Çakallarla Dans 3: Sıfır Sıkıntı Filminin Fragmanı Sinemalarda Gösterilmeye Başladı

Murat Şeker’in yönettiği Çakallarla Dans 3: Sıfır Sıkıntı’nın merakla beklenen fragmanı gösterime girdi 05 Aralık’ta vizyona girecek olan filmin fragmanı sosyal medya üzerinde de büyük etki yarattı. Çakallarla Dans serilerinin müdavimlerinin ilgisi için filmin yönetmeni Murat Şeker, “Çakallarla Dans’ın bir izleyicisi var ama bu filmde daha önce Çakallarla Dans serilerini izlememiş olan seyirciyi de kendimize çekeceğimizi düşünüyoruz.” dedi.

  • Basın Bülteni
  • Fragmanı izlemek için tıklayınız.
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.

Contact 1. Uluslararası Öğrenci Filmleri Festivali

Contact 1. Uluslararası Öğrenci Film Festivali, 20 – 24 Ekim 2014 tarihleri arasında düzenleniyor. Festival dünyanın farklı sinema okullarında yapılmış filmleri biraraya getirecek. Öğrenciler, akademisyenler, senaryo yazarları, yönetmenler ve yapımcılar arasında “bağlantı” noktası oluşturan festivalde yer alacak film gösterimleri, söyleşiler ve atölye çalışmaları sinemaya ilgi duyan herkesi kucaklayacak. Festivalde, 7 uluslararası, 7 ulusal film okulunun filmleri gösterilecek.

Bilgi Sinema Günleri Sunar: Köşe’de Sinema: Alphaville

Bilgi Sinema, Kadıköy / Yeldeğirmeni’nde yeni açılan Köşe adlı performans mekânında etkinliklerini gerçekleştirmeye devam ediyor. Sinema perdesinde deneyimlenmesi gerekildiği düşünülen filmlerin gösterileceği Bilgi Sinema Günleri kapsamında Ekim ayının son Cumartesi günü Jean-Luc Godard’ın kült bilimkurgu filmi Alphaville (1965) gösterilecek. Amerikalı özel dedektif Lemmy Caution, başka bir gezegendeki baskıyla yönetilen bir ülkenin başkenti Alphaville’e gelir. Amacı ülkenin başkanına suikast düzenlemektir. Başkan aslında insan benzeri bir robottur. Ne var ki Lemmy olaylar esnasında Natacha’ya aşık olur.

Bilgi Sinema Günleri Sunar: Köşe’de Sinema: Alphaville yazısına devam et

Türkiye’nin Sinema Şenliği Başlıyor

Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel başkanlığında ve Elif Dağdeviren direktörlüğünde bu yıl 51.si gerçekleştirilen Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali, 10 Ekim akşamı düzenlenecek açılış töreniyle başlıyor. Festival “Gelenekten Geleceğe” temasıyla beyazperdenin tüm renklerini bir hafta boyunca Antalyalı sinemaseverlere sunmaya hazırlanıyor. Bölgemiz ve ülkemizde yaşanan elim hadiseler dolayısıyla kortej, kırmızı halı, konser ve parti etkinliklerini iptal eden festival saat 21:00’deki açılış töreniyle başlayacak. Törende sinemamızın usta isimleri Haldun Dormen, Nilüfer Aydan ve Tarık Dursun Kakınç’a Onur Ödülü sunulacak.

Erciyes Film Festivali İçin Başvuru Tarihi Uzatıldı

Bu yıl yedincisi gerçekleştirilecek olan Erciyes Film Festivali’ne kısa film ve belgesel gönderme süreci devam ediyor. Daha önce 13 Ekim 2014 Pazartesi olarak belirlenen son başvuru tarihi, başvuru yoğunluğundan dolayı 17 Ekim 2014 Cuma gününe kadar uzatıldı. 29 – 31 Ekim 2014 tarihlerinde yapılacak festival için hazırlıklar tüm hızıyla devam ederken katılımcılar da yavaş yavaş netleşmeye başladı. Festivalin bu yılki onur konuğu, yapımcı, yönetmen, senarist ve reklâmcı Osman Sınav olacak. 7. Erciyes Film Festivali’yle ilgili her türlü diğer bilgilere, detaylara ve katılım koşullarına festivalin web sitesinden ulaşılabiliyor.

