Altın Portakal Savaşa Karşı

49. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali, çok özel bir gösterim programına evsahipliği yapacak. Savaşın bireyler üzerindeki yıkıcı etkisini anlatan, farklı ülkelerden örneklerin seçildiği bir seçki festival izleyicisiyle buluşturulacak. 49. Altın Portakal kapsamında Türkiye prömiyerleri gerçekleştirilecek barış temalı savaş filmleri seçkisi, İranlı yönetmen Mohammad Ali Bashe Ahangar’ın Queen, Kanadalı yönetmen Kim Nguyen’in War Witch ve Polonyalı yönetmen Marcin Krzysztalowicz’in Manhunt adlı yapıtlarından oluşuyor.

  • Basın Bülteni
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Altın Portakal Savaşa Karşı yazısına devam et
  • Yeni Bir Sinema Hareketlenmesi: CAVA Enstitü

    Ankara’nın modern sanatlar merkezi CerModern sinema ve audio visual sanatlar alanındaki faaliyetlerini CAVA (Cinema and Audio Visual Arts) adı altında birleştiriyor. CerModern ve Yapım-eki işbirliği ile ortaya çıkan CAVA Enstitü, görsel-işitsel sanatlar alanında Türkiye’nin ihtiyacını giderecek projelerle geliyor. Enstitü’ye danışman olarak katkıda bulunacaklar arasında Ahmet Uğurlu, Ahmet Gürata, Barış Pirhasan, Erdal Beşikçioğlu, Ezel Akay, Onur Ünlü, Meltem Cumbul, Mert Fırat, Ümit Ünal, Yeşim Ustaoğlu, Yüksel Aksu gibi isimler var.

  • Basın Bülteni
  • Geniş bilgi için tıklayınız.
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Yeni Bir Sinema Hareketlenmesi: CAVA Enstitü yazısına devam et
  • İlk Türkü: Buğdayın Türküsü, İlk Kez Altın Koza’da

    Adana Büyükşehir Belediyesi tarafından gerçekleştirilecek olan 19. Uluslararası Altın Koza Film Festivali, pek çok nitelikli eserin prömiyerine ev sahipliği yapacak. Festival kapsamında ilk kez Adana’da gösterilecek filmlerden biri de, İlk Türkü: Buğdayın Türküsü.
    Yeni Türkü grubunun kuruluşunu ve ilk albümleri olan Buğdayın Türküsü’nü gerçekleştirilme hikâyelerini anlatan eser, Can Dündar imzasını taşıyor. Yapımcılığını Zeyno Film’in üstlendiği, müziklerini ise Selim Atakan’ın yaptığı belgeselde, grubun yaratıcıları ve dönemin tanıkları, ülkemizin bir döneme de ışık tutuyorlar.

  • Basın Bülteni
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • İyi Olan Kazansın

    Ben, şahsen, bizzat, kendim, maddi ve manevi kazancımı düşünen bir profesyonel festival düzenleyicisi olsam, alırım elimin altına daha önce organizasyonunu üstlendiğim festival dosyalarını, gider önümdeki zaman diliminde yapılması muhtemel ne kadar festival varsa kapılarını çalarım. Efendim derim, bendeniz bu, şu, o, filân, falan festivalleri düzenledim, sizin festivalinizin organizasyonuna, düzenlenmesine, koordine edilmesine vs. talibim derim. Ola ki o festival “iş”i bana vermedi, bu sefer giderim ona rakip olabilecek başka bir festivalin yönetimine onlara teklifte bulunurum. Organizeyi kaptığım zaman başlarım festivale iştirak etmesi olası kuruluşları ziyarete. Kapalı kapılar önünde olsun, kapalı kapılar arkasında olsun toplantılar yaparım, vaatlerde bulunurum, biz şöyle yapacağız, biz böyle yapacağız, o festivale fark atacağız vs. vs. Ondan sonra dönerim medyaya göndereceğim haberlere, başlarım diğer festivalle aramızda rekabet varmış gibi davranmaya, ortalığı bir güzel karıştırırım. Onlarda dayanamazlar, istemeden de olsa rekabetin diğer tarafı gibi demeçler vs. verirler. Medyada başlar her iki festivali artı ve eksileriyle yarıştırmaya. Hatta o kadar ki alemde festivalin birisini metheden ve öne çıkarmaya çalışan medya mensupları hakkında “Acaba festivalden para mı aldı” şeklinde şayialar bile dolaşmaya başlar. Velhasıl bu yazdıklarım bir faraziye olduğundan gerçekle bir âlâkası yoktur, zaten başlarken de “Ben olsam…” diye sallamıştım.

