Kategori arşivi: Yazılar

Yeni Sezonda Türk Sineması Bize Neler Sunacak

Karpuz kabuğu denize düştü Türk sineması motor dedi

2008 yılında sadece 51 film gösterime çıkarken, 2009 yılı ekonomik krizine rağmen 70 film gösterime çıkmayı başarmıştı. 2010 yılında ise 66 yerli filmi 22 milyon kişi izleyerek sektörü ayakta tutmuştu. 1 Ocak tarihinden bu yana 41 film gösterime çıktı ve 13 milyon bilet satıldı bile. Bu sayının yıl sonuna dek 70 filmi bulması bekleniyor.

Bu yıl Çanakkale filmleri ile tarih göze çarpıyor

Sinan Çetin’in 2 yıldır üzerinde çalıştığı ve bu yıl gösterime sokmayı plânladığı Çanakkale Ruhu filminde Halûk Bilginer, Oktay Kaynarca, Wilma Elles’in yanı sıra Cemo Çetin rol alacak. Sinan Çetin’i bilenler bu filmin de aykırı bir film olacağını ve ezber bozacağını tahmin etmekte zorlanmayacaklar. Bir diğer Çanakkale filmi ise Mahsun Kırmızıgül’ün uzun süredir üzerinde çalıştığı iddia edilen ama Boyut Film’in şiddetle reddettiği proje. Bekleyip göreceğiz. Ancak Çanakkale İçinde adlı film ise şu sıralarda harıl harıl hazırlıkları yapılmakta olan projelerden biri. Serdar Akar’ın yöneteceği bu filmin oyuncu kadrosunda 1.000 figüran kullanılacak, Çanakkale’de çekilecek. Er Ryan’ı Kurtarmak filmi efektlerini yapan Mark Meddings, bu filminde özel efektörü. Erdal Beşikçioğlu, Yetkin Dikinciler ise filmin ana oyuncuları. 16 Mart 2012 gösterim tarihi plânlandı. Film, gerçeği yansıtsın istendiğinden Anzakları ise Avustralyalı veya Yeni Zelandalı oyuncular oynayacak. Film bütçesi için şimdilik gizli tutuluyor. Ağustos’ta motor denecek.

Fetih 1453 geliyor

Haberlere göre 20 milyon $ bütçeye çıkan filmin gösterim tarihi 2012 Şubat ya da Mart ayı olacağı sanılıyor. İbrahim Çelikkol, Ozan Çobanoğlu, Dilek Serbest, Recep Aktuğ gibi oyuncular ile çok geniş bir kadro filmde rol alacak. Fatih Sultan Mehmet’in, çocukluğundan fetihlerine kadar süreci kapsayacak ve 3 boyutlu animasyonlarında bolca olduğu belki de yılın en flâş yapımı.

Kara Murat: Mora’nın Ateşi

Şu sıralarda internette teaser’ı dönen ve izlediğinizde kesinlikle Türk işi diyemeyeceğiz bir çalışma. Trabzon’da çekimleri yapılan, 2 Aralık’ta gösterimi plânlanan filmin yönetmeni Chris Roche ve oyuncu olarak karşımıza Nefise Karatay, Bahadır Sarı, Tatiana Marinescu, Hakan Ural, Kerem Alışık, İlker İnanoğlu, Suna Selen gibi kalabalık bir kadro çıkıyor.

Diğer yüksek bütçeli filmler

Yerli Top Gun ya da Anadolu Kartalları

Ömer Vargı’nın yönettiği ve Engin Altan Düzyatan, Çağatay Ulusoy, Ekin Türkmen, Özge Özpirinçci, Hande Subaşı’nın başlıca rollerde yer aldığı film, Hava Kuvvetlerimizin 100. yılı nedeniyle ve yine Hava Kuvvetleri desteği ile çekiliyor. Şu anda sette olan film biter bitmez 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı sırasında gösterime girecek.

Ay Büyürken Uyuyamam

Necati Cumalı’nın bu ölümsüz eseri için 18 yıl sonra kamera arkasına geçmeye hazırlanan Şerif Gören, filmin çekimlerine Ayvalık’ta başlıyor. Ayça Bingöl, Hazal Kaya, Fırat Tanış, Necip Memili, Ali Düşenkalkar. Bildiğiniz gibi 26 hikâyeden oluşan bu eserde Anadolu insanlarının aşkları, cinselliği, sapkınlıkları, bunalımları olabildiğince cesur anlatılmakta.

12 Eylül dönemine ait 2 film var. Ayhan Hanım ve Bu Son Olsun!

Nefes: Vatan Sağolsun filmi yönetmeni Levent Semerci, bu kez 1977 kanlı 1 Mayıs Taksim meydanından 12 Eylül’e ve oradan da 1990’lara uzanan bir hikaye ile karşımızda. Politik bir göz yerine 10 yaşındaki küçük oğlu ve bir anne gözüyle, yani Ayhan Hanım’ın gözü ile anlatılan filmde Vahide Gördüm, Ayhan Hanım rolünde yer alıyor. Selçuk Yöntem filmin diğer oyuncusu. Eskişehir’de Taksim meydanının birebir inşasının yapıldığı ve döneme ait tüm mekânların bu şehirdeki stüdyolarda çekileceği bildiriliyor. Taksim meydanı sahneleri önünüzdeki aylarda 3.000 kişi ile çekilecek.

Bakanlık desteği alan ve yardımcı yönetmenlik yapan Orçun Benli, Bu Son Olsun adlı kara – komedi ile motor diyecek. Sokakta yaşayan 5 arkadaşın, 12 Eylül darbesi ve sokağa çıkma yasağı ilân edilmesi ile traji – komik durumunu izletecek. Oyuncu görüşmeleri halen sürmekte olan ama Engin Altan Düzyatan, Fırat Kaya, Volga Sorgu, Serdar Orçin, Sevinç Erbulak, Ufuk Bayraktar, Mustafa Uzunyılmaz kesinleşen isimler arasında. Projenin 12 Eylül’de motor demesi, filmin içeriğine bir gönderme olarak seçildiği özellikle vurgulanmalı. 2012 başında gösterime girmesi bekleniyor.

Bağ Bozumu

Yılmaz Erdoğan’ın 2009 yılından bu yana karşımıza çıkan projesi. Belçim Erdoğan dışında henüz netlik kazanmayan bu proje 2011 yılında da çekilmeyecek gibi görünüyor.

Behzat Ç: Son Hafriyat

Serdar Akar’ın yönettiği bu sezon 2. film. Çekimleri bitmek üzere olan filmin oyuncu kadrosunda bulunan Cansu Dere, bir ara dizi müdavimlerince istenmese de kadroda yer aldığı kesin. Dizi kadrosu firesiz beyazperdede olacak. Film, Ekim ayında sinemalarda olacak.

Dedemin İnsanları

Çağan Irmak, şüphesiz “marka” yönetmenlerimizden biri ve her projesi heyecan yaratanlardan. Bu kez son 2 projesinin aksine daha geniş mekânlarda daha yüksek bütçeli ve daha “bizden” bir proje ile karşımıza çıkıyor. Dedemin İnsanları, büyük değişimin (mübadele) hikâyesini, topraklarından koparılan insanların yaşadığı kültür şoku, dışlanmışlık ve buna ait sorunları beyazperdeye aktarıyor. Film, Kasım ayında vizyona girmeye hazırlanıyor. Çetin Tekindor, Zafer Algöz, Hümeyra, Yiğit Özşener, Gökçe Bahadır, Mert Fırat, Ezgi Mola filmin oyuncuları.

Bir Zamanlar Anadolu’da

Cannes Film Festivali’ne her katılımında mutlaka bir ödül alma geleneğini Bir Zamanlar Anadolu’da filmi ile de sürdüren Nur Bilge Ceylan, kamerasını küçük kasabalara ya da gözden uzak insanların küçük dünyalarına çevirme geleneğini de sürdürüyor. Ahmet Mümtaz Taylan, Fırat Tanış, Taner Birsel, Yılmaz Erdoğan filmin başrollerinde. Filmin neredeyse yurtdışı haklarının daha proje aşamasında onlarca ülkeye satıldığını özellikle belirtelim. Ama Türkiye vizyon tarihinin hâlâ belirsiz olduğunu da yine özellikle vurgulayalım.

Labirent

Önce belgeseller ile sonra da uzun metraj filmleri ile sinema adamlığını kanıtlamış olan Tolga Örnek, Kaybedenler Kulübü’nün daha dumanı tüterken yeni projesine başladı bile. 5 Temmuz’da motor diyeceği ve İstanbul – Mardin – Frankfurt üçgeninde 8 haftada çekeceği aksiyon – gerilim türü film, Aralık içinde gösterimde olacak. (Yönetmen Örnek, henüz tam kesinleşmediği için kadroda yer alacak isimleri açıklamaktan kaçındı)

Entelköy

Dondurmam Gaymak’ın mütevazi bütçesi ile büyük işler yapan Yüksel Aksu, Entelköy ile benzer bir başarıya imza atmak için Muğla’da film çekimlerini sürdürüyor. Günümüz nükleer ve termik santralı engelleme çabalarının mizahi bakışı olan filmde Şahin Irmak, Ayşe Bosse, Emin Gürsoy, Recep Yener yer alıyor.

Karadedeler Olayı

1989 yılında Karadedeler köyünde parçalanarak öldürülmüş 7 kişi ve bunu araştıran gazetecinin de ortadan kaybolması üzerine yapılan Türkiye’nin Blair Cadısı projesi. Film, Kütahya yakınlarında bir köyde çekiliyor.

Devam Filmleri

Bundan 4 yıl önce izlediğimiz Musallat filmi devamı Musallat 2, Kasım da vizyona girmeye hazırlanıyor.

Recep İvedik 4

2008, 2009 ve 2010 Şubat aylarında peş peşe 3 film ile gişe rakamlarında sıralamaları değiştiren Recep İvedik karakteri, 2011 yılını boş geçmişti ama 2012 Şubat ayı için şimdiden hazırlıkların yapıldığı gelen duyumlar arasında. Ancak Aksoy Film “Ne yazılmış bir senaryo ne de proje için bir hazırlık var” diyor. Bekleyip göreceğiz.

Romantik Komedi 2

Listelerde kimin ve ne zaman dağıtacağı belirtilmesine karşın Boyut Film’in “hiçbir şekilde” gündeminde olmadığını söylediği film.

Ve Diğerleri…

Uzak filmindeki performansı ile tanıdığımız Muzaffer Özdemir, 2 yıldır bitirmeye çalıştığı Yurtsuz adlı projesini bu yıl gösterime sokmayı plânlıyor. Selda Çiçek’in yöneteceği ve Cansel Elçin, Halil Kumava ve Derya Durmaz’ın oynadığı Yabancı, Atıl İnanç’ın yöneteceği ve Şafak Sezer, Aydemir Akbaş, Ali Sürmeli’nin oynayacağı Uçak, şu anda çekilmekte olan ve Adem Kılıç’ın yönettiği Te-Mell: Sümela’nın Şifresi, Uğur Yağcıoğlu’nun yönettiği Papaz Kimde?, Caner Erzincan’ın yönettiği Mar, Reis Çelik’in yönettiği ve 14 yaşında yaşlı bir adam ile evlendirilen 14 yaşındaki kızın hikâyesi Lal Gece, Ali Aydın’ın yöneteceği Küf, Oktay Kaynarca, Ksenia Sobchak’ın oynadığı ve Ulaş Ak’ın yöneteceği Kardeşlik, Çiğdem Vitrinel’in Kalbim Bir Taş Parçası, Erdoğan Kar’ın Kadife, Fethi Erdoğan’ın Çeto: Onlar Bir Zamanlar Çocuktu, Yasemin Samdareli’nin Almanya, Nezih Ünen’in yöneteceği ve Tan Sağtürk, Fadik Sevim Atasoy, Özlem Tekin’in oynayacağı Mavi Pansiyon, İsmail Güneş’in töre cinayetini ve feodal gelenekleri işlediği ve üçlemenin son filmi Ateşin Düştüğü Yer, yeni dönem filmlerden…

Dedikodular

Mustafa Sandal, dedesi üzerine bir film hazırlığında. Boyut Film – Mahsun Kırmızıgül’ün yöneteceği film için görüşmeler yapılıyor… muş.

Hemşo, Eve Dönüş filmleri ile Geniş Aile dizisinin yönetmeni Ömer Uğur, yazdığı Firar adındaki senaryoyu filme çekmekten bu yılda vazgeç… miş.

Herkesin beğenisini kazanan Aşk Tesadüfleri Sever filmi yönetmeni Ömer Faruk Sorak, bu yılı boş geçecek… miş.

Osman Sınav, Yalnız Kurt, Sureti Aşk ve Kanadı Kırık Kuşlar projelerini hayata geçirmek için görüşmeler yapıyor… muş.

Tomris Giritlioğlu, tedavisi biter bitmez Madımak adlı projeyi çekmeyi plânlıyor… muş. (Umarım bir an önce iyileşir ve bizi filmsiz bırakmaz.)

(06 Temmuz 2011)

Nizam Eren

Kiracı ile Yeniden HAMMER (www.hammerfilms.com)!

