Bela Tarr’ın 450 Dakikalık Başyapıtı Satantango, Bilgi Sinema’da

Macar yazar Laszlo Krasznahorkai’nin 1985 yılında yayınlanan aynı isimli romanından uyarlanan ve Sight & Sound Dergisi’nin Tüm Zamanların En İyi Filmleri listesinde 35. sırada olan Bela Tarr’ın yönettiği 450 dakikalık ünlü Satantango adlı filmi, 28 Aralık sabahı Bilgi Sinema’da gösteriliyor. 1980’lerin komünizm sonrası Macaristan’ın tahrip olmuş küçük bir köyünde, hayat fiili olarak durmuştur. Güz yağmurları başlamıştır. O akşamüstü köylüler büyük bir ödeme beklemektedirler, sonrasında da, bazıları hak ettiğinden fazlasını alma plânlarıyla oradan ayrılmayı düşünmektedirler. Fakat o sırada iki yıl önce öldüğünü düşündükleri karizmatik Irimias’ın geri geldiğini öğrenirler.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Arka Pencere Dergisi #SinemaDergisiKapanmasın Diyor

    Arka Pencere Dergisi, 217. sayısında, kapağında Sinema Dergisi’ne sevgi ve saygılarını sunuyor. Tunca Arslan, Trendeki Yabancı köşesinde, geride bıraktığı üç yıllık SİYAD başkanlığı sürecini değerlendiriyor. Vizyon filmleri eleştirileri arasında Bir Hurdacının Hayatı, Yarım Kalan Mucize, Özür Dilerim, Kedi Özledi, Dinozorlarla Yürümek, Erkekler, Sürgün ve Arkadaşlar Arasında inceleniyor. İlgi çekici dosya konularına yer veren Esrar Perdesi köşesinde Esin Küçüktepepınar imzasıyla Marakeş Film Festivali’ne bakılıyor. Sapık köşesiyle devam eden Arka Pencere Dergisi’nin 217. sayısı, Joan Fontaine ve Peter O’Toole’a saygı sayfalarıyla nihayete eriyor.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Hepsi Birarada Kapak Fotoğrafları
  • Mucizenin Adı: Köy Enstitüleri

    Yer: Burdur’un Yeşilova ilçesine bağlı Akçaköy. Vefatından kısa bir süre önce, bir anma programında bir araya geldiğimiz Fakir Baykurt, tamamı eğitimcilerden oluşan topluluğa yaklaşıp, “buraya öğretmen evinden geldiniz, öyle değil mi?” diye soruyor. Şaşkın gözlerle birbirimize bakıyor ve üstadın bunu nasıl anladığını sorguluyoruz.

    “Zamanında”, diye söze başlıyor Baykurt, “bizlere öğretmen hastaneleri kurma projesinden bahseden devlet yetkililerine, ‘bizi halkımızdan koparamazsınız’ diye itiraz etmiştik.”

    Başımızı öne eğiyor, susuyoruz…

    Bir grup arkadaşla birlikte “Karanlıktan Aydınlığa Bir Yol Türküsü: Köy Enstitüleri” diasını hazırlamak üzere birlikteyiz. İşimiz enstitü mezunlarından halen hayatta olanlarla tanışıp, anılarını dinlemek.

    “Bizim zamanımızda” diyor Cevat Amca, “Cuma günleri okul meclisi toplanırdı. Bütün okul; hizmetlisinden öğrencisine, öğretmeninden müdürüne bir araya gelir, okul sorunlarından söz ederdi. Bir gün bir arkadaşım Okul Müdürü’nü, kendisine sebepsizce azarladığı için tüm personelin gözü önünde eleştirmiş, Müdürümüz de kendisine hak vererek özür dilemişti.”

    Hasanoğlan mezunlarından Murat Öğretmen, okulda sergiledikleri “Antigone”yi dün gibi hatırlıyor, o uzun tiradını ilk günkü heyecanla sergilemeyi sürdürüyordu. Ruhi Su’dan ders alan bir diğeri ise, büyük ozanın duruşundan nasıl etkilediklerini, “Burçak Tarlası”nı yıllar sonra yeniden söylerken ne de güzel kanıtlıyordu.

    “Okullarda Sanat Eğitimi’nin Önemi” konulu bir panele konuşmacı olarak davet edildiğimde, söze yine Köy Enstitüleri’nden başlayarak girmiştim. O kadar şaşırtıcı istatistikler vardı ki; günümüzde 40 dakikalık ders saatlerine sıkıştırılan Resim ve Müzik derslerinde öğrencilerinin ufkunu açmaya çalışan eğitimcileri düşünüp acı acı gülümsemiştim.