    Bulunduğumuz günlerden benzer bir olay Adana Altın Koza Film Festivali ile Antalya Altın Portakal Film Festivali arasında yaşanıyor. Bu yıl birbirleriyle rekabet ediyor gibi yansıtılmasından şahsen bir sinemasever olarak fevkâlâde rahatsız oluyorum. Adana Altın Koza Film Festivali, her ne kadar ara verip bir müddet sinemaya uzak kalsa da iki festival ülkemizin en köklü festivalleri. Yurtdışında herhangi bir yerde herhangi bir sohbette sinemacılık ve filmcilik konuşurken Türkiye’de Antalya Altın Portakal Film Festivali adındaki festivalin 49 yıldır kesintisiz düzenlendiğinden bahsedilse yabancılar durup düşünür, inan olsun gözlerinde ülkemizin değeri daha da yükselir. Yarım asırdır festival düzenlemek öyle herkesin başarabileceği bir iş olmasa gerektir. Doğrusu her iki festivalin rekabet bir yana, birbirine destek olması ve omuz vermesidir. Hatta dün gibi hatırlıyorum, Adana Altın Koza Film Festivali’nin yeniden düzenlenmeye başlandığı 2005 yılında Antalya Altın Portakal Film Festivali kortej düzenlemesi için Adana’ya kendi kortej jiplerini göndermişti. Adana Altın Koza Film Festivali de birkaç sene sonra Antalya’ya yardım edebilir. Baksanıza Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Akaydın’ın açıklamalarına göre, sağolsun iki gözümüzün nuru, başımızın tacı, bugünkü iktidarımızın sahibi parti Antalya Büyükşehir Belediyesi’ni rakip partiye kaptırdıktan sonra her geçen yıl festival desteğini düşürdükçe düşürüyormuş.

    Hayatın İçinden 1

    Mustafa Sarıgül, asfalt döşeli Şişli sokaklarını yenilemeyi sürdürüyor. Yol kısmındaki asfaltlar sökülüp küçük kare taşlarla desenli bir şekilde döşendi. İlk günlerde taş döşeli sokağımızda yürümek zevkliydi, ancak günler geçtikçe bizim taş döşeli sokağımız oldu mu sana “izmaritli taş döşeli sokak”. Çünkü sokağa atılan izmaritler taşların arasında kalıyor, yağmur yağsa bile bazıları yerinde sabit kalıyor. Sokağa çıktığımda, yollara sigara izmariti atan vatandaşlara giydiriyorum, saydırıyorum, aklıma ne gelirse söylüyorum. O nedenle sokağa sigara izmariti atmak yasaklanmalı diyorum. Şişli sokaklarının yenilenmesinde rahatsız olduğum bir durum ise kaldırımların çakma kaldırım olarak yapılması. Daha önceki kaldırımlar parke taş döşeliydi. Yenilendikten sonra komple beton döktüler, baskı kalıpla parke taş görüntüsü verdiler. Bir müddet sonra yol tarafındaki tuğla görünümlerini kırmızı boya ile boyadılar. Beyoğlu ilçesinde Cihangir civarında da rastladığım bu kaldırımlara “çakma kaldırım” adını vermiş oldum.

