Geçmişi Ararken

Sadi Bey’in 8. Malatya Uluslararası Film Festivali Kapsamında Düzenlenen Türk Sinema ve Televizyonunda Aile Başlıklı Sempozyumdaki Konuşması:

Öncelikle sinemamıza çok yararı olacağına inandığım bu sempozyumu düzenleyenlere, konuşmacılara, izleyicilere ve Malatya Uluslararası Film Festivali’ne sahip çıkan Büyükşehir Belediyesi’ne teşekkürlerimi arz ediyorum. Küçük bir teferruat gibi görünüyor ama 8 yıldır festivalin adında şehir adının öne çıkarılması çok isabetli. Bir adım daha atarak, İstanbul Film Festivali’nin 4-5 yıldır yaptığı gibi festival adını önümüzdeki yıllarda Malatya Film Festivali olarak değiştirilmesini öneriyorum. Orijinal sözün müellifine uzak olsam da şöyle diyeyim: Malatya, Uluslararası’ndan büyüktür.

Yerli sinemamızı seven, fanatik bir sinemasever olarak festival filmlerinde aile veya film festivallerinde aile konusunda bir şeyler söylemeye çalışacağım. Her ne kadar önceki oturumlarda klasik çekirdek ailenin değiştiği belirtilse de sinemamızda aile filmleri dendiğinde hemen tüm yerli film severlerin aklına Arzu Film’in yaptığı Münir Özkul, Adile Naşit, Halit Akçatepe, Necdet Yakın gibi hepimizin babası, abisi, amcası, teyzesi, dayısını beyazperdeye taşıyan “Bizim Aile”, “Neşeli Günler”, “Gülen Gözler” gibi filmlerimiz akla geliyor. Bu tür filmler genelde kasabı, manavı, bakkalı, Ayşe teyzesi, Mehmet amcasıyla bizim mahalleyi anlatıyorlardı. Kapı önlerinde oturan teyzeler bir yandan örgü örerken, diğer taraftan günün haber ve dedikodularını sesli gazete görevi yaparak memleketin tüm sathına yaymaktaydılar. Adile Naşit, Mürvet Sim, Leman Akçetepe, Şükriye Atav gibi karakter oyuncularımız yeni yetme delikanlıları bir taraftan azarlarlar, diğer taraftan tüm mahallenin çocuklarına kol kanat gererlerdi. Hüseyin Baradan bir taraftan kabadayılık yaparken, diğer taraftan mahallenin kadınına, kızına sahip çıkar, keza Sadri Alışık, Turist Ömer’le, Feridun Karakaya, Cilalı İbo karakteriyle mahallelerimizin ve filmlerimizin neşe kaynağı oldular.

Aile filmlerinin yapımcıları muhtemelen halkımızın gösterdiği ilgiyi ticari açıdan yeterli görüyorlar ki bu filmler festivallerde nadiren karşımıza çıkıyor. Geçmişe gittiğimizde festival görmüş aile filmi olarak ilk akla gelen Halit Refiğ’in yönettiği ve başrollerini Cüneyt Arkın, Özden Çelik, Pervin Par, Filiz Akın’ın paylaştığı “Gurbet Kuşları” oluyor. “Gurbet Kuşları”, 1. Antalya Film Festivali’nde En İyi Film ve Yönetmen ödülleri kazandı. Başrol oyuncularından Özden Çelik’i de bu vesileyle rahmetle anayım. Sinemamızda Özden Çelik gibi başrollere çok yakışan fakat bir türlü değerini bulamamış, kendini gösterememiş oyuncularımız vardır. O da bir çeşit talihsizlik herhalde, bazı sinema sanatçılarının o beklenen filmle yolları hiçbir zaman kesişemiyor.

“Gurbet Kuşları” demişken rahmetli Halit Refiğ’le ilgili bir anı anlatayım. Buradaki ve başka yerlerdeki benzer oturumlarda Akademisyen arkadaşları dinlemek fevkalade zevkli oluyor, çok farklı ve güzel tatlar alınıyor. İstanbul’da Bilgi Üniversitesi’nin Kuştepe’deki kampüsünde, henüz kentsel dönüşüm belâsının uğramadığı zamanlarda “Halit Refiğ Sineması’nda Üçler” başlıklı bir oturum düzenlenmişti. Halit Refiğ’in de bulunduğu oturumda Akademisyen arkadaşlar filmlerini çeşitli açılardan anlattılar, misaller verdiler. “İşte, Harem’de Dört Kadın’ın bu sahnesinde Cüneyt Arkın ile Nilüfer Aydan rıhtımda yürüyorlar, açıkta bir balıkçı kayıkta balık tutuyor.”, “Şu sahnede salonda karşılıklı konuşuyorlar ama aynada Cüneyt Arkın’ın yansıması var.” vs. vs. şeklinde anlattılar ve Halit Refiğ’i sahneye davet ettiler. Rahmetli sahneye çıktı, “Ben bu filmleri çekerken hiç böyle üçlü sahneler tasarlamamıştım ama Akademisyen arkadaşlar o kadar güzel açıkladılar ki, öyle çektiğime ben de ikna oldum.” dedi. Bizim zamanımızda sinema okulları açılmamıştı, şimdiki gençler o bakımdan şanslı. Her şeyde olduğu gibi eğitim almak ilk aşamada hayatı daha güzel algılamaya sebep oluyor.