Kesik Almanya’da Vizyona Girdi, Seyirci Akın Etti, İndirgemeci Üslubun Geniş Vahameti Üzerine Düşünmek Bize Kaldı

Çalışmalarını Almanya’da sürdüren Türkiye kökenli yönetmen Fatih Akın’ın son filmi The Cut, gösterime girdi. Yönetmenin kendi söylemiyle Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler’e uygulanan ‘soykırımı’ konu eden The Cut, (Kesik) aşkla başlayan, ölümle devam eden ve şeytanla biten üçlemenin ‘iblis’ yanını oluşturuyor. Fatih Akın’ın ‘Duvara Karşı’ filmi aşkı, ‘Yaşamın Kıyısında ölümü tarif ederken ‘The Cut’ şeytan meselesine girmiş bulunuyor.

Çetrefillik içeren bazı filmlerde konuyu daha iyi kavramak için içeriğe geçmeden önce ‘çerçeve’ hakkında bilgi vermek gerektiğinden ‘Neden böyle bir film yaptın’ sorusuyla sık sık muhatap olan Fatih Akın, meramını anlatabilmek için demeç üstüne demeç veriyor. Filmi açıklama gayretinde bulunurken “Ben konuyu değil, konu beni buldu” diye söze başlayan çok ödüllü yönetmen, “Tabuları yıkmak, insanları duyarlı hale getirmek, korkuları yenmek, şiddet pornosu çekmek istemedim” gibi tamlamalarla devam ediyor. Yalnız, ‘çerçeve’ kısmında yönetmenin içeriden tam göremediği bir detay gözden kaçmışa benziyor: Fatih Akın Almanya’da aşırı indirgemeci üslupla tam teşekkülü filmler çeken başarılı bir yönetmen olarak tanınıyor. Şimdiye kadar yaptığı filmlerde kendine özgü bir kulvar bulduğu ve öznel bir dil yarattığı vurgulanıyor. Üçleme dediği filmlerin ilk iki halkası aşk ve ölümde yaşanan sosyal varlanım gerçeklileri ‘göç’ olgusuna indirgenmiş olarak yeniden anlam buluyor. Son halka şeytanda ise, indirgemecilik üslubuna çok ters yanıtlar verebilecek bir meseleye giriliyor. Ustası olduğu indirgemeci tekniğin ısrarıyla girişilen şeytan meselesinde aşk ve ölümde yakalanan anlam bütünlüğüne erişilemeyeceği peşinen aşikar gözüküyor.

The Cut filmindeki ağır konuyu işleyebilmek için indirgemecilikten uzak çok yönlü bir sinema estetiği, ‘çoğaltıcı’ bir üslup denemesi zorunlu gözüküyor. Sosyal ve mental koordinatları oldukça geniş olan kompleks bir konunun işlendiği The Cut filminin başarılı olabilmesi için redundant (aynı bilgilerin farklı biçimlerde konu içinde tekrarı) klâsiğinden kaçınmak gerekiyor. Oysa bu her sinemacının altından kalkacağı kolay bir iş olmadığı düşünülüyor.

Sanat sinemasında indirgemeci üslup kullanılarak geniş anlamlar ortaya çıkaran örnekleri, karmaşık kompleks varlanımları şiddet unsuru etrafında yorumlayan Tarantino, insan bileşenlerini tutku boyutundaki cinsellik paylaşımına dönüştüren Lars von Trier ve yaşam kavşaklamalarını vicdan kategorilerinde değerlendiren Derviş Zaim filmlerinden sıralanabilir.

Redundantlığın karşıtı olabilecek batini konularda totoloji (kendini tekrar) tuzağına düşmeden anlam çoğaltabilen yapıtların ise başta Tarkovski, Aki Kourismaki ve Nuri Bilge Ceylan gibi ustalardan çıkmış olduğunu vurgulamak gerekiyor. Fatih Akın’ın aşk ve ölüm sarmalından şeytan bağlamına geçerken aşırı indirgemeci üsluptan ne kadar vazgeçeceği son filminde yakalanabilecek başarıya bir nevi ölçek teşkil edebileceğine değinmek gerekiyor.

İlk gösterildiği Venedik Film Festivali’nden bu yana yapılan tüm değerlendirmeler ise Akın’ın terk etmede zorlandığı tek sesliliğinden, mesaj verme ön niyetiyle yapılan uğraşısının pek başarılı olamadığı yönünde birleşiyor. Diğer yandan The Cut benzeri filmlerin Alman seyirci önündeki işlevinin tamamen farklı olduğuna dikkat çekmek zorunluluğu ortaya çıkıyor.