    Hayatın İçinden 2

    İnsan hakları, hayvan hakları, kadın hakları, vs. hakları gibi doğa hakları, ağaç hakları, hatta yol hakları, duvar hakları, vs.de olmalı. Beyoğlu’nda film seyrinden, geziden, vs. gelirken iş yerimin olduğu binaya Sıraselviler Caddesi’nden Kazancı yokuşuna girerek ulaşırım. Az aşağıda Kazancı Ali Ağa Camii vardır. Caminin karşısında, içinde eski Maksim Gazinosu’nun olduğu büyük otoparkta şu sıralarda devasa bir hafriyat sürüyor. Edindiğim bilgiye göre buraya da AVM yapılacakmış. Geçen gün durdum caminin yanında, şöyle bir baktım. Yörede korkunç bir çıplaklık var. Hafriyat başladığında otoparkın kenarındaki oldukça büyük ağaçlar duruyordu. İstanbul dışında olduğum 15-20 gün içinde hafriyat sürerken o güzelim ağaçları kesmişler, yöre tabiri caizse çöle dönmüş. Araziyi AVM yapmak için satın alan vatandaş büyük ihtimalle 1-2 yıldır kâğıt üzerinde orasının sahibi görünüyordur. Oysa gerçek sahibi ağaçlar, ben diyeyim 40 senedir, sen diyesin 50 senedir oradaydılar. Keza bakıyorsun senelerce geçtiğin yolun kenarındaki duvarı bir gün geliyor, yıkıveriyorlar. Hâlbuki o yolun kenarının sahibi o duvardır. O nedenle acilen “ağaç hakları”, “doğa hakları”, “dağ hakları”, “ova hakları” vs. düzene kavuşturulmalı. Taksim’in yayalaştırılması çalışmalarına başlanmış, yarın öbür gün Cumhuriyet Caddesi’nin ve Gümüşsuyu Caddesi’nin Taksim’e kavuştuğu bölümlerin orta kısımlarındaki güzelim ağaçları da keserler. Dilerim ağaçları kestiğiniz hızarların sesleri ömür boyu kulaklarınızdan silinmez.

    (07 Eylül 2012)

    Sadi Çilingir

    Bourne’un Mirası, Klak Sinema Programı’nda

    Bugün TV Klak Sinema Programı, bu hafta açılışını Jeremy Renner’in oynadığı Bourne’un Mirası ile yapıyor. Dünyaca çok sevilen Saftirik serisinin yepyeni macerası, Saftirik Greg’in Günlüğü: İşte Şimdi Yandık; Disney tarihinin ilk kadın kahramanı Merida, Beren Saat’in seslendirmesiyle geliyor, Cesur; dünyanın ilk online sineması şimdi Türkiye’de, internetten benzersiz bir film izleme deneyimi, Mubi; yıl boyunca stüdyo konuklarıyla yapılan en keyifli röportajlar ve çok daha fazlası bu hafta Klak’ta sizleri bekliyor. Klak Programı, 01 Eylül 2012 Cumartesi günü Kanaltürk’ün haber kanalı Bugün TV ekranlarında.

  • Basın Bülteni
  • TÜRVAK’ta Eylül 2012

    TÜRVAK Sinema – Tiyatro Müzesi, Eylül ayında da sinemaseverlere hizmet vermeye devam ediyor. Nişan Hançer Sinema Belgeleri Salonu’nda sinemanın Beyoğlu’na girdiği günlerden başlayarak eski ve yeni dilde basılı çeşitli belge ve yazışmalar, el ilanları, eski sinema biletleri, çeşitli sinema ödülleri ve birçok sinema salonunun kuruluş belgeleri ve fotoğrafları sergileniyor. Sanat yaşamına tiyatro oyunculuğu ile başlayan Nişan Hançer, bir dönem asistanlığını yaptığı Lütfi Ömer Akad’dan öğrendikleriyle 1955 yılında kamera arkasına geçerek film yönetmenliğine başladı.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    TÜRVAK’ta Eylül 2012 yazısına devam et
  • Gizemli Evin Gizemli Katili