Geçmişteki bir çatı altında anne, baba, dede, gelin, damat birlikte yaşanan çekirdek ailelerin günümüzde dağıldığı doğrudur ancak sinemayı sevmek ve sinemasever olmak da bir başka büyük ailenin ferdi olmak mânâsına geliyor. Nitekim bizler burada ve sinema salonlarında büyük bir aile sayılırız. Bu bakımdan zaman zaman belirtildiği gibi sinema salonlarının geleceği konusunda karamsar değilim. Sinemada film seyri, bence, evimizden çıkıp o filme doğru yola koyulmakla başlıyor. Gişede kuyrukta bekleyip salona girmekle devam ediyor. Hep birlikte, topluca film seyretmenin başka bir tadı var. 1990’ların başında da İstanbul Harbiye’de benzer bir açık oturumda bir büyüğümüz 2000’li yıllara gelindiğinde sinema salonlarının yok olacağını belirtmişti. Yazarlık serüvenimin başlangıcına rastlayan o günlerde yazdığım bir yazıda sinema salonlarının kapanmayacağını yazmış, eğer kapanırsa ilk sinema eğitim kurumumuzun adının DVD ve Televizyon Eğitim Enstitüsü olarak değiştirilmesi gerekeceğini belirtmiştim. Nitekim 28 yıl geçti sinema salonları hâlâ hayatlarını sürdürüyor ve sürdürecek. Nasıl ki maçları stadyumlarda izlemenin, Cuma namazlarını camilerde kılmanın, Pazar günleri kiliselerde ayinlere gitmenin hazzı farklıysa, sinema salonlarında film izlemenin hazzı da bir başka.

Konumuza dönersek, günümüzde Arzu Film ekolüne benzeyen ve aile filmleri diyebileceğimiz filmleri zaman zaman Çağan Irmak yapıyor. Çağan Irmak’ın zirve filmi bilindiği gibi “Babam ve Oğlum” oldu. 25. İstanbul Film Festivali’nde bu filmdeki rolüyle Fikret Kuşkan En İyi Erkek Oyuncu, Şerif Sezer ise En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini kazandılar. Filme ayrıca Radikal Gazetesi Halk Ödülü verildi. Keza Çağan Irmak’ın “Dedemin İnsanları” da Ege bölgesinde geçen, göçmen aileleri anlatan bir filmdi ve bu film de herhangi bir festivalde yarıştırılmadı ancak 44. Sinema Yazarları Ödülleri’nde En İyi Sanat Yönetmeni ödülü aldı.

Serdar Akar’ın “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar” filminde de bizim mahalle havası vardı. Konusu futbol üzerine ve fazla erkek egemen bir film olsa da insanlar arasındaki o arzulanan sevgi ve saygıyı çok güzel yansıtan bir filmdi. 20. İstanbul Film Festivali’nden ve sinema yazarlarından birkaç ödül kazanmıştı.

Silifkeli bir ailenin bir yaz boyunca başından geçenleri, daha çok ailenin küçük oğlu Ali’nin bakış açısını ön plana çıkararak anlatan, Seyfi Teoman’ın yönettiği “Tatil Kitabı”, 3. Uluslararası Dadaş Film Festivali’nde ve 27. İstanbul Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü aldı.

Atalay Taşdiken’in, annesiz büyüyen iki çocuğun göz yaşartan hikâyesini anlattığı “Kız Kardeşim” filmi 4. Uluslararası Bursa İpek Yolu Film Festivali’nden En İyi Yönetmen ve Jüri Özel Ödülüyle, 16. Uluslararası Altın Koza Film Festivali’nden ise Halk Jürisi En İyi Film Ödülüyle döndü.

Yeşim Ustaoğlu, “Pandora’nın Kutusu.” İstanbul’un farklı bölgelerinde yaşayan, her biri diğerinden farklı sorunun ve hayat standardının içinde sıkışıp kalmış, birbirinden habersiz, tam anlamıyla orta yaş ve sınıfa mensup üç kardeş, bir gün doğup büyüdükleri Batı Karadeniz’in dağlarında bir yerlerde olan köylerinden gelen bir telefon ile bir araya gelir. Yaşlı anneleri Nusret Hanım kaybolmuştur, aramaya çıkarlar. Filmdeki rolüyle Derya Alabora 28. İstanbul Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü kazandı.

65 yaşındaki anne, huzurevinde yaşamına son vermiş, 36 yaşındaki abla annesinin vefatıyla sarsılmıştır. 32 yaşındaki erkek kardeş de yıllardır dönmediği ülkesine dönmüştür. Abla-kardeş annelerini defnederler, Büyükada’da münzevî bir yaşam sürmekte olan 71 yaşındaki babalarını bulurlar. Hakkı Kurtuluş ve Melik Saraçoğlu’nun “Orada” filminde büyükbaba Erol Günaydın’dır. Film, 21. Ankara Film Festivali’nde her iki yönetmene de Umut Veren Yeni Yönetmen ödülü kazandırır.

Sevgi mi, emek mi? Sıcak aile yuvası, sığınılacak kucak, Ahmet Mekin, bence güzel bir aile filmi: “Selvi Boylum Al Yazmalım”. 15. Antalya Film Şenliği, En İyi 2. Film, Yönetmen, Görüntü Yönetmeni ödülleri kazandı.

Malatya Film Festivali başladığında, tema olarak kendisine komedi filmlerini seçmişti. Daha sonra tüm filmleri kabul etmeye başladı. Gelecekte çoğunlukla aile filmlerine kucak açan bir festival haline getirilebilir ve sinemamızda aile filmlerinin çoğalmasına sebep olabilir.

Özel televizyonların yaygınlaşmaya ve sinema salonlarının seyirci kaybetmeye başladığı yıllarda Beyoğlu Emek ve Kadıköy Reks Sineması’nın iki slogan vardı, şöyle: “Sinemanın Tadı Başkadır”, “Film Sinemada İzlenir”. Dinlediğiniz için teşekkür ederim. Son / The End / Fine.

(13 Ekim 2018)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir