Bela Tarr’ın 450 Dakikalık Başyapıtı Satantango, Bilgi Sinema’da

Macar yazar Laszlo Krasznahorkai’nin 1985 yılında yayınlanan aynı isimli romanından uyarlanan ve Sight & Sound Dergisi’nin Tüm Zamanların En İyi Filmleri listesinde 35. sırada olan Bela Tarr’ın yönettiği 450 dakikalık ünlü Satantango adlı filmi, 28 Aralık sabahı Bilgi Sinema’da gösteriliyor. 1980’lerin komünizm sonrası Macaristan’ın tahrip olmuş küçük bir köyünde, hayat fiili olarak durmuştur. Güz yağmurları başlamıştır. O akşamüstü köylüler büyük bir ödeme beklemektedirler, sonrasında da, bazıları hak ettiğinden fazlasını alma plânlarıyla oradan ayrılmayı düşünmektedirler. Fakat o sırada iki yıl önce öldüğünü düşündükleri karizmatik Irimias’ın geri geldiğini öğrenirler.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Arka Pencere Dergisi #SinemaDergisiKapanmasın Diyor

    Arka Pencere Dergisi, 217. sayısında, kapağında Sinema Dergisi’ne sevgi ve saygılarını sunuyor. Tunca Arslan, Trendeki Yabancı köşesinde, geride bıraktığı üç yıllık SİYAD başkanlığı sürecini değerlendiriyor. Vizyon filmleri eleştirileri arasında Bir Hurdacının Hayatı, Yarım Kalan Mucize, Özür Dilerim, Kedi Özledi, Dinozorlarla Yürümek, Erkekler, Sürgün ve Arkadaşlar Arasında inceleniyor. İlgi çekici dosya konularına yer veren Esrar Perdesi köşesinde Esin Küçüktepepınar imzasıyla Marakeş Film Festivali’ne bakılıyor. Sapık köşesiyle devam eden Arka Pencere Dergisi’nin 217. sayısı, Joan Fontaine ve Peter O’Toole’a saygı sayfalarıyla nihayete eriyor.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Hepsi Birarada Kapak Fotoğrafları
  • Mucizenin Adı: Köy Enstitüleri

    Yer: Burdur’un Yeşilova ilçesine bağlı Akçaköy. Vefatından kısa bir süre önce, bir anma programında bir araya geldiğimiz Fakir Baykurt, tamamı eğitimcilerden oluşan topluluğa yaklaşıp, “buraya öğretmen evinden geldiniz, öyle değil mi?” diye soruyor. Şaşkın gözlerle birbirimize bakıyor ve üstadın bunu nasıl anladığını sorguluyoruz.

    “Zamanında”, diye söze başlıyor Baykurt, “bizlere öğretmen hastaneleri kurma projesinden bahseden devlet yetkililerine, ‘bizi halkımızdan koparamazsınız’ diye itiraz etmiştik.”

    Başımızı öne eğiyor, susuyoruz…

    Bir grup arkadaşla birlikte “Karanlıktan Aydınlığa Bir Yol Türküsü: Köy Enstitüleri” diasını hazırlamak üzere birlikteyiz. İşimiz enstitü mezunlarından halen hayatta olanlarla tanışıp, anılarını dinlemek.

    “Bizim zamanımızda” diyor Cevat Amca, “Cuma günleri okul meclisi toplanırdı. Bütün okul; hizmetlisinden öğrencisine, öğretmeninden müdürüne bir araya gelir, okul sorunlarından söz ederdi. Bir gün bir arkadaşım Okul Müdürü’nü, kendisine sebepsizce azarladığı için tüm personelin gözü önünde eleştirmiş, Müdürümüz de kendisine hak vererek özür dilemişti.”

    Hasanoğlan mezunlarından Murat Öğretmen, okulda sergiledikleri “Antigone”yi dün gibi hatırlıyor, o uzun tiradını ilk günkü heyecanla sergilemeyi sürdürüyordu. Ruhi Su’dan ders alan bir diğeri ise, büyük ozanın duruşundan nasıl etkilediklerini, “Burçak Tarlası”nı yıllar sonra yeniden söylerken ne de güzel kanıtlıyordu.

    “Okullarda Sanat Eğitimi’nin Önemi” konulu bir panele konuşmacı olarak davet edildiğimde, söze yine Köy Enstitüleri’nden başlayarak girmiştim. O kadar şaşırtıcı istatistikler vardı ki; günümüzde 40 dakikalık ders saatlerine sıkıştırılan Resim ve Müzik derslerinde öğrencilerinin ufkunu açmaya çalışan eğitimcileri düşünüp acı acı gülümsemiştim.