    Ruh (The Pact)
    Yönetmen-Senaryo: Nicholas McCarthy
    Müzik: Ronen Landa
    Görüntü: Bridger Nielson
    Oyuncular: Caity Lotz (Annie), Agnes Bruckner (Nicole), Casper van Dien (Bill), Mark Steger (Charles), Haley Hudson (Stevie), Kathleen Rose Perkins (Liz), Sam Ball (Giles), Anjini Taneja Azhar (Hintli Çocuk), Bo Barrett (Jesse), Dakota Bright (Eva)
    Yapım: Preferred Content (2011)

    “Ruh” korku filmiyle sinemaya giriş yapan Amerikalı yönetmen Nicholas McCarthy, bu ilk filminde zaman zaman seyircisini tedirginlik içerisinde bırakıyor. Özellikle ev, gizemi ve kasvetiyle bu tedirginliği çoğaltıyor.

    Film, Los Angeles’a bağlı güneyindeki liman şehri San Pedro’da geçiyor. Sinemaseverler bu psişik korku filmini seyrederken hikâyede mantık hataları bulabilirler. Onca cinayet işlemiş “Judas Seri Katili”nin yıllarca br evin bodrumunda yaşaması, bir dolu cinayet işlemesi ve buna benzer şeyler aklınıza takılabiliyor. ABD’de şeriflik kurumu önde olduğu için küçük şehirlerin polisleri onlar. Onlar da seçimle göreve geliyor. Filmde FBI ajanları pek ortalarda görünmüyor. Suçlar işleniyor. Filmde mantıksız olarak gördüğünüz bu durumlar, Nicholas McCarhy’nin yazıp yönettiği 2011 yapımı “The Pact-Ruh”, bu yılki Sundance Film Festivali’nde galasını yapmış ve olumlu eleştiriler almış ve kimse de hikâyede mantıksız bir şey bulmamıştı. ABD bizlerden uzak ve yapıları çok farklı.

    Cehenneme yeniden dönüş…

    Nicole ve Annie’nin anneleri ölmüş. Nicole, San Pedro’daki cenaze işlemlerini yapmak için gelmiş. Kız kardeşi Annie’yi şehre çağırıyor. Sonra bilgisayarından kuzini Liz’i arıyor ve küçük kızı Eva’yla konuştuktan sonra gizemli bir şey ortaya çıkıyor ve Nicole kayboluyor. Annie ertesi gün acılar çektiği San Pedro’daki eve dönüyor ve kız kardeşini bulamıyor. Motosikletli asi ruhlu Annie, yeğen Eva’yla Liz’i eve çağırıyor ve ardından gizemli şey Liz’i de ortadan kaldırıyor. Bundan sonra her şey daha gizemli ve korku yüklü gelişiyor filmde. Eva’nın bakımını polis üstlenirken, Annie polis memuru Bill Creek’i ikna ediyor ve evdeki tuhaf şeyler daha da artıyor. Annie, psişik olayları anlamlandıran eski okul arkadaşı Stevie’nin yardımıyla ve kendisinin zekâsıyla gizemli şeye, “Judas Seri Katili”ne biraz daha yaklaşıyor. Annie, otoriter annesinden ölmüş olsa da hâlâ korkuyor. Evde sigara içtiğinde annesinin her an bir yerlerden çıkacağını sanıyor. Çocukluğunun ve ilk gençliğinin travmasını yaşıyor Annie. Bu da filmin gerlimini daha da çoğaltıyor. Filmin son bölümleri sürprizli ve zaman zaman insanı irkiltiyor. Filmin bazı anlarının da kanlı olduğunu belirtmeliyiz. Yönetmen, bulutlar altındaki kasabayı gerçekten kasvetli yansıtmış. Bu evdeki kasvete de yansıyor. Bu ev tam anlamıyla gizem yüklü bir labirent gibi. Sanki bir oyuncu gibi. Perdede görünce daha bir anlaşılıyor bu. Yönetmen, filminin genelinde dar açılar kullanmış ve seyircilerine sıkıştırılmışlık duygusu verebilmiş bu hayaletli filminde. Filmin müzikleri de iyi. Yönetmen McCarthy, bu uzun filmini çekmeden aynı adla kısa filmini çekmiş önce.