Almanya kendi öznel tarihinden dolayı soykırım meselesine aşırı duyarlılık göstermekle ön sıralarda yer alıyor. Hemen hergün televizyon kanallarında konuyla ilgili belgeseller, filmler, biyografiler yayımlanıyor. Ulusal sineması da şu an gösterimde olan Christian Petzold’un çektiği baş rolde Nina Hoss’un oynadığı Phoenix filminde olduğu gibi soykırım konusunu işlemeye büyük özen gösteriyor. Ayrıca yoğun vicdani baskı altında olduğunu düşünen ve suçluluk duygusunu taşıyan bir kesimin dünya tarihi içinde soykırım meselesiyle yalnız kalmak istemediğinden dolayı kendine ortak/alibi aradığı sık sık dile getiriliyor. Bu bağlamda düşünsel gıdasını Almanya’dan alan göçmen kökenli yönetmenin bir nevi ‘mahalle baskısı’ altında olduğunu düşünmek mümkün.

Demeçlerinde “Ermeni soykırımında Almanya’nın rolü de irdelenmeli” diye hatırlatmalarda bulunan Akın, üzerindeki manevi baskıdan biraz olsun sıyrılmak adına çaba sarf ederken, Türkiye’nin Ermeni soykırımı hakkında epey olumlu yol katettiğini, buna katkı sağlayacağını düşündüğü filminin yakında Türkiye’de de vizyona gireceğine dikkat çekiyor.

(17 Ekim 2014)

Ali Mercimek

Herkesin Sihire İhtiyacı Var

Sihirle, illüzyonla arası her zaman iyi olmuştur Woody Allen’ın. 2006 yapımı ‘Scoop’, görmüş geçirmiş bir sahne sihirbazı ile (Allen’ın bizzat canlandırdığı illüzyonist Splendini) yeni yetme gazeteci genç kızın Bergmanvari Azrail’i atlatarak fani dünyaya haber taşıyan müteveffa gazetecinin yardımıyla esrarengiz cinayetlerin sırrını çözme hikâyesidir. İlerlemiş yaşına rağmen (önümüzdeki sene seksenini deviriyor) her yıl bir film yapma geleneğini sürdüren usta sinemacı bizde ‘Sihirli Ay Işığı’ adıyla gösterilen (özgün adı ‘Magic in the Moonlight’) son çalışmasında, çok sevdiği sihirbazlık gösterilerinin mekaniği ile ilk döneminden beri gündeme getirdiği metafizik tartışmaları Hollywood’un altın çağının gözde türlerinden ‘screwball’ güldürüyle harmanlamış.

1926 yılının Berlin’inde başlıyor hikâye. Caz çağının ünlü illüzyonisti Stanley Crawford, Çinli Wei Ling Soo kimliğine bürünmek suretiyle Uzak Doğu’nun egzotik şovunu sunmaktadır Avrupalı izleyicisine. Burnundan kıl aldırmayan yılların üstadı için Dünya mantıklı ve öngörülebilirdir. Hayatın boş ve trajik bir gerçeklikten ibaret olduğunu düşünür. Maneviyata inanmaz. Nietzsche’nin ünlü ‘Tanrı Öldü’ deyişinden dem vurur. Ruh çağırma seansından Vatikan’a kadar her şey sahtedir onun için. Münih, Barselona eski kıtayı adım adım turlayan kibirli Stanley meslekten arkadaşının teklifi üzerine sahtekâr olduğundan şüphe edilen bir medyumun foyasını ortaya çıkarmak üzere bu defa Fransız Riviera’sına yollanır. Öyle ya bu hokus pokus numaralarını ondan iyi bilen yoktur. Zihin okuma iddiasındaki Sophie Baker’ın mental titreşimleriyle ince ince dalgasını geçer önce, Amerikan taşrasından yetişme genç kızı soylu İngiliz kibriyle küçük görür. Ancak ruh çağırma seansındaki beklenmedik olaylar ve genç kızın göz kamaştıran güzelliği Stanley’nin aklını karıştıracaktır.

Bu şirin romantik güldürü Cate Blanchett’in görkemli performansıyla devleşen bir önceki ‘Blue Jasmine’ ağırlığında değil belki, ancak üstadın daha önce çokça örneğini verdiği nükte yüklü hafif güldürülerinin sadık izleyicileri için biçilmiş kaftan. Tipik Woody anekdotlarını aktarmak bu kez karizmatik Colin Firth’e düşmüş. Deneyimli oyuncu ile Sophie’yi canlandıran gencecik Emma Stone zıt ikilinin çatışmasında hoş ve sevimli. Darius Khondji’nin iki savaş arasındaki kaygısız dönemin atmosferini kusursuzca yansıtan görüntü çalışması mükemmel. Jenerikte Cole Porter’dan ‘You Do Something To Me’ ile başlayan soundtrack ayrı bir harika. Yaşamak için hepimizin kandırmacalara, ayışığı altında küçük sihirlere ihtiyacımız olduğunu bir kez daha hatırlatan bu güzel filmi kaçırmamanızı tavsiye ederiz.

(17 Ekim 2014)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com