Korku Sineması’nda Hollywood için Universal Stüdyosu’nun önemi ve değeri ne ise, İngiltere için Hammer Film odur! İlk yapımını (The Public Life of Henry the Ninth) 1934 yılında gerçekleştiren şirket, özellikle savaş sonrası elli ve altmışlı yıllarda, türün temel öykülerini / kahramanlarını, -doğdukları yer olan Avrupa’ya özgü bakış açıları- yorumlar ve bazıları kült olacak filmlerle ‘ölümsüzlüklerine kavuşturmuştur’. Hammer, kıtanın, sinemadaki korku ikonudur; sinefiller için bir hazinedir.

Şimdi… 1980’lerden bu yana sinema filmi üretimini durdurmuş HAMMER, bir dizi operasyon sonrası yeniden yapılanıp faaliyete geçmiş bulunuyor. Karşımızdaki ilk korku – gerilimi de, “Kiracı – The Resident”… Fin yönetmen Antti Jokinen, New York Brooklyn’deki eski apartmanlardan birindeki büyük daireyi kiralayan genç kadın cerrahla, ona sahip olmaya odaklanmış, saplantılı, kıskanç, tehlikeli ev sahibi adam arasındaki yüksek gerilimi, Pan’ın Labirenti ile Oscar kazanan görüntü yönetmeni Guillermo Navarro’nun müthiş atmosfer yaratan gölgeleri içinde anlatmakta.

“Kiracı”, bir ‘eski model’ film duygusu oluştururken, ‘mücevher gibi’ bir HAMMER oyuncusuna da yer veriyor: 1922 doğumlu, sinemanın ‘en yakışıklı vampiri’ Christopher Lee!

Önerim, www.hammerfilms.com’u ziyaret etmeniz: Şirketin tarihine ve yıl yıl tüm filmlerine, kitaplarına, soundtrack listesine bir yolculuk yaparken yeni yapımlarını – projelerini öğrenip alışveriş yapabileceğiniz, tam bir sinefil sitesi.

(07 Temmuz 2011)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

Kar Beyaz

Bir şair şiirini okumuş, “Bu şiir ne demek istiyor” diye sormuşlar; şair şiirini tekrar okumuş “Bunu demek istiyor” demiş. Bazı filmler anlatılmaz; aslında filmler anlatılmaz, çünkü sinema (da) bir anlatım tarzıdır. Kar Beyaz da böyle filmlerden ancak seyredenler üzerine konuşabilir, beğenir veya beğenmez, ben beğenenlerdenim. Ama baştan söyleyeyim fragmanını görünce, “Tamam filmi görmeye niyetlendim” ama beğenmedim ama fragmanda bir filmi “hakkı ile tanımlamaz.”

Sabahattin Ali, hikâyemizin temel taşlarından birisi ve sinemacılarımızın pek rağbet etmediği bir hikâyeci. Ama bu her iki taraf içinde bir sorun teşkil etmemeli. Ali’nin “Ayran” adlı hikâyesini Selim Güneş, Kar Beyaz adı ile sinemaya uyarlamış (mı!), yoksa “Ayran” hikâyesini alarak Kar Beyaz adı ile bir şiir mi çekmiş. “Çekmiş” diyorum, “yazmış” demiyorum.

Sinemada şiirsellik, farklı ülkelerde, farklı zamanlarda, farklı biçimlerde denenmiştir. Başarılı olanı da vardır, olmayanı da… (ozansı gerçekcilik…) ama sinemada şiirselliği tartışacak değilim. O başka bir şey. Güneş, sinemamızda -bilebildiğim, izleyebildiğim kadarı ile- hiç denenmemiş bir şeyi yapmış, sinemada kamera yolu ile -tabiki kurgu da dahil buna- şiir yazmış.

Evinden karlara bata çıka minibüslerin geçtiği yer, “kış günü – her halde soğukta” ayran taşıyan bir çocuk, bu minibüs istasyonunun farklı insanları, pencerelerde çocuğu bekleyen bir kadın, geriye dönüşler, hapsedilmiş / kıstırılmış insan, yeni atanmış bir memur… karlar, ağaçlar… olay olmuş, olmamış, (olaylar oluyor) ve karlar arasında koşan, koşan, koşan bir beyaz at… (ama lekeli beyaz…) Fellini’nin Amarcord filminin bir sahnesinde sisler arasından bir inek (inekti değil mi?) çıkıyordu, kaç saniye sürüyordu bilmiyorum ama her seyreden ineğin farkına varıyordu ve nedenini çözmeye çalışıyordu… Ben yoktum, duydum, Güneş’e “atın nedenini” sormuşlar, (sahi bir nedeni olması gerekir mi?)… Hani denir ki, (nerede ise bir edebiyat kuramı!) “bir öyküde tabancadan söz edildi mi, sonunda mutlaka patlamalıdır.” Bu koşulu hiç bir zaman benimsememişimdir. Edebiyat için öne sürülen bu kuramı sinemada kabûl etmek filmleri belirli bir yerden sonra içinden çıkılamayacak hale getirecektir. Beyaz at -bir fasit daire içinde- koşup duracak ve kahramanlardan çocuk ve biz (seyirciler) onu seyredeceğiz. Çocuğu arayan kadın çaresiz adını bağıracak… Şiirlerde de yeri gelir çok yukarılarda yer alan bir dize (mısra) tekrar edilir, bazen bir kaç defa. Karlarla kaplı dağlar, bulutlar, çiğnenmiş, çiğnenmemiş karların örttüğü yollar, ulaşılamayacak varış noktaları, gelmeyen (getirilmeyen / verilmeyen) mektuplar, bozduramadığı parasını geri isteyen yabancılar…

“Ayran”ı yıllar önce okumuş olmalıyım, tekrar okumak istedim ve istiyorum da ama bunun Kar Beyaz ile âlâkası yok. Kar Beyaz’a (film) şiir dedim ama bu filmi şiirleştirmek, şiir olarak yazmak gibi bir girişimim (hiç) olmayacak… Yıllar önce Yavuz Turgul senaryolarından sonra ilk filmini çekeceği zaman senaryo olarakta yazdığı Fahriye Abla şiirini çekmişti ama Fahriye Abla filmi hiçbir zaman bir şiir olmadı ama Kar Beyaz bana göre -tekrar ediyorum- sinema olarak çekilmiş / yazılmış bir şiir, “Ayran”dan bağımsız olarak.

Güneş’i bekleyen tehlike, yapacağı ikinci filmdir. Ondan iyi film beklemek hepimizin hakkı ama hiç birimiz bir Kar Beyaz beklemeyelim.

(05 Temmuz 2011)

Orhan Ünser

Tykwer’den Mahremiyeti Yıkan Film

3 – Üç (Drei)
Yönetmen-Senaryo: Tom Tykwer
Görüntü: Frank Griebe
Oyuncular: Sophie Rois (Hanna), Sebastian Schipper (Simon), David Striesow (Adam)
Yapım: X Filme-ARD-Arte (2010)

Sinemada, aksiyon ve gerilim filmleriyle tanınan Alman yönetmen Tom Tykwer, seyirciyi şaşkınlığa uğratarak biseksüel ilişkilere kamera çeviriyor.

Yirmi yıldır beraber yaşayan doktor Hanna’yla heykeltıraşlara destek veren galeride çalışan Simon’un mutsuz hayatı, bilmeden aynı insanla ilişkiye girerek birdenbire seks dolu bir mecareya dönüşüyor. Simon, siyah-beyaz düşler görürüyor hep. Berlin’de, heyecansız hayatında sığındığı bir yer oluyor o düşler. Pankreas kanseri annesi de ölüyor. Kendisi de testislerinden birini aldırmak zorunda kalıyor. Kendisine bakan hemşirenin geçmişteki sevgilisi olduğunu fark ediyor Simon. Hemşire, Simon’dan olan bebeği aldırmış vakti zamanında. Öte taraftaki Hanna, Simon’un hastaneye yattığını bilmeden tiyatro kapısında Simon’u beklerken hayatına girecek doktor Adam’la tanışıyor. Aralarında birdenbire cinsel çekim başlıyor ve fırsatını buldukça Adam’ın evinde yatıyorlar. Yönetmen nedense, Simon’la Hanna’nın sevişmelerini pek göstermemiş. Adam’ın yolu Simon’la da kesişiyor sıcak havuzda. Cinsel çekim başlıyor ve birbirinden habersiz bu üç insan beraber oluyorlar. Heteroseksüel ve biseksüel sevişmeler, mahremiyet duvarları yıkılarak perdeden yansıyor. Adam da evli. Karısından ayrı ve arada bir gördüğü oğlu da var.

Postmodern zamanlarda…

İyi bir müzisyen de olan 1965 Wuppertal doğumlu Alman yönetmen Tom Tykwer, 1998 yapımı nefes kesici “Lola Rennt – Koş Lola Koş” filmiyle tanındı. 2002 yapımı “Heaven – Cennet” filmini, büyük usta Krzysztof Kieslowski ve Krzysztof Piesiewicz’in ortak senaryosundan çekmişti Tykwer. Kieslowski usta, 1996’da erken ölümü olmasaydı, Dante’nin “İlâhi Komedya”sından “Cennet”, “Araf” ve “Cehennem”i üçleme olarak sinemaya uyarlayacaktı. Üçlemenin diğer filmi “L’Enfer – Cehennem”i, 2001 yapımı “No Man’s Land – Tarafsız Bölge” filmiyle bilinen Bosnalı yönetmen Danis Tanoviç tarafından yönetilmişti. Tykwer, 2006’da Patrick Süskind’in “Das Parfum – Koku” romanından “Perfume: The Story of a Murderer – Koku: Bir Katilin Hikayesi” filminden sonra, tam bir aksiyon olan ve final bölümü İstanbul’da geçen 2009 yapımı “The International – Uluslararası” filmini çekti. 2010 yapımı “Drei / 3 – Üç“ filmi, görebildiğimiz hiçbir filmine benzemiyor ve eşcinsel sevişmelerine bakabilmek gerçekten zorlu bir macera. Yakın zamanlarda, eşcinsel ilişkilerde mahremiyete sırtını dönen filmler oldu. İngiliz ressam – yönetmen Peter Greenaway’in 1996 yapımı “The Pillow Book – Tual Bedenler”, Wong Kar Wai’nin Tykwer’in filmiyle yarışan eşcinsel sevişmeleri ayrıntılı gösteren 1997 yapımı “Chun Gwon Cha Sit – Mutlu Beraberlik”, Pedro Almodovar’ın 2004 yapımı “La Mala Educacion – Kötü Eğitim”, seyircileri bir hayli sarsıyordu. William Friedkin’in 1980 yapımı “Cruising – Devriye” filminde eşcinselliğin simgelerle yüklü bir şey olduğunu da öğrenmiştik. Kesinlikle insanların cinsel tercihlerine eleştiri getirilmemeli. İnsanlar özgürdür. Ama, bazı şeyler böyle açıkça olduğunda insan ne yapacağını şaşırıyor. Belki de böyle filmleri 18 yaşından küçükler görmemeli. Postmodern zamanlar hayatı kaosa döndürüyor işte. Bu filmden geriye kalan en güzel şey, Berlin ve Londra görüntüleri. Filmin görsel anlamda çarpıcı olduğunu belirtmeliyiz. Berlin’deki gece çekimleri estetik anlamda filme zenginlik katmış. Öncelikle yağan yağmurlarla. Simon’un düşleri de siyah-beyaz yansımış. Bir de, geçmişte klâsik sinemada çoğu zaman olan perdede görüntülerin bölünmesi tekniği Tykwer’in bu filminde de sıkça kullanılmış. Aynalar koridoru gibi, kişiliklerin bölünmesini simgeliyor sanki bu.

(01 Temmuz 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Dünyanın En Lânetli Adamı

Aşka Şans Ver (La Chance de Ma Vie)
Yönetmen: Nicolas Cuche
Senaryo: Luc Bossi-Laurent Turner
Müzik: Christophe Lapinta
Görüntü: José Gerel
Oyuncular: Virginie Efira (Joanna), François-Xavier Demaison (Julien), Raphaël Personnaz (Martin), Thomas N’Gijol (Vincent), Yves Jacques (Maxim), Elie Semoun (Philippe), Marie-Christine Adam (Dominique), Francis Perrin (François)
Yapım: Fidélité Films-TF 1 Films (2010)

Fransız yönetmen Nicolas Cuche’ün ikinci uzun filmi “Aşka Şans Ver”, başkalarının ilişkilerini düzelten, ama beraber olduğu kadınlara kötü şans getiren Julien’in hikâyesi. Film insanı gülmekten kırıp geçiriyor.

Daha çok televizyon dizileri çeken Fransız yönetmen Nicolas Cuche, ilk filmi “Jojo la Frite – Jojo’nun Yeri”ni 2002’de çekmişti. Orijinal anlamı “Hayatımın Şansı” olan 2010 yapımı “La Chance de Ma Vie – Aşka Şans Ver”, yönetmenin ikinci sinema filmi. Yönetmen Cuche, Fransız sinemasındaki komedi filmlerinde kendine sağlam bir yer edinmeye başladı. Yönetmenin televizyon için çektiği dizi filmleri de keşfetmek gerek, ama nasıl? Bu dizilerin görselliği gerçekten çarpıcı ve insanı sinema filminin içine çekiyor sanki.