    Büyük altüst oluşlar çağında kimi liberal kalemlerin eleştiri süzgecinden geçirilen kurumlardan biri de Köy Enstitüleri oldu, biliyorsunuz… Böylesine bir sistemin bilimsel yanı olmadığını savunan da oldu, mevcut düzeni pekiştirme yolunda atılan “çağdışı” adımlardan biri olduğunu da…

    Nedense hiçbiri, yolu, suyu, elektriği olmayan köylerde, sıtmayla boğuşan, açlık ve cehaletin iz düşürdüğü bedenler için “eğitim”in ne kadar uzak bir kelime olduğundan söz etmediler. Sosyal medya olmasa, oğlunu “devlet torpili” olarak nitelendirileceği gerekçesiyle yurtdışına, eğitime göndermeyen bakandan da haberimiz olmayacaktı, İlköğretim Genel Müdürü’yken bir gecede liseye öğretmen yapıldığını öğrendiğinde “öğrencinin olduğu her yer bir eğitim alanıdır” diyen eğitimciden de…

    Bir kuşağa adını veren, büyük çoğunluğu köylerde yaşayan halk kitlelerini kent merkezlerindeki aydın kesimlerle buluşturan gerçekçilerden ya da okulların bu kadar kısa sürede okuma-yazma oranında gösterilen büyük atılımla akademik araştırmalara konu oluşundan bahsetmiyorum bile…

    Ahmet Soner’den Tarık Akan’a bir dizi sinemacının belgeseline konu olduktan sonra, uzun metrajlı kurmaca yapımlara da esin kaynağı olan Köy Enstitüleri, Ali Adnan Özgür’ün “Toprağın Çocukları”nın ardından yeni bir projeyle karşımıza çıkıyor. İlk filmde, olguyu azınlıklara saygı boyutunu da gözler önüne sererek ve günümüz Türkiyesi ile de ilişkilendirerek gündeme getiren sinemacılar, Biket İlhan’ın filminde, çok da doğru bir kavrayışla ağalık düzeni ve gerikalmışlık ekseninde ele alıyorlar. Özellikle kadınlar cephesinde verilen aydınlanma uğraşının gerçeklere dayanarak ele alınmasının saygı duyulabilecek bir çaba olduğunun altını çizmek ve filmin
    anlatısına hakim olduğu öne sürülen “didaktik yapının” eleştirisine soyunanlara bir çift söz söylemek gerekiyor: Son yıllarda “yakın tarihle hesaplaşma” adıyla kültürel zeminde yeni tartışmalar boy gösterdi. Ne var ki, konu Köy Enstitüleri, Halkevleri ve erken dönem aydınlanmacı yaklaşımın diğer kurumlarına geldiğinde bu sorgulamacı anlayışın yerini “sessizliğe” bıraktığına tanık olduk. 90’lardan bu yana ülkeyi taşra-kent karşılaştırmalarına, yarı aydının yozlaşma serüvenlerine, uhrevi sevdalara ve bireyci okumalara hapseden “sanat sinemasının” krize tutulduğu bir noktada, “Yarım Kalan Mucize” gibi kavrayışların önemli olduğunun altını çizmek gerekir.

    Sonuç itibarıyla Nihan Belgin ve Biket İlhan’ı saygıdeğer bir çabanın ürünü olan filmden dolayı kutlarken, “Umut Beşkırma’ya dikkat!” diyorum…

    (29 Aralık 2013)

    Tuncer Çetinkaya
    ModernZamanlar Sinema Dergisi Editörü

    Hollywood Usulü 47 Ronin

    Üç boyutlu pahalı Hollywood yapımlarının sonuncusu ‘47 Ronin’. Amerikan sinema endüstrisinin yaş ortalaması gittikçe küçülen izleyicisine yönelik bu gösterişli yeni oyuncağı, defalarca perdeye aktarılmış Marvel çizgi kahramanlarına alternatif olarak bu kez pek ünlü bir uzak doğu söylencesini konu ediniyor. 47 Ronin’in hikâyesi, 18. yüzyıl başlarında feodal Japonya’da yaşanmış gerçek olaylar üzerine kuruludur esas olarak. Sadakat, fedakârlık ve bir onur sembolü olarak Japon kültürüne damgasını vurmuş bu dramatik efsane, beylerini kaybetmiş bir grup samurayın intikamı üzerinedir. Filme geçmeden önce roninlerin gerçek öyküsü üzerine biraz bilgi verelim dilerseniz.