    Büyük altüst oluşlar çağında kimi liberal kalemlerin eleştiri süzgecinden geçirilen kurumlardan biri de Köy Enstitüleri oldu, biliyorsunuz… Böylesine bir sistemin bilimsel yanı olmadığını savunan da oldu, mevcut düzeni pekiştirme yolunda atılan “çağdışı” adımlardan biri olduğunu da…

    Nedense hiçbiri, yolu, suyu, elektriği olmayan köylerde, sıtmayla boğuşan, açlık ve cehaletin iz düşürdüğü bedenler için “eğitim”in ne kadar uzak bir kelime olduğundan söz etmediler. Sosyal medya olmasa, oğlunu “devlet torpili” olarak nitelendirileceği gerekçesiyle yurtdışına, eğitime göndermeyen bakandan da haberimiz olmayacaktı, İlköğretim Genel Müdürü’yken bir gecede liseye öğretmen yapıldığını öğrendiğinde “öğrencinin olduğu her yer bir eğitim alanıdır” diyen eğitimciden de…

    Bir kuşağa adını veren, büyük çoğunluğu köylerde yaşayan halk kitlelerini kent merkezlerindeki aydın kesimlerle buluşturan gerçekçilerden ya da okulların bu kadar kısa sürede okuma-yazma oranında gösterilen büyük atılımla akademik araştırmalara konu oluşundan bahsetmiyorum bile…

    Ahmet Soner’den Tarık Akan’a bir dizi sinemacının belgeseline konu olduktan sonra, uzun metrajlı kurmaca yapımlara da esin kaynağı olan Köy Enstitüleri, Ali Adnan Özgür’ün “Toprağın Çocukları”nın ardından yeni bir projeyle karşımıza çıkıyor. İlk filmde, olguyu azınlıklara saygı boyutunu da gözler önüne sererek ve günümüz Türkiyesi ile de ilişkilendirerek gündeme getiren sinemacılar, Biket İlhan’ın filminde, çok da doğru bir kavrayışla ağalık düzeni ve gerikalmışlık ekseninde ele alıyorlar. Özellikle kadınlar cephesinde verilen aydınlanma uğraşının gerçeklere dayanarak ele alınmasının saygı duyulabilecek bir çaba olduğunun altını çizmek ve filmin
    anlatısına hakim olduğu öne sürülen “didaktik yapının” eleştirisine soyunanlara bir çift söz söylemek gerekiyor: Son yıllarda “yakın tarihle hesaplaşma” adıyla kültürel zeminde yeni tartışmalar boy gösterdi. Ne var ki, konu Köy Enstitüleri, Halkevleri ve erken dönem aydınlanmacı yaklaşımın diğer kurumlarına geldiğinde bu sorgulamacı anlayışın yerini “sessizliğe” bıraktığına tanık olduk. 90’lardan bu yana ülkeyi taşra-kent karşılaştırmalarına, yarı aydının yozlaşma serüvenlerine, uhrevi sevdalara ve bireyci okumalara hapseden “sanat sinemasının” krize tutulduğu bir noktada, “Yarım Kalan Mucize” gibi kavrayışların önemli olduğunun altını çizmek gerekir.

    Sonuç itibarıyla Nihan Belgin ve Biket İlhan’ı saygıdeğer bir çabanın ürünü olan filmden dolayı kutlarken, “Umut Beşkırma’ya dikkat!” diyorum…

    (29 Aralık 2013)

    Tuncer Çetinkaya
    ModernZamanlar Sinema Dergisi Editörü

    Hollywood Usulü 47 Ronin

    Üç boyutlu pahalı Hollywood yapımlarının sonuncusu ‘47 Ronin’. Amerikan sinema endüstrisinin yaş ortalaması gittikçe küçülen izleyicisine yönelik bu gösterişli yeni oyuncağı, defalarca perdeye aktarılmış Marvel çizgi kahramanlarına alternatif olarak bu kez pek ünlü bir uzak doğu söylencesini konu ediniyor. 47 Ronin’in hikâyesi, 18. yüzyıl başlarında feodal Japonya’da yaşanmış gerçek olaylar üzerine kuruludur esas olarak. Sadakat, fedakârlık ve bir onur sembolü olarak Japon kültürüne damgasını vurmuş bu dramatik efsane, beylerini kaybetmiş bir grup samurayın intikamı üzerinedir. Filme geçmeden önce roninlerin gerçek öyküsü üzerine biraz bilgi verelim dilerseniz.