Kendi hayatı berbat…

Julien Monier, evlilik danışmanı. O, kadın ve erkek arasındaki sorunları çözüyor, onlara mutluluk sunuyor. Kilisedeki nikâhta, ayrılma noktasına gelen çifti barıştırıp, adeta yeniden birbirine aşık eden Julien, kendi hayatına girmiş kadınlarla durumunu düzeltemiyor. Sorun kendisinde tabii ki. Film, kilisedeki nikâha gelmeden, kendini rahiplerle dolu bir manastıra kapatmış Julien’i buluyor önce. Üzerindeki lânetten ve uğursuzluktan boğulan, artık beraber olduğu kadınların başına fazla felâket getirmeden bu dünyanın nimetlerine sırtını dönerek manastırda inzivaya çekilmiş Julien. Elbette buraya gelene kadar yaşanmış bazı şeyler de var. Kilisedeki nikâhta, kavga eden gelinle damadı barıştırdıktan sonra hayatının kadını Joanna Sorini’ye gözleri takılıveriyor. Böyle güzel bir kadının kendinden çok uzakta olduğunu düşünmeye başlayan Julien, tıpkı filmlerdeki gibi onunla iletişim kurabiliyor. Bir zaman sonra Joanna’nın evli olduğunu da öğreniyor. Üstelik Joanna’nın evliliğindeki sorunları çözme işi de yeni işi oluyor. Ama, aşk hiç tahmin edilemeyen, ne zaman ve nerede ne olacağını bilemediğiniz bir şey. Bütün plânların ötesinde bir şey. Ateş bacayı sarıyor, Julien’le Joanna kendilerini yatakta buluveriyorlar. Bu bir gecelik bir “sonsöz” mü, yoksa sonsuza kadar sürecek bir aşkın “önsöz”ü mü? Bu sorulara cevap aranırken, aradaki her şey seyirci için tadından yenmez mükellef bir seyirliğe dönüşüyor. Bir an kendinizi Blake Edwards filmlerinin içindeymiş gibi sanıyorsunuz. Filmde bolca Edwards tadı veren “burlesk”, bir komedi filmi kuşatıyor ve seyirci de ipinden boşalmış gibi kahkahalara boğuluyor. Bazı belden aşağı esprilerin de zarif olduğunu belirtmeliyiz. Çünkü buralarda kadınlar kahkakahayı patlatıyorlar. Asansörde Joanna’nın halleri, Joanna’yla Julien’in babası François’nın köpeğinin arasında geçen tüm sahneler, Joanna’nın elektrikli araba tasarımını Güney Koreli yatırımcıya sunarken, yanlış çantadan çıkardığı “vibratör”, Uzakdoğulu taksi şoförünün Paris’te adres araması gibi birçok şey seyirciyi gülmekten midesine kramp indiriyor. Son yıllarda hiçbir filmde bu kadar gülmemiştik.

Filmin muhteşem oyuncularından 1977’de Brüksel’de doğmuş Virginie Efira, Joanna karakterine güzelliğini de katmış. 2005 yılından bu yana sinema ve televizyon dünyasında bulunan oyuncu, Fransız ve Belçika’da sinema filmlerine yüzünü armağan ediyor. Bizler onu daha yeni keşfediyoruz. Filmin diğer lokomotifi 1973 doğumlu Fransız oyuncu François-Xavier Demaison. 2005’te filmlerde görünmeye başlayan bu oyuncu, Cécile Telerman’ın 2005 yapımı “Tout Pour Plaire – Eyvah Yaş Otuz Beş” filminde emlâkçıyı canlandırmıştı. Valérie Guignabodet’nin 2009 yapımı “Divorces – Boşanmalar” filmiyle de ilk başrolüne ulaştmıştı. Filmden yansıyan Paris ve Brüksel fotoğrafları da güzel.

(01 Temmuz 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

İspanyol Sinemasından Depresif Gerilim

Julia’nın Gözleri (Los Ojos de Julia)
Yönetmen: Guillem Morales
Senaryo: Oriol Paula-Guillem Morales
Müzik: Fernando Velázquez
Görüntü: Óscar Faura
Oyuncular: Belén Rueda (Julia/Sara), Lluis Homar (Isaac), Pablo Dergui (Angel), Francesc Orella (Müfettiş Dimas), Joan Dalmau (Créspulo), Boris Ruiz (Blasco), Julia Gutiérrez Caba (Bayan Soledad), Andrea Hermosa (Lia), Daniel Grau (Dr. Román)
Yapım: Universal-Antena 3-Mesfilms (2010)

Meksikalı yönetmen Guillermo del Toro’nun sunduğu “Julia’nın Gözleri”, toplumda görünmez ve silik bir katilin yanlızlığıyla katili arayan Julia’nın nefes kesen gerilimi.

Gözleri görmeyen Sara, teypten duyulan hiç sevmediği Dusty Springfield’in “The Look of Love” şarkısıyla tedirginlik içinde bilmediği bir şeyden kaçarak evin bodrum katına sığınıyor. Tavanda asılı ipi boğazına geçiriyor. Fotoğraf makinesinin flâşı ortalığı aydınlatırken bir ayak sandalyeye dokunuyor ve Sara ölüyor. Gökbilimci ikiz kız kardeşi Julia da, başka bir mekânda boynunda sarılı eşarpla boğulur gibi oluyor o anda. Ardından Julia, psikolog kocasıyla Sara’nın evine geliyor ve Sara’nın cesediyle karşılaşıyorlar. Bundan sonra film, seyirciyi tam bir gizemin içine çekerek merak duygusunu sonuna kadar taşıyan bir gerilim yapıtına dönüşüyor. Bazı anlarda seyircinin gerçekten nefesi kesiliyor. İyi yazılmış senaryo, iyi oyunculuklar ve fonda duyulan gerilime destek veren Fernando Velázquez’in müzikleri, 1975 Barcelona doğumlu yönetmen Guillem Morales’in 2010 yapımı “Los Ojos de Julia – Julia’nın Gözleri” filmine çok şey katıyor.

Finali nefes kesiyor…

Julia, kız kardeşinin intihar ettiğine inanmıyor ve kız kardeşi gibi depresif bir çıkmazın içine düşüyor. Küçük ipuçlarıyla bilmediği katilin peşinde dolaşan Julia, bir andan sonra katille yan yana geliyor. Önce kız kardeşinin komşularıyla tanışıyor Julia. Sara gibi kör olan Bayan Soledad’la iletişim kuruyor. Bayan Soledad’ı önce kocası, sonra da oğlu Angel terk etmiş. Yalnız bir yaşlı kadın o. Kız kardeşinin cenazesinde de Bay Blasco ve kızı Lia’nın varlığını öğreniyor Julia. Hikâyenin derinliğinde de bu komşulardan şüphelenmeye başlıyor. Lia, trajedisini yaşamadan önce, Julia’yı gerçekliğe biraz daha yaklaştırıyor final bölümünde. Julia, körlerin gittiği Baumann Merkezi’nde rastlantıyla kız kardeşinin sevgilisi olduğunu öğreniyor. Sonra, elinde flâşlı fotoğraf makinesi olan katil onu merkezde buluyor. Katilin peşine takılan Julia’nın gözleri de kararmaya başlıyor yavaşça. Portekiz sınırındaki otelde kız kardeşinin sevgilisini arıyor sonra Julia. Kocası Isaac, onu paranoyalarından uzaklaştırmaya çalışsa da Julia, otel çalışanı yaşlı Créspulo’nun, silik kişilikli ve görünmez insanlar üzerine fikirlerini öğrendikten sonra olaylar hızla gelişiyor. Önce, kocası otoparkta kayboluyor. Ardından Dr. Román, donör bulunduktan sonra Julia’yı ameliyat ediyor. Julia, ameliyattan sonra kız kardeşinin evine yerleşiyor. Dr. Román, hasta bakıcı olarak, Julia’nın hastanede bir ara göz göze geldiği Iván’ı gönderiyor. Julia da gelenin Iván olduğunu sanıyor. Julia’nın gözleri ameliyat edildiği için bandajlı elbette. Yönetmen, finale kadar katilin yüzünü göstermiyor. Seyircinin gözleri de bandajlı sanki bu anlarda. Bu da merak duygusunu ve gerilimi çoğaltıyor. Özellikle, Julia’nın kız kardeşinin evindeki anlarda seyirci o yüzü görmek için streslere düşüyor. Neredeyse Julia gibi depresif ruh halini yaşıyor sanki seyirci. Katilin evinde geçen anlarsa, tam anlamıyla nefes kesiyor. Elbette gözlerdeki bandaj da çıkıyor bu anlarda. Filmde, özellikle giriş bölümündeki gerilim seyirciye çok şey vadediyor. Yönetmen Morales bu sözünde duruyor ve filmin derinliğinde seyircilere heyecanlı anlar yaşatıyor. Julia’nın, Baumann Merkezi’nin bodrum katındaki koridorda katilin peşine düşmesi estetik anlamda da çarpıyor seyirciyi. Filmin adının nereden geldiğini katilin kim olduğunu öğreniyorsunuz en sonda. Aslında, katilin ruh hali de önemli filmde. Hiç fark edilmeyen, başka insanlarca yokmuş gibi davranılan insanlar, bu filmin katili gibi varolmak için öldürürler mi? Gerçekten bu çok derin bir psikososyal sorun olabilir. Depresif haller gibi.

1964’te Meksika’nın Guadalajara şehrinde doğan Guillermo del Toro’nun sunduğu “Julia’nın Gözleri”, Hollywood filmlerindeki korku – gerilim duygusunu seyirciye her an duyuran filmlerden. Toro’yu, 2006 yapımı “El Labirento de Fauna – Pan’ın Labirenti” filminden hatırlayabilirsiniz. Sara ve Julia’yı canlandıran 1965 Madrid doğumlu Belén Rueda, Juan Antonio Bayona’nın 2007 yapımı “El Orfanato – Yetimhane” filminde Laura karakterinde görünmüştü. 1957 Barcelona doğumlu Lluis Homar, Pedro Almodóvar’ın 2009 yapımı “Los Arazos Rotos – Kırık Kucaklaşmalar” filmindeki kör yönetmen Mateo karakteriyle biliniyor.

(28 Haziran 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Kafamın İçinde Metal Sesleri

Michael Bay’in, Transformers serisinin üçüncü filmi “Ay’ın Karanlık Yüzü” nihayet seyirci karşısına çıkıyor. Birçoğunuzun heyecanla filmi görmeyi beklediğini biliyorum. Sinemada herkesin sevdiği türler vardır. Bu tarz aksiyon – bilim kurgular ilk tercihim olmasa da işiniz bu olunca her türlü filmi iyi – kötü ayırt etmeden izlemek durumda kalıyorsunuz. Birkaç hafta önce vizyona giren Süper 8’i büyük bir keyif ve tatla izlemiştim meselâ. Hâlâ izlemeyenler varsa mutlaka görmelerini tavsiye ederim. Duygusu da aksiyonu da gayet yerli yerindeydi. Sonuçta her iki filmde de Steven Spielberg’in parmağı var. Her neyse biz mevzumuz Transformers: Ay’ın Karanlık Yüzü’ne dönelim. Aslında film gayet keyifli başlamıştı. Seçilen konu çok sağlamdı. Sonuçta bizler hâlâ ayın öteki tarafında neler olup bittiğini tam olarak bilmiyoruz değil mi? Ben kestirmeden filmle ilgili üç büyük sorunumu sıralayayım:

1- Film, Avatar’dan bu yana 3 boyut dünyasını en iyi yansıtan film olarak gösteriliyor. İlk sorunum tam da bunanla, 3D ile. Çok açık söyleyeyim, 3D film izlemekten nefret ediyorum. Bence seyri zorlaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. N’olur bitsin bu 3D işkencesi!

2- İkincisi Megan Fox’un yerini devralan manken Rosie – Huntington Whiteley ile baş karakter Shia LaBeouf’un dayanılmaz uyumsuzluğu. Bu kadar profesyonel görünen işlerde (demek ki pek de öyle yürümüyor) sadece vücudu güzel olduğu için film boyunca cinsel obje olarak görünmesi gerçekten midemi bulandırdı.

3- 150 küsur dakikalık gereksiz uzunluk. Tamam, aksiyon sahneleri gerçekten başarılı. Ama tadında bıraksanız ne olur şu işi. Bu söyleyeceğim çok azımızı ilgilendiriyor ama basın gösterimlerinin arasız olması -en azından böyle uzun filmlerde- insanı filmden soğutuyor!

(29 Haziran 2011)

Gizem Ertürk

O Hep Kızılderili Ruhu Taşıdı: Marlon Brando

Nebraskalı Marlon Brando, sinemada ve hayatında daima ırkçılığa, soykırıma, ayrımcılığa uğrayanların yanında oldu. Birçok nesil onun filmleriyle sinemayı hep sevecek. Bu muhteşem oyuncu her zaman özlenecek.

