’da Savaş Suçlarına Ceza

Tehlikeli Yol (Route Irish)
Yönetmen: Ken Loach
Senaryo: Paul Laverty
Görüntü: Chris Menges
Oyuncular: Mark Womack (Fergus), Andrea Lowe (Rachel), John Bishop (Frankie), Trevor Williams (Nelson), Talib Rasool (Harim), Stephen Lord (Steve), Craig Lundberg (Craig), Geoff Bell (Walker)
Yapım: İngiltere-Fransa-İtalya-Belçika-İspanya (2010)

Sinemanın yaşayan büyük yönetmenlerinden İngiliz Ken Loach, bazı filmleriyle İngiliz emperyalizmine savaş açıyor. “Tehlikeli Yol”, İngiltere’nin Irak’taki günahlarına sert eleştiri getiriyor.

Fergus, en yakın arkadaşı Frankie’nin cenazesi için Liverpool’a gelirken, feribotta Frankie’yle ergenlik dönemlerini hatırlıyor. Ön jenerik boyunca süren bu anlar, eskimiş fotoğraflar gibi soluk yansıyor perdeye. Kilisede Rachel onu öfkeyle karşılıyor. Frankie’nin ölmesinde Fergus’ı suçlu görüyor. Rachel, Frankie’nin sevgilisi. Frankie nasıl ölmüştür? Fergus, tabutun içinde cesedi paramparça Frankie’ye bakarken, bir dedektif gibi bu ölümün peşine düşüyor. Fergus, Irak Savaşı’nda paralı bir asker. En sevdiği arkadaşı Frankie’yi de parası bol bu savaşa çekiyor. Fergus, bir zamanlar kendisinin de olduğu paralı askerlerin şirketinden önce bir cep telefonunu ele geçiriyor. Arapça yazılar olan cep telefonunu şair-şarkıcı Harim’e götürüyor. Cep telefonunda, bir katliamın görüntüleri var. Acımasız paralı asker Nelson, bir taksi içinde bir Iraklı aileyi katlediyor. Frankie bu katliamı önleyemiyor. Frankie, koalisyon kuvvetlerinin Bağdat Havaalanı Yolu’na doğru giden yola “Route Irish” diyorlar. Yani, “İrlanda Yolu…” Frankie, bu yolda aracında bomboyla öldürülüyor. Fergus, Rachel’le yakınlaşıyor ve ikisi de yeni bir aşkın kıyısında dolaşıyorlar. Ama Fergus, derin araştırmaya girerek Frankie’nin ölümünü tasarlanmış bir cinayet olduğunu çözüyor, sonra da Nelson ve şirketin adamı Walker’la hesaplaşıyor. Filmin final bölümü, biraz olsun insana adalet duygusundan olmalı umutsuzluğa düşürüyor. Herkes kendi cezasını verirse bu dünya nereye gider? Loach usta, belki de bu infazları savunmuyor. Öldürmelerin işleri olan insanların ruhlarının derinliklerini göstermek istiyor.

Liverpool şehrinden mersiye…

İşçi sınıfının yönetmeni büyük usta Ken Loach, 2010 yapımı “Route Irish – Tehlikeli Yol” filminde, Irak Savaşı’nda İngiltere’nin günahlarını anlatıyor. Filmin hikâyesi Liverpool’da geçiyor. Hani şu “kırmızılar” diye anılan büyülü futbol takımı Liverpool FC’nin, Beatles’ın, Pink Floyd’un ve dok işçilerinin heyecen verici şehri Liverpool’da. Yönetmen yoğunlukla iç mekânlarda kamerasıyla dolaşsa da zaman zaman muhteşem Liverpool manzaraları da perdeye yansıyor. Liverpool’a “büyülü şehir” deniliyor. Mersey halicinde kurulmuş bu muhteşem şehir, Atlantik Okyanusu’ndaki “gulf stream”, yani sıcak su akıntısı yüzünden esen rüzgârlar nedeniyle yazları ılıman bir iklime sahip. Kışlarıysa pek sıfırın altına düşmeyen soğuklukta. Aslında bu film, Fergus’ın Frankie’ye mersiyesi gibi. Dostunun yokluğu onu büyük bir boşluğun içinde bırakıyor. İntikamı alsa bile içindeki suçluluk duygusunu yok edemiyor ve sondaki trajedisine atlıyor Fergus. Filmde, Fergus’ın Nelson’a işkence yaptığı sahne gerçekten insanı ürpertiyor. Loach, bu filminde, geçmişteki filmlerindeki gibi yer yer öfkeli bir kamera kullanmış. Sinemanın önemli kameramanlarından İngiliz Chris Menges, Loach’un ruhuyla buluşabilmiş. Menges’le Loach’un yolu, 1969 yapımı “Kes – Kerkenez” filmiyle kesişmişti ilk. 1979’da hikâyesi 18. yüzyılda geçen “Black Jack – Kara Jack”, 1980’de “The Gamekeeper – Avlak Bekçisi”, 1981’de Thatcher dönemine ve Kuzey İrlanda sorununa siyah-beyaz baktığı “Looks and Smiles – Bakışlar ve Gülüşler”, 1986’da “Fatherland – Atayurdu” beraber oldukları diğer filmler. 1957’de Hindistan’da doğan senarist Paul Laverty’yle iyi filmler yaptı Loach. 1996’da “Carla’s Song – Carla’nın Şarkısı”, 1998’de “My Name’s Joe – Benim Adım Joe”, 2000’de “Bread and Roses – Ekmek ve Güller”, 2006’da “The Wind That Shakes the Barley – Özgürlük Rüzgarı“, 2007’de “It’s a Free World – İşte Özgür Dünya” hemen akla gelenler. Loach’un “Tehlikeli Yol” filmi görülmeli. Loach, zaman zaman filminde belgesel tadında görüntüntüler yansıtıyor. Bununla beraber Irak Savaşı’ndan belgesel görüntüleri de sunuyor filminde. İnsanı sarsıyor. Harim’i canlandıran Talib Rasool’un söylediği Mezopotamya kokusu salan türküsü de insanı hüzünlendiriyor.

(17 Haziran 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Berlin’de Geceler Dişi Vampirlerin

Geceler Bizim (We are the Night)
Yönetmen: Dennis Gansel
Roman: Wolfgang Hohlbein
Senaryo: Jan Berger-Dennis Gansel
Müzik: Heiko Maile
Görüntü: Torsten Breuer
Oyuncular: Karoline Herfurt (Lena), Nina Hoss (Louise), Jennifer Ulrich (Charlotte), Anna Fischer (Nora), Max Riemelt (Tom)
Yapım: Constantin Film-Rat Pack (2010)

Yönetmen Dennis Gansel’in Wolfgang Hohlbein’ın romanından sinemaya uyarladığı “Geceler Bizim”, Alman sinemasının korku geleneği kıyılarında dolaşan, ama fazla korkutamayan bir film.

Alman yönetmen Dennis Gansel’in 2010 yapımı “We are the Night – Geceler Bizim”, dişi vampirlerle Berlin’in gecelerinde korku salıyor. Vampirlerin lideri Louise, gözlerinden etkilendiği kızları ısırıkla vampir yapıyor. Yüzyıllardır hayatta olan Louise, sessiz sinemanın yıldızı Charlotte’u, Fritz Lang ustanın Lüksemburglu yazar Norbert Jacques’ın kurgusal romanından uyarladığı 1922 yapımı “dışavurumcu” filmi “Dr. Mabuse: Der Spieler – Dr. Mabuse: Kumarbaz”ın galasında ısırmış. Tuhaf Nora da ekibe katılmış sonra. Lena, Louise’in ilgisini çekmeden önce hikâyeye dahil oluyor. Lena, yoksulluklar içinde hayatta kalma savaşı veriyor gri Berlin’de. Alkolik annesiyle bir döküntü bir evde yaşıyor Lena. Soğuk Berlin’de aylak aylak etrafa bakarken, ATM’den para çeken birini gözüne kestiriyor. Adama yaklaşan yankesici Lena, adamın cüzdanını götürürken polisin de operasyonunu mahvediyor. Cüzdanını götürdüğü adam Rus mafyasından bir muhabbet tellalı. Polis Tom, Lena’nın peşine düşüyor ve kovalamaca sonunda bir aşk başlıyor alttan alta. Lena’yı oynayan 1984’te, duvarların henüz yıkılmadığı Doğu Berlin’de doğan Karoline Herfurt, Juliette Binoche’un gençlik hallerini yansıtıyor sanki. Yeni keşfimiz Karoline Herfurt’u yönetmen Dennis Gansel 2001 yılında keşfetmiş ve “Mädchen, Mädchen – Kızlar Kızlar” filminde oynatmıştı. Herfurt’un canlandırdığı karakterin adı da yine Lena’ydı. Bu güzel oyuncu Almanya’daki yönetmenlerimizden Buket Alakuş’un 2005 yapımı “Eine Andere Liga – Başka Bir Lig” filminde Hayat karakterinde oynadı. Onunla tanışmamız ancak Tom Tykwer’in 2006 yapımı “Perfume: The Story of a Murderer – Koku: Bir Katilin Hikâyesi” filminde kıpkızıl saçlı “erikçi kız”la oldu. Güzel Herfurt, Stephen Daldry’nin 2008 yapımı “The Reader – Okuyucu” filmindeki Marthe karakterinden de hatırlayabilirsiniz.

Geceler onların…

Filmin hikâyesi basit ve kıskançlık üzerine gelişiyor. Louise, Lena’yı boynundan ısırarak kendi yanlarına almalarından sonra, hikâye derinleşiyor. Erkek vampirler, Louise’in dediğine göre açgözlülüklerinden ve şamatalarından dolayı nesilleri tükenmiş. Dişi vampirler, ölümlü dünyalılarla sevişebiliyorlar. Bu yüzden fazla kayıpları yok. Bu vampirler yaşamasını da biliyorlar ve hayatın zevkini çıkarıyorlar beyazperdede. Louise, güzel Lena’ya sırılsıklam aşık oluyor. Lena da polis Tom’a aşık, yeni hayatına ve kan içmeye alışırken. Louise, bu aşkın farkında ve kıskançlık yaşıyor. Finalde ihtiras yeniliyor ve gerçek aşk kazanıyor güzel Berlin’de. Yönetmen, yoğun olarak gece çekimleri yapsa da Berlin’in güzelliği filme çok şey katıyor. Filmin, disko tadı veren kaotik müziklerini bir tarafa koyunca fonda yer yer iyi müzikler de duyuluyor. Filmdeki önemli handikaplardan biri, filmin İngilizce konuşması. Bu durum oyuncuların performansını bir hayli düşürmüş. Film, Alman korku-gerilim romanları yazarı Wolfgang Hohlbein’ın “Wir sind die Nacht” (Biz Gece Varız) romanından uyarlanmış ama romanın filmden iyi olduğu söyleniyor. Yönetmen Gansel, 1973’te Hannover’de doğdu. Yönetmenin 2008 yapımı “Die Welle – Tehlikeli Oyun” filmi, mayıs 2008’de ülkemizde vizyona çıkmıştı. Yönetmenin, 2004 yapımı “Napola: Elite für den Führer – Napola: Çöküşten Önce” filmi de biliniyor. Bu iki filminin de iyi olduğunu belirtmeliyiz ve arşivlerde de bulunmalı.

(11 Haziran 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Mary’nin Mevsimleri Geçip Giderken

Ömrümüzden Bir Sene (Another Year)
Yönetmen-Senaryo: Mike Leigh
Müzik: Gary Yershon
Görüntü: Dick Pope
Oyuncular: Jim Broadbent (Tom), Lesley Manville (Mary), Ruth Sheen (Gerri), Oliver Maltman (Joe), Peter Wight (Ken), David Bradley (Ronnie), Karina Fernandez (Katie), Imalda Staunton (Janet)
Yapım: Thin Man-Film4 (2010)

İngiliz yönetmen Mike Leigh’in “Ömrümüzden Bir Sene” filminde, insana dair birçok şeye hüzünlü ve mizah yüklü bir dokunuşla beyazperdeye yansıtıyor.

Ken Loach, nasıl genelde işçi sınıfını anlatıyorsa, Mike Leigh de yoğunlukla orta sınıfı kendine sorun yapan bir yönetmen. Bu iki İngiliz ustanın filmlerini gördüğünüzde gerçek Britanya’yla karşılaşıyorsunuz. Biraz da hayal kırıklığına yaşıyorsunuz elbette. 1943 doğumlu ve Yahudi kökenli yönetmen Leigh, 1970’lerden başlayarak tarumar olmuş İngiliz halkını zaman zaman belgeselci duyarlığıyla perdeye yansıtsa da, bireylerin toplumdaki yerlerini, kaybedişlerini, yoksullaşmalarını, yoksunlaşmalarını Yahudi mizahını da yanına alarak anlattı. Biliyorsunuz, Yahudi mizahı somut gerçeklikten beslenir. Yani buna hayata dair birçok şey giriyor: Hayat kavgası, yoksulluk, beslenme, aile vb. Bu mizah anlayışı, kinayeli, çekingen ve tasvirci. Leigh ve diğer bazı Yahudi yönetmenlerde buna benzer mizahi yaklaşımlar görebilmeniz muhtemel. Leigh filmlerinde, Thatcher döneminde hayatları enkaza dönüşmüş insanların hikâyelerini bulursunuz yoğunlukla. Vahşi kapitalizmin bir mengene gibi sıktığı insanların trajedileri vardır bu sinemada. Onun filmlerinde, bu ekonomik zorluklar içinde, insanın yabancılaşmasını ve iletişimsizliğini de bulursunuz. Bireyin tuhaf kasveti yansıyor bu ustanın filmlerinde.

Sadece bir sene mi?..

Filmin hikâyesi Londra’da geçiyor ve yönetmen birkaç insanı dört mevsim boyunca kamerasıyla izliyor. Tom ve Gerri, otuz yaşında Joe adında oğulları olan, daima birbirlerini seven mutlu bir çift. Tom ve Gerri’nin Londra’nın dışında yaşamaları çevreci olmalarından. Evlerinde ve bahçelerinde her türden çiçek yetiştiriyorlar tüm komşuları gibi. Hatta evlerinin az uzağında organik sebze bile yetiştiriyorlar. Tom, bir jeolog. İnşaat yapılmak istenen yerlerin inşaata uygun olup olmadığını analiz ediyor. Geri, bir muayenehanede danışman olarak çalışıyor. Geri’nin ve Tom’un yirmi yıldır arkadaşı olan Mary de, Gerri’nin çalıştığı muayenehanede çalışıyor. Mary, sanki Leigh’in bir önceki filmi 2008 yapımı “Happy-Go-Lucky – Daima Mutlu” filmindeki Pauline’in orta yaş hali gibi. Yirmi yıllık dostları Tom ve Gerri’nin derin ve sıcak aşklarını kendi hayatında arıyor belki de Mary. Dostlarının oğlu Joe’ya bile üstü kapalı ilânı aşk yapıyor. Üstelik Joe, sevgilisi Katie’yi ailesiyle tanıştırmak için eve getirince büyük bir yıkım yaşıyor ve hayal kırıklığı yüzüne yansıyor Mary’nin. Bu durum onu, bu kederlerle yüklü dünyadaki tek dostlarından koparıyor sanki. Artık ona sıcak bakmayan, soğuk davranan Tom ve Gerri, Mary’yi daha da yalnızlığa itiyorlar. Tom’un abisi Ronnie’nin karısı da ölüyor. Cenaze için Derby şehrine giden aile, dönüşte Ronnie’yi de Londra’ya getiriyorlar. Filmin orijinal anlamı “Bir Başka Yıl” demek. Buna Türkçede, “başka bahara kaldı” diyoruz mecazi anlamda. Yatağının bir tarafı her zaman soğuk olan Mary için de hızla geçip giden yılların herhangi baharında, belki de bu dünyadan çekip gitmiş romantik aşkı bulmasını diliyorsunuz. Tom gibi yemek yapmayı seven, sıcak ve sevgi dolu bir eşi de. Leigh filminde her şeyi sakinlikle anlatmış. Kameraman Dick Pope’un sinemaskop çerçeveleri bu sakinliğe destek olmuş. Fonda duyulan Gary Yershon’ın dingin tınıları da filme katkıda bulunmuş. 2010 yapımı “Another Year – Ömrümüzden Bir Sene”, Cannes’da “Ekümenik Ödülü”nü de kazandı. Bu film, 30. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde de gösterilmişti.

Önemli bir yönetmen…

Ustanın ilk filmi 1972 yapımı “Bleake Moments – Kasvetli Anlar” filmi mutlaka belleğe alınmalı. 1920’lerin sonunda Güney Londra’nın banliyölerinde geçen filmde, iletişimsizlik ve umutsuzluk vardı. Leigh’in filmlerine, yakından veya uzaktan, sinemanın en büyük ustalarından 12 Aralık 1903’te doğmuş ve yine 12 Aralık 1963’te ölmüş Japon Yasujirô Ozu’nun ruhu da yansıyor. 1990 yapımı “Life is Sweet – Hayat Tatlıdır”, 1993’te Cannes Film Festivali’nde “En İyi Yönetmen” ödülü kazandığı “Naked – Çıplak”, 1996’da yine Cannes’da “Altın Palmiye” kazandığı, yoksulluğu ve yoksunluğu derinden anlattığı “Secrets & Lies – Sırlar ve Yalanlar”, 1950’lerin başından, savaş sonrasından yansıyan, yoksullukla trajik bir hikâyeyi anlattığı 2004 yapımı “Vera Drake – Hemşire” filmleri de unutulmamalı Leigh’in.

(10 Haziran 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Sinemanın Macera Kahramanı: Sylvester Stallone

Sinemada, “Rocky”yle kendi hayatını özdeşleştiren Sylvester Stallone, macera ve aksiyon sinemasında önemli bir yerde. Göründüğü bazı filmler sinema tarihine kaldı. Filmlerde başrol oynadı, filmler yönetti, senaryolar yazdı. Onun filmleriyle yolculuğa çıkmak istedik.