    Ako kalesinin feodal beyi Asano Naganori, ordular komutanı Şogun Tsunayoshi’nin makamı Edo kalesinde kendisini taciz eden imparator subayı Kira’yı kılıcıyla yaralar. Ölüm cezasına neden teşkil edecek bir suçtur bu. Lord Asano’nun ‘seppuku’ (başka bir deyişle ‘harakiri’) yapmak suretiyle onurlu bir şekilde intiharını uygun görür Tokugawa Şogun’u. Kira’nın hakaretlerinin görmezden gelinmesi ve beylerinin hak etmediği halde cezalandırılması yetmezmiş gibi, kanun gereği ölümünden sonra Ako beyinin tüm mülküne el konur, ailesi mirastan mahrum edilir. Efendilerinin ölümüyle açıkta kalan adamları da, yersiz yurtsuz samuraylar anlamına gelen ‘roninler’e dönüşür. Asano’nun sadık adamlarından Oishi liderliğinde toplanan eski samuray takımı, haksızlığın rövanşı için sabırla iki yıla yakın bir süre bekler. İntikam duygusuyla yaşanan bu süre zarfında ülkenin çeşitli bölgelerine dağılır, yoksul ve ayyaş roninler görüntüsü vermek suretiyle Kira ve adamlarının takibinden kurtulurlar. 14 Aralık 1702’nin soğuk ve karlı kış gecesi beklenen hesaplaşma için harekete geçme zamanıdır.

    47 Ronin’in hikâyesi tarih boyunca sayısız esere konu olmuş Japonya’da. ‘Sadık Takım’ olarak dilimize çevirebileceğimiz ‘Chushingura’ adıyla edebi metin haline getirilmiş. 18. yüzyılda geleneksel Bunraku ve Kabuki oyunları olarak sahnelenmiş. 19. yüzyılın ikinci yarısının reformist Meiji döneminde milli kimliğin temel eserlerinden biri olarak kabul edilmiş. Sessiz dönemden başlayarak sinemaya en az 6 defa uyarlandığını biliyoruz. Bunların en bilineni, II. Dünya Savaşı’nın kanlı çatışmalarının sürdüğü 1941’de saldırgan Japon askeri yönetiminin siparişi üzerine büyük usta Kenji Mizoguchi’nin iki bölüm halinde çektiği, uzunluğu dört saate yaklaşan ünlü uyarlamasıdır. Uzun soluklu birçok televizyon dizisine kaynaklık etmiş olan ‘Chushingura’ 1997’de opera olarak da sahneye konmuştur.

    47 Ronin’in Hollywood macerasının Japon kültürüne tutkun olanlar için tatmin edici olmanın hayli uzağında olduğunu baştan söyleyelim. Beklendiği üzere, büyük stüdyolardan Universal’in elinde tipik bir Hollywood aksiyonuna dönüşmüş efsanevi roninlerin hikâyesi. Lady Macbeth edalı büyücü kadınların, egzotik dev canavarların, ötekileştirilmiş başka ırkların hüküm sürdüğü bir tür uzak doğu ‘Orta Dünya’sında, Asano ve Kira düşman feodal beyler olarak tasvir edilmiş. İngilizce konuşan Japon oyunculara eşlik eden Keanu Reeves’in filmde canlandırdığı (baba İngiliz anne Japon) Kai tiplemesi gibi ‘melez’ bir film ortaya çıkmış. Proje ilk uzun metrajını çeken genç bir sinemacıya, Carl Erik Rinsch’e emanet edilmiş. Bunda yetenekli yönetmenin, Ridley Scott’ın ortağı olduğu Paralel Lines yapımı (internetten servis edilen) beş dakikalık ilginç kısa filmi ‘The Gift’in büyük rol oynadığı muhakkak. Lâkin maliyeti beklenen rakamı aşarak 225 milyon doları bulan projenin sorumlularının gişe endisesiyle Keanu Reeves’in ağırlıklı olduğu ilâve sahneler istediği ve filmin son kurgusuna müdahale ettikleri söyleniyor. Bütün bunların Japon onur kodları sosu katılmış bu eğlencelik serüvene gişe açısından ne ölçüde katkısı olur bilemem, ancak Reeves’in o bildik ifadesiz maskıyla bu projede sırıttığını, Oshi kompozisyonu ile asıl öne çıkanın, daha önce Yoji Yamada’nın 2002 yapımı ‘Alacakaranlık Samurayı’ndaki performansı ile beğenimizi kazanmış tanınmış Japon oyuncu Hiroyuki Sanada olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

    (29 Aralık 2013)

    Ferhan Baran

    ferhan@ferhanbaran.com

    If İstanbul’dan İlk Tüyolar: Dallas, Grandmasters, Don Hemingway Türkiye’de İlk Kez If İstanbul’da

    Maximum Kart partnerliğinde düzenlenecek 13. If İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, bu yıl da yılın en çok konuşulan filmlerini Türkiye’ye getiriyor. 13 Şubat – 02 Mart 2014 tarihlerinde düzenlenecek festivalin programında Dallas Buyers Club, The Grandmaster ve Dom Hemingway gibi yılın merakla beklenen filmleri de yer alıyor. Dallas Buyers Club, sarsıcı hikâyesi kadar Matthew McConaughey ve Jared Leto’nun oyunculuklarıyla da dikkat çekiyor.