Sinemanın gelmiş geçmiş en karizmatik ve en büyük oyuncularından Marlon Brando, 1 Temmuz 2004’te sonsuzluğa gitmişti. Kızılderili ruhu taşıyan bu muhteşem insanı sinema özlüyor. Televizyonlarda filmlerinin sıkça yayımlanmaması bir eksiklik. Brando, 3 Nisan 1924 yılında Nebraska eyaletinin Omaha şehrinde doğdu. Omaha, Nebraska’da yaşayan bir kızılderili kabilesinin adı. Elia Kazan’ın Ekim 1956’da ülkemizde gösterime giren 1954 yapımı “On the Waterfront – Rıhtımlar Üstünde” ve Ekim 1973’te ülkemizde gösterim şansı bulan Francis Ford Coppola’nın 1972 yapımı “The Godfather – Baba” filmleriyle iki defa Oscar kazandı. “Baba” filminde kazandığı Oscar’ı almadı ve bir kızılderili genç kadını törene yolladı. Çünkü Amerika’yla Hollywood’un kızılderililere ayrımcı ve yok edici tavırlarını protesto etmişti Brando. Töreni, “007 James Bond” Roger Moore ve muhteşem Lee Remick sunuyordu.

1940’ların sonlarında yönetmen Elia Kazan ve Lee Strasberg tarafından kurulan “Actors Studio”nun ilk öğrencilerinden biri olan Brando, 1950 yılında Fred Zinnemann’ın “The Men – Erkekler” siyah-beyaz filmiyle sinemaya giriş yaptı. Piyade bir teğmen Ken, İkinci Dünya Savaşı’nda Avrupa’ya gelir ve yaralanır. Felç olan Ken, umutsuz bir hastaya dönüşür ama diğer insanlar da var. Hastane atmosferi çok çarpıcı yansıyordu filmde. Karakterler de muhteşemdi tabii ki. Ken’in yaralandığı sahne gerçekten özeldi ve Brando’nun yüzündeki o şaşkınlık etkileyiciydi. Ama, o sinema oyuncusu olmak istemiyordu. Elia Kazan’ın Tennessee Williams’tan aktardığı 1951 yapımı siyah-beyaz “A Streetcar Desire – İhtiras Tramvayı”nda önce tiyatro sahnesinde, sonra sinema perdesinde oynadı Brando. Filmde Blanche DuBois’yı Vivien Leigh, Stanley Kowalski’yi Marlon Brando, Stella Kowalski’yi Kim Hunter, Harold “Mitch” Mitchell’ı Karl Malden oynadı bu başyapıtta. Caddeden, “Desire” adındaki bir tramvay geçip gider hep. Blanche, hayatın sonbahar mevsiminde. Megaloman, alkolik ve hâlâ çekici bir güneyli kadın. Stanley, kaba, ilkel, gençliğin bahar mevsiminde ve hayli çekici. Hamile Stella, Blanche’ın kız kardeşi. Blanche, New Orleans’a gelir ve kız kardeşinin evine yerleşir. Stanley, Blanche’ın kibarlığından hoşlanmasa da alttan alta ilgi de duyuyor ona. Alex North’un dramatik etkiyi çoğaltan müzikleri muhteşemdi. Filmdeki, iç ve dış mekân kullanımları, psikolojik derinlik veren ışık düzenlemeleri de mükemmeldi.

Hemen ardından 1952 yılında Meksikalı devrimci Emiliano Zapata’yı canlandırdı. Anthony Quinn’le iki kardeşi oynadığı siyah-beyaz “Viva Zapata” filminde Elia Kazan, iki kardeş arasındaki çatışmayı savaşla metafor kurarak anlattı. Anthony Quinn, Eufemio Zapata’yı oynarken, Emiliano’nun eşi Josefa’yı da Jean Peters canlandırdı. Kazan’ın 1953’te ülkemizde gösterime çıkan bu filminde bir şey keşfetmiştik. Kazan, çarpışma sahnelerinden önce genel çekimlerle seyirciyi bir an için sükûnetin içinde bırakıyordu. Bu kısa dinginliğin ardından tedirginlik hissediliyor ve şiddet görüntüleri yansıyordu sonra. Bu filmde, yakın çekimlerin hemen ardından şiddet sahnelerini fark etmedik. Brando, meslek yaşamının ilk yıllarında Kazan’ın filmleriyle istemese de sağlam bir yer edindi sinemada. 1954 yılında sinema tarihinin önemli filmlerinden biri “On the Waterfront – Rıhtımlar Üstünde”yle ilk Oscar ödülünü aldı. Bu film, gerçekçi mekânları ve atmosferiyle bugün bile ilham veriyor. Mafyayla iç içe geçmiş ve sarılaşmış sendikaları eleştiren bu film, bir bakıma yönetmen Kazan’ın özeleştirisi gibidir. Çünkü ona “gammazcı” diyorlardı hep. Filmin senaryosunu Budd Schubert (1914 – 2009) yazmıştı. Filmin hikâyesi New Jersey’de geçiyordu. 1954’te Henry Koster’in Annemarie Selinko’nun kitabından sinemaya aktardığı renkli ve sinemaskop “Desirée – Desirée: Napolyon’un Sevgilisi”nde, Napolyon’u canlandıran Brando’nun ilk renkli göründüğü filmdi ayrıca. Bu film ülkemizde Aralık 1956’da gösterime girdi. 1955’te, Brando, Joseph L. Mankiewicz’in yönettiği, Frank Sinatra ve Jean Simons’la başrolü paylaştığı “Guys and Dolls – Gönül Yolu”nda şarkı bile söyledi. Renkli ve sinemaskop bu film ülkemizde Ocak 1959’da gösterime çıktı.

Yükseliş sürüyor…

En iyi arkadaşı ve sinemadaki rakibi James Dean daha beyazperdede görünmeden Brando, sinemanın büyükleri arasına girmişti. 1953 yılında Joseph L. Mankiewicz’in Shakespeare’in oyunundan uyarladığı siyah-beyaz “Julius Caesar – Jül Sezar” filminde de boy gösterdi Antonius performansıyla. Mayıs 1958’de ülkemizde vizyona çıkmıştı bu film. Tiyatrodan ve “Actors Studio”dan kazandığı deneyimler, sinemada her rolü bir eldiven gibi üzerine geçirmesini sağlıyordu. Sesini, vücudunu ve kendine dair her şeyi perdedeki “o an”a veren Brando, yine de bir sonraki filminde hep mükemmelliyeti arıyordu. Bu araştırmaları kendinden yıllar sonra beyazperdede ölümsüz karakterler yaratacak olan Al Pacino ve Robert de Niro gibi aktörlere de ilham verdi. O özeldi ve sınır tanımıyordu.

1950’lerin ilk yarısı tam bir verimlilikle geçti, ama 1950’lerin ikinci yarısında bu verimlilik biraz düştü. Ama, bugünden bakınca yine de elle tutulur filmler bunlar. Aralık 1958’de ülkemizde gösterime giren Daniel Mann’in 1956 yapımı “The Teahouse of the August Moon – Çayhane”si, 1957’de Joshua Logan’ın “Sayonara – Elveda”sı gibi. “Elveda”, yine Aralık 1958’de ülkemizde gösterime girdi. Bu iki renkli filmin de sinemaskop görüntüleri çarpıcıydı. Bu filmlerden önce 1953’te Laslo Benedek’in siyah-beyaz “The Wild One – Kanlı Hücum”da, gençliğin idolü oldu kanun kaçağı Johnny karakteriyle. Motosikletli asi gençliği anlatan bu filmdeki kıyafetleriyle gençliği çarptı Brando. Derimontlu, kot pantolonlu ve tişörtlüydü üstelik. Bu film, 1956’da ülkemizde gösterime girdi.

1960’lara gelindiğinde Brando’nun sanatında gerileme başladı. Performans açısından olmasa da filmlerin değeri açısından bir gerileme bu. Aralık 1963’te ülkemizde gösterime çıkan, Stanley Kubrick’in yönetmesi beklenirken kendisinin yönettiği, muhteşem “technicolor” görüntülerin perdeyi kuşattığı 1961 yapımı “One Eyed Jacks – Aşk ve İntikam” westerni, ülkemizde Ocak 1968’de gösterime giren Charlie Chaplin’in 1967 yapımı renkli “A Countess from Hong Kong – Hong Konglu Kontes”i, Aralık 1968’de ülkemizde gösterim bulan Arthur Penn’in ırkçılık karşıtı 1966 yapımı renkli ve sinemaskop “The Chase – Kaçaklar”ı sinemasal değer olarak en öne çıkan filmlerdi bu dönemde.

1962’de, sinemanın önemli yönetmenlerinden Lewis Milestone’un “Mutiny on the Bounty – Gemide İsyan” filminde 1. Teğmen Fletcher Christian karakterinde göründü. Bu film, Charles Norhoff ve James Norman Hall’un romanlarından uyarlanmış. “Gemide İsyan” filminde MGM’in buluşu “Ultra Panavision 70” kullanıldı. Bu kamera, 1959 yapımı “Ben Hur”da kullanılan “MGM Camera 65″ten çok az farklıydı. İkisinin de formatı 2:76’ydı. “Cinerama”nın küçüğü bu gösterimde yine de perde kocamandı. Gözleriniz, bir uçtan bir uca perdede dolaşıyor aksiyonları seyrederken. Biliyorsunuz, ilk sinemaskop filmler gerçek 70 mm basılıyordu ve format 2:66’ydı. 1960’larda 70 mm görüntüler sıkıştırılıp 35 mm’ye basılmaya başlandı. Bu formata 2:35 deniliyor. Bu formattaki gösterimde projeksiyon makinesinin objektifinin önüne başka bir objektif takılarak görüntü açılıyor ve sonra görüntü tüm perdeyi kaplıyor. Şimdi olan bu. “Gemide İsyan” filmi, 1787’deki gemi isyanını anlatılıyordu. Büyük yönetmen Milestone, 30 Eylül’de Moldova’nın başkenti Kişinev’de doğdu, 25 Eylül 1980’de Los Angeles’ta öldü. Milestone, 1930 yapımı ölümsüz filmi siyah-beyaz “All Quiet on the Western Front – Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” savaş karşıtı savaş filmiyle ölümsüzleşti. 1966 yapımı “The Appaloosa – Batıda Vuruşanlar”, Sidney J. Furie’nin yönettiği “technicolor” çekilmiş sinemaskop bir “spagetti western”di. 1967’de ülkemizde gösterime çıkan filmde Matt karakterini canlandıran Brando, bir buffalo avcısıydı ve atını çalan Meksikalı bir haydutun peşine düşüyordu. “Appaloosa”, Amerikan kızılderililerin bindiği bir ata verdikleri ad. 1933 Toronto doğumlu yönetmen Furie’nin Aralık 1983’te ülkemizde gösterime giren “parapsikolojik” gerilimi “The Entity – Karabasan”, çok çarpıcıydı ve bazı sahnelerde seyirciyi koltuktan fırlatıyordu. Filmin kameramanı da muhteşem Stephen H. Burum’du. Bu kameraman, Francis Ford Coppola ve Brian de Palma’nın vazgeçemediği bir ustaydı bir vakitler.

Ülkemizde, 1991 yılında Telos ve Cem yayınevlerinden “Altın Gözde Yansımalar” adıyla yayımlanan Carson McCullers’ın romanı, 1993’te Can Yayınları’ndan yine aynı adla çıkmıştı. İşte bu roman, 1967 yılında önemli yönetmenlerden John Huston tarafından sinemaya “technicolor” ve sinemaskop olarak aktarıldı. Nisan 1969 yılında ülkemizde gösterime çıkan “Reflections in a Golden Eye – Parıltılı Gözler”, Marlon Brando’yla Elizabeth Taylor’ı bir araya getirmişti. Hikâye, 1948 yılında geçiyordu. Binbaşı Weldon, iktidarsız ve gizli eşcinseldi. Karısı Leonora’ysa taze dişiliğiyle her daim cinselliği çağrıştırıyordu. Leonora, bir “nemfoman”, yani cinsel doyuma varamayan bir kadındı ve kocasını bir yarbayla aldatıyordu. Filmde birkaç karakter daha öne çıkıyordu ve hepsinin de cinsellik yönünden başka sıkıntıları vardı. 1960’lardan gelen cesur film diyebiliriz bu yapıta. 1968 yapımı “Candy – Şeker Gibi”, ülkemizde ancak 1977’de vizyona çıkabilmişti. Fransız yönetmen Christian Marquand’ın yönettiği filmde kimler yoktu ki: Brando, Richard Burton, üstat müzisyen Charles Aznavour, James Coburn, üstat yönetmen John Huston, Walter Matthau, Beatles’ın davulcusu Ringo Starr ve filmin “şeker”i İsveçli Ewa Aulin. “Şeker Gibi”, “psychedelic” film diye anılıyor. Buna “ruhun tezahürü” deniliyor. Filmde kurbağanın ağzına puro yerleştiriyordu. Gerçekten çok vahşi bir sahneydi bu.