Sylvester Stallone, 1946 yılında New York’ta doğdu. “Rocky” filmine kadar da sinemanın bütün çilesini çekti. Ona “Italian Stallion”, yani “İtalyan Aygırı” diyorlardı. Asıl adı Michael Sylvester Gardenzio Stallone’du. Arada iyi filmlerde de göründü. Alan J. Pakula’ının başrollerinde Jane Fonda ve Donald Sutherland’ı oynattığı sinemaskop çekilmiş 1971 yapımı “Klute – Fahişe” filminde diskotek patronuydu Stallone. Hatta Woody Allen’ın 1971 yapımı “Bananas – Zorla Kahraman” filminde metrodaki bir hayduttu. Dick Richards’ın Raymond Chandler’dan uyarladığı 1975 yapımı “Farewell, My Lovely – Elveda Sevgilim” kara filminde de Jonnie karakterini canlandırdı. Bu filmde Robert Mitchum ve Charlotte Rampling başroldeydi. Sonunda hayaller gerçek oldu, ama o kadar kolay olmadı. Ünlü boksör Rocky Graziano’dan ilham almış “Rocky” senaryosuyla Hollywood stüdyolarını dolaşan Stallone’un arayışlarına United Artists cevap verdi. Filmi yönetip başrolde de oynamak isteyen Stallone, ilk “Rocky”yi yönetmeyi John G. Avildsen’a bırakmak zorunda kaldı 1976’da. Bu film, 1977’de Akademi’yi büyüledi ve tam on dalda Oscar’a aday oldu. Film, yönetmen (John G. Avildsen), senaryo (Sylvester Stallone), kurgu (Richard Halsey ve Scott Conrad), erkek oyuncu (Sylvester Stallone), kadın oyuncu (Talia Shire), yardımcı erkek oyuncu (Burgess Meredith ve Burt Young), özgün şarkı (Bill Conti – Gonna Fly Now) ve ses dallarından film, yönetmen ve kurgu dallarında Oscarları aldı. Aslında bu film, hem Rocky Balboa’nın hem de Sylvester Stallone’un kaderini değiştirdi. Filmin senaryosu okullarda okutulacak kadar mükemmeldi. Yönetmen de senaryonun ruhuyla buluşan anlatımıyla unutulmaz modern bir klâsiğin doğuşuna neden oldu. Bugün, “Rocky”yle beraber “Rocky 2”, “Rocky V” ve “Rocky Balboa” sinemanın özel filmlerinden.

İlk hikâyede Rocky Balboa, doğru düzgün iş bulamıyor. Micky’nin (Burgess Meredith) yerinde boks antrenmanlarını sürdürüyor. Adı duyulmamış bir boksörle maç yapmak isteyen ağır sıklet Apollo Creed (Carl Weathers), kendine rakip olarak Rocky’yi seçiyor. Rocky de o sıralar hayatının kadını Adrian’ı (Talia Shire) büyülemeye çalışıyor. Kayınbiraderi olacak Paullie de (Burt Young), içine kapanık kız kardeşinin Rocky’yle olmasını istiyor. Filmde, kış atmosferindeki mekânların yansıyışı çok etkileyiciydi. Bir de Bill Conti’nin tema müziği “Gonna Fly Now” gerçekten unutulmazdı. Bu müzik eşliğinde Rocky ağır antrenmanlarını yapardı hep. Stallone’un ilham aldığı boksör Rocky Graziano’nun hayatının bir bölümünü, yönetmen Robert Wise, 1956’da siyah-beyaz çekti “Somebody Up There Likes Me – Yukarıda Biri” adıyla. Paul Newman (Rocky) ve Pier Angeli (Norma) başroldeydi. “Yukarıda Biri” fiminde unutulmaz bir diyalog vardı. Rocky Graziano, Norma’ya, “Biliyor musun, hep şanslı oldum. Yukarıda biri beni seviyor” diyor. Norma da, “Daha aşağıdaki birileri seni seviyor” der. Aslında bu filmde, trafik kazasında ölmeseydi James Dean oynayacaktı Rocky Graziano’yu. Pier Angeli’yle James Dean fırtınalı bir aşk yaşıyorlardı o zamanlar. “Rocky” filminde de Rocky Balboa’yla Adrian arasında da unutulmaz bir diyalog vardı. Adrian, “Neden dövüşmek istiyorsun?” diyor. Rocky de, “Çünkü benden şarkıcı, dansçı olmaz” diye cevaplıyor. Rocky Balboa’nın hayatı, Pensilvanya eyaletinin Philadelphia şehrinin kuzeyinde geçiyor. Rocky ve Stallone, “Amerikan rüyası”nı gerçekleştirdiler beraberce. İkisi de, çok süründüler, açlık tehlikesi geçirdiler ve çalışarak başardılar. Kibirliler, onu “Rambo” serisinde oynadığı için sertçe eleştiriyorlar. Oysa o, aşağıda olmanın ne demek olduğunu biliyor.

İkincisinde yönetmen…

İlkinin başarısı üzerine, United Artists “Rocky”nin ikinci filmini Stallone’un yönetmesini kabûl etti. Ama, öncesinde bir film yönetmesi gerekecekti 1978’de Stallone’un. Bunu başaran Stallone, senaryoyu yazdı, filmi yönetti ve yine başrolde oynadı “Rocky II”de. 1979 yapımı “Rocky II”de de, ilk filmde oynayan karakterler göründü. Film, ilk filmin finaliyle açılıyor ve Rocky, “Adrian, Adrian” diye bağırır etrafa, yüzü gözü patlamış halde. Maçı, Apollo’ya sayıyla kaybetse de, iyi para kazanan Rocky, Adrian’la evlenip bir yuva kuruyor. Ama, Apollo’ya gelen mektuplar, onu çıldırtıyor ve Rocky’yle bir maç daha yapmak istiyor. Sonunda, maç kararlaştırılıyor Adrian’ın karşı koymasına rağmen. Bu ikinci filmde, hocası Mickey’nin antrenmanlarıyla bu yüzyılın maçına hazırlanıyor Rocky. Antrenmanda tavuk kovaladığı sahne de şimdi bir klâsik. Rocky, “Kendimi kızarmış aptal tavuk gibi hissediyorum” diyor bu sahnede espriyle karışık. 1982 yapımı “Rocky III” ve Soğuk Savaş saçmalığı 1985 yapımı “Rocky IV”, bu serinin nedense sevemediğimiz filmlerinden. “Rocky IV”, 1980’lerde başkan olan Ronald Reagan’ın estirdiği “Amerikalılık ruhu” rüzgârının etkisinde yapılmış bir filmdi. “Rocky III”teki en iyi şeylerden biri, Survivor rock grubunun “Eye of the Tiger” (Kaplanın Gözü) şarkısıydı. 1990 yılnda, “Rocky V”le ilk filmin yönetmeni John G. Avildsen’le yolları kesişti yine. Bu kesişme, “Rocky” serisine unutulmuş sıcaklığı da getirdi. Rocky, bu filmde boks yapmıyor ama yeteneğinin farkında olmayan bir serseriye antrenman vermek istiyor. 2006’da gelen serinin altıncı filmi “Rocky Balboa”, ilk iki filmdeki yoğun duygusallığı yarattı perdede. Adrian ölmüş. Ondan yadigâr kalmış “yuppy” bir oğul ve hâlâ bir şey olamamış bir kayınbirader. Boksu bırakan efsane Rocky, şimdi insanlara İtalyan yemeklerini sunuyor. Ama, yine sonunda bir defa daha bir maç onu bekliyordu.

“Rocky Balboa”, 1970’lerin “Rocky”lerine bir saygı sunuşu, bir hüzünlü özlem filmiydi. “Rocky Balboa” filminin büyük bir bölümünde Stallone’un hüznünü hissediyorsunuz. Şehirler, insanlar, kültürler ve hayat tarzları değişiyor. Dinlenen müzikler, insan ilişkileri ve aşklar da değişiyor. Geçmişi, 1970’leri unutamayan Rocky, hayatını geçirdiği şehirde eskiden gittiği mekânlarda geçmişin sıcaklığını ve izlerini arıyor. Hayatının büyük aşkı, karısı Adrian da yoktur artık. Öleli birkaç yıl olan Adrian’ın mezarını sürekli ziyaret eden Rocky, karısının adını verdiği bir restoran işletiyor. Müşterilerine de boks anılarını anlatıyor kendi mekânında. Kayınbiraderi Paulie, şimdide yaşayan, geçmişi anmayan bir insan. Rocky’ye de şimdiki anları fark ettirmek istiyor sanki. Mezbahanede çalışan Paulie, hayatta hiçbir şeye bağlanmamış biri. Rocky’nin iletişim kurmak için çabaladığı oğlu Robert, babasına sürekli yaşlılığını hissettiriyor. “Yuppy” tipli Robert (Milo Ventimiglia), babasının ününün gölgesinde ezilen biri. Her şeyi kendi çabası ve gücüyle başarabileceğine inanıyor. Babasının oğlu olarak bir yerlere gelmek istemiyor. Bir de Marie var. İlk “Rocky” filmini seyredenler o küçük kızı anımsayacaklar. O kız şimdi büyümüş. Rocky, Marie çocukken ona hep nasihat vermiş. Rocky, geçmişin küçük kızı Marie’yle (Geraldine Hughes) dostluğunu derinleştiriyor. “Rocky Balboa”yı seyrederken, filmdeki diyaloglar etkileyici ve keşfettiriciydi. İnsanlarla nasıl iletişim kurulacağını, insanlara nasıl ulaşılacağını fısıldıyordu film. Gelişen ve değişen dünyada insanlar birbirinden uzaklaşırken, ilişkiler de yapaylaşıyor. Filmi seyrederken, insanın sıcaklığına dokunuyorsunuz. Philadelphialı Rocky, geçmişin o güzel günlerini ararken, siyahi bir genç boksör Mason Dixon (Antonio Tarver), yeni Dünya Ağır Sıklet Boks Şampiyonu olur. İnsanlar hemen yeni şampiyonu bağırlarına basmıyorlar. Çünkü, boks tutkunlarına göre geçmişte daha büyük maçlar ve boksörler vardı. Rocky hâlâ unutulmamış ve insanların yüreklerinde. Dixon’ın menecerleri, bilgisayar oyunlarında Rocky – Dixon maçları ilgi görünce Rocky’nin kapısını çalıyorlar. Belki de en önemli neden, Dixon’ın halkın gözünde de “gerçek şampiyon” yapmak. Rocky, Pensilvanya’da boks kuruluna başvuruyor. Elbette Dixon’la maç yapmak için değil. Özlediği boksu bölgesel şampiyonalarda bir daha yaşamak için. Sonuçta, bilgisayar oyunundaki maç gerçeğe dönüşüyor ve Rocky’yle Dixon, ringte eski zamanların tadını yaşatan bir maç yapıyorlar. Rocky, bir sayıyla yenilse de, Dixon’a büyüklüğünü gösteriyor. Hem maçla hem de sporcu ahlâkıyla. “İtalyan Aygırı” Rocky, maçta “Rocky II”deki siyah-sarı şortunu giyiniyor. Bu filmin son bölümlerindeki Rocky – Dixon maçı, sinematografik açıdan etkileyici ve çarpıcıydı. Filmin genelinde klâsik bir anlatımı olan “Rocky Balboa”, maç bölümlerinde biçim dili olarak üst noktaya ulaşıyordu. Siyah-beyaz görüntülerin içindeki renkler çarpıcıydı. Elbette müzikler. Bill Conti’nin besteleri yine unutulmazdı. Neredeyse bütün “Rocky” serisinde, Rocky antreman yaparken fonda duyulan o muhteşem müzik bu filmde de duyuluyordu. Aslında, “Rocky” serisinin filmlerini bilenlere bu filmdeki bazı müzikler hiç de yabancı gelmeyecek. Serinin altıncı filmi olan “Rocky Balboa”, ilk iki “Rocky” gibi sinema tarihindeki müstesna yerini aldı. Rocky, vazgeçemediği kostümlerini bu son filmde de giyinmişti. Siyah şapkası ve paltosuyla, o saf ve “Amerikan rüyası”na içten inanan bir Rocky, yeniden dönmüştü beyazperdeye. İyi bir senarist de olan Stallone, Rocky karakteriyle özdeşleşti. İkisi de kaybedenlerin arasında kaybolup gidecekken kendi yollarını açtılar. Stallone, hayatından esinlendiği ünlü İtalyan asıllı Amerikalı boksör Rocky Graziano’ya hep saygı sunuşu gönderdi “Rocky” serisiyle. “Rocky” filmlerinde genelde Philadelphia Sanat Müzesi de önemli bir yer tuttu hep. Antrenmanlarını bu müzenin merdivenlerinden koşarak bitirirdi Rocky.

Yönetmenliğini kanıtladı…

Stallone, yarattığı “Rocky”yi kendisinin yönetmesine çok inanmıştı. 1978 yılında Stallone, “Paradise Alley – Fedai” filmini yazdı, yönetti ve başrolünde oynadı. “Fedai”, onun ilk yönettiği filmdi ve “Rocky”yi yönetmesi için United Artists’i ikna edecekti. Filmin hikâyesi, 1940’larda New York’ta İtalyan kökenlilerin yoğunlukta yaşadığı kasvetli Hell’s Kitchen (Cehennem Mutfağı) diye anılan mahallesinde geçiyordu. Bu film, güreşçi Carboni kardeşlerin maceralarını anlatıyordu. Yine 1978’de Norman Jewison’ın yönettiği “F. I. S. T – Kamyoncu”nun senaryosunu Joe Eszterhas’la beraber yazdı Stallone. Başrolde de oynadı. Filmde sol ruh vardı. “Kamyoncu” filminde Bing Crosby’nin söylediği “Santa Claus is Coming to Town” şarkısı da duyuluyordu. “F. I. S. T”in anlamı “Eyaletlerarası Kamyoncular Federasyonu” (Federation of Interstate Truckers) demek. “Yumruk” anlamına da geliyor. Filmde, mafyaya bulaşmış sarı sendikalara karşı mücadele anlatılıyordu. Laszlo Kovacs’ın kasvetli görüntüleri de unutulmazdı. Bu filmi İzmir’de, 1987 erken genel seçiminin yapıldğı günün akşamı Konak Çınar Sineması’nda görmüştük. Bütün gün evde sıkılan İzmirliler, sanki bu filme koşmuştu. Çınar Sineması’nın 1980’lerde tatlı bir geleneği vardı. Salon tamamiyle dolduğunda bir şenlik başlıyordu. Perdenin hemen önünde küçük yaldızlı küreye ışık yansıtılıyordu. Noktalı ışıklar, çalan disko parçasıyla beraber salonu kuşatıyordu. Seyirciler de, elbette dans yapıyordu. Film başlamadan önce çok dans ettik bu sinemada. İzmir’de sinema bir şenlikti 1980’lerde.

“Rambo” dolu bir macera…

1931 Toronto doğumlu yönetmen Ted Kotcheff’in David Morell’in 1972’de yayımlanmış “First Blood” romanından çektiği 1982 yapımı “First Blood – İlk Kan”, sinemada çok ses getirdi. Vietnam gazisini anlatan yazar Morell, İngiliz yazar Geoffrey Household’un “Rogue Male – Haydut Kadın” romanından ilham almış Johnny Rambo karakterinin hikâyesini kurarken. Rambo, Vietnam’dan arkadaşını ziyarete geldiği Madison – Kentucky’de şerif Teasle’la (Brian Dennehy) başı derde giriyordu. Şerif, ona bir serseriymiş gibi davranıp kasabadan atmak istiyordu. Rambo bir Vietnam gazisi ve bu serseri şeriften saygı görmek istiyordu sadece. Sonra olanlar oluyor ve ilk kanı askerler döküyordu. Maceralı ve patlamalı bu filmde aslında sosyolojik taraflar da var. Bu filme, sağın “Vietnam sendromu” denilebilir. Rambo’nun komutanı Albay Trutman’da Richard Crenna (1926 – 2003) vardı. Kameraman Andrew Laszlo’nun sinemaskop çerçeveleri gerçekten çarpıcıydı ve seyirciye macera hissini yaşatıyordu. 1985 yılında “Rambo: First Blood Part II – Rambo: İlk Kan 2” geldi. Filmi, 1976 yapımı “The Cassandra Crossing – Kassandra Geçidi” filmiyle bilinen George Pan Cosmatos yönetti. Jack Cardiff’in sinemaskop görüntüleri, bazı anlarda neredeyse insanı çarpıp gidiyordu. Rambo’nun, nehirde yol alan teknedeki yakın çekimleri tek kelimeyle klâsikti. Sarıyla yeşilin kontrastı da estetik anlamda etkiliyordu. İzmir’de, Kemeraltı Sema Sineması’nın gümüşperdesinde bu görüntülere doyum olmuyordu. Rambo’nun görevi bu defa, Amerikalı savaş esirlerini Vietkongların elinden kurtarmaktı. 1988 yılında serinin üçüncü filmi “Rambo III” geldi. Filmi, kameramanlıktan gelme İngiliz Peter MacDonald yönetti. “Rambo III”, MacDonald’ın ilk yönetmenlik deneyimiydi. Rambo bu bölümde, Afgan mücahitlerle beraber Sovyetler’in Kızıl Ordusu’na karşı savaşıyordu. Bir şey daha. Rambo kadar ünlü bir bıçağı da vardı. Her işe yarayan bu bıçak, Rambo’nun adıyla müsemmaydı.

1980’lere damga vurdu…

Stallone’un yolu büyük yönetmen John Huston’la buluştu, ABD’de “Victory” adıyla vizyona çıkan 1981 yapımı “Escape to Victory – Zafere Kaçış” filmiyle. Filmde, dünyaca ünlü futbolcular da vardı. Pele, Osvaldo Ardiles, Bobby Moore, Paul van Himst, Kazimierz Deyna, Hallvar Thoresen, Mike Summerbee gibi eski futbolcularla beraber Sylvester Stallone, Michael Caine, Max von Sydow da filmde yer aldılar. Bu film, Zoltan Fabri ustanın 1963 yapımı siyah-beyaz “Ket Felidö bir Pokolban – Cehennemde İki Devre”nin yeniden çevrimiydi. Huston’ın sinemaskop ve renkli çekilmiş filminde de, esir kampındaki Yahudilerle Nazilerin futbol maçı yansıtıyordu. Elbette bir kaçış plânı da vardı. Stallone, 1983’te yönettiği “Staying Alive – Yaşıyorum” filminde başrolü John Travolta’ya verdi. Bu müzikli ve danslı dram fimin hikâyesi, New York ve Los Angeles’ta geçiyordu. Eleştirmenler, “kesme”lerin sıkça yapıldığı için dans sahnelerinin tadına varılamadığını yazmışlardı. Filmin ön jeneriğini beğenmişlerdi ama. Filmin şarkılarına da ünlü Bee Gees grubu damga vurmuştu.

Stallone, orijinal adı “Yapay Elmas” olan, Bob Clark’ın yönettiği 1984 yapımı “Rhinestone – Zirvede” komedi filminde country şarkıcısı Dolly Parton’la başrolü paylaştı. Stallone filmin senaryosunu, sonradan yönetmenliğe geçen Phil Alden Robinson’la ortak yazdı. 1950 New York doğumlu Robinson’ı 1989 yapımı “Field of Dreams – Düşler Tarlası” ve 1992 yapımı “Sneakers – Şifreciler” filmlerinden hatırlayabilirsiniz. “Zirvede”nin yönetmeni Bob Clark’ın (1939 – 2007), 1985 yapımı “Turk 182” filmi de buralara geldi. “Zirvede”, bir şarkıcıyla bir şehir kovboyunun komik ilşkilerini anlatıyordu. Stallone’un imaj değiştirdiği 1986 yapımı aksiyon filmi “Cobra – Kobra”, dört yıllık gecikmeyle 1990’da gösterim şansı bulmuştu ülkemizde. Film, Paula Gosling’in “Fair Game” (Adil Oyun) romanından uyarlanmıştı. Senaryoyu da Stallone yazmıştı. Bu film ayrıca George Pan Cosmatos’la ikinci buluşmasıydı Stallone’un. Los Angeles’ta “Kobra” kod adındaki polis teğmeni Marion Cobretti, kirli sakalı, deri ceketi, güneş gözlükleri ve kurallarıyla yazılı talimatlara uymayan maço biriydi. Zamanında eleştirmenler beğenmese de seyirci filme ilgisini göstermişti.