  • Basın Bülteni
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • If İstanbul’dan İlk Tüyolar: Dallas, Grandmasters, Don Hemingway Türkiye’de İlk Kez If İstanbul’da yazısına devam et

    Sinemamız Kaynaklarında Haklarında Yanlış Bilgi Verilen Filmler ve Yanlışlar (Farklılıklar) 4: Biz İnsan Değil miyiz? / Evet mi Hayır mı? / Aşkın Kanunu Yoktur

    Bu defa, yukarıdaki başlığa rağmen bir yanlışlık (?) yapılmamış filmlerden söz edeceğim. Yanlış-lık yok ama yine de bir karışıklık var.

    Sırrı Gültekin, 1961 yılında Sadık Şendil’in senaryosundan bir film yapar: Biz İnsan Değil miyiz? Özgüç, filme kısacık bir özet koyar: “Af kanunundan yararlanıp hapisten çıkan üç kardeşin öyküsü” (Türk Filmleri Sözlüğü c.1 s.168) Bu üç kardeşin babaları da, tabir yerinde ise, “osmanlı tokatı” ile ün salmış eski kulağı kesiklerdendir.

    Üç kardeş çeşitli uğraşlara girer, en büyükleri (evlidir) eve döner, kapıyı karısı açar, -ama yukardan çocuk sesi gelir (ağlama!)- adam parmakları ile cezaevinde yattığı süreyi hesaplar, bir çocuğun olması normaldir, karısını bağrına basar. Ortanca kardeş, kadınların, kızların peşinde koşar ama bu kez bulduğu kız ile işi ciddiye götürecektir. En küçük kardeş “bıçak” meraklısıdır, çıkar çıkmaz bıçakçılara damlar. Babasının bir sözü vardır, “Ben elindeki bıçağı ‘at’ dedim, sen gittin adamın böğrüne soktun”, yine de çocuklarını doğru yola getirme uğraşındadır.

    Ben, bu filmin yine Sırrı Gültekin tarafından Sadık Şendil’in senaryosundan 1974 yılında Evet mi Hayır mı? adı ile ikinci kez çekildiğini biliyorum. Fakat bazı kaynaklar, Evet mi Hayır mı? filminin Sırrı Gültekin’in (sen.: Sadık Şendil) 1966’da çektiği Aşkın Kanunu Yoktur filminin ikinci çevirimi olduğunu belirtiyorlar.

    Evet mi Hayır mı? için Özgüç “iki düşman ailenin çocuklarının aşk öyküsü” (Sözlük c.2 s.18) derken Aşkın Kanunun Yoktur için “sevdiği kızın belâlı ağabeyi ile aşık bir gencin öyküsü” (Sözlük c.1 s.286) özetini veriyor.

    Özgüç’ün Türk Filmleri Sözlüğü’nde verdiği film (konu) özetleri, bazen yetersiz, bazen hatalı olabiliyor, bazen de buradaki üç film özetinde görüleceği gibi, alâkasızmış gibi duruyorlar. Zaten Aşkın Kanunu Yoktur filminin -bana göre- öbür filmlerle ilgisi yok. Gültekin’in (birçok yönetmenin yaptığı gibi) daha önce çektiği filmleri çekmek gibi bir uygulaması var. Diğer iki film için ise bu da onlardan biri diyebiliriz. (Yalnız bu uygulama -biraz önce de yazdığımız gibi- birçok yönetmence yapılıyor, bir filmin farklı bir yönetmen tarafından yinelenmesi ise bunun dışında kalan bir durum.)

    Ben yine de Evet mi Hayır mı?’nın, Biz İnsan Değil miyiz ?’in yeni versiyonu olduğu görüşümü yineliyorum. Biz İnsan Değil miyiz?’de, “eski kulağı kesiklerden” babayı Salih Tozan oynarken, Evet mi Hayır mı?’da Kadir Savun oynuyordu diyorum.

    Başlangıçta da dediğim gibi bu bir yanlışlık değil bir karışıklık -yanılıyor olabilirim- ama ben filmler hakkında verilecek bilgilerin yanlışsız olmasından yanayım sadece.

    (29 Aralık 2013)

    Orhan Ünser

    Kuzu, Dünya Prömiyerini Berlin’de Yapacak

    Kutluğ Ataman’ın Kuzu adlı yeni filmi sinemaseverlerle ilk kez Berlin Film Festivali’nde buluşacak. Almanya’nın başkenti Berlin’de 06 – 16 Şubat 2014 tarihleri arasında düzenlenecek olan Berlin Film Festivali’nin Panorama Special bölümüne gösterilecek. Kuzu’da başrolleri Nesrin Cavadzade, Cahit Gök ve Erzincanlı küçük oyuncular Mert Taştan ile Sıla Lara Cantürk paylaşıyor.