    Ako kalesinin feodal beyi Asano Naganori, ordular komutanı Şogun Tsunayoshi’nin makamı Edo kalesinde kendisini taciz eden imparator subayı Kira’yı kılıcıyla yaralar. Ölüm cezasına neden teşkil edecek bir suçtur bu. Lord Asano’nun ‘seppuku’ (başka bir deyişle ‘harakiri’) yapmak suretiyle onurlu bir şekilde intiharını uygun görür Tokugawa Şogun’u. Kira’nın hakaretlerinin görmezden gelinmesi ve beylerinin hak etmediği halde cezalandırılması yetmezmiş gibi, kanun gereği ölümünden sonra Ako beyinin tüm mülküne el konur, ailesi mirastan mahrum edilir. Efendilerinin ölümüyle açıkta kalan adamları da, yersiz yurtsuz samuraylar anlamına gelen ‘roninler’e dönüşür. Asano’nun sadık adamlarından Oishi liderliğinde toplanan eski samuray takımı, haksızlığın rövanşı için sabırla iki yıla yakın bir süre bekler. İntikam duygusuyla yaşanan bu süre zarfında ülkenin çeşitli bölgelerine dağılır, yoksul ve ayyaş roninler görüntüsü vermek suretiyle Kira ve adamlarının takibinden kurtulurlar. 14 Aralık 1702’nin soğuk ve karlı kış gecesi beklenen hesaplaşma için harekete geçme zamanıdır.

    47 Ronin’in hikâyesi tarih boyunca sayısız esere konu olmuş Japonya’da. ‘Sadık Takım’ olarak dilimize çevirebileceğimiz ‘Chushingura’ adıyla edebi metin haline getirilmiş. 18. yüzyılda geleneksel Bunraku ve Kabuki oyunları olarak sahnelenmiş. 19. yüzyılın ikinci yarısının reformist Meiji döneminde milli kimliğin temel eserlerinden biri olarak kabul edilmiş. Sessiz dönemden başlayarak sinemaya en az 6 defa uyarlandığını biliyoruz. Bunların en bilineni, II. Dünya Savaşı’nın kanlı çatışmalarının sürdüğü 1941’de saldırgan Japon askeri yönetiminin siparişi üzerine büyük usta Kenji Mizoguchi’nin iki bölüm halinde çektiği, uzunluğu dört saate yaklaşan ünlü uyarlamasıdır. Uzun soluklu birçok televizyon dizisine kaynaklık etmiş olan ‘Chushingura’ 1997’de opera olarak da sahneye konmuştur.

    47 Ronin’in Hollywood macerasının Japon kültürüne tutkun olanlar için tatmin edici olmanın hayli uzağında olduğunu baştan söyleyelim. Beklendiği üzere, büyük stüdyolardan Universal’in elinde tipik bir Hollywood aksiyonuna dönüşmüş efsanevi roninlerin hikâyesi. Lady Macbeth edalı büyücü kadınların, egzotik dev canavarların, ötekileştirilmiş başka ırkların hüküm sürdüğü bir tür uzak doğu ‘Orta Dünya’sında, Asano ve Kira düşman feodal beyler olarak tasvir edilmiş. İngilizce konuşan Japon oyunculara eşlik eden Keanu Reeves’in filmde canlandırdığı (baba İngiliz anne Japon) Kai tiplemesi gibi ‘melez’ bir film ortaya çıkmış. Proje ilk uzun metrajını çeken genç bir sinemacıya, Carl Erik Rinsch’e emanet edilmiş. Bunda yetenekli yönetmenin, Ridley Scott’ın ortağı olduğu Paralel Lines yapımı (internetten servis edilen) beş dakikalık ilginç kısa filmi ‘The Gift’in büyük rol oynadığı muhakkak. Lâkin maliyeti beklenen rakamı aşarak 225 milyon doları bulan projenin sorumlularının gişe endisesiyle Keanu Reeves’in ağırlıklı olduğu ilâve sahneler istediği ve filmin son kurgusuna müdahale ettikleri söyleniyor. Bütün bunların Japon onur kodları sosu katılmış bu eğlencelik serüvene gişe açısından ne ölçüde katkısı olur bilemem, ancak Reeves’in o bildik ifadesiz maskıyla bu projede sırıttığını, Oshi kompozisyonu ile asıl öne çıkanın, daha önce Yoji Yamada’nın 2002 yapımı ‘Alacakaranlık Samurayı’ndaki performansı ile beğenimizi kazanmış tanınmış Japon oyuncu Hiroyuki Sanada olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

    (29 Aralık 2013)

    Ferhan Baran

    ferhan@ferhanbaran.com

    If İstanbul’dan İlk Tüyolar: Dallas, Grandmasters, Don Hemingway Türkiye’de İlk Kez If İstanbul’da

    Maximum Kart partnerliğinde düzenlenecek 13. If İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, bu yıl da yılın en çok konuşulan filmlerini Türkiye’ye getiriyor. 13 Şubat – 02 Mart 2014 tarihlerinde düzenlenecek festivalin programında Dallas Buyers Club, The Grandmaster ve Dom Hemingway gibi yılın merakla beklenen filmleri de yer alıyor. Dallas Buyers Club, sarsıcı hikâyesi kadar Matthew McConaughey ve Jared Leto’nun oyunculuklarıyla da dikkat çekiyor.