Düşük bütçeli filmler çeken 1967’de kurulmuş Cannon Film, 1979’dan başlayarak altı yıl sahibi olan İsrailli sinemacı Manehem Golan’ın Stallone’u yönettiği 1987 yapımı “Over the Top – Kartal”, TIR şoförü bilek güreşçisi Lincoln Hawk’ın hikâyesini anlatıyordu. Filmde, Stalloneun yanı sıra duygusuz kayınpeder Jason’da Robert Loggia, Hawk’ın hasta karısı Christina’da Susan Blakely de vardı. Filmin müziklerini de bir usta Giorgio Moreder yazmıştı. Film, Hawk’la oğlu Mike’ın maceralı yolculuğunu anlatıyor. Hawk, oğluna “Başkalarının fikrine saygı gösterirsen karşılığını görürürsün” gibi Amerikan sözlerini söylerken, bilek güreşi maçını hileyle kazanarak iyi örnek oluyordu.

Filmlerinden:

1976: Rocky
1978: Paradise Alley – Fedai
1978: F. I. S. T. – Kamyoncu
1979: Rocky II
1981: Nighthawks – Gece Şahini
1981: Escape to Victory – Zafere Kaçış
1982: Rocky III – Rocky 3: Veda
1982: First Blood – İlk Kan
1983: Staying Alive – Yaşıyorum
1984: Rhinestone – Zirvede
1985: Rambo: First Blood Part II – Rambo: İlk Kan 2
1985: Rocky IV – Rocky 4
1986: Cobra – Kobra
1987: Over the Top – Kartal
1989: Lock Up – Hür Kan
1989: Tango & Cash – Tango ve Cash
1990: Rocky V – Rocky 5
1991: Oscar – Kızıma Dokunama
1992: Stop! Or My Mom Will Shoot – Dur! Yoksa Annem Ateş Edecek
1993: Cliffhanger – Dağcı
1993: Demolition Man – Cezalandırıcı
1994: The Spacialist – Uzman
1996: Daylight – Gün Işığı
1997: Cop Land – Güçlüler Bölgesi
2000: Get Carter – Yüzleşme
2002: Avenging Angelo – Angelo’nun Öcü
2006: Rocky Balboa
2008: Rambo – John Rambo
2010: The Expendables – Cehennem Melekleri

(06 Haziran 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Tarihi Bir Olayın Sinemada Anlatımı: Gölgeler ve Suretler

Yeşilçam dönemi ve sonraki dönemde filmlerde anlatılan olaylar -çoğunlukla- çekildiği günlerdeki olayı / olayları anlatır. Anlatılan olayların, geçmişte olmuş olması, sırf bu özellik bir filmi tarihi film yapmaz. Evet bu tarz filmler görünüşte tarihidir, o zaman “tarih” nedir? Bir filmin olaylarının geçmişte geçmesi, kahramanlarının olay günündeki giysileri giymesi, o günkü gerçek veya yapay mekânlarda çekilmesi de, filmi tarihi olarak nitelemez. Peki tarihi film nasıl olmalıdır? Bir olayın geçmişte -uzun veya kısa süreli- geçmesi, içeriği belirlenmeden tarihi bir nitelik kazanmaz. Tarihte geçen filmler daha çok “kostüme film” olarak anılır. Bir takım filmlerimiz, geçmişte (tarihte) geçmiş bir takım serüvenleri, aşkları veya komik-likleri anlatırken, Yeşilçam döneminin aşk, macera, komedi genel yapılanmasına uygun olarak genel sınıflandırma ile uyuşum gösterir. “Tarihi macera” olarak nitelendirdiğimiz filmler yakın veya uzak tarihin siyasal çatışmaları, savaşları anlatan filmler gibi algılanmış ama bunlar dışında da filmler çekilmiştir. Bu açıdan bakınca Haremde Dört Kadın (Refiğ) hiç bir savaş içermese de, bir konak içinde geçse de (dahili mekânlar) tarihi bir filmdir. Ama Malkoçoğlu-lar olsun, Kara Murat-lar olsun, Karaoğlan-lar olsun, Tarkan-lar tarihi serüvenden öteye gidemezler.

Derviş Zaim, Cenneti Beklerken’de tarihi filme yeni bir boyut getiren yönetmenler kervanına katılırken, “minyatür sanatını” sinemada ele alma denemesine de girişiyordu. Bu kez son filmi Gölgeler ve Suretler’de kökeni olan Kıbrıs’a giderken tarihsel filme daha yakın bir dönemden olgun bir örnek veriyor. Nokta’da “hat sanatına” değinen Zaim, son filminde gölge oyunu Karagöz’ü leit-motif olarak kullanıyor. Aslında bu motifin olayın anlatıldığı günlerin olayları ile doğrudan bir ilgisi olmasa da (yoksa var mı?) asıl anlatmak istediği, kurulu bir düzenin nasıl zorlandığı ve kontrolden nasıl çıktığı.

Kıbrıs’ın, Akdeniz’in ortasındaki stratejik konumundan kaynaklanan durumu nedeni ile Osmanlı İmparatorluğu tarafından alınması nasıl gerekli ise, alınmış bulunan buraya Türk unsurunun yerleştirilmesi de o kadar normal bir toplumsal / siyasi bir olaydır. Burada yerli (rum) halkın bulunması (?) durumu değiştirmez, zaten -o zaman- bunun önemi de yoktur. İmparatorluğun geçirdiği olaylar sonucu, -filmde bir kaç kere varlıklarından söz edilen- taa uzaktaki İngilizler de devreye girecektir. Akdeniz, İngilizler içinde önemlidir, ister istemez Kıbrıs da. Sonra, dünyanın tarihsel kamplaşması içinde paylaşılmak istenilen İmparatorluk’tan ulusal bir devlet çıkaran Türkler, Kıbrıs’ı siyaseten kaybetmiş olsalar da kimi unsurları ile adada varlıklarını korumuşlardır. Devam eden sükûn içindeki durum, bir takım majör devletlerin siyasetleri gereği kurcalanarak adanın birlikte yaşayan sakinlerini birbirine hasım duruma getirmiştir.

Hatırladığım kadarı ile ben ilk kez Kıbrıs adını -ve oradan gelmiş birini- ilkokul sıralarında duydum, (50’li yılların ilk yarıları). Gazetelere yansıyan ve giderek artan gerginlikler, Türkiye’de ve Yunanistan’da hareketlenmelere neden olmaya başlamıştı, bunlar olurken adada neler yaşandığını, ancak orada olanlar bilir. Ada, o zamanlar İngiliz kontrolünde olduğu için Türk olsun, Rum olsun ada halkı çoğunlukla İngiliz pasaportu taşıyordu. Fakat bu çoğunluk Rumların kışkırtılmış hareketlerine mani olmadı. Bir defa din farklılaşması vardı -önemli bir faktör. Bu farklılaşma her iki ülkede de yankı buldu, her il’de “Kıbrıs mitingleri” yapılmaya başladı. Kastamonu’da yapılan mitingde konuşan lise müdürü, Antalya-lı olduğunu ve özlemini, geceleri sahile inip Kıbrıs’ın ışıklarını görünce, “yüzerek gitmek arzusu duyduğunu” söyleyerek ifade etmişti. Işıkların görünmesi mümkün mü idi, hiç deneyimim olmadı.

Zaman geçiyordu, cinayetler işlenmeye başladı. Uluslararası toplantılar yapıldı, Londra / Zürih anlaşmaları imzalandı. Türkiye ve Yunanistan garantör oldu, tabi İngilizler başta idi. Kemal Film, İzmir Ateşler İçinde diye bir film çekti (Yön.: O. Nuri Ergün / 1959) fakat tam anlaşmalar zamanına geldiği için film gösterime çıkarılmadı, yandığı söylendi. Yapımevi, Vatan Ateşler İçinde diye bir afiş hazırlattı, fakat kullanılmadı, zamanın ilerlemesi ile film -ilk adı ile- gösterime çıkarıldı.

Kıbrıs’ta olaylar gelişiyor, kan akmaya devam ediyordu. Garantörlük hakkını kullanmak isteyen İnönü hükümeti jetleri Kıbrıs’a gönderince, giderek İngiltere’nin yerini alan A.B.D.den tepki gördü ve zamanın Başkanı Johnson İnönü’ye bir mektup yazdı. Bu arada jetlerin Kıbrıs’ı bombalaması sırasında Cengiz Topel’in uçağı düşürüldü ve Topel şehit edildi. 1966’da Göklerdeki Sevgili’yi çeken Remzi Jöntürk bu olayı kullandı ve Kıbrıs’taki mezalimi durdurmak için adaya gitmiş olan kahramanlarımızdan (Cüneyt Arkın), bombalama ile Rum harekâtının durduğunu fakat Cengiz Topel’in şehit edildiğini öğrenince çok üzülür (ve arkadaşı olduğunu söyler.) Kıbrıs’taki Rum harekâtını durdurmak için giden bir başka grup ise On Korkusuz Adam’ı (Tunç Başaran – 1964) oluşturur. Bu film de Kıbrıs’a yapılan bombalama harekâtı ile biterken, film, John Sturges’in The Magnificent Seven adı ile Akira Kurosawa’nın Sichinin No Samurai’sının Japon feodalitesinden, Amerika / Meksika sınırına taşınan uyarlamasının Kıbrıs’a nakledilmiş hali idi. Her iki filmdeki yedi kişilik grup ise on’a çıkarılmıştı. Kıbrıs’a ait pek çok film yapıldı. Akad ise son filmi Esir Hayat’ta, Ecevit harekâtı sonrasi Kıbrıs’ın kuzeyinde kurulan devlette geçen bir aşk hikâyesini anlatıyor ama devletin kurulmasına neden olan çatışmalar hâlâ bitmiş değil…

Zaim, Gölgeler ve Suretler’de geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısında zaman zaman ısınan Kıbrıs çatışmalarının, köylere yöneltilen bir harekâtın görüntüleri ile başlıyor. Köy boşaltılmaya zorlanıyor, buradan kente gitmeye zorlanan köy halkından bir baba-kız gruptan ayrılarak başka bir köye ulaşıyorlar, buradan kente gitmeye çalışırlarken baba-kız birbirlerini kaybediyorlar. Kız, yola çıktıkları köye döner ve babasını araştırmak derdine düşerken, diğer köylerde gelişen olayları yaşamamak isteyen köyün Türk kesiminin ileri gelenlerinden Veli, hem babasını arayan kızı yatıştırmaya çalışırken, hemde kışkırtılmak ve yıldırılmak istenen köyün Türk kesimini, komşusu bir Rum kadının yardımı ile kontrol altında tutmaya çalışır. Yıllardır birlikte yaşamış, kaynaşmış köy halkının günlük yaşayışları devam ederken, jandarmalarla devamlı hissettirilmek istenilen bir takım farklılıların, giderek ısıtılmaya çalışılan varlığı, sonra birden kontroldan çıkacak, silâhlar yöneltildikleri hedefler üzerinde patlayacaktır. Kontrollü yaşam yandaşlarının, olası çatışmaları yatıştırma gayretlerine rağmen, her şeyi bahane ederek çatışmayı kışkırtanlar da -her iki yanda da- bulunmaktadır. Daha çok uluslararası siyasetin çıkarına olan çatışma ister istemez başlayacaktır. Bu arada yöresel çatışmanın başlaması ile kaçarak kente ulaşan grup içindeki kız, ilk kaçışlarından sonra kaybettiği babasına ulaşacaktır. Başlangıçta, Karagözcü olan babasının Karagöz oynatmasını ilgisiz seyrederken ve “zaten ben Karagöz’ü sevmiyorum” diyen kız, babasından ayrı düşüp bir süre sonra çıkan çatışmaları bire bir yaşayacak ve sevdiği kimi kişileri kaybedecektir. Hayatın getirdiği bu değişikler ile olgunlaşan kız, kavuştuğu babasının oynattığı Karagöz’ü bir süre seyrettikten sonra, giderek babasının elinden aldığı Karagöz’ü oynatmaya başlar. Karagöz, sadece, suretlerle yapılan bir gölge oyunu-mudur, acaba!

(04 Haziran 2011)

Orhan Ünser

Cannes

Türk filmlerinin yurtdışına çıkması, Binnaz’a (Ahmet Fehim / 1919) kadar dayanır ama sonrası, uzun yıllar yurtiçi gösterimlerde kalır. Seden ilk filmi Kanlarıyla Ödediler (1955) ile yurtdışı festivallere katılmak ister, film “aşırı şiddet” içerdiği için elemeleri geçemez. Nihat Aybars, A.B.D.de Hollywood Rüyası (1949 – 1956) adlı bir film çeker. Uzun yıllar sonra, yurtdışına kaçak çıkarılan Susuz Yaz (Erksan), Berlin’de Altın Ayı aldıktan sonra daha önceki kısa süreli gösteriminden sonra tekrar seyirci ile buluşturulur, -bu sefer bir Altın Ayı’sı vardır. Daha önce kazanılmış bir (gümüş) Ayı vardır (Hitit Güneşi / Eyüpoğlu – İpşiroğlu) ama o kısa metraj bir filmdir.

Zamanla yurtdışı, uluslararası festivallere katılımlar olur. Bu festivallerde elemelerin geçildiği de olur, geçilemediği de… Kırık Çanaklar (Ün), Berlin Festivali’ne katılır. Festival bünyesinde hazırlanan “Almanca” tanıtımlar Anadolu’da filmin gösterimi sırasında tanıtım tablalarında yerlerini alırlar. Ülkemizde seyirciye pek ulaşamayan Denize İnen Sokak (A. Tokatlı), Locarno, Karlovy-Vary, Venedik festivallerine katılır, mansiyon düzeyinde ödüller alır ama orada da çoğunlukla seyirciye ulaşamaz. (“Seyirciye ulaşamayan film” dediğim bu film, yurtdışı festivallere katılmış, Fransızca altyazılı bir kopyasının İstanbul’da bir yazlık sinemada oynadığını duyduğum Denize İnen Sokak, adı hâlâ çok bilinen ama kendisi ortada olmayan bir filmdir.)

Eskiden, adını duyduğumuz sınırlı sayıda uluslararası festivallere katılıp ödül almış filmler zaman zaman sinemalarımıza düşerdi. Jacques Tati’nın Mon Uncle (Dayım -bizde Amcam diye oynadı-) ile Kurosawa’nın Sichinin No Samurai (Yedi Samuray -bizde Kanlı Pirinç diye oynadı-) bu şekilde sinema seyircisine ulaşmıştı. Uluslararası festival galipleri bu filmler yanında, -niye abartıldığını bir türlü anlayamadığım- bir takım Oscar’lı (kaç tane alındığı önemli değil) filmler çok fazla ilgi gördü her zaman. Yeşilçam’ın eskilerinin bir zamanlar -bazılarının hâlâ- Oscar hayalleri kurması sanırım bundan, olasılığı varmış gibi. Bu arada hayli heyecan uyandıran Reise Der Hoffnung / Umuda Yolculuk -Xavier Köller (1990)- filminin Oscar kazanması çok şaşırtıcı idi. Senaryo Feride Çiçekoğlu, oyuncular Nur Sürer, Necmettin Çobanoğlu, Emin Sivas, Yaman Okay idi ama film İsviçre / İtalya ortak yapımı idi.

Uluslararası festivaller tarihi yazmıyorum, aradan zaman geçti, çeşitli filmlerimiz -bizim içinde giderek sayıları artan- uluslararası yarışmalara katıldı, ödüller aldı, alamadı. İstanbul’da gittikçe itibar kazanan bir uluslararası festival düzenlemeyi becerebildik ve becermeye devam ediyoruz. Bu arada Susuz Yaz serüveni tekrar yaşandı. Ülke içinde gösterimi yasaklı, yurt dışına götürülen Yol (Gören) 1982’de Cannes’da büyük ödül (Altın Palmiye) aldı. Costa Gavras’ın Missing (Kayıp) filmi ile paylaştı ödülü. Senaryoyu yazan (kurgusunu da yapan) Yılmaz Güney adı ile anılan film, sinemamızın yurt dışında başlamış olan başarılarına yeni ilâveler yapılmasına ve (daha fazla) tanınmasına / aranmasına neden oldu.

Fotoğraf, kısa film derken (hemde unutuldu denen bir dönemde siyah – beyaz) Kasaba (1997) ile uzun metraja geçen Nuri Bilge Ceylan önceki filmi Koza ile de uluslararası festivallere alıştırma yapmaya başlamıştı. Ve 2009 yılına gelindiğinde Ceylan, Cannes’da Üç Maymun filmi ile “En İyi Yönetmen” ödülünü aldı. Heyecan verici bir şeydi, öncelikle Ceylan için, saniyen “sinemamız” için. Yurtiçi ve yurtdışı festivalleri çoğunlukla dışarıdan izlediğim için -çünkü aslolan ödül değil, filmdir- Ceylan’ın en iyi yönetmenliği önemli idi ama -işin aslını bu konu ile daha fazla ilgilenen yazarlarımız bilir- bu festivalde (Cannes) her filme “tek ödül” veriliyormuş. Bu nedenle yapılan jüri değerlendirmesinde ödül sayısı kadar filme ödül verileceği sonucu çıkıyor. Tabiki yarışmaya katılan film sayısı ödül sayısından çok. Bu filmler içinden verilecek ödül sayısı kadar film seçilerek jürice değerlendiriliyor ve her birine bir ödül düşüyor. 2009’da Üç Maymun’a (Ceylan’a) “En İyi Yönetmen” ödülü uygun görülmüş -yanılıyor olabilirim ama- bu benim için, hiçbir filme birden fazla ödül verilmemesi ön kuralının bir sonucu, dediğim gibi yanılıyor olabilirim.

2011’de ise yine Cannes’a çıkartma yapan Ceylan bu kez -daha ülkemizde gösterime girmemiş olan- Bir Zamanlar Anadolu’da filmi ile “Jüri Büyük Ödülü”nü aldı (kazandı). (Eric Dardenme – Luc Dardenme kardeşlerin “Le Gamin au Vélo” filmi ile birkikte). Burada aklıma yine bir soru geliyor, bu konuların yabancısı olduğum için dilerim bilenler beni aydınlatır. Uluslararası Cannes Film Festivali’nin büyük ödülü Altın Palmiye’dir. Bu festivalde ikincilik, üçüncülük ödülü yok ama Jüri ödülleri var. Biri Büyük, diğeri sadece Ödül (Jüri Büyük Ödülü -yarısı Nuri Bilge Ceylan’a-, birde Jüri Ödülü). Böylece aynı jüri, üç filme ödül vermiş oluyor. Ama bu baştan böyle olduğu için, hiç birimizin buna itiraz etme hakkı olmaması gerekir, zaten öyle bir itirazımız da yok. Şimdi bir an önce Bir Zamanlar Anadolu’da filminin gösterime girmesini beklemekten başka yapabilecek bir şeyimiz yok. “Gösterime girmesi” diyorum, çünkü ben filmi sinemada görmekten yanayım.