Brando’nun yolu, 1969 yılında sinemanın önemli yönetmenlerinden Gillo Pontecorvo’yla (1919 – 2006) buluştu. Ocak 1974’te ülkemizde gösterime çıkan “Queimada – İsyan – Kanlı Ada”, Karayipler’deki Haiti’nin tarihine kamera çeviriyordu. Filmde, Haiti’nin adı hayali Portekiz “Queimada” adası olarak geçiyordu. Ama, Amerikalı haydut William Walker (1824 – 1860) gerçekti. Walker, 19. yüzyılda Güney Amerika ülkelerinde darbe yaparak yönetimleri ele geçirmeye çalışmış. Nikaragua’da cumhurbaşkanlığı yapmış, 1860 yılında Honduras hükümeti tarafından idam edilmiş. Filmdeki Walker, İngiliz ajan provakatör olmuş. Değerlendirmelerde bu filmin, Haiti Devrimi’ne ve Vietnam Savaşı’na gönderme yaptığı söyleniyor. Filmin müzikleri büyük Ennio Morricone tarafından yapılmış ve bazı anlarda acı bir çığlık gibi bu müzik. Ön jenerik de unutulmaz. Senaryoya Franco Solanas’ın da katkısı olmuş.

Brando, ülkemizde Kasım 1972’de gösterime girmiş 1971 yapımı Michael Winner’ın “The Nightcomers – Karanlıkla Gelen Adam” korku-gerilim filminde önce uşak, sonra bahçıvan Peter Quint’ti. Orijinal anlamı “Gecegezenler” olan film, romanlarını genelde İngiltere’de yazmış Amerikalı yazar Henry James’in (1843 – 1916) “The Turn of the Screw” kısa romanındaki karakterlerden ilham almış. Bu roman ülkemizde “Yürek Burgusu – Ormandaki Canavar – Daisy Miller” adıyla 1988’de Adam Yayınları’ndan çıkmıştı. Bu roman ilk defa 1961 yılında Jack Clayton tarafından “The Innocents – Masumlar” adıyla sinemaya uyarlanmıştı. Siyah-beyaz ve sinemaskop bu korku filminin başrollerinde muhteşem Deborah Kerr (1921 – 2007) vardı. Winner’in filmi, James’in karakterlerini kullanıyordu sadece. Romanın öncesinde gelişen olayları anlatan film, romanın başlarında da bitiyordu. Buna “prequel”, yani “ön bölüm” deniliyor. Victoria devri İngilteresi’nde geçiyordu hikâye. Biliyorsunuz bu devir, 1837 – 1901 yılları arasında yaşanan yıllardı Britanya’da.

Unutulmaz Corleone…

1972 yılında Francis Ford Coppola’nın “The Godfather – Baba” filminde çizdiği mafya babası Don Vito Corleone kompozisyonuyla beyazperdeye ağırlığını yeniden koydu Brando. Coppola’nın bu “gang opera”sı Hollywood tarihinde Mervyn LeRoy’un 1931 yapımı gangster filmi “Little Caesars – Küçük Sezar” ve Howard Hawks’un 1932 yapımı kara film sularında da dolanan “Scarface – Yaralı Yüz” gangster filmi kadar etkileyiciydi. “Baba” filminde Brando, muhteşem bir performans koydu ortaya. Konuşma tonu, vücut hareketleri ve karizmasıyla çok özel bir roldü bu sinema tarihinde. Elbette Nino Rota’nın tema müziği de unutulmazdı. Bu müzik bu filmin ruhuna çok şey kattı. Brando, ülkemizde Ekim 1973’te gösterime giren 1972 yapımı Bernardo Bertolucci’nin “Ultimo Tango a Parigi / The Last Tango in Paris – Paris’te Son Tango” filmiyle yine herkesi şaşırttı. Film, erotikti ve yıllarca İtalya’da yasaklanmıştı. Brando, 1976’da Jack Nicholson’la bir araya geldi. Arthur Penn’in yönettiği “The Missouri Breaks – Bozgun” westerni, 1970’lerden gelen önemli bir filmdi. Bu filmde Randy Quaid, Frederic Forrest, Harry Dean Stanton gibi önemli oyuncular da vardı.

Brando, 1978 yılında on dakika göründüğü Richard Donner’ın “Superman the Movie – Süpermen” filminde Jor-El karakterindeydi. Bu film, sinema perdesinde gördüğümüz “technicolor” tonları en parlak filmdi. Belki de negatif ve pozitifler “Süpermen” için özel üretilmiştir. Bu film ülkemizde Kasım 1979’da gösterime çıkmıştı. 1979’da yine Coppola’yla yolları buluştu Brando’nun. “Apocalypse Now – Kıyamet” filmi, Vietnam savaşına başka bir açıdan bakıyordu. Bu filmde çılgın albay Walter E. Kurtz’u oynadı Brando. “Kıyamet”, sanki bir yol filmi gibiydi. Tekne, uçsuz bucaksız nehirde sürekli yol alırken, savaşın tüm trajedileri de sinemaskop görüntüyle yansıyordu. Seyirci daima savaşı hissediyordu. Film, Joseph Conrad’ın “Heart of Darkness” romanından uyarlandı. Roman, 2000 yılında İletişim’den, 2006’da Seyhan Yayıncılık’tan “Karanlığın Yüreği” adıyla çıkmıştı. “Kıyamet”, ülkemizde Şubat 1980’de gösterim şansı bulmuştu.

Uzun yıllar ara verdiği sinemaya 1989 yılında bir kadın yönetmen Euzhan Palcy’nin “A Dry White Season – Kuru Beyaz Bir Mevsim” filmiyle döndü. Para almadığı bu film Güney Afrika’daki korkunç ırkçılığı perdeye yansıtıyordu. 1996 yılında “yaşlı kurt” John Frankenheimer’ın (1930 – 2002) H. G. Wells’den uyarladığı “The Island of Dr. Moreau – Dr. Moreau’nun Adası”nda çılgın doktor Moreau’ya hayat verdi. Son olarak kendi hayatını oynayacağı bir filmde oynamak istedi ama olmadı. Sinemanın önemli ikonlarından biri olan Brando, kızılderililerin, ırkçılığa, ayrımcılığa uğrayanların, gençliğin ilhamıydı. Toprağı bol olsun.

Filmlerinden:

1950: The Men – Erkekler
1951: A Streetcar Named Desire – İhtiras Tramvayı
1952: Viva Zapata
1953: Julius Caesar – Jül Sezar
1953: The Wild One – Kanlı Hücum
1954: On the Waterfront – Rıhtımlar Üstünde
1954: Desirée – Desirée: Napolyon’un Sevgilisi
1955: Guys and Dolls – Gönül Yolu
1956: The Teahouse of the August Moon – Çayhane
1957: Sayonara – Elveda
1961: One Eyed Jacks – Aşk ve İntikam
1962: Mutiny on the Bounty – Denizde İsyan
1966: The Chase – Kaçaklar
1966: The Appaloosa – Batıda Vuruşanlar
1967: A Countess from Hong Kong – Hong Konglu Kontes
1967: Reflections in a Golden Eye – Parıltılı Gözler
1968: Candy – Şeker Gibi
1969: Queimada – İsyan – Kanlı Ada
1971: The Nightcomers – Karanlıkla Gelen Adam
1972: The Godfather – Baba
1972: The Last Tango in Paris – Paris’te Son Tango
1976: The Missouri Breaks – Bozgun
1978: Superman the Movie – Süpermen
1979: Apocalypse Now – Kıyamet
1980: The Formula – Formül
1989: A Dry White Season – Kuru Beyaz Bir Mevsim
1990: The Freshman – Akıl Hocası
1992: Christopher Columbus: The Discovery – Kristof Kolomb: Keşif
1994: Don Juan de Marco
1996: The Island of Dr. Moreau – Dr. Moreau’nun Adası
2001: The Score – Komplo

(28 Haziran 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Aaron Dışarıdaki Hayatı Keşfediyor

Çömez (Cherry)
Yönetmen-Senaryo: Jeffrey Fine
Müzik: Bobby Johnston
Görüntü: Marvin V. Rush
Oyuncular: Kyle Gallner (Aaron), Laura Allen (Linda), Brittany Robertson (Beth), Esai Morales (Wes), D.C. Pierson (Vahşi Bill), Zosia Mamet (Darcy), Matt Wallsh (Profesör Van Aucken), Kirk Anderson (Phil)
Yapım: Cherry Movie (2010)

Adını pek duymadığımız Amerikalı yönetmen Jeffrey Fine, “Çömez” filmiyle çok genç bir insanın gözüyle dış dünyayı anlamasını ve keşfetmesini yer yer mizahi bir dille anlatmış.

Ivy League denilen mühendislik programından Michigan Üniversitesi’ne 17 yaşında giren Aaron’ın, okulla hayat arasında geçip giden günleri ona çok şey öğretiyor hayatının baharında. “Ivy League”in anlamı “Sarmaşık Ligi” demek. Amerika’da vakıf üniversitelerinin kurduğu bir lig bu. Mezhepsel yönleri de var. Günümüzde mezhepler ikinci plâna düşmüş. Dahi ve elit öğrencileri liselerde keşfedip bünyelerine katıyorlar. Western Michigan Üniversitesi bir devlet kurumu olmasına rağmen bu lig gibi öğrenci de alabiliyormuş demek ki. Babası Phil’in kâğıda çizdiği resimdeki kadınların klitoristinin mantıki izahı olmayan yerleşimi gibi izah edilemeyen hayatın karmaşıklığının tam ortasına düşüyor Aaron. Annesinin mutlak güven ortamı yarattığı evde, ataları gibi kaderi de çiziliyor ve o da mühendistlik okumaya yollanıyor. Annesinin kuralcılığı ve plânlamacılığının çok uzağında kadınların da olduğunu keşfediyor. Resim çizmeyi mühendislik eğitiminden daha çok seven Aaron, seçmeli ders olarak seçtiği resim dersinde 34 yaşındaki Linda’yla arkadaş oluyor. Linda’nın 14 yaşında Beth adında bir kızı da var. Aaroon, Linda’yı tanıdıkça, annesinin yarattığı güvenli sığınağın dışarısındaki hayatı da keşfediyor. Üniversitenin yurdunda kızlar ve erkekler aynı yerde kalıyorlar. Elbette bol bol ilişkiler de yaşanıyor. Aaron’ın oda arkadaşı “Vahşi” Bill’in çapkınlığı yüzünden bolca kapının önünde kalıyor. Kendisi de okulda Darcy’yle karşılaşıyor. Aaron’la Darcy arasında büyük bir aşkın doğacağını düşünüyorsunuz, ama Darcy kendine “doğanın doğal kadını” diyor. “Doğanın doğal kadını” demek, Aaron için, arkasına bakmadan gitmek demek. Linda’ya daha sık gitmeye başlıyor Aaron. Geçmişi gizemli Linda, polis Wes’le beraber. Wes onunla evlenmek istese de Linda, geçmişindeki hataları yapmak istemiyor. Üniversite öğrenimini yarım bırakmış Linda, Beth daha küçükken çok içki içtiğinden hayatı savrulmuş. Kalamazoo’da kendine ve Beth’e yeni hayat hazırlamak için gelmiş Linda. Filmi seyrederken keşfetmeniz olaylar gelişiyor ve Linda’yla kızı yeni yollara düşürüyor. Belki yolları yine buluşacak. Ama hayat, bazı şeyleri zaman içinde değiştiriyor ve kendi plânlarını uygulayabiliyor. Buna kader diyorlar.

Kalamazoo’yu bir gösterseydi…

Filmin hikâyesi, Michigan eyaletinin güneybatısındaki en büyük şehri olan Kalamazoo’da geçiyor. Yönetmenin muhteşem Kalamazoo Nehri’ni göstermediği için hayıflanıyorsunuz. Bu nehirde oltayla irice balık bile avlanabiliyor. Kalamazoo’nun biraları da çok leziz deniliyor. Bu şehirde Mayıs aylarında “Kalamazoo Uluslararası Animasyon Festivali” (KAFI) bile düzenleniyor. Virginialı yönetmen Jeffrey Fine, 1990’lardan beri sinema ve televizyon ortamında bulunmasına rağmen genelde pek bilinmiyor buralarda. Yönetmen, 1996’da AIDS üzerine bir dram olan “No Easy Way – Kolay Yol Yok” filmini çekmişti. 2010 yapımı “Cherry – Çömez”, yönetmenin adını öğretecek gibi. Gerçekten yönetmen, çok genç Aaron’ın gözleriyle dış dünyayı anlamasını ve keşfetmesini yer yer mizahi olarak hoş bir dille perdeye yansıtabiliyor. Linda ve Beth, hayat kadar gerçek. Aaron’ın yoluna çıkan en iyi şeyler belki de. Filmin son jeneriği de iyiydi. 1986’da Pensilvanya’da doğan Kyle Gallner, Türkiye’de gösterilmiş televizyon dizileri “Smallville”de Bart Allen ve “CSI: NY”de Reed Garrett karakterlerini canlandırdı. Genç oyuncu Samuel Bayer’ın 2010 yapımı “A Nightmare on Elm Street – Elm Sokağında Kabus” filminde Quentine karakteriyle başrollerin birindeydi. Darcy’yi canlandıran Zosia Mamet, ünlü tiyatrocu ve sinemacı David Mamet’in kızı.