    (07 Eylül 2012)

    Ali Erden

    ailerden@hotmail.com

    Moskova’da Sıradan Birkaç Gün

    Elena
    Yönetmen: Andrey Zvyagintsev
    Senaryo: Oleg Negin-Andrey Zvyagintsev
    Müzik: Philip Glass
    Görüntü: Mikhail Krichman
    Oyuncular: Nadezhda Markina (Elena), Andrey Smirnov (Vladimir), Aleksey Rozin (Sergey), Elena Lyadova (Katya)
    Yapım: Non-Stop Productions (2011)

    Rus sinemasının önemli yönetmenlerinden Andrey Zvyagintsev’in “Elena” filmi, suçu farklı bir dille anlatıyor ve yargıyı da seyircilerine bırakıyor. Dingin anlatımlı bu filmde Moskova’nın ruhuna da giriyorsunuz.

    Film, ağaçların ardındaki lüks evin penceresini göstererek açılıyor. Yaşlı ağacın yanında genç ağaçlar ve fidanlar da boy vermiş. Yaşlı ağacın dalında bir karga konmuş ve çığlık atıyor. Bir zaman sonra bir karga daha geliyor ve genç ağacın dalına konuyor. Kamera, düzenli, temiz, sessiz zengin evinin içinden anlar gösteriyor. Ağaçlar, hikâyenin derinliğine güçlü simgeler gönderiyor filmde. Kargaların varlığı da insanın içine şüpheler düşüyor. Elena Anatolievna, sabahleyin tek başına yattığı yatağından uyanıyor ve kahvaltı hazırlıyor. Sonra da yaşlı Vladimir’i uyandırıyor. Vladimir’le Elena on yıl kadar önce hastanede tanışmışlar. Vlademir, hastaneye apandist için yatmış o zamanlar. Önce evdeki hemşiresi, son iki yılda da karısı olmuş Elena. Yaşlı ve zengin bir adam Vladimir, eli sıkı biri de. Kızı Katya’yı “hedonist” diye suçlasa da hep yanında olmasını istemiş. Elena, işsiz oğlu Sergey’in ailesine destek olmak için emekli maaşını onlara verirken bir sorun daha çıkıyor. Torunu Sacha, eğer üniversiteye giremezse askere gidecek. Üniversite için de paraya acil paraya ihtiyaç var. Vladimir, parayı vermemek için sürekli erteliyor. Sergey ve ailesi, Moskova’nın güneyinin en ucundaki Vostochnoye’deki Biryulvoyo mahallesinde yaşıyor. Moskova’nın havası en temiz yer dense de Andrey Zvyagintsev’in 2011 yapımı “Elena” filminde daha kasvetli görünüyor buraları. Nükleer santralin yanında Sovyetler’i çağrıştıran çok katlı apartman blokları da bu mahalleyi banliyöye çevirmiş. İşsiz gençlerin oluşturduğu çeteler var bir de. Muhtemel de potansiyel ırkçılar.