(04 Haziran 2011)

Orhan Ünser

Filmlerimizin “İsim”lerinde Yer Alan “Erkek” Tasvir ve İsimleri Üzerine Bir Ön Çalışma 2

Hüseyin Baradan: Hüseyin Baradan Çekilin Aradan (Gülyüz) (“Hüseyin Baradan Çekilin Aradan”: Önce bu bir ‘Yeşilçam tekerlemesi’ olarak söylenir oldu, sonradan Baradan’ın başrol oynadığı filmin adı, yalnız bu şekli ile afişlerde yer alırken, Hüseyin Baradan adı oyuncu olarak yazılmadı. Filmin adı ile iç içe girmiş olarak afişlerde yer aldı. Filmin adı bu ise, başrol oyuncusunun adı afişlerde yok demektir. Eğer afişte yazan oyuncu adı ise, o zaman filmin adı sadece “Çekilin Aradan” olmak lâzım gelir.)
Hüsnü: Amigo Hüsnü (Keskiner), Ayıkla Beni Hüsnü (Keskiner), Bitirim Hüsnü (Keskiner), Serbest Kürsü Hüsnü (Yörüklü), Yedi Belâ Hüsnü (Baytan)
İbiş: İbiş Gangstere Karşı (Seden), İbiş-o (Yüce), Memiş ile İbiş Anaforcular Kralı (Karamanbey), Memiş ile İbiş Gangsterlere Karşı (Akovalıgil)
İbo (İbrahim): Cilalı İbo Casuslar Arasında (Ergün), Cilalı İbo Rüyalar Aleminde (Seden), Cilalı İbo’nun Çilesi (Akad), Cilalı İbo ve Tophane Gülü (Ergün), Cilalı İbo Kadın Avcısı (Dinler), Cilalı İbo Kızlar Pansiyonunda (Ergün), Cilalı İbo ve Kırk Haramiler (Dinler), Cilalı İbo Zoraki Baba (Dinler), Cilalı İbo Perili Köşkte (Ergün), Cilalı İbo Avrupa’da (Seden), Cilalı İbo Teksas Fatihi (Seden), Cilalı İbo Yetimler Meleği (Dinler), Güllüşah ile İbo (A. Yılmaz)
İbrahim Ethem: İbrahim Ethem (İlahi Davet) (Uçak)
İmam: İmamın Gazabı (Yalınkılıç)
İmparator: İmparator (Gülyüz / Gülgen), İmparator Attila’nın Demir Yumruğu (Gürses)
“İnce Memet”: İnce Memet Vuruldu (Y. Duru)
İncili Çavuş: İncili Çavuş (Evin / Hançer)
İngiliz Kemal: “Atatürk’ün Casusu” İngiliz Kemal Lavrens’e Karşı (Akad), İngiliz Kemal (Eğilmez), İngiliz Kemal’in Oğlu (Seden)
İsa: İsa Musa Meryem (Turgut)
İskilipli Atıf Hoca: İskilipli Atıf Hoca (Kelebekler Sonsuza Uçar) (Uçakan)
İslâmoğlu: İslâmoğlu (Kan)
İsmet: İsmet Bu Ne Kısmet (Erakalın)
Kabadayı: Kabadayı (Uçanoğlu / Vargı), Kabadayı Böyle Sever (Uçanoğlu), Kabadayılar Kralı (Saydam / Gülgen / Gülgen), Kabadayının Sonu (N. Okçugil), Asi Kabadayı (İnanç / İnanç), Aslan Yürekli Kabadayı (Ün), Dört Kabadayı (Şahiner), Çifte Tabancalı Kabadayı (Aslan), İstanbul Kabadayısı Kara Murat (Kan), Korkusuz Kabadayı (Tarık Dursun), Sahte Kabadayı (Baytan), Sayılı Kabadayılar (Kazankaya / Jöntürk), Sevdalı Kabadayı (Gülyüz), Sevimli Kabadayı (Arıkan), Üç Kabadayı (Eldek / Gülgen)
Kadı: Aynaroz Kadısı (Ertuğrul)
Kadı Han: Kadı Han (Y. Atadeniz)
Kadri: Filinta Kadri (İnanoğlu)
Kahraman: Aptal Kahraman (Efekan), Ege Kahramanları (Akıncı), Kahraman Delikanlı (Gülyüz), Kahraman Denizciler (Arduman), Kahraman Mehmet (Ögelman), Kahraman Üçler (Evin), Kahramanlar “Bayrak” (Jöntürk), Kahramanlar Köyü (Kan), Kahraman Hamamcı (Akakar), Kahraman Delikanlı (Gülyüz), Kahraman Denizciler (Arduman), Kahraman Korsan (T. Tibet), Kahraman Mehmet (Ögelman), Kahraman Üçler (Evin), Kahramanlar (Jöntürk), Malazgirt Kahramanı Alpaslan (Gürses), Onüç Kahraman (Kâmil), Kahraman Korsan (T. Tibet), Sabu Kahraman Korsan (T. Tibet), Son Kahramanlar (Arkın), Tarkan Kolsuz Kahramana Karşı (Aslan), Zoraki Kahraman (Evin)
Kamber: Arzu ile Kamber (Akad / Bozkuş)
Kâmil: Kâmil Abi (Yalınkılıç), Seyyar Kâmil (Akbaş)
Kaptan Swing: Korkusuz Kaptan Swing (Başaran)
Karabiber: Papatya ve Karabiber (Efekan)
Karacaoğlan: Karacaoğlan (Dilligil / Akıncı), Karacaoğlan’ın Kara Sevdası (A. Yılmaz)
Karagöz: Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü (Akay), Canlı Karagöz (Mihriban Sultan) (Gürses)
Karaoğlan: Karaoğlan: Altay’dan Gelen Yiğit (Yalaz), Karaoğlan: Baybora’nın Oğlu (Yalaz), Karaoğlan: Yeşil Ejder (Yalaz), Karaoğlan: Şeyhin Kızı (Yalaz), Karaoğlan Geliyor (Aslan), Akbulut Malkoçoğlu ve Karaoğlan’a Karşı (Aslan)
Kart Horoz: Kart Horoz (Eğilmez)
Kartal: Aç Kartallar (İnanç), Akdeniz Kartalı (İnanç), Çöl Kartalı (Cantürk “Şeyh Ahmet” / Refiğ), Dağlar Kartalı (Tuna), Hudutların Kartalı (Ergün), İntikam Kartalları (Jöntürk), Kafkas Kartalı (Y. Atadeniz), Kara Kartal (Kan / Hançer), Kartal Bey (Gülgen), Kartal Efe (Arıkan), Kartallar (Hançer), Yaralı Kartal (Kakınç)
Kâtip: Yavru ile Kâtip (Tuna), Kâti(b)im “Üsküdar’a Giderken” (Özonuk), Kâtip “Üsküdar’a Giderken” (Erakalın)
Kâzım: Bilardo Kâzım (Baytan), Kâzıma Bak Kâzıma (Tanju Gürsu), Kâzıma Ne Lâzım (Temel Gürsu), Dağılın Kâzımlar Geliyor (Tanju Gürsu), Hop Dedik Kâzım (Temel Gürsu), Jilet Kâzım (Y. Atadeniz), Ringo Kâzım (Kanunsuz Kahrasman) (Davutoğlu), Yırt Kâzım (Evin)
Keloğlan: Ben Bir Garip Keloğlanım (S. Duru)
Kemal: Afilli Kemal (Gözen), Avanta Kemal (C. Okçugil), Avanta Kemal Torpido Yılmaz’a Karşı (U. Duru), Bahriyeli Kemal (İnanç), Bitirim Kemal (Kaya), Bomba Kemal (Kurthan), Fırtına Kemal (Tokatlı / C. Okçugil), Koreli Kemal (Aslan), Öğretmen Kemal (Jöntürk), Tantana Kemal (Figenli), Yüzbaşı Kemal (Y. Atadeniz)
Kenan: Yusuf ile Kenan (Kavur)
Kerem: Kerem ile Aslı (Körner / Elmas)
Kerim: Benim Adım Kerim (Güney)
Killing: Killing Canilere Karşı (İnanç), Killing Frankeştayna Karşı (Akıncı), Killing İstanbul’da (Y. Atadeniz), Killing Kolsuz Kahramana Karşı (Saylav), Killing Ölüler Konuşmaz (Figenli), Killing Ölüm Saçıyor (Kaya), Mandrake Killinge Karşı (Pekmezoğlu)
Kinova: Kinova (İnanç)
Koca: Acele Koca Aranıyor (Arslan), Bize Koca Gerek (Uçak / Servidal), Kiralık Koca (İnanoğlu), Satın Alınan Koca (Sağıroğlu), Koca Aranıyor (Erakalın), Kocam Erkek mi (Aslan), Kocamın Karısı (Göreç), Kocamın Nişanlısı (Demirağ), Yedi Kocalı (Erakalın), Yedi Kocalı Hürmüz (Y. Atadeniz / A. Yılmaz / Akay), Kocamdan Ayrıramazsın (Zavallı Yavrucak) (Tomaç)
Koca Yusuf: Koca Yusuf (Karamanbey)
Kolombo: Alo Kolombo (Çığlık) (Akıncı), Kolombo Şakir (T. Oğuz)
Korsan: Akdeniz Korsanları (Ögelman), Kahraman Korsan (T. Tibet), Korsan (Alpaslan), Malkoçoğlu Kara Korsan (S. Duru), Sabu Kahraman Korsan (T. Tibet)
Kovboy: Atını Seven Kovboy (Gülyüz), Avare Yavru Filinta Kovboy (S. Duru), Kovboy Ali (Y. Atadeniz)
Kozanoğlu: Kozanoğlu (A. Yılmaz)
Köroğlu: Köroğlu (Arduman – Ener / A. Yılmaz), Köroğlu ve Türkân Sultan (Kenç), Dağlar Kralı: Köroğlu (Dinler) /
Kral: Asrın Kralı (İnanç), Batakhaneler Kralı (Figenli), Belanın Kralı (Y. Atadeniz), Bir Kral (Gürsoy), Çapkınlar Kralı (Davutoğlu / Engin “Donjuan 72”), Çirkin Kral (Y. Atadeniz), Çirkin Kral Affetmez (Y. Atadeniz), Çöpçüler Kralı (Ökten), Bekçiler Kralı (Seden), Dağlar Kralı (Dinler “Köroğlu” / Figenli), Dalavereciler Kralı (Akıncı), Krallar Kralı (Olgaç), Gol Kralı Cafer (Saner), Gol Kralı (K. Tibet), Hacıağalar Kralı (Y. Yılmaz), Kral Affetmez (Arkın), Kral Arkadaşım (Seden), Kral Benim (İnanç), Kral Kim (İnanç), Krallar Eğleniyor (Aslan), Krallar Kralı (Olgaç / Evin), Krallar Ölmez (Göreç), Kralların Kaderi (Y. Atadeniz), Kralların Öfkesi (Uçanoğlu), Krallığın Bedeli (Gürsoy), Taçsız Kral (A. Yılmaz), Külhanbeyler Kralı ve Yahudi (Şebekesi-?) (Alpaslan), Maceralar Kralı (Saner), Malkoçoğlu Krallara Karşı (S. Duru), Memiş ile İbiş Anaforcular Kralı (Karamanbey), Petrol Kralları (Alasya), Turist Ömer Dümenciler Kralı (Saner), Üç Kral Serseri (Başaran)
Kubilay: Kubilay (Gürses / F. A. Akıncı)
Kurdoğlu: Kurdoğlu (Çakmaklı / Tunç “Biz Bu Yola Başkoyduk”)
Kurt: Aç Kurtlar (Güney), Beyaz Kurt (Y. Duru), Malkoçoğlu Kurt Bey (S. Duru)
Lavrens (Lavrence): “Atatürk’ün Casusu” İngiliz Kemal Lavrens’e Karşı (Akad)
Mahmut: Dalgacı Mahmut (C. Okçugil / Gültekin), Ye Beni Mahmut (Uçanoğlu)
Mailoğlu: Mailoğlu (Ezici)
Malkoçoğlu: Malkoçoğlu (S. Duru), Malkoçoğlu Akıncılar Geliyor (S. Duru), Malkoçoğlu Kara Korsan (S. Duru), Malkoçoğlu Krallara Karşı (S. Duru), Malkoçoğlu Kurt Bey (S. Duru), Malkoçoğlu Ölüm Fedaileri (S. Duru), Malkoçoğlu ve Cem Sultan (Jöntürk), Akbulut Malkoçoğlu ve Karaoğlan’a Karşı (Aslan)
Marko Paşa: Marko Paşa (Saner)
Mecnun: Leyla ile Mecnun (Sağıroğlu / Refiğ), Leyla ile Mecnun Gibi (Saydam), Mecnun (Eşici), Mecnun (Akbaşlı)
Mehmet: Atmaca Mehmet (Uçanoğlu), Kahraman Mehmet (Ögelman), Fakirin Mehmet (Ceylan), Kara Meme(d) (Başaran / İnanç), Kurşun Meme(d) (Gülgen), Mülteci Mehmet (Arıkan)
Memet: Yolsuz Memet (Tengiz)
Memiş: Memiş (T. Oğuz), Memiş Gangsterlere Karşı (Akıncı), Memiş ile İbiş Anaforcular Kralı (Karamanbey), Memiş ile İbiş Gangsterlere Karşı (Akovalıgil), Memiş İş Başında (Baytan), Memiş İş Peşinde (Akıncı)
Memo: Hoş Memo (İnanç)
Mete Han: Mete Han Amazonlara Karşı (Aslan)
Mevlana: Mevlana (A. Yılmaz)
Mıstık: Mıstık (Erakalın)
Minyeli Abdullah: Minyeli Abdullah (Çakmaklı), Minyeli Abdullah 2 (Çakmaklı)
Muhsin: Muhsin Bey (Turgul)
Murat: Beleşçi Murat (N. Okçugil), Deli Murat (Göreç), Kara Murat İstanbul Kabadayısı (Kan), Kara Murat (Baytan), Kara Murat Denizler Hakimi (Baytan), Kara Murat Kara Şövalyeye Karşı (Baytan), Kara Murat Ölüm Emri (Baytan), Kara Murat Şeyh Gaffar’a Karşı (Baytan), Murat ile Nazlı (Ün), Mura(d)’ın Türküsü (A. Yılmaz), Rüzgâr Murat (Temel Gürsu)
Murtaza: Bekçi Murtaza (Başaran)
Musa: İsa Musa Meryem (Turgut), Kapıcı Musa (Özel)
Mustafa: Avare Mustafa (Ün), Can Mustafa (Gürses), 99 Mustafa (Ayanoğlu), Galatalı Mustafa (Gülyüz), Kurt Mustafa (Palay), Mustafam (Başaran), Mustafa Hakkında Her Şey (Irmak)
Naci: Fırıldak Naci (Akbaslı)
Nail: Binlik Nail (Gülyüz)
Namık Kemal: Vatan ve Namık Kemal (Ayanoğlu – Artemel – Sonku / Sağıroğlu)
Nasip: Hasip ile Nasip (A. Yılmaz)
Nasrettin Hoca: Nasrettin Hoca (Artemel / Yalınkılıç / Gülgen), Nasrettin Hoca Düğünde (Ertuğrul – Tayfur), Nasrettin Hoca ve Timurlenk (Kenç)
Necdet: Zavallı Necdet (Bengü “Bu Kadın Benimdir” / Pesen)
Necmi: Fişek Necmi (Hançer)
Nemrut: Nemrut (Gürses)
Nihat: Aslan Marka Nihat (Dinler)
Niyazi: Televizyon Niyazi (Figenli), Ula Ula Niyazi (Ezici), Yırtık Niyazi (Gültekin)
Nori: Nori Gantar Ailesi (Göreç)
Nuri: Horoz Nuri (Saner), Gülüm Nuri (Aslan), Hamsi Nuri (Gültekin), Pire Nuri (Güney!), Tokmak Nuri (Y. Atadeniz)
Oğul: Babam ve Oğlum (Irmak), Babanın Oğlu (Gülgen / Arkın), Babasına Bak Oğlunu Al (İnanoğlu), Battal Gazi’nin Oğlu (Baytan), Karaoğlan: Baybora’nın Oğlu (Yalaz), Bir Ana Bir Oğul (Uçanoğlu), Bir Bey’in Oğlu (N. Özer), Dağların Oğlu (Y. Atadeniz / C. Okçugil “Zarkan”), Dünyayı Kurtaran Adamın Oğlu (K. Tibet), Eşkiya Oğlu (Alpaslan), Meryem ve Oğulları (Seden), Oğlum (Pars / Gülyüz), Oğlum İçin (Dilligil), Oğlum Oğlum (Dinler), Oğlum Osman (Çakmaklı), Oğlum ve Ben (Figenli), Oğul (Gülgen), Ömercik Babasının Oğlu (Gülyüz), Sevgili Oğlum (Arkın), Şeytanın Oğlu (Aslan), Şeytanın Oğulları (Arkın), Toprağın Oğlu (Pekmezoğlu)
Orkun: Kara Orkun (Uçanoğlu)
Oski (Hüseyin Zan’ın lâkabı): Bombala Oski Bombala (İnanç)
Osman: Adı Osman (Samsa), Beni Osman Öldürdü (Seden), Allah Cezanı Versin Osman Bey (A. Yılmaz), Oğlum Osman (Çakmaklı), Düş Yakamdan Osman (Akbaş), Bu Osman Başka Osman (Erakalın), Osman Çavuş (Ateş), Osman Efe (Evin), Balıkçı Osman (N. Okçugil), Beleş Osman (İnci), Hamza Dalar Osman Çalar (Gülyüz), Hızlı Osman (Kazankaya), Kara Osman (Uçanoğlu), Piyade Osman (Güney!), Poyraz Osman (Gültekin), Tophaneli Osman (Erakalın)
Ökkeş: Adı Ökkeş (Eşici)
Ömer: Bağrıyanık Ömer (Uçanoğlu), Merdoğlu Ömer Bey (Kurçenli), Turist Ömer (Saner), Turist Ömer Almanya’da (Saner), Turist Ömer Arabistan’da (Saner), Turist Ömer Boğa Güreşçisi (Saner), Turist Ömer Dümenciler Kralı (Saner), Turist Ömer Yamyamlar Arasında (Saner), Turist Ömer Uzay Yolunda (Saner), Yanık Ömer (Gürses / Akıncı) /Yetim Ömer (Ün)
Ömer Hayyam: Ömer Hayyam (Başaran)
Ömer-cik: Ayşecik’le Ömercik (Aksoy), Ömercik Babasının Oğlu (Gülyüz)
Ömer-çip: Ömerçip (Alasya)
Paşa: Kıvırcık Paşa (Kenç)
Paşo: Paşo (Meriç)
Pehlivan: Pehlivan (Ökten)
Piç (!?!): Piç (Kahbe Dünya) (Ün)
Pir Sultan Abdal: Pir Sultan Abdal (Jöntürk)
Prens: Altın Prens Devler Ülkesinde (Gürses), Sabu Hırsızlar Prensi (T. Tibet), Sahte Prens (Ateş)
Ramazan: Tatar Ramazan (Gülgen), Tatar Ramazan Sürgünde (Gülgen), Vur Be Ramazan (Düz)
Ramiz: Rambo Ramiz (Uçanoğlu)
Recai: Cingöz Recai (Erksan “Beyaz Cehennem” / Önal)
Recep: Helal Sana Recep Abi (Servidal), Kasımpaşalı Recep (Akıncı), Kuduz Recep (Aslan Arkadaşım) (Sağıroğlu), Ve Recep Ve Zehra Ve Ayşe (Kurçenli)
Reis: Reis Bey (Uçakan), Reisin Kızı (Gülyüz)
Remzi: Kan Dökmez Remzi ????? (İnanç)
Reşat: Aslan Yürekli Reşat (Aslan)
Reşo: Reşo (İnanç)
Ret Kid: Red Kit (Gülyüz)
Rıfat: Rıfat Diye Biri (Göreç)
Rıfkı: Tarzan Rıfkı (Baytan)
Rıza: Rıza (Pirselimoğlu), Asfalt Rıza (Utku), Ateş Rıza (Özonuk), Vatandaş Rıza (Arkın),
Rifat: Rifat Diye Biri (Göreç) Dadaş Rıfat (Kaya), Dadaş Rıfat Geliyor (Kaya)
Robert: Robert’s Movie (Gerede)
Sabu:: Sabu Hırsızlar Prensi (T. Tibet), Sabu Kahraman Korsan (T. Tibet)
Sadık: Bulgar Sadık (Akad)
Sadullah Ağa: III. Selim’in Gözdesi Mihriban ile Sadullah Ağa (Ar)
Saffet: Saffet Beni Affet (Gülyuz)
Salako: Salako (A. Yılmaz)
Salih: nam-ı diğer Parmaksız Salih (Kenç / Demirağ)
Selahattin Eyyubi: Selahattin Eyyubi (S. Duru)
Selim: Tilki Selim (Hançer)
Sepetçioğlu: Sepetçioğlu (Sedat)
Serseri: Bir Serseri (Ün), Kalbimdeki Serseri (Saydam), Kiralık Serseri (Aslan), Üç Kral Serseri (Başaran)
Seydo: Elif ile Seydo (Jöntürk)
Seyyid: Seyyid (Tokatlı)
Seyyit Han: Seyyit Han (Güney)
Sezer-cik: Sezercik (Önal), Sezercik Aslan Parçası (Ün), Sezercik Küçük Mücahit (Göreç),
Sinan-oğlu: Sinanoğlu – Sinanoğlunun Dönüşü (Yalınkılıç)
Sinderella: Sinderella Kül Kedisi (Sarayların Meleği) (Gülyüz)
Sultanoğlu: Sultanoğlu (Temel Gürsu)
Süleyman: Barbut Süleyman (Ayanoğlu)
Süleyman Çelebi: Mevlid (Süleyman Çelebi) (Muhtar)
Şaban: Atla Gel Şaban (Baytan), Gerzek Şaban (Baytan), İnek Şaban (Seden), Umudumuz Şaban (K. Tibet), En Büyük Şaban (K. Tibet), Gurbetçi Şaban (K. Tibet), Katma Değer Şaban (K. Tibet), Ortadirek Şaban (K. Tibet), Sosyete Şaban (K. Tibet), Şaban Pabucu Yarım (K. Tibet), Şaban oğlu Şaban (K. Tibet), Şendul Şaban (K. Tibet), Şabaniye (K. Tibet), Şaban Çingeneler Arasında (Evin), Şaban İstanbul’da (Evin), Şaban: Karamanın Koyunu (Evin), Yedi Yürekli Şaban (Figenli), Şaban-cık (Temel Gürsu)
Şahin: Şahin (Arkın)
Şakir: Kolombo Şakir (T. Oğuz), Sakar Şakir (Baytan), Sosyete Şakir (Saydam)
Şarlo: kimon Şarlo İstanbul’da (Gürses)
Şehzade Murat: Şehzade Murat ve Gülnaz Sultan (Akıncı)
Şehzade Simbad: Şehzade Simbad Kaf Dağlarında (Gürses)
Şekspir: Komiser Şekspir (Çetin)
Şemsettin: Ayıpettin Şemsettin (Gülyüz)
Şenol (Birol): Şenol Birol Gol (Saydam)
Şeref: Şerefsiz Şeref (Gülyüz)
Şevket: Çamur Şevket (Figenli), Hamamcı Şevket (Gültekin), Şehvet Kurbanı Şevket (Gültekin)
Şeyh Ahmet: Şeyh Ahmet (Göreç), Şeyh Ahmet’in Gözdesi (Karamanbey), Şeyh Ahmet’in Torunu (Ergün)
Şeyh Şamil: Şeyh Şamil (Baytan)
Şirvan: Şirvan (Kan / Kan), Şirvan ile Nazlı (Figenli)
Şoför: Şoför (Aksoy / Gürsoy), Şoför Ahmet (Evin), Şoför Mehmet (Gültekin), Şoför Deyip Geçmeyin (Erakalın), Şoför Parçası (Aslan / Erişen), Şoförler Kralı (Saydam), Şoförün Aşkı (Erakalın), Şoförün Karısı (Doğan), Şoförün Kısmeti (Erakalın), Şoförün Kızı (Erakalın), Dolmuş Şoförü (Heper), Bir Şoförün Gizli Defteri (A. Yılmaz / Jöntürk), Taksi Şoförü (Gören), Küçük Hanımın Şoförü (Saydam / Başaran), Bir Şoförün Hayatı (Gürses), Şoför Nebahat (Erksan / S. Duru), Şoför Nebahat ve Kızı (S. Duru), Şoför Nebahat Bizde Kabahat (S. Duru)
Şah: Dolandırıcılar Şahı (A. Yılmaz)
Şahin: Dağlar Şahini (Gürses / Göreç), Kafkas Şahini (Karamanbey)
Şampiyon: Şampiyon (Y. Atadeniz), Aptal Şampiyon (Saner)
Tahir: Tahir ile Zühre (Akad / Bozkuş)
Tahsin: Yüzbaşı Tahsin (Arıburnu)
Targan (Tarkan) ?????: Bozkırlar Şahini Targan (Aslan)
Tarkan: Tarkan (Başaran), Tarkan Altın Madolyon (Aslan), Tarkan Gümüş Eğer (Aslan), Tarkan Kolsuz Kahramana Karşı (Aslan), Tarkan Camoka’ya Karşı (Uçak), Tarkan Canavarlı Kule (Yörüklü)
Tarzan: Tarzan İstanbul’da (O. Atadeniz), Korkusuz Adam Tarzan (Tulgar), Dümbüllü Tarzan (Gürses), Tarzan Rıfkı (Baytan), Tarzanlaşan Adam (Kafadar – Baytan), Manisa Tarzanı (O. Oğuz)
Tatlı: Acı Severim Tatlı Döverim (Uçak)
Tayfun: Binbaşı Tayfun (Ziyal)
Tayfur: Adanalı Tayfur (Davutoğlu), Adanalı Tayfur Kardeşler (Davutoğlu), Fatoş’un Fendi Tayfur’u Yendi (Eğilmez)
Timurlenk: Nasrettin Hoca ve Timurlenk (Kenç), Yıldırım Bayazıt ve Timurlenk (Egeli)
Tolga: Tolga (Aslan)
Tom Miks: Maskeli Süvari Tom Miks’e Karşı (Arıkan)
Topal Osman: Topal Osman (U. Ozon)
Tosun: Tosun ile Yosun’un Maceraları (Ergün)
Tosun Paşa: Tosun Paşa (Ertuğrul / K. Tibet)
Tuuba: Vizontele Tuuba (Erdoğan)
Turhanoğlu: Turhanoğlu “Çal Hasan” (Y. Atadeniz)
Tuzsuz Deli Bekir: Tuzsuz Deli Bekir (Y. Atadeniz)
Üç Kâğıtçı: Üç Kâğıtçı (Baytan), Üç Kâğıtçılar (Baytan)
Veli: Ali ile Veli (O. Atadeniz “Cemile Sultan” / Evin)
Veysel: Zeynel ile Veysel (Figenli)
Veysel Karani: Veysel Karani (Peyda)
Yani: Katırcı Yani Efenin Definesi (Yalınkılıç)
Yarasa Adam: Bedmen “Yarasa Adam” (Eşici)
Yaşar: Tornavida Yaşar (Eşici), Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz (Orbey)
Yavru: Yavru ile Kâtip (Tuna)
Yavuz Sultan Selim: Yavuz Sultan Selim Ağlıyor (Ayanoğlu), Yavuz Sultan Selim ve Yeniçeri Hasan (Egeli)
Yıldırım Bayazıt: Yıldırım Bayazıt ve Timurlenk (Egeli)
Yılmaz: Avanta Kemal Torpido Yılmaz’a Karşı (U. Duru), Torpido Yılmaz (C. Okçugil)
Yiğit: Karaoğlan: Altay’dan Gelen Yiğit (Yalaz), Anası Yiğit Doğurmuş (Kurthan), Seveceksen Yiğit Sev (Cantürk)
Yosun: Tosun ile Yosun’un Maceraları (Ergün)
Yunus Emre: Yunus Emre: Gönüller Fatihi Yunus (Birsel), Yunus Emre Destanı (İnanç)
Yusuf: Deli Yusuf (A. Yılmaz), Kuyucaklı Yusuf (Tuna), Yusuf ile Kenan (Kavur), Yusuf ile Züleyha (İnanoğlu)
Zagor: Zagor (Aslan), Zagor: Kara Belâ – Zagor: Kara Korsanın Hazineleri (Hançer)
Zaloğlu Rüstem: Zaloğlu Rüstem (Gürses / Baytan)
Zapata: Zapata (Gülgen)
Zarkan: Zarkan Dağların Oğlu (C. Okçugil)
Zeybek: Kamalı Zeybek (Akıncı), Kamalı Zeybe(ğ)in İntikamı (Akıncı), Kamalı Zeybek Çakırcalı’ya Karşı (Akıncı), Sarı Zeybek (Egeli)
Zeysel: Zeysel ile Veysel (Figenli)
Zorba: Zorba (Hançer), Zorba’nın Aşkı (Uçanoğlu)
Zorro: Zorro Kamçılı Süvari – Zorro’nun İntikamı (Y. Atadeniz), Zorro Dişi Fantomaya Karşı – Zorro‘nun Kara Kamçısı (Kete – A. Ziyal)
Zübük-zade: Zübük (K. Tibet)
Zühtü: Zühtü (Akıncı)

