Çağdaş Amerikan sinemasının auteur yönetmenlerinden Darren Aronofsky, son filmi ‘Suçüstü / Caught Stealing’ ile New York’taki gençlik günlerinin ışıltılı kargaşasına ışık tutuyor. Hikâyemiz, üstadın sinema alemine adımını attığı ünlü siyah – beyaz klasiği ‘Pi’yi çektiği 1998 yılında geçiyor. Belediye Başkanı Rudy Giuliani’nin 24 saat uyumayan kentinin aykırılıklarını henüz tam törpüleyemediği yıllardır bunlar. Aşağı Doğu Yakası’nda nerdeyse sabah saatlerine kadar açık eski püskü bir mekânda, ‘Paul’ün Barı’nda çalışmaktadır Hank Thompson (Austin Butler). Lise yıllarında gelecek için büyük ümitleri olan sporcu genç adam kendi kullandığı arabayla kaza yaptığında hem yan koltukta oturan takım arkadaşının ölümüne sebep olmuş, hem de dizinden aldığı darbeyle beyzbol ligindeki hayallerine veda etmiştir.
6 – 7 yıl kadar önce mega kentin ışıltısıyla tanışan taşralı gencimiz, bara yürüme mesafesindeki mütevazi dairesindeki hayatından, ateşli saatlerini geçirdiği sağlıkçı kız arkadaşı Yvonne (Zoë Kravitz) ile adı tam konmamış birlikteliğinden memnun mesut yaşayıp gitmektedir. Yaşadığı trajedinin kâbusları zaman zaman onu uykusundan etmektedir gerçi ama gerçek belâ ile henüz tanışmamıştır.
Yan komşusu İngiliz asıllı punk Russ (Math Smith) felç geçirdiğini öğrendiği babasını ziyaret etmek üzere alelacele Avrupa’ya uçarken kedisi Bud’ı (gerçek adıyla Tonic) göz kulak olması için ona emanet eder. Ertesi sabah yan kapıyı zorlayan Rus aksanlı iki belalı adam bulamadıkları Russ yerine Hank’i ölesiye hırpalar. Bu da genç adamın ağır zedelenmiş bir böbreğinden olmasına yol açar. Hastanede geçirdiği günler sonrasında kendine gelmeye çalışan genç adamın, kedinin tuvalet kumunda bulduğu esrarengiz bir deponun anahtarı işleri daha da karıştıracaktır. Hank bu süreçte kadın dedektif Elise Roman (Regina King) ile işbirliği yapmaya yeltenir, lakin Rus mafyası ve tetikçilerine ilaveten, suç aleminin gediklilerinden Ortodoks Yahudi kardeşler Lipa (Liev Schreiber) ve Shmully’nin (Vincent D’Onofrio) gazabından kaçmak pek kolay olmayacaktır.
Aronofsky’nin kariyeri hayatın karanlık köşelerinde çıkış yolu arayan karakterlerin sert hikâyeleri ile doludur. Halen 50’li yaşlarını süren yönetmen bu kez daha hafif, ana akım bir hikâyeye yönelmek istemiş, bu vesileyle senaryoyu da kaleme almış olan Charlie Huston’ın aynı adlı romanından yola çıkarak, gençlik yıllarını geçirdiği görkemli şehre nostaljik bir bakış atmak istemiş.
Hikâye yine çok karanlık, ancak yaşanan onca trajediye, seri cinayetlere rağmen nüktedan bölümler, kimi zaman eğlenceli kaçıp kovalamacalar içeriyor film. Aronofsky bu girift, sürprizlerle dolu öyküde adeta bir yönetmenlik dersi veriyor. Film, üstadın değişmez çalışma arkadaşı Matthew Libatique’in görüntüleri, Andrew Weisblum’un zımba gibi kurgusu, cep telefonlarının ortada olmadığı 90’lı yılların isyankâr ruhlu Manhattan’ını yeni baştan yaratan çok başarılı prodüksiyon tasarımıyla parlıyor. Oyuncu
kadrosu da mükemmel. Oscar adayı olduğu ‘Elvis’in ardından çok ilginç bir karakteri canlandırdığı ‘Dune Part Two’ ve yine geçtiğimiz mevsim ‘Motorcular / The Bikeriders’da ilgiyle izlenen Butler’ın filmi sırtlanan saf ve yakıcı karizmasına, yan rollerde çok başarılı kompozisyonlar çizen sıkı bir oyuncu kadrosu eşlik ediyor. Martin Scorsese’nin hiç uyumayan kente atfen çektiği 1985 yapımı ‘Geç Saatler / After Hours’un oyuncusu Griffin Dunne’un bar sahibi Paul rolünde hatırlanması filmin bir diğer hoş sürprizi.
Hikâyenin çok karizmatik bir diğer karakteri olan Bud ise bir çoğundan rol çalıyor. Film boyunca aman bir zarar görmesin diye endişelendiğimiz bu şirin kediyi Aronofsky’nin de çok sevdiğini ve üzerine titrediğini son jenerikte yönetmen koltuğunu Tonic’e teslim etmesinden anlıyoruz. Tüm sertliğine karşın Idols grubunun enerjik parçalarıyla bezenmiş, Aronofsky’nin muhtemelen en eğlendiği filmi olmuş ‘Suçüstü’.
(28 Ağustos 2025)
Ferhan Baran
ferhan@ferhanbaran.com