  • Basın Bülteni
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Güzel Oyuncu Amy Adams Yeni Filmi Düzenbaz’da Jennifer Lawrence ile Öpüşme Sahnelerini Anlatıyor

    Jennifer Lawrence ile birlikte rol aldığı yeni filmi Düzenbaz’daki (American Hustle) öpüşme sahneleri hakkında konuşan Amy Adams, “Bu işte çok başarılı. O gerçekten harika bir kadın. Düzenbaz’da herkesin kimyası çok tuttu. Aramızdaki enerji nedeniyle neredeyse mahremiyetimizin sınırındaydık, çünkü çok o anlık bir duyguydu.” dedi. İki star merakla beklenen filmde yakın bir arkadaşlık geliştirmişler gibi gözüküyor.

  • Basın Bülteni
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Kader ve Hüzün: Kieslowski

    Polonya sinemasının büyük ustası Krzysztof Kieslowski, sinemaya bambaşka ve unutulmaz filmler bıraktı. Ustanın, ilk dönemlerindeki ilham verici “Yara” ve “Amatör” filmlerini paylaşmak istedik.

    Polonya sinemasının büyüklerinden Krzysztof Kieslowski, 27 Haziran 1941’de Varşova’da doğdu, 13 Mart 1996’da yine Varşova’da öldü. 1993-94 yıllarında, Fransız sinemasının içinde Fransa bayrağından yola çıkarak “Trois Couleurs: Bleu-Blanc-Rouge / Üç Renk: Mavi-Beyaz-Kırmızı” üçlemesini yaptı ölmeden önce. Ölümüne yakın kendisi üzerine belgesel “Kieslowski: I’m So-So-Keyfim Şöyle Böyle” çok özel. Sinemaseverlerin arşivlerinde bulunmalı. 1988’de, “Musa’nın On Emri”nden yola çıkan ve günümüze uyarlanan “Dekologlar”ı televizyon için çekti. 1991’deki “La Double Vie de Véronique-Véronique’in İkili Yaşamı” filmiyle Fransız sinemasına uzandı. Onun, 1985 yapımı “Bez Konca-Sonsuz” filmi gerçekten etkileyici bir politik filmiydi. Bu film de fark edilmeli. Ustanın yaptığı belgeseller de önemli. Ama onlara ulaşmak bir mucize olabilir.

    “Yara…”

    Büyük usta Kieslowski’nin 1976 yapımı “Blizna-Yara” filminde, kader ve suçluluk duygusu fark ediliyor. Olecko kasabasında geçmiş Stefan Bednarz’ın (Franciszek Pieczka) peşine takılıyor çünkü. Bu suçluluk, karısının bilerek veya bilmeyerek yaptığı bir hatadan geliyor. Stefan’ın, bundan yirmi yıl önce 1956’da, karısı (Helina Winiarska) Parti’nin gençlik kollarındayken, Lech’i (Jerzy Nowak) suçlamış ve Lech’in kaderiyle oynamış ve neredeyse hayatını karartmış. Hepsi bu kasabada, Olecko’da yaşanmış zamanında. Lech kasabada yine onun karşısına çıkıyor. Stefan’ın karısı orada bulunmak istemiyor. Kader, Stefan’la Lech’i yan yana getiriyor kimyasal fabrikasının inşaatı başlarken. Bir de ona asistan (Jerzy Stuhr) veriyorlar. Film, Romuald Karas’ın romanından uyarlanmış. Senaryoyu da yönetmenle beraber yazar ortak yazmışlar. Müzikleri Stanislaw Radwan yapmış. Görüntülerse Slawomir Idziak’ın.

    Ailesiyle şimdilerde Katowice şehrinde ailesiyle beraber yaşayan Stefan’ın, kızı Ewa’yla (Joanna Orzeszkowska) sorunları var. Kızının kürtaj yaptırdığını geç öğrenen Stefan, Ewa’nın yine kürtaj yaptıracağını yine geç öğreniyor. Fotoğraf da çeken mühendis Stefan, tüm bu sorunlarla bakanlığın emriyle Olecko’daki fabrika inşaatının başına getiriliyor. İnşaatta her şeyle ilgilenen Stefan fabrikanın müdürlüğünü de üstleniyor. Oradaki yardımcısı da Lech. Kendisine sürekli “İhtiyar” diyen Lech, Stefan’a suçluluk duygusunu hiç unutturmuyor. Stefan, Lech’in
    yardımcılığına getirilmesine karşı çıksa da emir büyük yerden olduğu için fazla bir şey elinden gelmiyor. Ailesinden yalnız kasabaya yerleşen Stefan, kasabada doğanın katline de tanıklık ediyor. Ama elinden bir şey gelmiyor. Kimyasal fabrikası, doğa gözetilmeden ve gerçek anlamda araştırılma yapılmadan izin verilmiş. Belediye başkanı Bolek (Mariusz Dmochowski), kasabayı canlandırmak ve gençlere iş imkânı yaratabilmek için çok çaba göstermiş fabrika için. Kieslowski usta, kasabanın cennet doğasının katledilişini belgesel gibi yansıtmış. Belki de yüz yıllık ağaçlar dozerler tarafından öldürülürken, ormanın sakinleri hayvanlar kasabaya inmeye başlıyor.
    Kasabada, daha inşaat sürerken doğanın bozulması insanın içini burkuyor. Unutulmaz bir anda, kamera fabrikanın devasa bacalarından birini aşağıdan yukarıya doğru çekerken, yukarı doğru tırmanan çerçeve sonsuza kadar yukarı çıkacakmış hissine kapılıyorsunuz. Bacadan da korkunç dumanlar gökyüzüne dağılıyor ve kasabanın tertemiz havası kirlenmeye başlıyor. Aş mı, yoksa doğa mı? İnsanı ikilemde bırakıyor. Olanlar Stefan’ın da içini burkuyor. Hatta vicdan azabı çektiriyor. Ama yine de yapacak bir şeyi yok.

    Böyle bir film ülkemizde çekilebilir miydi? Kieslowski usta bu filmini, sosyalist Polonya’da yaptı 1976 yılında. Onu kimse kötülemedi. Önü açıldı. Büyük yönetmenler arasına girdi. Kieslowski ustanın birçok filminde ülkemizi de seyrediyormuş hissine de kapılabilirsiniz. Yıllar öncesindeki Polonya, şimdiki ülkemiz sanki. Polonya, bizden yıllarca yıl önde. Yönetmenleriyle, yazarlarıyla, bestecileriyle ve de tüm sanatlarıyla. Bu toplum saygıyı hak ediyor. Polonya Bisiklet Turu (Tour de Pologne) ve filmleriyle bu yeşil ülkenin tutkunuyuz ayrıca. Fransa’dan sonra.

    “Yara” filmini seyrederken, güçlü metaforlara da dokunuyorsunuz. Kasabada yıkımlar ve inşaat sürerken, Stefan’ın da hayatı sarsılıyor. Karısı uzakta. Kızı Ewa da, asi ve başına buyruk. Fabrika yükseldikçe, Stefan’ın da hayatı biraz olsun toparlanmaya başlıyor. Fabrikanın açılışına, kendisine az da olsa uzak kızı da geliyor. Hem de yeni sevgilisiyle. Damat adayı da Stefan gibi fotoğrafçılığa meraklı. Az da olsa ona kanı kaynıyor Stefan’ın. Bu anlarda unutulmaz bir an da var baba-kız arasında. Konuşmaları, aralarındaki buzları da eritiyor sanki. Kadınların haklı olduğunu kabul edin, daima. Her şey biraz olsun iyiye gitse de, Stefan’ın üzerinde mutsuzluk sisinin kuşatmasını fark ediyorsunuz. Çünkü geçmiş sürekli peşinde dolaşıyor. Lech hep yakınlarında. Fabrika üretime geçerken, Olecko’daki ve etraftaki kasabalardaki insanlar işe girebilmek için her şeyi yapıyorlar. Kıran kırana bir mücadele var aş için. Stefan, fabrika müdürlüğünü bırak istediği sıralarda grev de başlıyor. Sonra her şey tersine dönüyor ve Lech, yıllar sonra onun olan şeyi kendince alıyor, yeni müdür oluyor. Lech, Stefan’ın kaderi sanki. Aynen yıllar sonra döndüğü bu kasaba gibi.

    Bu filmde, kurgusal olanın yanında belgesel olanı da yan yana takip ediyorsunuz sürekli. Her şey iç içe geçiyor neredeyse. Ağaçların katledilişiyle beraber temelden fabrikanın yükselişine de tanıklık ediyorsunuz bu filminde. Gerçekten her şey gerçekçiydi. Kieslowski usta, bir kasabanın kaderini de gösteriyor bu belgeselci ruhla. Kış atmosferinde geçen filmin estetiği de çarpıcı. Yönetmen, zaman zaman sert “şok zum”lu çekimler de denemiş. Bu, kaotik bir ruh veriyor o anlara. Bu filmdeki kadınların hepsinin yüzüne keder çökmüş bir de. Kieslowski filmlerinde bu kedere daima dokunabilirsiniz. Stefan’ın karısı ve kızı, hüzünlü yüzleriyle yalnızlığı hissettiriyorlar adeta. Yalnızlık, suçluluk duygusunu çoğaltabilir miydi? “Yara” filmini seyrederken bunları da düşüneceksiniz belki. “Yara”, çok özel bir film. Finaldeki son anla da özel bir film bu. Çünkü bebek, gelecek ve umut. Filmdeki gibi.