(04 Haziran 2011)

Orhan Ünser

Filmlerimizin “İsim”lerinde Yer Alan “Erkek” Tasvir ve İsimleri Üzerine Bir Ön Çalışma 1

Kadın oyuncular konusunda yapılan çalışmalar -çoğunlukla- erkek oyuncular için yapılmıyordu, kadın tasvir ve isimleri (gerçek ve yakıştırma) araştırması yapınca erkekleri yapmamak olmazdı, onun için erkekler içinde bir araştırma yapıldı. Görülecektir ki “erkek tasvirleri” bir takım erkek-lik özelliklerini öne çıkardığı gibi, bu özelliği taşımadan da erkek tasviri ile (veya ismi ile birlikte) kullanılmıştır. Erkek isimleri olarak gerçek kişiler için kullanılan isimler yanında, bir kısım hayali kahramanlar ve çizgi romanlardan kaynaklanan kahramanların isimleri de film isimlerinde yer alınca, o hali ile listeye alınmıştır. Kadın tasvir ve isimlerinde de belirtildiği gibi liste eksiksiz değildir. Bizim değerlendirmemiz dışında kalanlar olduğu gibi, araştırdığımız listelerde olmaması nedeni ile listeye alınmamış olanlar olabilir. Ama yine de tasvir ve isimleri bir araya toplamak istedik.

