Dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl Cannes’da yapmış olan ‘Dalga / La Ola’ Şilili yönetmen Sebastián Lelio’nun imzasını taşıyor. Film 2018 Mayıs’ında Şili’de gerçekleşen kadın hakları kitlesel yürüyüşleri ve üniversite işgâllerinden esinlenmiş.
Hikâyenin odak noktasındaki müzik bölümü öğrencisi Julia Espinoza’nın (Daniela López) açılıştaki disko sahnesinin ertesinde, sonradan şan bölümü asistanı olduğunu öğreneceğimiz Maximiliano Rivas’ın (Lucas Sáez Collins) davetini kabul ederek genç adamın evine gidişini izleriz. Yönetmen apartman dairesinde olup biteni bizlere göstermez ancak sonrasında Julia genç adamın ısrarlı mesajlarına yanıt vermek istemez. Belli ki o gece yaşananlardan mutlu değildir.
Boş zamanlarında bekâr annesinin işlettiği evlerinin giriş katındaki mütevazı markette çalışan Julia’nın burslu okuduğu sanat okulunda başlayan direniş hareketine dahil olması tam da bu sürece denk gelir. Başkent Santiago’da sanatçı yetiştiren eğitim kurumu için için kaynamaktadır. ‘Bu üniversite tecavüzcü mezun ediyor’ yazılı pankartlar eşliğinde toplanan kız öğrenciler, aralarında yaşını başını almış profesörlerin de olduğu erkek nüfusun hoyratça tacizlerine karşı seslerini yükseltmektedir. Genç kadınlar sonuç alana kadar direnişi devam ettirmeye ve pankartları indirmemeye kararlıdır.
Genç kızların ‘sistem bizi korumazsa biz kendimizi koruruz’ sloganıyla patriyarkal düzene karşı birleştiği bu isyan günlerinde üniversite yönetimi tırmanan direnişi durdurmaya çalışır. Tacizle suçlanan öğrenci konseyinden Esteban Moreno (Manuel Castro Volpato) örneğinde olduğu gibi oğullarını koruma güdüsüyle anneler babalar devreye girer. Aralarındaki kadın polisin kraldan çok kralcı kesildiği güvenlik güçleri kızların başkaldırısını hafife almaktadır. Klinik psikologların ‘savaşmayalım, bağ kuralım, konuşarak iyileşir yaralar’ benzeri söylemleri kızların meselesine çözüm getirmekten uzaktır.
Julia’nın o meşum gecede Max’ın kendisinden faydalandığını, sızmış olduğu sırada rızası olmadan onunla cinsel ilişkiye girdiğini komite arkadaşlarına açıklamasıyla işin rengi değişmeye başlar. Ne akademik ihbarın, ne güvenlik güçlerine başvurunun çözüm olmadığı ortadadır. Bu durumda, kendini kurban gibi hissetmek istemeyen, odasında Nina Simone posteri asılı Julia, komitedeki yakın arkadaşları Luna (Avril Aurora), Rafa (Lola Bravo), Tamara (Paulina Cortés) ve kendi işlerini kendilerinin halletmesi gerektiğinin idrakına varmış olan diğer kadınlar, kimi üzerine işlemeler yaptığı kar maskeleriyle donanmış olarak direniş meşalesinin ateşini harlar. Ruh durumlarını ifade eden sözcük ağız birliğiyle ‘öfke’dir. Üniversite işgâl edilecektir. Yağmur yağacak, fırtına çıkacak, akan selle yola koyulan dalga durdurulamayacaktır.