    “Amatör…”

    1979 yapımı “Amator-Amatör” filmi, coşkulu sinema yolunda kedere düşen fabrika işçisi Filip Mosz’un hikâyesini anlatıyor. Filmin senaryosunu Kieslowski yazmış. Müzikleri Krzysztof Knittel bestelemiş. Etkileyici fotoğraflarsa Jacek Petrycki’ye ait.

    Wielice kasabası. Film, şahinin bir tavuğu avlayışı ve tüylerini yoluşuyla açılıyor. Bu, Filip Mosz (Jerzy Stuhr) hamile karısı Irka’nın (Malgorzata Zabkowska) rüyasıydı. Heyecanlanınca her zaman hıçkırığı tutan Filip, doğum sancısı tutan Irka’yı telaşla hastaneye yetiştirmeye çabalasa da etrafta araba bulamıyor, ama yetiştiriyor. Hastanede karısı doğururken, kendisi de dışarıda doğuruyor sanki. Fabrikadan arkadaşlarına içki sunarken, kız babası olduktan sonra fabrika’nın kültür sorumlusu Stanislaw Osuch (Jerzy Nowak), Filip’e Rus malı 8mm Kwarz bir kamera armağan ediyor. Bu kamera onun hayatına anlam katarken, karısı Irka’yla arasına duvarları örüyor, hatta uçurumları çoğaltıyor. Bu kamera, Filip’in kaderi sanki. Filip’in çektiği belgeseller ve Irka’nın yüzüne oturan tarif edilemez hüznü bu filmin derinleri. Rüyayı düşünüyorsunuz. Bu trajik rüya, kadınların ebedi korkusu mu, diye. Filip’in, hayatta istediği iki şey gerçekleşmiş. Irka’yla evlenmek ve fabrikada çalışmak. Irka’ya keder veren, birisinin rüyasını gerçekleştiren olmak mıydı? Kamera, birbirlerinden uzaklaşmalarının son yeri miydi? Filip, hayatın kendisine sunduklarını coşkuyla yaşarken, aslında etrafında giderek çoğalan uçurumları fark edememiş. Çünkü Irka’nın içinde biriken keder, doğum sonrasında kameranın da varlığıyla dışarı çıkıyor. Yeryüzünde hiçbir erkek, Irka’nın hüznünü anlamlandıramaz maalesef. Irka, kadının “Nirvana”sı mıydı? Oraya ulaşmak mümkün müydü? Gizemlerle çevrili ve oraya girilmesi imkânsız mıydı? Ya aşk? Onlar izin verdiği için mi vardı? Irka’yı ancak kadınlar anlamlandırabilir. Biz erkekler hiçbir şey bilmiyoruz. Sadece sunduklarıyla yetiniyoruz. Irka, kadınların toplandığı bir yer ve o ülkeye ulaşamayacak. Ebediyete kadar. İşte Kieslowski usta bunu diyor.