(Bu yazı 24 Haziran 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

(24 Haziran 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Romalılar Britanya’yı İşgâl Ettiklerinde

Kartal (The Eagle)
Yönetmen: Kevin Macdonald
Roman: Rosemary Sutcliff
Senaryo: Jeremy Brock
Müzik: Atli Örvarsson
Görüntü: Anthony Dod Mantle
Oyuncular: Channing Tatum (Marcus), Jamie Bell (Esca), Donald Sutherland (Aquila Amca)
Yapım: Film4-Focus-Toledo (2011)

İskoçyalı belgeselci Kevin Macdonald, Jeremy Brock’la yeni şibirliğinde, Romalıların Britanya’yı işgâl devirlerini anlatıyorlar. Film, İngiliz yazar Rosemary Sutcliff’in 1950’lerdeki tarihi çocuk serisinden uyarlandı.

Belgeselcilikten gelen 1967 Glasgow doğumlu yönetmen Kevin Macdonald, 2011 yapımı “The Eagle – Kartal” filminde, Roma İmparatorluğu’nun Britanya’daki hükümranlığını genç bir Romalı komutan Marcus Aquila’nın macerasıyla anlatıyor. Bu filmi nasıl okumalı? ABD ve Birleşik Krallık, koalisyonla Irak’ta ve Afganistan’daki işgâllerle insanlığa trajediler yaşatıyorlar. Daha geriye gidildiğinde, beyazlar Amerika’ya geldi ve kızılderilileri soykırıma uğrattı. Bizler, toprakları işgâl edilmiş insanlardan yanayız. Bu filmde de Britanyalılardan yanayız. İngiliz yazar Rosemary Sutcliff’in (1920 – 1992) 1950’lerde tarihsel – macera çocuk serisinden çıkmış “The Eagle of the Ninth” (Dokuzuncu Kartal) resimli romanından uyarlanan Macdonald’ın bu filminde alt metin olarak bunları mı görmeliyiz? Yoksa bu film bir ironi miydi? Macdonald, 2006 yapımı ilk filmi “The Last King of Scotland – İskoçya’nın Son Kralı”yla hatırlanıyor. Yönetmenin ikinci filmi 2009 yapımı “State of Play – Devlet Oyunları” da ülkemizde gösterime girmişti. MacDonald, yönetmen-senarist Jeremy Brock’la “İskoçya’nın Son Kralı”ndan sonra bir daha işbirliği yapıyor “Kartal”la. Brock, John Madden’ın 1997 yapımı “Mrs. Brown – Sadık Arkadaş” ve Gillian Armstrong’un 2001 yapımı “Charlotte Gray” filmlerine yazdığı senaryolarla biliniyor.

Babanın onuru ve kartal…

Bu tarihsel epik filmde, Romalı genç Marcus Flavius Aquila, yeni görevi için Britanya’ya garnizona komuta etmek için geliyor. 2. yüzyıl, yani M. S. 140. Keltler, Roma garnizonuna baskın düzenlerler. Yaralanan Marcus, gözlerini amcası Aquıla’nın yanında açıyor. Tedavi gören Marcus, küçük arenada köle Esca’yı ölümden kurtarıyor ve sonra Esca’yla beraber, babasının ve Dokuzuncu Lejyon’un onuruyla kartal heykelini kuzeydeki kabileden kurtarmak için İskoçya’ya, yani Highlander’e gidiyorlar. Bu zorlu yolculukta, Brigantes kabilesiyle karşılaşıyorlar. Mohawk kızılderilileri gibi yüzlerini boyamış genç savaşçıları olan kabile, Marcus’un babasının askerleriyle de savaşmış yakın geçmişte. Kartal heykeli de onların elinde. “Seal People”, yani mühür insanlar denilen genç savaşçılar, heykeli alan Marcus ve Esca’nın peşine düşüyorlar. Atları olan Marcus ve Esca, yayan yürüyen savaşçılara yakalanıyorlar. Marcus’un, babasının dağılmış askerleri bir araya geliyor ve Briganteslerle kanlı kılıçlı bir çarpışma başlıyor. Filme bakarsanız, iyiler Romalılar, kötülerse kabileler. Onlar vahşiler ve bizim bildiğimiz medeniyetten de yoksunlar. İnsana hiç de yabancı gelmiyor bu bakışlar. İnsan kızılderili soykırımlarını, işgâle uğramış Irak ve Afganistan’ı düşünüyor hemen. Batı hep yok edecek gibi. Esca, bir Pict. Bu Pictlerin dili, Galler’de konuşulan ilk dil. Pictlerin kökleri, “Britanya Demir Çağı”na kadar gidiyor. Marcus ve Esca’nın savaştıkları kabile Brigantesler, Britanya’nın kuzeyinde İskoçya’dan ve İrlanda’ya kadar yayıldılar. Onlar da Kelt kavminden. Keltler (Celtic), Romalılar tarafından dağıtılsalar da, kökleri hâlâ sürüyor. Orta Avrupa’dan başlayarak Britanya’ya kadar. Biliyorsunuz, Cermen ırkından olan Anglosaksonlar, M. S. 5. yüzyıldan itibaren Britanya’yı istilâ etmeye başladılar ve günümüzün İngilizleri oldular. İngilizler ortada yokken Britanya’da İrlandalılar, Galliler ve İskoçlar vardı. Hepsi de kabileydi işte.

1980 Alabama doğumlu Channing Tatum’un, Dito Montiel’in 2006 yapımı “A Guide to Recognizing Your Saints – Hayatındaki Azizleri Keşfetme Kılavuzu” filmiyle buralarda da adı duyulmuştu. 1986 doğumlu İngiliz oyuncu Jamie Bell, Stephen Daldry’nin 2000 yapımı “Billy Elliot”la sinemaya başladı, hem de başrolle. Danimarka sinemasında “Dogma” akımının önemli yönetmenlerinden Thomas Vinterberg’in 2005 yapımı “Dear Wendy – Sevgili Wendy”yle yeni bir çıkış yakalamıştı. 1935 doğumlu Kanadalı oyuncu Donald Sutherland, Hollywood’un yaşayan büyük oyuncularından. Onun göründüğü, Robert Altman’ın 1970 yapımı “M. A. S. H. – Cephede Eğlence”, Alan J. Pakula’nın 1971 yapımı “Klute – Fahişe”, Bernardo Bertolucci’nin 1976 yapımı “Novecento – 1900”, yine 1976 yapımı Federico Fellini’nin “Il Casanova di Federico Fellini – Kazanova” filmleri unutulmaz. Filmde, İzlandalı besteci Atli Örvarsson’un etnik tınılarına da kulak verin. Filmin İngiliz kameramanı Anthony Dod Mantle ünlü bir sanatçı. Lars von Trier ustanın vazgeçemediği bir usta o. Trier’in 2009 yapımı “Antichrist – Deccal” filmindeki sinemaskop görüntüleri insanı büyülüyordu. “Kartal” filmindeki sinemaskop çerçeveleri de büyülüyor. Marcus’un tedavi gördüğü amcasının yaşadığı köydeki çekimler çok estetikti. Bu sahnelerde ışık yumuşak kullanılmış ve sıcak fotoğraflar yansımış perdeye. Elbette, Brigantes kabilesinin yansıdığı tüm sahneler de öyle. Işık düzenlemeleri bir ressamın tualinden ödünç alınmış gibi. Renk kontrastları da çok keskin bu kabile sahnelerinde. Marcus’un çocukluğundan anlarda kameraman Mantle, objektifle oynayarak görüntüyü biçimbozumuna uğratıyor. Çerçevenin bazı bölümleri bulanıklaşıyor.

(24 Haziran 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Kadınların Büyük Mücadelesi

Kadının Fendi (Made in Dagenham)
Yönetmen: Nigel Cole
Senaryo: William Ivory
Müzik: David Arnold
Görüntü: John de Borman
Oyuncular: Sally Hawkins (Rita), Geraldine James (Connie), Bob Hoskins (Albert), Miranda Richardson (Bakan Castle), Daniel Mays (Eddie), Rosamund Pike (Lisa), Rupert Graves (Peter)
Yapım: BBC Films-HanWay-UK Film Council (2010)

İngiltere’de 1968’de otomobil fabrikasındaki kadın işçilerin grevini anlatan “Kadının Fendi”, etkileyici ve insanı kadınlardan tarafa çeken bir film.

Yıl 1968. Dünyada 68 kuşağının rüzgârı eserken, Dagenham’daki Ford otomotiv fabrikasında kadınlar, “eşit işe eşit ücret” grevine gidiyorlar. Bu tarihe, “Ford dikiş makinecileri grevi” olarak geçti. Kadınlar, fabrikada koltuk döşemeleri dikiyorlar. İşçi sendikasının temsilcisi Albert Passingham, kadın işçileri yavaş yavaş greve hazırlıyor. Kadınlardan yana olan Albert, annesinin köle gibi çalışıp erkeklerin yarı ücret almasına hayatı boyunca öfkelenmiş bir insan. Bu yüzden daima kadınların hakkı olanı kazanmasını istiyor. Eddie’yle evli, Sharon ve Graham adında çocukları olan Rita O’Grady, toplantıda birden kendini grevin başında buluyor. Patronlarla ilk görüşmede Connie tutuk kalınca, etkili bir konuşma yapan Rita, grevin liderliğine geliveriyor. Rita, kadınların veya tüm insanların doğuştan hakkı olanları da hatırlatıyor filmde. Kadınlar köle değil ve kadınların elde ettikleri erkeklerin bir lütfu da değil. Başlarda eşini destekleyen Eddie, Rita’nın yoğun koşuşturmasından çocuklara bakmakta zorlanıyor ve sinirleri harap oluyor. Eddie’nin ıstıraplarını seyrederken, aslında kadınların doğuştan kahraman olduğunu fark ediyorsunuz. Biz erkeklerin hayatlarını ne kadar da kolaylaştırıyorlarmış. Her şey eşitlenince kadınların da hayatları kolaylaşıyor işte.

Sınıfını bilmek mi?..

Filmde, gelişmiş bir kapitalist toplumdaki, özellikle İngiltere’deki sınıfsal farklılık, cinsiyetçi ayrımcılık ve ikiyüzlülük hemen fark ediliyor. Rita ve ailesi toplu konutlarda yaşıyorlar. Rita, okulda oğlu Graham’i cetvelle döven öğretmene haddini vermeye gittiğinde sınıfsal bir aşağılanmayla karşılaşıyor. Aşağıdakiler, yukarıdakiler yani. Hikâyeye burada, kocası Peter Hopkins otomobil fabrikasında üst düzey yönetici olan Lisa da giriyor. En iyi üniversitelerin birinde tarih okuyan entelektüel Lisa, kocasının kendisini aşağılamasından dolayı belki, “aşağı sınıf”ın hareketine destek veriyor. Sonunda, İşçi Partisi’nin iktidarında 1968 – 1970 arasında İstihdam ve Verimlilik Devlet Bakanı olan Barbara Castle, kadın işçilerin sorunlarını çözüyor. Kadın işçiler önce 1970’te Britanya’da, sonra da diğer sanayileşmiş ülkelerde “Eşit Ücret Yasası”yla haklarını kazanıyorlar.

Kadınlar haklıdır…

Sol ruhlu The Guardian, bu film için “iyi hissettiren film” demiş. Gerçekten filmi seyrederken hoş esprilerle yüklü tatlı bir film diyorsunuz, filmin kadınların hakları için mücadele ettiklerini unuttuğunuzda. Hatta film unutturuyor. Otomobil fabrikasında greve giden kadınların lideri olan Rita, aslında hayali bir karakter. Grevi sürükleyen birkaç kadını Rita’da toplamış yönetmen. Filmin geçtiği mekânlar gibi. Filmin hikâyesi, Londra’nın doğusunda ve başkentin yaklaşık 19 km uzağındaki Dagenham banliyösünde geçiyor. Elbette Ford fabrikası, tarihinde karanlık bir sayfayı anlatan böyle bir filme mekânlarını vermeyeceği için, Dagenham şehri ve Ford fabrikası, Galler’deki Merthyr Tydfil şehrine bağlı Pentrebach’ta çekilmiş. Pentrebach’taki 2009’da kapanmış Hoover fabrikası, Ford fabrikasına dönüştürülmüş. Filmde duyulan, 1960’ların sonuna kadar kaydedilmiş müziklerden ve şarkılardan oluşturulmuş. Şarkıların hepsi elbette Amerikan ve İngiliz malı. Filmde, besteci David Arnold’ın özgün tınıları da duyuluyor. 1959 doğumlu İngiliz yönetmen Nigel Cole, 2003 yapımı “Calender Girls – Takvim Kızları” ve 2005 yapımı “A Lot Like Love – Aşk Gibi Bir Şey” filmleri buralara kadar gelmişti. 2010 yapımı “Made in Dagenham – Kadının Fendi”, Britanya’da “Made in Dagenham” adıyla anılıyor. Nedendir bilinmez bu filmin ne kadar çok adı var böyle. “We Want Sex – Seks İstiyoruz”, “We Want Sexual Equality – Cinsel Eşitlik İstiyoruz”, Britanya’da “Made in Dagenham – Dagenham Malı” gibi. Aslolan, ülkesinde hangi adla oynadığı. Filmin sinemaskop görüntüleri gerçekten çarpıcı. Öncelikle otomobil fabrikasındaki anlarda. Filmin kameramanı John de Borman, son dönemlerde öne çıkmış filmlerin gözü oldu. Filmde dönemin ruhu iyi yansıtılmış. 1960’lar, dekorlarla, kostümlerle ve arabalarla o dönemdeymiş hissini veriyor. Yönetmen filminin aralarında belgesel görüntüler de kullanıyor. Son jenerikte grevci kadınların da gerçek belgesel görüntülerini gösteriyor. 1976’da Londra’da doğan Sally Hawkins, perdede karakterlerine ruh katan oyunculardan. Tiyatrodan gelme Hawkins, sinemada da kendini fark ettirmeyi başardı. Mike Leigh’in “Vera Drake – Hemşire”de Susan (2004) ve “Happy-Go-Lucky – Daima Mutlu”da Poppy (2008), Woody Allen’ın “Cassandra’s Dream – Cassandra’nın Rüyası”nda Kate (2007) gibi oynadığı karakterlerle hatırlayabilirsiniz. Evet, kadınlardan yana olmak insana kendini iyi hissettiriyor. Bu film gibi. “Kadının Fendi” filmi, 30. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde de gösterilmişti.