III. Selim: III. Selim’in Gözdesi Mihriban ile Sadullah Ağa (Ar)
Abbas: Çiçek Abbas (Çetin)
Abdo (Abdullah): Arap Abdo (Jöntürk)
Abi (Ağabey): Bitirimsin Abi (Ergün), Efkârlıyım Abiler (İnanoğlu), Garibanız Abiler (Olgaç), Helal Olsun Ali Abi (Saner), Helal Sana Recep Abi (Servidal), Kâmil Abi (Yalınkılıç), Sen Neymişsin Be Abi (Gülyüz), Ağır Abi (Uğur)
Abuzer Kadayıf: Abuzer Kadayıf (Başaran)
Acı: Acı Severim Tatlı Döverim (Uçak)
Adam: Ahretten Gelen Adam (Demirağ), Görünmeyen Adam İstanbul’da (Akad), O Adam Kim (Hürol), Bu Adam Kim (Havaeri), Altın Kollu Adam (Gülyüz), Asılacak Adam (Eşici), Bardaktaki Adam (Elmas), Batıdan Gelen Adam (Eşici), Beklenmeyen Adam (Uçanoğlu), Beş Asi Adam (Ziyal), Beyaz Atlı Adam (Jöntürk), Bir Çirkin Adam (Güney), Bir Garip Adam (N. Alpan – Elmas / Aslan), Bir Güzel Adam (Kütükoğlu), Bizans’ı Titreten Adam (Gürses), Büyük Adam Küçük Aşk (İpekçi), Damgalı Adam (S. Duru / N. Okçugil), Dehşet Yaratan Adam (N. Okçugil), Dev Adam (Engin), Dokuz Canlı Adam (C. Okçugil), Dünyayı Kurtaran Adam (İnanç), Dünyayı Kurtaran Adamın Oğlu (K. Tibet), Fırtına Adam (Eşici), Gecelerin Adamı (Tınaz), Gölgedeki Adam (Başaran), Gülen Adam (K. Tibet), Günahını Ödeyen Adam (Erakalın), Hedefte Beş Adam (Kaya), Hedefteki Adam (Figenli), İki Cesur Adam (Yusuf), İki Kızgın Adam (Göreç), Kalleş Adam (Y. Atadeniz), Kızgın Adam (Figenli), Korkusuz Adam (Aslan / Akıncı), Köşeyi Dönen Adam (A. Yılmaz), Korkusuz Adam Tarzan (Tulgar), Tarzanlaşan Adam (Kafadar / Baytan), On Korkusuz Adam (Başaran), Ölmeyen Adam (Ergün), Örümcek Adam (C. Okçugil), Satılmış Adam (Jöntürk), Satın Alınan Adam (Alyanak), Sevdalı Adam (Dinler), Silahına Sarılan Adam (Özonuk), Sokaktaki Adam (İlhan), Son Kızgın Adam (Davutoğlu), Süper Adam (Yörüklü), Süper Adam İstanbul’da (Yalınkılıç), Süper Adam Kadınlar Arasında (Yalınkılıç), Sürgündeki Adam (Arkın), Tehlikeli Adam (Kazankaya), Uçan Adam Killing’e Karşı (Y. Atadeniz), Utanmaz Adam (Palay / Kete ), Üç Dev Adam (Uçak), Üç Öfkeli Adam (Tokatlı), Üç Süper Adam (Yörüklü), Yabancı Adam (Palay), Yalnız Adam (Y. Atadeniz “Kibar Haydut” / Engin / Havaeri / Baytan / Kete / Arkın), Yarınsız Adam (Jöntürk / Efekan), Yıkılmayan Adam (Jöntürk)
Adem: Adem ile Havva (Gören), Adem’in Trenleri (Pirhasan), Gül ve Adem (Pirhasan “Yerçekimli Aşklar”ın bir öyküsü)
Ağa: Ağaların Savaşı (Akıncı), Ağam Eğleniyor (Nuyan), Leblebici Horhor Ağa (Ertuğrul), Züğürt Ağa (Çölgeçen)
Ahmet: Ahmet Çavuş (Evin), Asker Ahmet (Evin), Bahriyeli Ahmet (İnanoğlu), Bomba Ahmet (Uçanoğlu)
Ajan: Altın Tabancalı Ajan (İnanç)
Akbulut: Akbulut Malkoçoğlu ve Karaoğlan’a Karşı (Aslan)
Akıncı: Akıncılar (Rutkay / Gürses), Malkoçoğlu Akıncılar Geliyor (S. Duru)
Akşam-cı: Akşamcı (Davutoğlu / Gözen)
Aleaddin: Aleaddin’in Lâmbası (Baytan)
Ali: Ali Derler Adıma (Kan), Ali’ye Gönül Verdim (Tengiz), Ali’yi Gördüm Ali’yi (Utku), Yazık Oldu Ali’ye (Peyda), Aliii (Karamanbey), Ali’nin Sekiz Günü (Şan), Ali ile Veli (Cemile Sultan) (O. Atadeniz / Evin), Yılmaz Ali (Kenç), Erkek Ali (A. Yılmaz), Atmaca Ali (T. Oğuz), Kovboy Ali (Y. Atadeniz), Cımbız Ali (Gültekin), Civan Ali (Evin / Akıncı), Çeşmemeydanlı Ali (Kazankaya), Süleymaniyeli Ali (Seden), Çoban Ali (Kan / Yusuf), Çulsuz Ali (Gültekin), Gırgır Ali (İnanç), Günsüz Ali (C. Okçugil), Helal Olsun Ali Abi (Saner), Kadırgalı Ali (Kan), Karaların Ali (İnanç), Kibar Ali (F. Tengiz), Koçum Ali (Uçak), Toto Ali Milyoner (Evin), Ali’nin Aşkı (Tutku) (Cantürk), Yaban Ali (Olgaç), Yörük Ali (Özgül), Zehir Ali (Akıncı)
Ali Baba: Ali Baba ve Kırk Haramiler (Ergün), Ali Baba’nın Çiftliği (Gültekin)
Ali – Cengiz: Ali Cengiz Oyunu (Refiğ)
Alişan: Alişan (Gören)
Alpago: Alpaslan’ın Fedaisi Alpago (Saydam)
Alpaslan: Alpaslan’ın Fedaisi Alpago (Saydam), Malazgirt Kahramanı Alpaslan (Gürses)
Altar: Altar (Jöntürk)
Altın Çocuk: Altın Çocuk (Ün), Altın Çocuk Beyrut’ta (Göreç)
Amca: Taşralı Amca (Gülyüz)
Antepli: Antepli (Saylav)
Anter: Anter (Arıburnu)
Apti: Avanak Apti (Baytan)
Arif: Balatlı Arif (A. Yılmaz)
Asker: Asker Ahmet (Evin), Asker Anası (Tengiz), Asker Arkadaşım (Yalınkılıç), Askerin Dönüşü (Ökten), Babam Askerde (İpekçi), O Şimdi Asker (Altıoklar), Paralı Askerler (Özonuk)
Aslan: Aslan Bacanak (Erçin “Fındıkçı Gelin” / Alasya), Aslan Marka Nihat (Dinler), Aslan Pençesi (Refiğ), Aslan Yürekli Kabadayı (Ün), Aslan Yürekli Mahkum (Uçak), Aslan Yürekli Reşat (Aslan), Aslanlar Kükreyince (Uçak), Aslanların Dönüşü (Y. Atadeniz), Aslanların Ölümü (Seden), Dağlar Aslanı (Yalınkılıç), Kükreyen Aslan (Y. Duru), Ringo Vadiler Aslanı (Y. Atadeniz), Sezercik Aslan Parçası (Ün), Vatan Kurtaran Aslan (Başaran), Yaralı Aslan (Seden), Yedi Dağın Aslanı (Y. Atadeniz)
Aslanbey: Aslanbey (Yalınkılıç)
Aşık Garip: Aşık Garip (Köyün Güzeli) (Akıncı)
Aşık Veysel Şatıroğlu: Aşık Veysel’in Hayatı (Karanlık Dünya) (Erksan)
At-lı: Asya’nın Tek Atlısı: Baybars (Kan), Azrailin Beş Atlısı (Figenli / Uçak)
Atçalı Kel Mehmet: Atçalı Kel Mehmet (Tengiz)
Atıf: Erkeklik Öldü mü Atıf Bey (Dinler)
Atlıhan: Atlıhan (Yurter)
Attila: İmparator Attila’nın Demir Yumruğu (Gürses)
Avcı: Avcı (Kıral), Altın Avcıları (Davutoğlu), Zalim Avcı (Kan)
Baba: Baba (Güney), Baba Bizi Eversene (Pekmezoğlu), Baba Hasreti (Elmas), Baba Kartal (Arkın), Baba Katili (Ayanoğlu), Baba Ocağı (Gülgen), Babalar da Ağlar (Gülyüz / Yalınkılıç), Babaların Babası (Baytan), Babaların Günahı (Palay / U. Duru), Babam Askerde (İpekçi), Babam Katil Değildi (Davutoğlu), Babam ve Oğlum (Irmak), Babamın İntikamı (Nuyan), Babamız Evleniyor (Bozkuş / Bozkuş), Babanın Evlatları (Baytan), Babanın Kızları (Gülyüz), Babanın Oğlu (Gülgen / Arkın), Babanın Suçu (Gülgen), Babasına Bak Oğlunu Al (İnanoğlu), Babasız Yaşayamam (Olgaç), Efsuncu Baba (Arakon), Bir Baba Hindi (Figenli), Bu Baba Başka Baba (Yurter), Günahkâr Baba (Alyanak), Hacı Baba (Gülnar – Öz), Allah Babamı Affetsin (Ölüm Kalım Oyunu) (Alpaslan), Talihsiz Baba (Dinler), Ömercik Babasının Oğlu (Gülyüz), Öp Babanın Elini (Ün / Yalınkılıç), Sevgili Babam (Gülyüz), Şaşkın Baba (Saner), Şiki Şiki Baba (C. Okçugil), Teslim Ol Baba (Temel Gürsu), Para Babası (Saner), Uç Baba Torik (Alyanak), Üvey Baba (Kenç)
Babacan: Babacan (Baytan)
Babalık: Babalık (Gülgen)
Babayiğit: Babayiğit (Figenli)
Bacanak: Bacanak (Eşici), Aslan Bacanak (Erçin “Fındıkçı Gelin” / Alasya)
Bahadır: Horasandan Gelen Bahadır (Baytan)
Bahriye-li: Bahriyeli Ahmet (İnanoğlu), Bahriyeli Kemal (İnanç)
Balkonetti: Balkonetti (Kosova)
Barbaros Hayrettin Paşa: Barbaros Hayrettin Paşa (Gelenbevi)
Başkan: Sayın Başkan (Küpeli)
Battal Gazi: Battal Gazi (Gürses), Battal Gazi Destanı (A. Yılmaz), Battal Gazi Geliyor (Ayanoğlu / Baytan), Battal Gazi’nin İntikamı (Baytan), Battal Gazi’nin Oğlu (Baytan)
Bay: Bay E (Çetin)
Baybars: Asyanın Tek Atlısı: Baybars (Kan)
Baybora: Baybora’nın Oğlu: Karaoğlan (Yalaz)
Bayram: Tek Kollu Bayram (Tokatlı)
Baytekin: Baytekin Fezada Çarpışanlar (Özonuk)
Bebek: Bebek Yüzlü (Pakel), Kolla Kendini Bebek (Gülyüz)
Bedmen: Bedmen (Eşici “Yarasa Adam”)
Behçet: Bastır Behçet Bastır (Figenli), Behçet Cezayirde (Figenli), Behçet Derler Adıma (Düz), Sev Beni Behçet (Y. Atadeniz), Ustura Behçet (Tengiz), Fırtına Behçet (Figenli), Helal Sana Behçet (Figenli), Komando Behçet (Y. Atadeniz), Namın Yürüsün Behçet (Uçak), Parçala Behçet (Gülgen), Sosyete Behçet (Figenli)
Bekçi: Bekçi (Özgentürk), Bekçiler Kralı (Seden)
Bekri Mustafa: Bekri Mustafa! (Doğan)
Berduş: Berduş (Seden / Saner / Y. Atadeniz), Berduş Milyoner (Gülyüz), Berduşlar (Gürsu), Berduşlar Sosyetede (Uçanoğlu)
Bey: Avşar Beyi (Kan), Bir Beyin Oğlu (N. Özer), Erkeklik Öldü mü Atıf Bey (Dinler), Fikret Bey (Çekiç), Hayri Beyin Son Aşkı (Saydam), Küçük Bey (Saner), Küçük Beyin Kısmeti (Saner), Malkoçoğlu Kurt Bey (S. Duru), Merdoğlu Ömer Bey (Kurçenli), Muhsin Bey (Turgul), Reis Bey (Uçakan)
Beyefendi: Damat Beyefendi (Gültekin), Küçük Beyefendi (İnanoğlu)
Bıçkın: Bıçkın (Aksoy)
Bican Efendi: Bican Efendi Vekilharç (Karagözoğlu)
Bilal: Her Yol Helal Zımbala Bilal (Arıkan)
Bilâl-i Habeşi: Bilâl-i Habeşi (İnanç)
Bilo: Banker Bilo (Eğilmez), Erkek Güzeli Sefil Bilo (Eğilmez), Talihsiz Bilo (Gültekin)
Biricik: Biricik İş Peşinde (Y. Atadeniz)
Birol (Pakel): Şenol Birol Gol (Saydam)
Böcek: Bir Çiçek Üç Böcek (Doğan)
Büdü: Edi ile Büdü (Kâmil), Edi ile Büdü Tiyatrocu (Kâmil)
Camoka: Camoka’nın Dönüşü (Yalaz), Camoka’nın İntikamı (Yalaz)
Cem Sultan: Cem Sultan (Egeli), Malkoçoğlu ve Cem Sultan (S. Duru)
Cengaver: Korkusuz Cengaver (Sağıroğlu), Üç Kızgın Cengaver (Demirağ)
Cesur: Çirkin ve Cesur (N. Özer), İkisi de Cesurdu (Ceylan / Akarsu), Mağrur ve Cesur (İnanç)
Cafer: Cafer Bey (Başaran), Cafer Bey İyi Fakir ve Kibar (Tuna), Cafer Çocuk Hırsızı (Saner), Gol Kralı Cafer (Saner), Cafer’in Nargilesi (Uçak), Cafer’in Çilesi (Alasya), Canavar Cafer (Temel Gürsu)
Celal: Helal Adanalı Celal (Eğilmez)
Cemal: Cemal (Figenli) Trafik Cemal (Düz)
Cemil: Cemil (Gülgen), Cemil Dönüyor (Gülgen)
Cemo: Cemo ile Cemile (İnanç)
Cengiz Han: Cengiz Han’ın Hazineleri (A. Yılmaz), Cengiz Han’ın Fedaileri (Uçanoğlu)
Cezmi: Cezmi Band 007,5 “Kayseri’den Sevgilerle” (Gültekin)
Cici Can: Cici Can (Göreç)
Cilalı İbo: Cilalı İbo Casuslar Arasında (Ergün), Cilalı İbo Rüyalar Aleminde (Seden), Cilalı İbo’nun Çilesi (Akad), Cilalı İbo ve Tophane Gülü (Ergün), Cilalı İbo Kadın Avcısı (Dinler), Cilalı İbo Kızlar Pansiyonunda (Ergün), Cilalı İbo ve Kırk Haramiler (Dinler), Cilalı İbo Zoraki Baba (Dinler), Cilalı İbo Perili Köşkte (Ergün), Cilalı İbo Avrupa’da (Seden), Cilalı İbo Teksas Fatihi (Seden), Cilalı İbo Yetimler Meleği (Dinler),
Cinci Hoca: Cinci Hoca (Tedü)
Civanmert: Civanmert (Arakon)
Cumali: İnce Cumali (Y. Duru)
Çakırcalı Mehmet Efe: Çakırcalı Mehmet Efe (Kenç + “Çakırcalı Mehmet Efe Nasıl Vuruldu” / Y. Atadeniz / Uçak ), Çakırcalı Mehmet Efe’nin Definesi (Kenç)
Çapkın: Çapkın Hırsız (Peyda / A.Yılmaz), Çapkın Hafiye (İnanç), Çapkınlar (Pesen), Çapkınlar Kralı (Davutoğlu), Çapkınım Hovardayım (Evin), Acemi Çapkın (Saydam)
Çapulcu: Çapulcular (Gülgen)
Çavuş: Ahmet Çavuş (Evin)
Çeko: Çeko (İnanç)
Çelik Bilek: Çelik Bilek (İnanç)
Çeto: Çeto Salak Milyoner (Erçin), Çeto Sihirbaz (Erçin)
Çiçero: Ankara Casusu Çiçero (Muhtar)
Çifte Yürekli: Çifte Yürekli (Evin)
Çirkin: Çirkin Kral (Y. Atadeniz), Çirkin Kral Affetmez (Y. Atadeniz), Çirkin ve Cesur (N. Özer), Çirkinler de Sever (Çetin)
Çoban: Çoban (Erakalın), Çoban Ali (Kan / Yusuf), Çoban Aşkı (Akıncı / Alpaslan), Dertli Çoban (Kan)
Çocuk: Anadolu Çocu(ğ)u (Seden)
Dadaloğlu (!?!): Dadaloğlu (Gülgen), Dadaloğlu’nun İntikamı (Figenli)
Damat: Çifte Tabancalı Damat (Ergün), Damat Beyefendi (Gültekin), Şaşkın Damat (Ökten), Üç Gelin Altı Damat (Gültekin), Yedi Evlat İki Damat (Refiğ), Zorlu Damat (Saner)
Davut: Kara Davut (Canova / Başaran)
Dayı: Dayı (Gülgen), Sevgili Dayım (Ökten)
Dede: Ah Dede Vah Dede (Akıncı), Hızır Dede (Seden), Yürek Dede (Özel)
Derviş: Derviş Bey (Gören)
Deli İbrahim: Anjelik ve Deli İbrahim (Doğan)
Delikanlı: Afilli Delikanlı (Aksoy / Y. Atadeniz), Kızgın Delikanlı (Göreç), Tığ Gibi Delikanlı (Erakalın), Mahçup Delikanlı (Aksoy), Kahraman Delikanlı (Gülyüz), Esmer Delikanlı (Yalınkılıç), Kahraman Delikanlı (Gülyüz), Pişkin Delikanlı (C. Okçugil), Tığ Gibi Delikanlı (Erakalın), Yaman Delikanlı (Figenli)
Delioğlan: Delioğlan (Başaran)
Demirel: Demirel’e Söylerim (Saner)
Doğan: Kara Doğan (Y. Duru)
Dolandırıcı: Acemi Dolandırıcılar (Uçanoğlu), Dolandırıcılar Şahı (A. Yılmaz)
Donjuan (“Don Juan”): Donjuan 72 “Çapkınlar Kralı” (Engin)
Donkişot (“Don Kişot”): Donkişot Sahte Şövalye (Evin)
Drakula: Drakula İstanbul’da (Muhtar)
Ebu Müslim Horasani: Ebu Müslim Horasani (Y. Atadeniz)
Edi: Edi ile Büdü (Kâmil), Edi ile Büdü Tiyatrocu (Kâmil)
Efe: Çakırcalı Mehmet Efe + (Kenç + “Çakırcalı Mehmet Efe Nasıl Vuruldu” / Y. Atadeniz / Uçak), Çakırçalı Mehmet Efenin Definesi (Kenç), Dağlar Bulutlu Efem (Evin), Dokuz Dağın Efesi (Erksan), Efe Aşkı (Kâmil), Efeler Diyarı (Uçak), Efelerin Efesi (Sırmalı), Efelerin Öcü (C. Okçugil), Efenin İntikamı (Yalınkılıç), Harmandalı Efem Geliyor (Karamanbey), Harmandalı Efe’nin İntikamı (Karamanbey), Hızır Efe (Aslan), Karadağlı Efe (Akıncı), Kara Efe (Akıncı / Gürses “Zeynep’in Gözyaşları”), Kartal Efe (Arıkan), Katırcı Yani Efe’nin Definesi (Yalınkılıç), Sevdalı Efe (Akıncı), Yalnız Efe (Evin), Yanık Efe (Evin – Gürses), Yörük Efe (Gürses)
Ejder: Asya Ejderi (Eldek), Ejderin İntikamı (Tulgar), Ejder Kapanı (Yücel), Karaoğlan: Yeşil Ejder (Yalaz)
Emir: Nazlı ile Emir (Elmas)
Emrah Emrah (Uçak)
Enişte: Enişte (Uçanoğlu / Eşici), Fiyakalı Enişte (Göreç)
Erkek: Erkek Ali (A.Yılmaz), Bir Erke(ğ)in Anatomisi (Özkan), Erkeklik Öldü mü Atıf Bey (Dinler), Erkeklik Öldü mü Abiler (Dinler), Erkek Adam Sözünde Durur (Aslan), Erkek Dediğin Böyle Olur (Akıncı / Kayhan), Erkek Gibi Ölenler (Y. Duru), Erkek Güzeli Sefil Bilo (Eğilmez), Erkek Kâzım (Tanju Gürsu), Erkek Milleti (Uçanoğlu), Erkek Severse (Aksoy), Erkek Sözü (Gülyüz), Erkek ve Dişi (Refiğ), Erkekçe (İnanç), Erkekler Ağlamaz (Seden), Erkeksen Kaçma (N. Okçugil), Erke(ğ)im (Atasoy), Erke(ğ)im Benim Uçanoğlu), Erkek Fatma (Palay / Erakalın), Erkek Fatma Evleniyor (Palay), Hayatımın Erke(ğ)i (Turyan / Ergün), Kocam Erkek mi (Aslan), On Kadına Bir Erkek (Y. Atadeniz), Vahşi Bir Erkek Sevdim (Niyazi Mustafa)
Esat Selçuk: Müthiş Türk Esat Selçuk (Siyah Akrep) (Ergün)
Esved: Sahte Peygamber Esved (Gürses)
Eşref: Eşref (Aslan)
Fantoma: Fantoma İstanbul’da Buluşalım (Baytan)
Fatih: Fatih’in Fedaisi (Başaran), Fatih’in Fermanı “Kara Murat” (Baytan)
Fedai: Alpaslan’ın Fedaisi Alpago (Saydam)
Fehmi: Astronot Fehmi (Yurter)
Ferhat: Ferhat ile Şirin (Akıncı), Deli Ferhat (Aslan)
Feyzo: Kibar Feyzo (A. Yılmaz)
Fırat: Fırat (Gülgen)
Fikret: Fikret Bey (Çekiç)
Frankeştayn: Killing Frankeştayn’a Karşı (Akıncı), Sevimli Frankeştayn (Saydam)
Gaffar: Kara Murat Şeyh Gaffar’a Karşı (Baytan)
Gangster: Çılgın Gangster (Er), O Bir Gangsterdi (Saylav), Pembe Panter Gangsterlere Karşı (Gözen), Memiş ile İbiş Gangsterlere Karşı (Akovalıgil)
Genç Osman: Genç Osman (Yalınkılıç)
Gültekin: Gültekin (Aslan), Gültekin Amazon Kızlara Karşı (Aslan)
Güreşçi: İlahi Güreşçi (Şenman)
(Hz.) Nuh: Nuh’un Gemisi (Sağıroğlu)
Hacı Bektaş Veli: Hacı Bektaş Veli (Uçak)
Hacı Murat: Hacı Murat (Baytan), Hacı Murat Geliyor (Baytan), Hacı Murat’ın İntikamı (Figenli)
Hacıağa: Hacıağalar Kralı (Y. Yılmaz)
Hacivat: Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü (Akay)
Hakan: Hakanlar Çarpışıyor (Baytan)
Halil: Eşkiya Halil (Haydut) (Heper), Kargacı Halil (Yalınkılıç)
Hamza: Hamza Dalar Osman Çalar (Gülyüz)
Hanzo: Hanzo (Ökten)
Harami: Ali Baba ve Kırk Haramiler (Ergün)
Harun Reşit: Harun Reşit’in Gözdesi (A. Yılmaz)
Hasan: Dadaş Hasan (Yeres), Debreli Hasan (Yılmaz), Gül Hasan (Kurtiz), Hasan Almaz Basan Alır (Gülyüz), Marmara Hasan (Aslan), Öksüz Hasan (Şenman), Turhanoğlu “Çal Hasan” (Y. Atadeniz), Yağma Hasan’ın Böreği (Evin), Yavuz Sultan Selim ve Yeniçeri Hasan (Egeli)
Hasip: Hasip ile Nasip (A. Yılmaz)
Haydar: Kara Haydar (İnanç)
Hayri: Hayri Bey’in Son Aşkı (Saydam)
Hazreti Ali: Hazreti Ali (Başaran)
Hazreti Eyyup: Hazreti Eyyup’un Sabri (Tengiz)
Hazreti İbrahim: Hazreti İbrahim (Tengiz / Tengiz)
Hazreti Ömer: Hazreti Ömer (Tengiz), Hazreti Ömer’in Adaleti (Saydam / Seden)
Hazreti Süleyman: Hazreti Süleyman ve Saba Melikesi (Gürses)
Hazreti Yusuf: Hazreti Yusuf (Akıncı), Hazreti Yusuf’un Hayatı (Gürses)
Heco: Siyabend ile Heco (Gök)
Hekimoğlu: Hekimoğlu (Y. Yılmaz)
Hergele: Beş Hergele (Y. Atadeniz), Dört Hergele (Y. Atadeniz / Düz)
Hıdır: Hıdır (Figenli)
Horoz: Beş Tavuk Bir Horoz (Pekmezoğlu), Horoz Nuri (Saner), Horoz Gibi Maşallah (Aslan), Plaj Horozu (N. Okçugil), Kart Horoz (Eğilmez)
Hovarda: Çapkınım Hovardayım (Evin)
Hüdaverdi: Hüdaverdi (Evin), Hüdaverdi – Pırtık “Bizimkiler” (Oraloğlu)

(04 Haziran 2011)

Orhan Ünser

Soğuk Savaş Zamanlarında Mutantlar

X-Men: Birinci Sınıf (X-Men: First Class)
Yönetmen. Matthew Vaughn
Senaryo: Ashley Miller-Zack Stentz-Jane Goldman-Matthew Vaughn
Müzik: Henry Jackman
Görüntü: John Mathieson
Oyuncular: James McAvoy (Xavier), Michael Fassbender (Erik), Kevin Bacon (Shaw), Rose Byrne (Moira), Jennifer Lawrence (Raven/Kuzgun), January Jones (Emma), Laurence Belcher (Genç Xavier), Bill Milner (Genç Erik), Morgan Lily (Genç Raven),
Yapım: Fox-Marvel (2011)

İnsana benzeyen mutantlar, “X-Men: Birinci Sınıf” filminde bu defa Soğuk Savaş yıllarında dünyayı bir nükleer felâaketten kurtarıyor.