    Filip, kendisine armağan edilen kamerasıyla her şeyi çekmeye başlıyor. İlk önce de bebeğini. Ardından, evinin penceresinden, kaldırım düzenlemesi yapan işçilerin görüntülerini çekiyor Filip. Belediye, canı sıkıldıkça kaldırımları yeniden düzenleyip duruyor kasabada. Filip, kendine verilen kamerayla her şeyi kaydetmeye bayılıyor. Üniversite okumuş, birkaç dil bilen fabrika müdürü ondan, fabrikanın açılışının 25. yıldönümünü çekmesi için ilk görevi veriyor. Fabrika müdürü (Stefan Czyzewski), sessiz çektiği bu belgeseli sesli hale getirmesini de istiyor. İşte bu belgesel, onun hayatına zenginlik ve keder getiriyor. “Amatör Belgeselciler Festivali”nden Anna (Ewa Pokas), Filip’i festivale davet ediyor. Festivalde, jürinin belgeselleri değerlendirişi gerçekten
    keşfettiriciydi. Üçüncülük ödülünü kazanan Filip, orada televizyoncu Andrzej Jurga’yla (kendisini oynuyor) tanışıyor. Cesaretlenen Filip, Wielice’ye döndüğünde fabrikada 25 yıldır çalışan işçi cüce üzerine belgesel yapmaya karar veriyor ve cüceyi ikna edip işe hemen koyuluyor. Montaj ve ses üzerine deneyim kazanan Filip, tüm aşağılamalara sadakatle işine kendini vermiş cücenin hayatından kesitler, fabrika müdürünü rahatsız etse de, Filip, Jurga’nın davetiyle Varşova’ya, televizyona gidiyor. Cücenin belgeseli beğenilirken, Filip, Irka’nın yatağı çoğu zaman kapatmasından olmalı Anna’ya yakınlık göstermeye başlıyor. Ama, kolayca olacağı sandığı şeyi yaşayamıyor Filip. Sonra üniversitede konferans veren Polonya sinemasının önemli yönetmenlerinden Krzysztof Zanussi’yle de tanışıyor. Hatta Zanussi’yi Wielice’ye davet ediyor Filip. 1939’da Varşova’da doğmuş Zanussi, önemli bir yönetmen olsa da ülkemizde çoğu kimse tarafından tanınmıyor. Kieslowski’nin filminde Zanussi, kendi felsef ve ahlâki görüşlerini belirtiyor. Belgesel tadında ve öğreticiydi. Ama Filip’in karısı gün gün tüm hüznüyle ondan uzaklaşıyor. Irka, neden kocasının başarılarından mutlu olmuyor? Filip buna bir anlam veremiyor. Irka, son noktada bebeğiyle beraber evi terk ediyor ve Filip’i yapayalnız bırakıyor geride. Fabrikada da bir şeyler oluyor ve Osuch’un işine son veriliyor. Bakanlık, cücenin belgeselinin televizyonda yayımlanmasından dolayı rahatsızlık duymuş nedense. Ayrımcılık yapıyorlar. Irkçılığın başka bir yüzüydü bu.

    Kieslowski usta, son bölümde Filip’in boşluğunu unutulmaz bir anlatımla yansıtmış. Bomboş ve soğuk evde, eline aldığı yeni 16 mm kamerayla pencereden uzakları çekiyor Filip boşluğunu belgelemek için. Yeni bir başlangıç olabilir miydi bu? Ama, çalan her kapı zilinden de umutlanıyor Filip. Ama, Irka artık yok. Film, Filip’in, doldurulamaz boşluktaki mutsuzluğuyla sonlanıyor. Binlerce yıldır hiçbir filozof, hiçbir bilim insanı kadınları
    çözümleyemedi. Her deneme “Kolomb sendromu”na dönüştü. Gizemli kalması daha iyidir belki de. Daha çok mutluluk sunuyorlar işte. Kieslowski usta, erkekler kadınları anlamlandırmakta ve çözümlemekte de amatördür diyor sanki bu filmiyle. Irka, sinemada etkisinde bırakan özel karakterlerden biri oldu.

    Filmin estetiği de gerçekten çarpıcı. Kurgu heyecan veriyor. Kieslowski, birçok şeyi ve anı, Filip’in gözleriyle yansıtıyor. Hatta objektifinden. Kieslowski, belgeselleri de az da olsa seyircilere göstermiş. Filip’le Irka’nın evleri, sıra sıra dizilmiş apartmanların birinde. Kapitalist ve komünist ülkelerde, özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra banliyölerde, çirkin ve özensiz binalar dikilmişti. Savaş sonrasında insanların acilen barınmaya ihtiyacı vardı. Kieslowski usta, 1980’lerin sonunda bu binalarda yaşayan şehirli insanları, “Musa’nın On Emri”nden yola çıkarak çektiği “Dekologlar” seri televizyon filminde anlatmıştı. “Amatör” filmindeki oyunculuklar da muhteşem. Filmin kış atmosferinde geçtiğini de belirtelim. Filmin müzikleri de kulağa iyi geliyor.

    (29 Aralık 2013)

    Ali Erden

    ailerden@hotmail.com

    Samuraylar Klaket Aktüel’de

    Online dergi Klaket Aktüel 14. sayısıyla yayında. Derginin bu sayısında Biket İlhan’ın yönettiği Yarım Kalan Mucize filminden Nihan Belgin ve Umut Beşkırma röportajları yer alıyor. Cemil Ağacıkoğlu’nun yönettiği ve başrolünde Güven Kıraç’ın oynadığı Özür Dilerim filminde rol alan oyuncu Köksal Engür de filmle ilgili soruları cevaplandırdı. Özel Dosya bölümünde samuray filmlerinin derlendiği dergi Kamera Arkası, Dizi, Gezi, Müzik ve Yaşam Tarzı sayfalarıyla dolu dolu bir içerik sunuyor. Derginin iletişim bilgileri şöyle: Tahsin Erkin Erk, e-posta: erkin@klaketaktuel.com, GSM: 0546 290 99 92.

  • Web Sitesi
  • Hepsi Birarada Kapak Fotoğrafları