(24 Haziran 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Özgürlüğe Doğru Uzun Yürüyüş

Özgürlük Yolu (The Way Back)
Yönetmen: Peter Weir
Eser: Slawomir Rawicz
Senaryo: Keith R. Clarke-Peter Weir
Müzik: Burkhard von Dallwitz
Görüntü: Russell Boyd
Oyuncular: Jim Sturgess (Janusz), Ed Harris (Smith), Colin Farrel (Valka), Dragos Bucur (Zoran), Saoirse Ronan (Irana), Gustaf Skarsgard (Voss), Mark Strong (Khabarov), Alexandru Potocean (Tomasz), Sebastian Urzendowsky (Kazik)
Yapım: Exclusive Films-National Geographic (2010)

Avustralyalı Peter Weir’in, Polonyalı Slawomir Rawicz’in kitabından uyarladığı “Özgürlük Yolu”, Gulag’tan kaçan birkaç mahkumun zorlu ve trajik yolculuğunu anlatıyor.

Bu film, gerçek bir trajediden sinemaya uyarlandı. Eski subay Polonyalı yazar Slawomir Rawicz’in (1915 – 2004), Sovyetler’in Gulag diye adlandırdıkları çalışma kampından birkaç savaş esirinin firarını anlatan “The Long Walk: The True Story of a Trek to Freedom – Uzun Yürüyüş: Özgürlüğe Göçün Gerçek Hikâyesi” romanından uyarlanan 2010 yapımı “The Way Back – Özgürlük Yolu”, bu trajediyi tüm ayrıntılarıyla ve derinlikli anlatıyor. Stalin’i hâlâ sevenler için bu roman ve film büyük bir hayal kırıklığı olabilir. Ne yapalım, gerçekler ve trajediler romantik değil. Gulag’tan kaçış, 1942 kışında başlıyor. Kaçan mahkûmlar, altı bin kilometre yol yürüyorlar. Geriye kalansa dört kişi. Sovyetler’e inanmış gizemli mühendis Bay Smith, finale doğru Himayalalar’da gizemli bir kayboluşla hikâyeden ayrılıyor ve üç kişi Hindistan’a, özgürlüklerine ulaşıyor. Film, 2. Dünya Savaşı’nın başlarında Polonya’da açılıyor. Muhalif Janusz, eşinin ihbarıyla tutuklanıyor. Elbette Janusz’un eşine işkence yapılmış. Janusz, yirmi yıl yatmak üzere Sibirya’daki Gulag’a sürgün ediliyor. Orada, Khabarov adlı bir sanatçıyla dostluğu gelişiyor. Khabarov, Janusz’a kaçmak için ilham ve plân veriyor. Filmin derinliğinde oğlunu kaybettiği öğrenilen Bay Smith, kendisine işkence bir gün daha yaşamak için çaba gösteren bir insan. Hem suçluluk hem de vicdan azabı çekiyor. Sovyet Devrimi’ne inanıp Rusya’ya metro yapmak için oğluyla giden Bay Smith, oğlu Kızıl Ordu tarafından işkenceyle öldürülmüş. Kendi yarattığı cehenneminde yanıyor Bay Smith. Firari mahkûmlar içinde Letonyalı Voss, ressam Tomasz, gece körlüğü olan Kazik, Yugoslav muhasebeci Zoran ve Janusz’la beraber tehlikeli bir Rus mahkûm Valka, Khabarov’un plânıyla gecenin derinliğinde firar ediyorlar. Baykal Gölü’nden geçip Moğalistan’a özgürlüğe ulaşmayı umudediyorlar. Yollarına, Irena adında bir Polonyalı bir kız çıkıyor. Ailesi katledilip katledilmediği gizemli kalan Irena, Kollektif Çiftlik’ten firar etmiş ve Gulag mahkûmlarını takip etmiş günlerce. Mahkûmlar önce kızı istemese de, Irena sanki umudu simgeliyor. Bu zorlu yürüyüşte Kazik, Tomasz ve Irena yolda ölüyorlar. Valka da, Moğolistan sınırında onlardan ayrılıyor. Daha sonra Bay Smith de yol arkadaşlarını terk ediyor, ama geriye kalan üç kişi Janusz, Zoran ve Voss, Hindistan’a ulaşıp özgür oluyorlar.

Çarpıcı görsellik…

Avustralya’nın Sidney şehrinde 1944 yılında doğan Peter Weir, Joan Lindsay’in aynı adlı romanından uyarladığı “Picnic at Hanging Rock – Hanging Rock’ta Piknik” filmiyle dünyada adını duyurdu. Bizim içinse, 1982’de ülkemizde gösterime giren 1981 yapımı “Gallipoli – Gelibolu” filmiyle fark edildi. Çanakkale’de Anzak askerlerinin 1915’teki trajedisini anlattı 1. Dünya Savaşı atmosferinde. 1989 yapımı “Dead Poets Society – Ölü Ozanlar Derneği”, onun ikinci doğuşu oldu. Weir’in “Özgürlük Yolu” filminin anlatımı ve sinemaskop görüntüleri çok çarpıcı. Filmin bazı anlarında, yönetmenin “Gelibolu” filminin de kameramanı olan Avustralyalı Russell Boyd’un, “Gelibolu” filmindeki gibi genel çekimler oluşturması insana heyecan veriyor. Sabit açıda duran kamera, genel açıdan insanları çerçevenin bir tarafından diğer tarafa yürüyüşünü takip etmesi estetik anlamda yönetmenle kameramanın tarzını ortaya koyuyor. Bizlere de az da olsa nostalji yaşatıyor bu çekimler. Yönetmen, yolculuk derinleştikçe, iyi yazılmış senaryonun da yardımıyla karakterlerin ruhsal derinliklerini ve sarsıntılarını görsel açıdan da yansıtabiliyor. Ama, kelimeler güçlü. Moğolistan’da bir tapınağın harabeye dönüştüğünü gören Voss, kendi kilisesini hatırlıyor ve günah çıkartıyor işlediği cinayeti anlatarak. Azılı bir suçlu olan Valka, sanki hayatın gerçekleri gibi duruyor hikâyede. Belki de hikâyenin romantiği Janosz. Halüsinasyonlar gören Janosz, kendine sıcaklık ve dayanma gücü veren evinin bahçesini hayal ediyor. Filmdeki en son sahne gözleri hafifçe yaşartacak sanki. Son sahneden hemen önce, siyah-beyaz belgesel görüntülerle, savaş sonrası Sovyetler’in kuşatmasında kalıp “demirperde ülkeleri” olan Doğu Avrupa ülkelerinden özgürlük eylemleri yükselirken Kızıl Ordu tanklarla o ülkelere girip eylemleri bastırıyor. Sonunda, 1989’da Berlin’deki duvar yıkılıyor ve özgürlük geliyor.

Filmden yansıyan vahşi doğa da hikâyeye anlam katmış. Karlar, soğuklar, çöl sıcakları ve insanın dayanma gücü. İnsanı gerçekten etkiliyor yönetmen Weir. Filmdeki müzikler de gerçekten iyi ve bazı anlarda bu tınıların ruhunuzda dolaştığını sanıyorsunuz. Alman besteci Burkhard von Dallwitz’in, yol arkadaşlarının Moğolistan’a geçtiklerinde fonda etnik tınılar duyuluyor. Bu insana coşku ve hüznü aynı anda yaşatıyor. Himalayalar’da daha yoğun senfonik müzikler duyuluyor perdede. Colin Farrell ve Ed Harris, filmin lokomotif oyuncuları. Sinemaseverler, Janusz’u canlandıran 1978 doğumlu İngiliz oyuncu Jim Sturgess’i, Julie Taymor’ın 2007 yapımı “Across the Universe” filmindeki Jude karakteriyle hatırlayabilirler. Bu oyuncu Lehçe de konuşuyor filmde. İrlandalı, ama 1994 New York doğumlu Saoirse Ronan, Joe Wright’ın 2007 yapımı “Atonement – Kefaret” filminde küçük Briony karakteriyle hatırlayabilirsiniz. Wright – Ronan ikilisi son olarak 2011 yapımı “Hanna” aksiyon-gerilim filmiyle bir araya geldi. Ronan en çok Peter Jackson’ın 2009 yapımı “The Lovely Bones – Cennetimden Bakarken” filminde seyircileri etkisi altına almıştı Susie karakteriyle. Bu İngilizce, Rusça ve Lehçe konuşan filmin bir bölümü, Hindistan’ın Batı Bengal eyaletinin yüksek kesimlerinde, Himalayalar’da yer alan Darjeeling’de çekilmiş. Filmdeki diğer mekânsa, Fas’ın Sahra Çölü’nün içinde bir vaha olan Erfoud. Fas’ta Berberilerin Quarzazate, Arapların Warzazat dedikleri ve Fas’ın film stüdyolarının bulunduğu Quarzazate kasabasına “sessizce yakar” diyorlar. Elbette burası, herkesin dillendirdiği gibi “çöl kapısı…” Yönetmen, Quarzazate kasabasından bu filmi için çok faydalanmış. Ayrıca, Rusya’da geçen bazı sahneler Sofya’ya 25 km uzaklıktaki Vakarel köyünde çekilmiş. Bu film, 30. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde de seyirciyle buluşmuştu.

(Bu yazı 24 Haziran 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

(24 Haziran 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Yazmayacaktım… ama

Evet, artık yazmayacaktım, ama finale koydukları bir ayrıntı, beni yazmaya itti. Orhan Kemal’in romanından yapılan (uyarlanan demiyorum!) Hanımın Çiftliği dizisi hakkında adeta yazmayı zorunlu hissettim kendimi.

Bilenler zaten biliyor, bilmeyenler için…: Orhan Kemal’in iki ciltten oluşan romanı Vukuat Var ve Hanımın Çiftliği, 50’li yıllarda Türkiye’deki siyasal değişim yıllarında Çukurova’da, Adana’da geçer. Güllü, aile içinde horlanan, fabrikada çalışan, askere gitmek üzere olan Kemal ile ailesine rağmen evlilik hayalleri kuran genç bir kızdır. Babası Çemşir ve ağabeyi Hamza, Kemal yüzünden Güllü’yü döverler. Bu arada bir kavgada Hamza, Kemal’i öldürür (Güllü “Vukuat Var” diye bağırır). Güllü’ye, kendisi gören çiftlik sahibi Muzaffer’in yeğeni Ramazan aşık olur evlenmek ister. Güllü’yü çiftliğe göndermeyi düşünen babası ve (“emmi” dedikleri) berber Reşit, böylece çiftliğe adım atmayı düşünürler. Çapkın bir adam olan Muzaffer Bey, Ramazan için getirilen Güllü’yü görür ve kendisi için seçer. Dövdüğü Ramazan’ı da çiftlikten kovar. Çiftlikte çalışanlardan Habib’in ise eskiden beri Muzaffer’e hırsı vardır. Ramazan yerine Muzaffer ile evlenen Güllü, Çiftliğin Hanımı olma yolundadır. Muzaffer ile evliliklerinden bir oğlu olur, çiftlikteki rakipleri Demokrat Parti’ye girip Muzaffer Beye cephe alma durumundadır ama Muzaffer de Demokrat Parti’ye girer. Muzaffer Bey bir gün öldürülür. Adı artık Serap olan Güllü, çiftliğin işlerini gören avukat ile evlenir. Çiftlikteki işlerden hoşnut olmayan Habib yangın çıkarır. Çiftlik yanarken çocuğunu alıp kaçmak isteyen Güllü ile karşılaşınca emzikteki çocuğuna acıyan Habib, Güllü’yü bırakıp kaçar ve izini kaybettirir. Yangını çıkartan bulunamaz. (Burada biten Orhan Kemal’in romanıdır ama dizi bitmez tükenmez kanallara girecektir.) Evet, roman biter, dizi sürdürülür.