2013 yapımı ‘Gloria’ ile gönülleri fethetmiş, ‘Muhteşem Kadın / Una Mujer Fantástica’ (2017) ile en iyi yabancı film Oscar’ına uzanmış olan Şilili yönetmen bir erkek birey olarak filmlerinde kadınlık sorunlarını oya gibi işlemesiyle bilinir ve sevilir. Mayıs 2018’de feminist bayrağı açmış kadınların direniş öyküsünü bir adım daha ileri götürerek bir ‘sistem eleştirisi’ne soyunuyor. ‘Baba filan yok’ diyen kadınlar patriyarkayı gömme sloganları atıyor. Ataerkil düzeni oğullarımız icat etmedi diyen koruyucu annelere ‘sorun ecdatta’ yanıtını yapıştırıyorlar. Gelişmiş toplumlarda yeşeren #MeToo hareketinden farklıdır bu, çünkü burası Latin Amerika’dır, güneyin güneyidir. Devlet düzeninin korumadığı, hayatta kalmak, onurlarını korumak isteyen kadınların çığlıkları toplumumuzdaki hemcinslerinin feryatlarıyla benzeşir. Bu noktada, ‘ya hep beraber, ya hiçbirimiz’ sloganının tuzu kuru küçük bir azınlık dışında tüm ezilenler için evrensel hayatiliğini güçlü bir şekilde duyumsarız.
Lelio bir bir sistem sorunu olarak gündeme getirdiği meselesini beyazperdeye taşırken bu defa farklı bir biçem seçmiş, tüm bu serüveni, sözlerin tek başına yetersiz kalacağı endişesiyle baş döndürücü bir devinim içinde, müzik ve dansın diliyle anlatmak istemiş. Böylelikle politik kakafoniyi çok daha etkili bir biçimde ortaya koyabileceğini düşünmüş. ‘Kasırga devrimi çağırıyor’, ‘şimdi yağmur yağsın, bu yağmur ısrarlı, bu yağmur hakiki’ benzeri söylemlerle hareket eden, şarkı söyleyen kadınlar, klasik müzikallere benzememe kaygısıyla profesyonel dansçılar arasından seçilmemiş. Gencecik ve yetenekli pırıl pırıl bir ekipten çok daha özgür bir performans elde edilmeye çalışılmış.
Lelio tamamlanması 5 yıl süren senaryoyu üç kadın yazarla (Manuela Infante, Josephina Fernández ve Paloma Salas) birlikte kaleme almış. Filmde dinlediğimiz özgün şarkılar, aralarında Ana Tijoux, Camilla Moreno ve Javiera Parra’nın da bulunduğu Şilili 17 kadın besteci ve Lelio’nun önceki filmlerinden de hatırlayacağımız Matthew Herbert tarafından bestelenmiş. Baştan çıkarıcı dinamik müzikal sekansların koreografisi ise Ryan Heffington’a ait.
Bu yaman feminist manifesto neden bir erkek tarafından yönetilmiş sorusu zaman zaman aklımızdan geçmedi desem yalan olur. Filmin bir yerinde öfkeli ve kararlı kadınlar da bu soruyu sormadan edemiyor. Lelio daha öncesinde, üniversitenin bodrum duvarındaki çatlaktan Julia’nın Max’ın dairesine ve yatak odasına sızışını, oğulları hakkında endişeli olan anne ile babasının konuşmasına bizleri tanık etmişti. Bu meta geçişin ardından kadınların yönetmene ve set ekibine hesap sormalarıyla dördüncü duvar yerle bir oluyor ve Lelio ve meta-sinemanın hınzır bir örneğiyle, onca derdin arasında bizleri gülümsetmeyi başarıyor.
‘Dalga’ meselesini alış biçimiyle, görsel ve işitsel biçemiyle çok önemli bir film. Hele hele, kadın haklarının ayaklar altına alındığı, İstanbul Sözleşmesi’nden çıktığımız 5 yıllık süreçte tecavüz ve kadın cinayetlerinin giderek arttığı, kadınları korumaya yönelik mevcut yasaların bile yeterince uygulanmadığı ülkemizde ibret için izlenmesi gereken çok çok önemli bir çaba. Bu ustalıkla anlatılmış yapımın sinema seyircisinin görece azaldığı yaz döneminde, üstelik sınırlı sayıda salon ve seanslarda gösterime giriyor oluşu biraz talihsizce olmuş. Ne yapıp edip izlemenizi öneririm.
(02 Temmuz 2026)
Ferhan Baran
ferhan@ferhanbaran.com