  • Basın Bülteni
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • If İstanbul’dan İlk Tüyolar: Dallas, Grandmasters, Don Hemingway Türkiye’de İlk Kez If İstanbul’da yazısına devam et

    Sinemamız Kaynaklarında Haklarında Yanlış Bilgi Verilen Filmler ve Yanlışlar (Farklılıklar) 4: Biz İnsan Değil miyiz? / Evet mi Hayır mı? / Aşkın Kanunu Yoktur

    Bu defa, yukarıdaki başlığa rağmen bir yanlışlık (?) yapılmamış filmlerden söz edeceğim. Yanlış-lık yok ama yine de bir karışıklık var.

    Sırrı Gültekin, 1961 yılında Sadık Şendil’in senaryosundan bir film yapar: Biz İnsan Değil miyiz? Özgüç, filme kısacık bir özet koyar: “Af kanunundan yararlanıp hapisten çıkan üç kardeşin öyküsü” (Türk Filmleri Sözlüğü c.1 s.168) Bu üç kardeşin babaları da, tabir yerinde ise, “osmanlı tokatı” ile ün salmış eski kulağı kesiklerdendir.

    Üç kardeş çeşitli uğraşlara girer, en büyükleri (evlidir) eve döner, kapıyı karısı açar, -ama yukardan çocuk sesi gelir (ağlama!)- adam parmakları ile cezaevinde yattığı süreyi hesaplar, bir çocuğun olması normaldir, karısını bağrına basar. Ortanca kardeş, kadınların, kızların peşinde koşar ama bu kez bulduğu kız ile işi ciddiye götürecektir. En küçük kardeş “bıçak” meraklısıdır, çıkar çıkmaz bıçakçılara damlar. Babasının bir sözü vardır, “Ben elindeki bıçağı ‘at’ dedim, sen gittin adamın böğrüne soktun”, yine de çocuklarını doğru yola getirme uğraşındadır.

    Ben, bu filmin yine Sırrı Gültekin tarafından Sadık Şendil’in senaryosundan 1974 yılında Evet mi Hayır mı? adı ile ikinci kez çekildiğini biliyorum. Fakat bazı kaynaklar, Evet mi Hayır mı? filminin Sırrı Gültekin’in (sen.: Sadık Şendil) 1966’da çektiği Aşkın Kanunu Yoktur filminin ikinci çevirimi olduğunu belirtiyorlar.

    Evet mi Hayır mı? için Özgüç “iki düşman ailenin çocuklarının aşk öyküsü” (Sözlük c.2 s.18) derken Aşkın Kanunun Yoktur için “sevdiği kızın belâlı ağabeyi ile aşık bir gencin öyküsü” (Sözlük c.1 s.286) özetini veriyor.

    Özgüç’ün Türk Filmleri Sözlüğü’nde verdiği film (konu) özetleri, bazen yetersiz, bazen hatalı olabiliyor, bazen de buradaki üç film özetinde görüleceği gibi, alâkasızmış gibi duruyorlar. Zaten Aşkın Kanunu Yoktur filminin -bana göre- öbür filmlerle ilgisi yok. Gültekin’in (birçok yönetmenin yaptığı gibi) daha önce çektiği filmleri çekmek gibi bir uygulaması var. Diğer iki film için ise bu da onlardan biri diyebiliriz. (Yalnız bu uygulama -biraz önce de yazdığımız gibi- birçok yönetmence yapılıyor, bir filmin farklı bir yönetmen tarafından yinelenmesi ise bunun dışında kalan bir durum.)

    Ben yine de Evet mi Hayır mı?’nın, Biz İnsan Değil miyiz ?’in yeni versiyonu olduğu görüşümü yineliyorum. Biz İnsan Değil miyiz?’de, “eski kulağı kesiklerden” babayı Salih Tozan oynarken, Evet mi Hayır mı?’da Kadir Savun oynuyordu diyorum.

    Başlangıçta da dediğim gibi bu bir yanlışlık değil bir karışıklık -yanılıyor olabilirim- ama ben filmler hakkında verilecek bilgilerin yanlışsız olmasından yanayım sadece.

    (29 Aralık 2013)

    Orhan Ünser