Muzaffer’in bir kız kardeşi vardır: Halide (romanda yok). Kemal, Güllü’nün ağabeyi Hamza tarafından öldürülür, dizide ancak finalde ölecektir. Hamza’ya Muzaffer’i öldürten avukatı romanda yoktur. Muzaffer’in ölümünden sonra Güllü’nün evlendiği Orhan, karısı, karısının ağabeyi, romanda yoktur, daha başka şeylerde yoktur. Bunların hiçbirine bir diyeceğimiz yok. Bir kaç yerde yazmıştım ve artık yazmamaya karar vermiştim, taaa ki finalde her şey olup bittikten sonra, tüm olanları anlatmaya başlayan Güllü’yü Adana’da bir çay bahçesinde, akan incecik bir suyun yanında oturduğu masada, elindeki küçük bir deftere anlatılanları yazan (ve arkadan gösterilen) Orhan Kermal de öykünün içine katılmasa idi. Ve aradan 11 yıl geçtikten sonra, Güllü’nün oğlunun yaş gününü kutlama törenine Orhan Kemal’in kitap haline getirilmiş kitabını (Hanımın Çiftliği) bu “olanları anlatan” Güllü için imzaladığı “sahne” olmasa idi.

Kahramanının ağzından anlatılan romanlar vardır. Birinci (veya ender de olsa ikinci) tekil şahıs ağzından anlatılan, fakat her halde Vukuat Var / Hanımın Çiftliği öyle bir roman değildir. Bundan bu şekilde anlatılan bir senaryo ve buna bağlı olarak film çıkarılamaz değildir ama eğer böyle yapılacaksa baştan beri öyle gelmesi gerekirdi (diyorum ben.) Çok oldum ama Yaprak Dökümü ve Aşk-ı Memnu ve Fatmagül’ün Suçu Ne? için de genelde aynı, romanlar (ve senaryo) detayında farklı nedenlerle itirazımı koyuyorum. Hepsinin açıklaması farklı ve bu site bir sinema sitesi olduğu için, şikayetlerim de televizyon uydurmaları (yoksa uyarlamaları mı?) olduğu için detaya girmiyorum. (Aşk-ı Memnu’nun sinema uyarlaması olmaması sonucu değiştirmiyor.)

(21 Haziran 2011)

Orhan Ünser

Hayatta Bazı Şeyler Mümkün müdür?

Mutlu Azınlık (Happy Few)
Yönetmen: Antony Cordier
Senaryo: Julie Peyre-Antony Cordier
Müzik: Frédéric Verrières
Görüntü: Nicolas Gaurin
Oyuncular: Marina Foïs (Rachel), Élodie Bouchez (Teri), Roschdy Zem (Franck), Nicolas Duvachelle (Vincent)
Yapım: Fransa (2010)

“Soğuk Duş” filminde erotizmde arayışlar yapan Fransız yönetmen Antony Cordier, “Mutlu Azınlık” filminde de eş değiştirme fantazisini deşiyor.

César ödüllü ilk filmi 2005 yapımı gençlik erotizmini yansıtan “Douches Froides – Soğuk Duş”la hatırlanan 1973 doğumlu Fransız yönetmen Antony Cordier, 2010 yapımı “Happy Few – Mutlu Azınlık”ta da ipinden boşalmış bir erotizmle perdeyi kuşatıyor. Filmi seyrederken zihinsel olarak insan bir hayli zorlanıyor. Teorik olarak veya fantazi olarak kabûl edilebilecek bir şey pratikte, yani gerçek hayatın içinde o kadar mümkün olabilir mi? İnsan eşini bir başkasıyla değişebilir mi? Böyle yaparak monotonluktan ve sıkıcılıktan çıkabilir mi? Fransız sineması, “aşk üçgeni”nden sonra eş değiştirme durumları üzerinde de yoğunlaşmaya başladı. Jean-Marie ve Arnau Larieu kardeşlerin 2006 yapımı “Peindre ou Faire L’Amour – Mutluluğun Resmi” filminde de eş değiştirme üzerinde duruluyordu. Yönetmen Cordier’nin “Mutlu Azınlık” filmi, 2010’da 67. Venedik Film Festivali’nde “Altın Aslan”a da aday olmuştu. Uzun adı “Happy Few: Aimez qui vous voulez”, yani “Az Mutlu: Sevgi İster miydiniz” olan bu filmde, pek mutlu olmayan iki çift, beklenmedik biçimde, tasarlamadan çekimle eşlerini değiştiriyorlar. Belki de eşleriyle denemedikleri fantazileri yaşıyorlar.

Aileler ve eşler…

Mücevherat işi yapan Rachel, internet sitesinin grafiğini tasarlayan Vincent ve eşini teşekkür için eve yemeğe davet ettiğinde, bildiğiniz klâsik dostluğun gelişeceğini düşünüyorsunuz. Rachel’in eşi Franck, Uzakdoğu kültürleri üzerine kitaplar yazan bir yazar. Vincent’ın eşi Teri’yse, 1988 Seul Yaz Olimpiyatları’na katılmış eski bir cimnastikçi. Uzakdoğulular gibi bir dokunma uzmanı Franck, Teri’ye masaj yaparken bu işin nereye kadar gideceğini bilemez tabii ki. Çekimler başlıyor, eşler değişiliyor ve ipinden boşalmış, neredeyse pornografi duvarlarını yıkmaya çabalayan erotizmin ateşi perdeyi yakmaya başlıyor. Filmi seyredeken, sinemada erotizmin kralı 1933 Milano doğumlu İtalyan yönetmen Tinto Brass’ı düşünmeden edemiyorsunuz. Öncelikle Teri’nin “fırıncı” fantazisinde. Köy evinde un dansıyla bu hayal gerçekleşiyor. Yönetmen Cordier, filminde Rachel – Vincent ikilisinin sevişmelerini daha yoğun göstermiş. Ama, Teri’yi canlandıran Élodie Bouchez’nin güzelliğinin tüm ayrıntılarını seyircilerinden saklamamış. Filmde etkileyici kırsal manzaralar, Paris’e 77 km uzaklıktaki İle-de-France bölgesindeki Seine-et-Marne bölümündeki Vimpelles’de geçiyor. Paris de bu bölgenin bir parçası. Ama, filmde Paris’in kuzeydoğusunda yer alan Seine-et-Marne banliyösü ve Paris’in 9. bölgesindeki banliyösü Montreuil’den de çok an yansıyor perdeye.

(Bu yazı 17 Haziran 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

(17 Haziran 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Aziz Nesin Finali 3

Böyle Gelmiş Böyle Gitmez’in 8 cilt olacağını okumuş, ilk cildini de almıştım, yıllar sonra ikinci cildini aldım. Ciltlerin (8 tane) tamamlanmasını beklerken, Nesin’in ölümünden sonra okumaya başladım. Bu arada üçüncü cildin de olduğunu öğrendim ve onu da edindim. Fakat dördüncü bir cilt yok, olmayacakta… Nesin’in, bu kitaplarının dışındaki diğer kitaplarında da bir kısım anıları yer almaktadır. Onlarda da var mı bilmiyorum ama Böyle Gelmiş Böyle Gitmez’i oluşturan üç kitapta yeri geldikçe sinema konusuna değiniliyor. Bu değinmeler doğrudan sinema kastı taşımasa da, sinema veya sinemacılarla ilgili. Daha önceki kitaplardaki sinema değinmelerinden kalkarak, Aziz Nesin Sineması dediğim yazılar yazmıştım. Sinema ile ilgili yazılar giderek azalıyor ama üçüncü ciltte de var, devam etse idi diğerlerinde de olacak mıydı bilemiyorum ama Aziz Nesin’in sinema ile ilgisi aşağıda da değineceğim gibi değişik boyutlarla daha sonraları da devam etmiştir.

Nesin, Okul’un (askeri okul) salonunda eğlenceler düzenlendiğini, arada da film oynatıldığını söylüyor. Orada görüp de unutamadığı filmlerden biri Der Blauer Engel (Mavi Melek) (Josef von Sternberg – 1930)’dir ve başrollerini Marlene Dietrich ve Emile Jannings oynamaktadır. Nesin beyazperdede görüp ilk aşık olduğu kadın olarak Dietrich’i (bu film nedeni ile) gösterir ve uzun zaman etkisinde kaldığı belirtir. Son aşkı ise Katharine Hepburn’dur. Nesin, Mavi Melek filminin ülkemizde çok tutulduğunu, bu nedenle de Muhsin Ertuğrul tarafından yerli benzerinin yapıldığına değiniyor. Ertuğrul, Jannings’ten etkilenmiş bir sanatçıdır, bizde Mavi Melek uyarlaması sanılan Şehvet Kurbanı (1940) filmi Mavi Melek ile benzer özellikler taşısa da, uyarlaması değildir. Şehvet Kurbanı, Victor Fleming’in The Way of All Flesh filminin uyarlamasıdır. (Sonradan değişik yönetmenlerce yeni uyarlamaları yapılmıştır. [İhtiras Kurbanları / Muharrem Gürses / Atıf Kaptan – Hümaşah Hiçan (1953) / Bir Serseri / Memduh Ün / Talat Artemel – Neriman Köksal (1957) / Şehvet Kurbanı / Nejat Saydam / Yıldırım Önal – Sevda Ferdağ (1972)]. Şehvet Kurbanı’nın da yönetmenliğin yanında başrol oynayan Ertuğrul, açıkca Jannings etkileri taşımasının yanında partneri Cahide Sonku’yu da iyice Marlene Dietrich’leştirmiştir. Sternberg’in Mavi Melek’i ve Fleming’in The Way of all Flesh’ı ile benzerlikler taşısa da, Şehvet Kurbanı, Mavi Melek uyarlaması değildir.

Nesin, sinemadan söz etmeden, o yıllarda Şehir Tiyatroları’nda oynanan operetlerden söz eder ve en kalıcı olanının Lüküs Hayat olduğunu söyler. Evet o yıllarda sahneye konulan bu operet dört yıl oynanarak hayli ilgi çeker. (Şimdilerde oynayan versiyonuda otuzuncu yılını yakalamak üzere.) Bu arada Nesin’den ayrılarak Lüküs Hayat’ın sinema versiyonuna değinirsek ilk kez 1950 yılında Lütfi Akad tarafından çekildiğini belirtmek gerek. Bu uygulama için verilmesi gerekli en önemli bilgi, Şehir Tiyatroları’nda babası Hazım Körmükçü’nün oynadığı rolü filmde (oğul) Settar Körmükçü’nün oynadığıdır. Ama filmin -üstünden hayli zaman da geçmiştir- oyun kadar ilgi görmediğidir. Lüküs Hayat, 1976’da tekrar sinemaya uyarlanacaktır. Yücel Uçanoğlu’nun yönettiği bu versiyonda Halit Akçatepe, İlhan Daner, Hadi Çaman, Emel Aydan, Tevhit Bilge, Yüksel Gözen, Birtane Güngör, Tuncay Özinal, Oya Başar, Necla Soylu oynar, fakat bu çevirim daha da sessiz kalır.

Aziz Nesin’in Yokuş Yukarı’daki (Böyle Gelmiş Böyle Gitmez 3) sinema değinmeleri bu kadar. Ama Nesin ile ilgili olarak sinema nedeni ile yazacağım başka şeyler de var. Aslında komedi’ye kendince ağırlık veren sinemamızda Nesin gibi bir mizah ustasının yeterince kullanılmamasını anlamak mümkün değil ama yine de hiç kullanılmamıştır da demiyoruz. Nesin’in oyunu Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz tiyatrolarda oynandıktan sonra (halen oynanmakta) Engin Orbey tarafından sinemaya da uyarlandı (1974), fakat hiç ses getirmedi. (Başrolü Halit Akçatepe ve Münir Özkul oynuyordu). Kemal Sunal’ın oynadığı, 1980 Kartal Tibet yönetimli Zübük ve Gol Kralı ise -gerek oyuncusundan, gerek konularından (birincisi siyaset, ikincisi ise futbol) dolayı- daha fazla ilgi gördüler. Bana göre Nesin’in birçok oyunu ve öyküsü halen sinema yapılmayı beklerken, tiyatroda da çok az oynanan Düdükçülerle Fırçacıların Savaşı oyunu hem içerik hem de biçim olarak sinemacıların dikkatini neden çekmez, anlayamam.

Müjdat Gezen, yazarlık ve tiyatroculuğunun yanında sinemacı(ve televizyoncu)dır da. Sinemada oyuncudur bilinen yanı ile ve bilinmeyen yönetmenliği de vardır. Gülümseyen Dünya filminin vizyona çıktığını görmedim ama Kobay vizyona çıktı. Homodi’nin ise isminden başka bir şey duymadım, (sanırım bu sonuncu) filmi Aziz Nesin’e seyrettirmiş. Çok gülen Nesin, “Gördüğüm ‘en kötü’ film idi” demiş. (Bunları bir televizyon programında Sayın Gezen anlatmıştı ama hangi programdı?) Olay tam Aziz Nesin fıkralarına benziyor, bu filmden herhangi bir yerde söz etti mi -şimdilik – bilemiyorum.

(17 Haziran 2011)

Orhan Ünser