Sinemanın heyecan veren yönetmenlerinden 1965 New York doğumlu Bryan Singer’ın 2000 yılında “X-Men” adıyla bu çizgi roman bilimkurgusunu sinemada bir seriye dönüştürmüştü. Bu ilk seri, Profesör Charles Xavier’nin yaşlılık döneminde geçiyordu. Singer, 2003 yılında “X2-X-Men 2” adıyla bu bilimkurgu çizgi romanını bir daha sinemaya uyarladı. Bu ikinci seriye Erik / Manyeto da katılmıştı. Serinin sonraki bölümlerinde yönetmenler değişti. Brett Ratner’ın yönettiği 2006 yapımı “X-Men: The Last Stand – X-Men: Son Direniş”, ardından gelen 2009 yapımı “X-Men Origins: Wolverine-X-Men Başlangıç: Wolverine” filmini Gavin Hood yönetti. Serinin bu bütün filmlerinde Wolverine (Porsuk) karakteri vardı. 2011 yapımı “X-Men: First Class – X-Men: Birinci Sınıf”ın yönetmenliğini Matthew Vaughn üstlenmiş. 1971 Londra doğumlu İngiliz yönetmen Matthew Vaughn, daha çok 2004 yapımı “Layer Cake – Bir Dilim Suç” filmiyle hatırlanıyor. Yönetmenin, 2007 yapımı “Stardust – Yıldız Tozu” filmi de buralara gelmişti.

Geçmiş herkes için…

Serinin “X-Men: Birinci Sınıf” bölümü, Profesör Xavier ve Erik’in çocukluğuna uğruyor önce. 1944’te, İkinci Dünya Savaşı zamanlarında Polonya’daki Nazi toplama kampında çocuk Erik, öfkeyle ortaya çıkan manyetik gücünün farkına varıyor. Mutant olan Erik, Nazi kampında Dr. Shaw’a gücünü gösteremediği için, Shaw annesini tek kurşunla öldürüyor. Erik’in öfkesi derinleşiyor ve intikam ateşiyle yanıyor. Film, ABD’de yaşayan çocuk Charles Xavier’i de gösteriyor. Telepatik gücü olan Xavier, çocuk Raven’le (Kuzgun) tanışıyor, mutfaklarından yiyecek çalarken. Yıllar geçiyor ve hikâye 1962 yılına geliyor. Soğuk Savaş’ın en sıcak yılları. Küba füze krizinin tepeye çıktığı, ABD Başkanı John F. Kennedy’nin çılgına döndüğü yıllar bu. Film, tarihi gerçeklerden yardım bularak bu krizi mutantlara çözdürüyor. İnsancıl Xavier, CIA ajanı Moira, Erik ve diğer mutantlarla Karayip denizlerinde, iki süper gücü, ABD’yle Sovyetler Birliği’nin donanmalarını karşı karşıya getirmeden bu sorunu dünyaya az hasarla atlattırıyorlar. Sadece bu değil, “kötü adam” Shaw, öncesinde Türkiye’ye de nükleer füzeler yerleştirilmesi için oyunlar oynuyor. Tek amacı, 3. Dünya Savaşı’nı hemen çıkartmak. Böylece ABD, hem Karayipler’de hem de Türkiye’de Sovyetler’le uğraşmak zorunda kalacak. Filmdeki en beklenmedik ve en harika şey Wolverine’in, barda kendisini bulan Xavier ve Erik’i başından savuşturduğu sahneydi. Gerçekten insanı eğlendiriyor. Sahnenin mizahı sağlamdı.

Muhteşem bir görsellik…

Bazı şeyler sadece perdede görülmeli denir. Yönetmen Vaughn’ın “X-Men: Birinci Sınıf” filmi de öyle. Gerçekten, filmin sinemaskop görüntüleri sanatsal yönden de insanı etkiliyor. Filmin girişindeki Nazi toplama kampının yansıyışı estetik anlamda çok çarpıcı ve yağan yağmurlar görsel olarak fotoğraflara çok şey katıyorlar. Xavier’in, şatoda mutantları eğittiği sahneler de akılda kalıcı estetik anlamda. Sinema tarihi boyunca hep olmuş görsellik, bu anlarda perdeyi kuşatıyor. Bu anda görüntüler perdeyi sürekli bölüyor. İngiliz kameraman John Mathieson, görsel olarak bu filme çok şey katmış. 1961 doğumlu bu önemli kameramanın, Kevin Allen’ın 1997 yapımı “Twin Town – İkiz Kasaba”, Julien Temple’ın 1998 yapımı “Vigo – Yaşam Tutkusu”, Ridley Scott’ın 2000 yapımı “Gladiator – Gladyatör”, yine Ridley Scott’ın 2001 yapımı “Hannibal” filmlerindeki muhteşem görüntüleri unutulmazdı. Filmin özel efektleri de tek kelimeyle mükemmel. Bunun ötesinde bir hayli inandırıcı. Fonda müzikleri duyulan İngiliz besteci Henry Jackman’ın senfonileri zaman coşkulu duyuluyor. Ama, sakin tınılar da var. “X-Men”, çizgi roman olarak ilk defa Marvel Comics’ten 1963 yılında hayat buldu. Vaughn’un filminde yer yer bu filmin çizgi romandan geldiğini hatırlatan çizgiler de yansıyor perdeye. “X-Men”i, 1922 New York doğumlu Stan Lee yarattı. Çizgilerse Jack Kirby’ye (1917 – 1994) aitti. Eğitim sürerken Erik, Raven’e kendisinden ve görünüşünden utanmaması gerektiğini söylüyor. Normal olmak belki de kendini olduğu gibi kabûl etmek ve kendindeki güzelliği görebilmek. Xavier de Erik’e öfkesini ve nefretini kontrol edebilmesi için sakin olmasını öğütlüyor. Sakinlik, hayatın belki de en hassas dengesi. Bunun ardından da hemen sevgi kuşatıveriyor insanı işte. Bu filmden seyirciler için geriye kalansa, bu küçük ve anlamlı öğütler oluyor.

(03 Haziran 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Çılgın Üçlü Bu Defa Bangkok’ta

Felekten Bir Gece Daha (The Hangover Part II)
Yönetmen: Todd Phillips
Senaryo: Craig Mazin – Scott Armstrong – Todd Phillips
Müzik: Christophe Beck
Görüntü: Lawrence Sher
Oyuncular: Bradley Cooper (Phil), Ed Helms (Stu), Zach Galifianakis (Alan), Justin Bartha (Doug), Ken Jeong (Chow), Paul Giamatti (Kingsley), Mike Tyson (Kendisi), Jamie Chung (Lauren), Sasha Barrese (Tracy), Mason Lee (Teddy)
Yapım: Warner Bros-Legendary (2011)

Todd Phillips’in yönettiği “Felekten Bir Gece” serisinin ikincisinde de espiriler yine havada uçuşuyor ve seyirciyi müthiş eğlence bekliyor.

Yine aynı yönetmen, yine aynı ekip, yine çılgınlık. 2009 yapımı “The Hangover – Felekten Bir Gece”de hızını alamayan Phil (Bradley Cooper), Ed (Ed Helms) ve Alan (Zach Galifianakis), bu defa Bangkok’u birbirine katıyorlar. İlk filmde, Doug’ın (Justin Bartha) Tracy’yle (Sasha Barrese) evlenmeden önce Nevada’da bekârlığa veda partisine yoğunlaşan hikâye, bu defa diş hekimi Stu’nun Taylandlı Lauren’le (Jamie Chung) evlenmeden önceki bekârlığa veda partisini anlatıyor. Yine Alan yapacağını yapıyor ve kahramanlarımız çılgın bir eğlenceyle ortalığı birbirine katıyorlar. Seyirciler ve kahramanlarımız olanları bilmiyor. Çünkü Phil, Stu ve Alan gözlerini üçkağıtçı Chow’un (Ken Jeong) dairesinde açıyor ve buraya nasıl geldiklerini de bilmiyorlar. Üstelik Stu’nun 16 yaşında tıp öğrencisi kayınbiraderi Teddy’yi de (Mason Lee) kaybediyorlar Bangkok’ta. Bir an polisiye bir gerilim filmine dönüşen bu çılgın espirilerin uçuştuğu filmde, sonunda mutluluk kazanıyor. Filmdeki bellek yitimi ve gerçeğin yavaş yavaş ortaya çıkışı, seyirciye gerçekten gerilimli ama keyifli anlar yaşatıyor. Filmin sürprizi de, ağır sıklet boks şampiyonu Mike Tyson. Üstelik şarkı da söylüyor. Filmde, Kingsley karakteriyle kısa bir şov yapan Paul Giamatti muhteşem. Yönetmen belgeselcilikten gelme olduğu için Bangkok’un çılgın kalabalığı ve kaosu gerçekçi yansıyor perdeye. Tayland manzaralarının sinemaskop görüntüleri de etkileyici.

Yönetmenden daima komedi…

1970 yılında Brooklyn’de doğan yönetmen Todd Phillps, New York Üniversitesi’nde sinema eğitimi aldı. Punk rockçı GG Allin üzerine 1994 yapımı “Hated: GG Allin and the Murder Junkies – Nefret: GG Allin ve Cinayet Müptelası” belgeseliyle sinemaya giriş yaptı. Rockçı GG Allen, 1993’te aşırı dozdan ölmüştü. Onun şarkılarıyla kadın düşmanlığı, çocuk cinsel istismarcılığı ve ırkçılık yaptığı söyleniyor. Yönetmenin 1998 yapımı “Frat House – Kardeşlik Evi” denilen Pensilvanya’daki bir tarikat üzerine de belgesel çekti. Yönetmen Phillps’in belgeselleri olmasa bile komedi filmleri buralara kadar geldi hep. “Rod Trip – Geyik Muhabbeti” (2000), “Starsky & Hutch – Afili Aynasızlar” (2004), “School for Scoundrels – Acemi Öğrenci Avcı Öğretmen” (2006), “The Hangover – Felekten Bir Gece” (2009) ve “Due Date – Git Başımdan” (2010), otuz iki kısım tekmili birden bütün filmleri perdelerimizde arz-ı endam etti yönetmenin.

(03 Haziran 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Suçluluk ve Vicdanın Cehenneminde

Devlerin Günahı (There Be Dragons)
Yönetmen-Senaryo: Roland Joffé
Müzik: Stephen Warbeck
Kurgu: Richard Nord
Görüntü: Gabriel Beristain
Oyuncular: Charlie Cox (Josemaria), West Bentley (Manolo), Olga Kurylenko (Ildiko), Dougrey Scott (Robert), Rodrigo Santoro (Oriol) Geraldine Chaplin (Abileyza)
Yapım: Samuel Goldwyn-Mount Santa Fe-Antena 3 (2011)

İngiliz yönetmen Roland Joffé’nin “Devlerin Günahı”, iç savaşı öne çıkartarak, Manolo ve Josemaria’nın hayatlarının peşine takılıyor kamerasıyla.

Londra’da 1945 yılında doğan İngiliz yönetmen Roland Joffé, 1985’te üç Oscar kazanan 1984 yapımı “The Killing Fields – Ölüm Tarlaları” filmiyle hatırlanıyor. Bu insanı sarsan filmde yönetmen, Kamboçya’da Kızıl Kmerler’in vahşetini beyazperdeye yansıttı. Bu film kadar etkileyici 1986 yapımı “The Mission – Görev”de, Cizvit rahiplerinin, 1750’lerde Güney Amerika’daki Guarani kızılderililerini Katolik yapmak için çabalarını anlatırken, yerlilerin kıyımını da yansıtıyordu. Joffé, 1995’te yine din uğruna şiddeti anlattığı “The Scarlet Letter – Kırmızı Leke” filminde, 1667’de Massachussets’e yerleşmiş Prüten kolonilerin radikal dini bakışını yansıttı. Filmde, kocasını bekleyen bir genç kadın, rahiple kısa bir ilişkiye girer. Kadın hamile ve bebeğin kimden olduğunu bilmiyor. Kasaba halkı kadını dışlar ve kırmızı “A” damgasını ona yapıştırırlar. Joffé, hem Katolikliğin ve Protestanlığın radikalizmlerine hem de komünizmi kendilerine göre yorumlayıp katliamlar yapan politik sapıklara da sert eleştiriler getirdi filmlerinde. 2011 yapımı “There Be Dragons – Devlerin Günahı” filminde, Katolikliğin dinin katılığına, burjuvaların faşizme evrilmelerine ve vicdan azapları üzerinde duruyor. Filmde sadeca İspanya’nın iç savaşı yok. Filmde iç savaş öncesi ve günümüz de yansıyor. “Görev” filmi kadar sarsıcı olmasa da, “Devlerin Günahı” yine de insanı vicdan tarafıyla sallıyor.

Geçmişe vicdani yolculuk…

Film, Aziz Josemaria’nın 1975’te Vatikan’daki ölümüyle başlıyor. İspanyol gazeteci Robert, iç savaştan önce kurulmuş “Opus Dei” ve kurucusu Aziz Josemaria’yı araştırıyor. Rahip Josemaria, Robert’in babası yaşlı Manolo’nun en en iyi arkadaşı. Manolo, teybe Josemaria ve başka hatıraları kaydederek, geçmişteki suçluluk duygusu ve vicdan azabından arınmak istiyor sanki. Film, günümüzden, geçmişten, iç savaştan anları iç içe geçirerek yansıtıyor. Manolo, 1910’lu yılların başlarını hatırlıyor. Josemaria’nın babasının çikolata dükkânı var ve iflâs ediyor. Manolo’nun babası, “yoksulluk bulaşıcıdır” diyerek, Manolo’yu en yakın arkadaşı Josemaria’dan uzaklaştırıyor. Babası öldükten sonra Josemaria rahip oluyor. 1928’de gizli örgütlenmesini “Opus Dei” örgütünü kuran Josemaria, İspanya İç Savaşı yıllarında, komünist cumhuriyetçilerin saldırılarından korunmak için sürekli kaçıyor. Filmde, birkaç hikâye de öne çıkıyor. Manolo, babasının zenginliğiyle bir burjuva ve siyasi olarak da sağa yakın biri. İç savaşta, casus olarak Cumhuriyetçilerin arasına sızıyor ve trajediler yaşatıyor.

Cumhuriyetçilere katılan Macar kızı Ildiko, komutan Oriol’a ilgi gösterirken, Manolo’ya karşı en başından beri öfkeli davranıyor. Manolo’nun suçluluk ve vicdan azabının derininde kıskançlık mı yatıyor? Belki de en büyük cehennem bu. Savaşta dramlar, ihanetler ve trajediler sürerken, Manolo, kaçan rahip Josemaria’nın peşine düşüyor. Fransa sınırında, etkileyici Pyrenees Dağları’nda, Josemaria’yı öldürmek için fırsat yakalasa da yaşamasına izin veriyor Manolo. Elbette hastanedeki final bölümün de Robert için bir yüzleşme anıydı. Suçluluk ve vicdan azabı çeken baba bildiği Manolo, gözlerini hayata kapatırken, yeni gerçekler Robert’in hayatına ne katacaktır? Yoksa yeni suçluluk duyguları mı? Belki de her şey daha iyi olacaktır.

Gizli tarikatı kurdu…

Rahip Josemaria Escriva de Balaguery Albas (1902 – 1975) tarafından 1928’de kurulan “Opus Dei”, yani “Tanrı’nın İşi”, sıradan hayatı takdis eden, anti komünist ve laik Katolik gizli bir örgüt. Vatikan, İspanya’da kurulan bu gizli örgüte tam destek vermiş. Bu örgüt, Katolik inanca sahip iş sahibi zengin, iyi eğitim görmüş elit tabakaları bir araya getiriyor. Bu örgüt, Protestanlar gibi dünyevi işlerle ilgileniyorlar. Bugün dünyanın pek çok yerinde okulları var bu örgütün. Ahtapot gibi birçok kolu olan bu örgüte “Actobus Dei-Tanrı’nın Ahtapotu” diyenler de var. Avrupa’da kimi toplumbilimcilere göre de, terörizmle mücadele eder gibi mücadele edilmesi gereken aşırı sağcı bir örgüt bu. Vatikan, ölümünden sonra Josemaria’yı azizliğe yükseltti. Ron Howard’ın Don Brown’ın aynı adlı romanından sinemaya uyarladığı 2006 yapımı “The Da Vinci Code – Da Vinci Şifresi” filminde bu “Opus Dei” gizli örgüt yansıyordu perdeye. Yönetmen Joffé, Josemaria ve kurduğu gizli tarikat hakkında derinlikli yansıma vermiyor, hatta ona karşı biraz daha sıcak yaklaşmış gibi sanki. Daha insani ve vicdani olarak. Yönetmen, filmin estetiğini de değişik dönemlerde farklı kullanmamış. Filmin renk tonları, bütün dönemlerde aynı yansırken, kamera çerçeveleri ve hareketleri de dönemlere göre fark etmiyordu. Işıklar sadece filmin giriş sahnesinde, yaşlı Josemaria’nın öldüğü anda biraz daha yumuşak yansıyordu perdeye. Mekânlara düşen ışıklar genelde sert ve renk tonlarındaki kontrastlar öne çıkmış. Meksikalı kameraman Gabriel Beristain, öncelikle savaş anlarında “dolly”ye takılı kamerayla çarpışma anlarının tüm ayrıntılarını yansıtmak için çabalamış. Ama, bu dolaşıp duran kamera insanı yoruyor da. İngiliz besteci Stephen Warbeck’in fonda duyulan müzikleri bazı anlarda ilahi bir senfoni gibi. Filmin orijinal adı “Burada Ejderha Ol” anlamına geliyor. Bu, suçluluğu ve nefreti ifade ediyor genellikle.

(31 Mayıs 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Küresel Isınmanın Mahşeri

Amerikalı yazar Cormac McCarthy’nin kıyamet sonrası dünyayı betimleyen romanından John Hillcott tarafından uyarlanan “Yol”, 66. Venedik Film Festivali’nde “Altın Aslan” için de yarışmıştı. Film, buz çağının dünyayı kuşatmasını ve hayatın yavaş yavaş yok oluşunu sarsıcı bir dille anlatıyor. Vizyona çıkamayan bu film şimdi DVD’de.

Amerikalı yazar Cormac McCarthy’nin aynı adlı Pulitzer ödüllü mahşer romanından uyarlanan “The Road – Yol” filmi, inandırıcı bir mahşer atmosferi sunuyor beyazperdede. 1961 yılında doğan Avustralyalı yönetmen John Hillcoat, gri bulutlarınn kuşattığı dünyada canlıların giderek yok olacağını söylüyor filminde. Bu filmde hiçbir mekânda hayvan yok. Bir tek final bölümüne yakın bir böcek görünüyor. Ağaçlar tek tek ölüyor. Az kalan insanların aradığı tek şey, karnını doyurabilmek ve sıcak bir yere sığınabilmek. Güneşin olmadığı dünyada yağmurlar da yağıyor. Ama soğuk gerçeklikten daha gerçek bir şey. Bu mahşer hikâyesinde gangsterler de görünüyor. Elbette silâhları da var. Yiyeceğin az olduğu dünyada insanları avlıyorlar ve kendi mahzenlerine kapatıyorlar. Sonra da onları yiyorlar. Bir yamyam (cannibal) gibi. Bu hikâyede bir babayla oğul sürekli yollardalar. Denize ulaşmaya çabalıyorlar. Baba, zaman zaman geride bıraktıklarını da hatırlıyor bu kaos dünyasında. Dünyanın ısındığı yıllarda hamile karısıyla korku içinde yaşayan adam, karısının çocuğu doğurduktan sonra ikisini de terk ediyor. Kadın, hep bir korku içinde. Yönetmen geriye dönüşlerde mekânlara daha sarımsı ışıklar düşürmüş ve her şey daha sıcak görünüyor. Şimdiki zamanda geçen mahşer mekânlarıysa grimsi bir mavilikte ve insana kasvet duygusu veriyor. İnsanlar gibi mekânlar da enkaza dönmüş bu mahşerde.

Her daim erdemli…

Bu filmde / romanda ahlâki açıdan da bakmak gerekiyor. Baba, oğluna daima iyi, erdemli ve adil olmasını söylüyor hep. Tüm bu kötü durumlar karşısında bile. Bir de tabancaları var. Tabancadaki iki kurşun, oğluyla kendisinin yamyam gangsterlere esir düşdüklerinde kurtuluşları onların. Yollarının üzerlerinde yamyam gangsterlerle de karşılaşıyor baba-oğul. Gangsterlerin ellerinden kurtulan baba-oğul, gangsterlerin üs olarak kullandığı evin mahzeninde yenmek için esir alınmış insanları da görüyorlar. Sonra yine yollara düşüyorlar. Belki de her şeyin berbat olduğu bu dünyada sıcak bir sığınak buluyor baba-oğul bir yerde. Beslenip, yıkanıp ve iyi uyuduktan sonra denize doğru yine yollara düşüyorlar. Yollarına bir yaşlı adam çıkıyor. Filmin final bölümünde her şeyin kötüleştiği bu mahşer dünyasında az da olsa iyiliklerin bile olduğunu fark ettiriyor yönetmen. Tek başına kalan çocuk, karşısına çıkan aileyle yeni kaderine doğru yola çıkıyor. Buz çağına doğru giden bir kasvetli dünyayı betimleyen yönetmen, bu filminde dingin bir kamera kullanmış. Tıpkı karakterleri gibi. Hatta mekânları gibi. Filmin müzikleri de etkileyici. John Hillcoat’un bu filmi 2009 yılında 66. Venedik Film Festivali’nde “Altın Aslan” için de yarışmıştı.

Yol (The Road)
Yönetmen: John Hillcoat
Eser: Cormac McCarthy
Senaryo: Joe Penhall
Müzik: Nick Cave-Warren Ellis
Görüntü: Javier Aguirresarobe
Oyuncular: Viggo Mortensen (Adam), Charlize Theron (Kadın), Kodi Smit-McPhee (Çocuk), Robert Duval (Yaşlı Adam)
Yapım: 2929 Productions-Dimension (2009)

(30 Mayıs 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Gönül Çalan Aşk Dedektifi

Gönül Avcısı (L’Arnacoeur)
Yönetmen: Pascal Chaumeil
Senaryo: Laurent Zeitoun-Jeremy Doner-Yoann Gomb
Müzik: Klaus Badelt
Görüntü: Thierry Arbogast
Oyuncular: Romain Duris (Alex), Vanessa Paradis (Juliette), Julie Ferrier (Melanie), François Damien (Marc), Helena Noguerra (Sophie), Andrew Lincoln (Jonathan), Jean-Marie Paris (Goran), Jacques Frantz (Van Der Becq), Amandine Dewasmes (Florence)
Yapım: Fransa (2010)

Yıllarca Luc Besson’un yardımcı yönetmenliğini yapmış Pascal Chaumeil, ilk filmi “Gönül Avcısı”yla sinemaseverlerin de gönlünü avlıyor.

Alex, kız kardeşi Melanie, kız kardeşinin eşi Marc, tam bir ekip. Özel dedektifler gibi parayla tutulan ekibin işi, yanlış evlilik yapmak üzere olan genç kadınları onlar farkında olmadan kurtarmak. Film, Fas’ın Marakeş şehrinde açılıyor. Florence, nişanlısıyla Fas gezisine çıkmış bir genç kadın. Gezmek istiyor, ama çapkın nişanlısı havuz başından pek ayrılmak istemiyor. Florence, kumullara doğru arabasıyla giden kendisine Pierre diyen Alex, Florence’ı etkiliyor. Çok geçmeden bunun bir ekip çalışması olduğu fark ediliyor. İş bittikten sonra Paris’e dönen ekip, kızının mutsuz bir evlilik yapmasını istemeyen zengin Van Der Becq, bu ekibi kiralıyor. Alex’in görevi, Van Der Becq’in kızı Juliette’i kendine aşık etmek. Ekip hemen işe koyuluyor ama, bu yeni iş öncekilere pek benzemiyor. Çünkü Juliette, yakında evleneceği Jonathan’a sırılsıklam aşık. Alex, kız kardeşi ve eniştesiyle işe koyuluyor. Juliette, düğün hazırlığı için Monaco’ya gidiyor. Elbette ekip de. Alex, Juliette’in korumalığını üstlenirken, Alex’in kız kardeşi ve eniştesi de bu işin tüm ağır işçiliğini üstleniyor. Bu romantik komedide kazanan elbette gerçek aşk oluyor.

Doya doya Monaco…

Televizyonda dizi filmler çeken Fransız yönetmen Pascal Chaumeil, sinemada yönetmen Luc Besson’un yardımcı yönetmenliğini yaptı ve 2010 yapımı “L’Arnacoeur – Gönül Avcısı”yla ilk filmini yapmış oluyor. Yönetmenin hikâye anlatışı sıcak ve seyirciyi hemen kavrıyor. Filmdeki mizah duygusu da iyi. Yönetmen, öncelikle dış mekânlarda etkileyici anlar yaratmış. Marakeş ve Monaco’nun sinemaskop görüntüleri çok çarpıcı. Bunda, Fransız sinemasının usta kameramanı Thierry Arbogast’ın çabası fark ediliyor. 1957 doğumlu Arbogast’ı, daha çok yönetmen Luc Besson’un filmlerinden hatırlayabilirsiniz. Bu işbirliğinden muhteşem filmler çıktı ortaya. 1990 yapımı “Nikita”, 1994 yapımı “Leon – Sevginin Gücü”, 1997 yapımı “The Fifth Element – Beşinci Element”, 1999 yapımı “Joan of Arc – Jan Dark” hemen akla geliyor. Filmdeki şarkıların yanı sıra fonda duyulan müzikler de büyüleyici. 1967 Frankfurt doğumlu Alman besteci Klaus Badelt, müzikleriyle sinemada söz sahibi oluyor. Badelt, yoğun olarak gerilim filmlerine müzikler yazıyor. “Gönül Avcısı”, bir komedi filmi olmasına rağmen fonda duyulan tınıları fark ediliyor. Paris’te 1974’te doğan Romain Duris, Fransız sinemasının heyecan veren yönetmenlerinden Cedric Klpisch’in vazgeçemediği oyuncularından biri. Şarkıcı ve oyuncu Vanessa Paradis, 1972’de Paris’in güneydoğusundaki Saint-Maur-des-Fosses banliyösünde doğdu. Daha çocuk yaşta, 1987’de söylediği “Joe Le Taxi” şarkısıyla epey ses getirdi Paradis. Sinemada da görünmeye devam etti hep.

(Bu yazı 27 Mayıs 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

(27 Mayıs 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Bu Troll Avı Başka Bir Av

Troll Avı (Trolljegeren)
Yönetmen-Senaryo: Andre Ovredal
Kurgu: Per-Erik Eriksen
Görüntü: Hallvard Braein
Oyuncular: Otto Jespersen (Hans), Glenn Erland Tosterud (Thomas), Thomas Alf Larsen (Kalle), Johanna Merck (Johanna), Urmila Berg-Domaas (Melike)
Yapım: Norveç Filmkameratene (2010)

Üç sinema okulu öğrencisinin çektiği belgesel olduğunu iddia eden “Troll Avı” filmi, kurmaca belgeselin de gerçekten iyi bir örneği.

Film, Filmkameratene Film şirketinin açıklamasıyla başlıyor. Ham görüntülerini seyredeceğiniz bu belgeselin gerçek olduğunu inandık diyen film şirketi, bu görüntülerin kendilerine ulaştırıldığını da iddia ediyor. Sinema okulu öğrencileri Thomas, Johanna ve Kalle, kaçak ayı avcısı sandıkları Hans’ın peşine takılıyorlar kameralarıyla. Thomas anlatıcılık yaparken, Kalle kameramanlığı, Johanna’ysa sesçiliği üstlenmiş bu belgeselde. Bu takip etmeler sonucu, Hans’ın özel bir avcı olduğunu anlıyor ekip. Hans, Norveç mitolejilerinde de yer alan dev trollerin avcılığını yapıyor. Bu işte pek sosyal güvencesi olmayan Hans, sesini duyurabilmek için öğrencilere yaptığı işi kamerayla kaydetmelerine izin veriyor. Troller birer dev. Bin yıldan fazla yaşıyorlar. Yaşlı trollerin üç başı oluyor. Tüylü trollerin yaşadıkları yerlere göre de biçimleri farklı. Ormanda yaşayanlar, kayalık mekânları mesken tutanlar vs. Işık ve Hans, onların en büyük düşmanları. Trollerin ortak özellikleri, ormanları yerle bir etmeleri ve koyunları yemeleri. Bir de çok öfkeliler. Hükümet, her yerde olabileceği gibi trolleri halktan gizliyormuş. Hem de 1970’lerden beri. Yıkılan ağaçlar ve viraneye dönmüş mekânları kasırgaların üzerine atıyor hükümet. Bir de iklim değişikliğini söyleyenler var. Tüm bu doğa felâketlerinin küresel ısınmadan dolayı olduğunu belirtiyorlar. Kameramanlık yapan Kalle, mağarada yaşayan trollerin öfkesiyle bu dünyadan göçüyor filmin bir yerinde. Çünkü troller, Hıristiyan inancından olanları hemen yok ediyorlarmış. Ama, başka dinden olanlara kolayca öfkelenmiyorlarmış. Kalle’den sonra, Afrika’da aslanları bile çekmiş Müslüman Melike katılıyor ekibe. Sonlarıysa elbette meçhûl ekibimizin.

Kurmaca belgesel böyle olur…

Sinema tarihinde kurgusal belgeseller var elbette. Buna, “mockumentary” deniliyor, yani “sahte belgesel…” Bunun ünlü örneği, ülkemizde de gösterime girmiş 1999 yapımı “The Blair Witch Project – Blair Cadısı” filmi. Yönetmenliğini Daniel Myrick ve Eduardo Sanchez’in beraber yaptığı “Blair Cadısı”, belgeselle kurmaca arasında gidip gelen gizemli bir “korku” filmiydi. Yine başrolde sinema okuyan öğrenciler vardı. Ülkemizde bilinmeyen 1992 Belçika yapımı siyah – beyaz “C’est Arrive Pres de Chez Vous – Sizin Yakınınızda Oldu” kurmaca belgeselini Remy Belvaux, Andre Bonzel ve Benoît Poelvoorde ortak yönetmişlerdi. Yine işin içinde sinema okuyan öğrenciler vardı ve bir kiralık katilin belgeselini çekiyorlardı. Norveçli yönetmen Andre Ovredal’ın senaryosunu da yazdığı 2010 yapımı “Trolljegeren – Troll Avı” kurgusal belgeselinde de sinema okulu öğrencileri var. Ovredal’ın filmi bir noktadan sonra “Blaire Cadısı”na dönüşüyor. Hatta aynı estetikle buluşuyor. Per-Erik Eriksen’in kurgusu ve kameraman Hallvard Braein’in görüntüleri de çarpıcı. Filmde, Batı Norveç’in muhteşem doğası da görülmeye değer.

(27 Mayıs 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Paris’te Nefes Kesen Kovalamaca

Zor Hedef (A Bout Portant)
Yönetmen: Fred Cavaye
Senaryo: Fred Cavaye-Guillaume Lemans
Müzik: Klaus Badelt
Kurgu: Benjamin Weill
Görüntü: Alain Duplantier
Oyuncular: Gilles Lellouche (Samuel), Roschdy Zem (Sartet), Gerard Lanvin (Werner), Elana Anaya (Nadia), Mireille Perrier (Fabre), Claire Perot (Yüzbaşı Susini), Adel Bencherif (Luc), Gregoire Benoit (Jaffart)
Yapım: Gaumont-LGM-TF 1 (2010)

Kirlenmiş polislere sert eleştiri getiren “Zor Hedef” filminde yönetmen Fred Cavaye, ilk filmi “Aşk Uğruna”daki gibi kadınını kurtarmaya çalışan bir erkeğin maceralarla dolu anlarını gerilimli bir hikâyeyle anlatıyor.

Orijinal adı “Yakın Mesafede” anlamına gelen 2010 yapımı “A Bout Portant – Zor Hedef”, 1967’de Fransa’nın kuzeybatısındaki Bröton bölgesinde bulunan ve sloganı “güvenli yaşa” olan Rennes şehrinde doğan Fred Cavaye’nin ikinci uzun filmi. Aslında filmin Fransızca adı, filmin anlattıklarıyla buluşuyor. Yönetmen, bu filminde polislerin içişlerine bakıyor ve kirlenmiş polislere sert eleştiri getiriyor. Yönetmenin ilk filmi, 2008 yapımı “Pour Elle – Aşk Uğruna”ydı. Yönetmenin bu iki filminindeki ortak noktasaysa, erkeğin, zor durumdaki kadınını kurtarmak için her şeyi denemesi. “Aşk Uğruna”, Paul Haggis’in yönetmenliğinde “The Next Three Days – Kaçış Planı” adıyla Hollywood’a da uyarlanmıştı.

Karışık işler…

Hastanede hastabakıcı olarak çalışan Samuel Pierret, İspanyol Nadia’yla evli. Nadia, hamile ve bir buçuk ay sonra kız bebeklerini doğuracak. Samuel, hemşirelik sınavına hazırlanıyor. Bu sade hayat yaşayan iki insanın dünyasına, gangsterler ve polisler giriyor ve her şey birdenbire nefes kesici bir gerilime dönüşüveriyor. Soygun yapan namlı hırsız Hugo Sartet, gecenin içinde birilerinden kaçarken motosikletin ona çarpmasıyla gözlerini Samuel’in çalıştığı hastanede açıyor. Ardından olaylar peş peşe geliyor ve Samuel’le eşini bir kaosun içine sürüklüyor. Sartet’nin soygundaki arkadaşları, Samuel’in evine ani baskın yapıp Nadia’yı kaçırıyorlar. İstedikleriyse, Samuel’in Sartet’yi üç saat içinde hastaneden çıkarması. Cinayet masasının şefi Fabre, Sartet vakasını alıyor ve seyirciler için de gizemli ve nefes kesen macera ve aksiyon da başlamış oluyor. Bu basit bir soygun vakası değil, ucu sivil polis şefi Patrick Werner’e kadar uzanıyor. Filmdeki aksiyon ve gerilim sahnelerinin gerçekten çarpıcı olduğunu belirtmeli. Samuel’le Sartet’nin Paris’in caddelerinde kaçış sahneleri hemen fark ediliyor. Öncelikle Samuel’in, Paris metrosunun tünellerinde polisten kaçışı tam anlamıyla heyecan veren aksiyon anlarıydı. Samuel’in, Sartet’nin götürdüğü Seine Nehri’nin sağ yakasında bulunan 10. bölgedeki Strasbourg Bulvarı üzerindeki dairede yaşanan anlar insanı gerçekten nefes kesici gerilime sürüklüyor: Sartet, banyoda kanlarını temizlerken, Samuel’in şef Fabre’ı cepten arayışı, adrese Werner ve sivillerinin gelmesi ve sonra da kaçıp kovalamacanın başlaması. Bu dünyada belki de Hollywood’la sinema anlamında başabaş gidecek şimdilik Fransız sineması görünüyor gibi.

Hitchcock ve Melville ruhları…

Sol ruhlu Le Monde Gazetesi’nin sinema eleştirmeni Jacques Mandelbaum, bu film için “çifte çile” demiş ve filme olumlu yaklaşmış. Gazete bu filmde, sadistçe Hitchcockyen bir geriliminin yanında, bulanık bir Jean-Pierre Melvilleyen ahlâkçılığını görmüş. Ilımlı sağcı haftalık Fransız haber dergisi Le Point bu film için, “yakın mesafeden kısa mesafe” diyerek filmi yerden yere vurmuş. 1967 Frankfurt doğumlu Alman besteci Klaus Badelt’in fonda duyulan gerilimli müzikleri de nefes kesiyor. Bu müzik, kafanızın içinde dolaşarak duvarlara çarpıyormuş gibi insanı hayli irkiltiyor. Öncelikle metrodaki kaçıp kovalamaca sahnelerinde. Kameraman Alain Duplantier’nin sinemaskop çerçeveleri, seyirciyi atmosferin içine alıyor. 1972’de, Aşağı Normandiya’nın önemli şehirlerinden Caen’de doğan Gilles Lellouche, buralara uğramayan 2004’te yönettiği ve olumlu eleştiriler aldığı mizahi tarafları da olan “Narco” filminde başrolü Guillaume Canet’ye vermişti. Narkoplepsi hastalığını anlatan film, gerçekçi taraflarıyla öne çıktığı belirtilmiş. Narkoplepsi, gece uykusu yeterince alınsa dahi gündüz uykusuzluk çekme anlamına geliyor. Lellouche, 2007’de Marc Gibaja’nın “Ma Vie n’est pas une Comédie Romantique – Senden Başka” filminde güzel Marie Gillain’le iyi bir ikili oluşturmuştu. 1965’te Paris’in kuzeybatısındaki Gennevilliers banliyösünde doğmuş heyecan verici oyunculardan Fas kökenli Roschdy Zem, bu filmde oyunculuk gösterisi yapmış. Sanki bir adım geriye çekiliyor ve oyunculuğunun tadını çıkartıyor bu etkileyici oyuncu. Zem, 2006’da başrolü muhteşem Cecile de France’la paylaştığı “Mauvaise Foi – Kötü Niyet” filmini de yönetmişti.

(27 Mayıs 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com