    Beklenmedik suçlar…

    1964 Sibirya doğumlu Andrey Zvyagintsev, Aleksandr Sokurov gibi Rus sinemasının yaşayan önemli yönetmenlerinden. Yönetmenin ilk filmi 2003 yapımı “Vozvrashchenie-Dönüş” filminde seyircilerinin zihnini tam anlamıyla karıştırmıştı. Perdede görülenler gerçek miydi, yoksa Ivan’ın (Vanya’nın) zihninden yansıyanlar mıydı, diye şüpheye düşüyordunuz. 2007 yapımı “Izgnanie-Sürgün” filminde de şüphenin trajedisini anlattı. Zvyagintsev, gördüğümüz üç filminde de suça giden durumları usulca anlattı. Bu üç filmde de seyircinin suçlar karşısında bir yargısı oluşuyor. “Elena”, yönetmenin üçüncü filmi. Bu üç filmin de ortak noktası, filmlerin beklenmedik bir anda suç filmine dönüşmeleri. Zvyagintsev filmlerini bir defa görünce küçük ayrıntılar gözünüzden kaçabiliyor. Tıpkı Tarkovski ve Sokurov filmlerinde olduğu gibi. Zvyagintsev, filmlerinde Tarkovski ruhunu yaşatan yönetmenlerden. Yönetmenin ilk iki filmindenen en belirgin farkı, “Elena” filminde sınıfsal farklar daha bir öne çıkmış. Perdeye bu çatışma yansıyor. Zenginlerin vereceği çok nasihat varken, yoksulların da acil paraya ihtiyacı var. Dünyanın her yerinde bu böyle. Elena, sessiz ve güvenlikli evden sokağa çıktığında hayatın sesleri ve kaosu da yansımaya başlıyor perdeye. Gri bulutların altındaki Moskova’da oğlunun yanına gidebilmek için banliyö treniyle de uzun bir yolculuk yapıyor Elena. Oğlunun evi her işsiz erkeğin evi gibi. Bilgisayar oyunlarına kendini bırakmış torun Sacha, hep içen oğul Sergey. Gelinse tutumlu haliyle tencerenin kaynamasını sağlıyor. Evin en küçük ferdi de bir bebek. O, umudu çağrıştırıyor.

    Chabrol ruhu var…

    64. Cannes Film Festivali’nde “Belirli Bir Bakış” bölümünde “Jüri Özel Ödülü”nü kazanan “Elena” filminde Zvyagintsev, Moskova’daki sıradan birkaç günü sakin sinemaskop fotoğraflarıyla izliyor. Yargıyı seyircilerine bırakırken. Yönetmen, karakterlerini önyargısız yansıtmış. Yüksek sesle olmasa da işsizlik konusunda hükümete eleştiriler de getiriyor yönetmen. Ama Sergey’in uyuşmuş rehavetliği de var. Elena’nın istediği para Vlademir için o kadar önemli olmasa da o parayı vermiyor. Zenginler, genelin bilmediği hesaplar yapar çünkü. İşte bu Vlademir kalp krizi geçirdiğinde her şey tersine dönmeye başlıyor. Ölümün yakınlarda dolaştığını hisseden yaşlı Vlademir vasiyetini Elena’ya fısıldıyor. Yani Elena bu koca servetten bir şey koklatmak istemiyor. Vlademir, daima kendinden uzak durmuş kızı Katya’ya her şeyini bırakmayı düşünmüş. Bu vasiyeti kâğıda dökemeden Elena beklenmedik bir anda Vlademir’in trajedisini hazırlıyor. Filmin final bölümü hatıralarda kalacak gibi. Çünkü bu bölümler özel. Sinema tarihinde de cezalandırılmamış suçlar anlatılmıştı. En önemli filmlerden biriyse, Fritz Lang ustanın 1945 yapımı siyah-beyaz “Scarlet Street-Kırmızı Fener” kara filmiydi. Sizce Elena masum muydu, yoksa suçlu vahşi kapitalizm miydi? Final bölümünde zihniniz sancılanabilir. Sınıfsal farklılıkların altının çizilmesi ve beklenmedik anda işlenen suçlar düşünüldüğünde Claude Chabrol ustanın filmleri de akla gelebilir. Chabrol usta 2010 yılında vefat etmişti ve geride kalanlara da müthiş mirasını bırakmıştı. “Elena” filminin son sahnesi de başladığı gibi bitiyor. Öncesinde Elena’nın ailesinin mutlu fotoğrafını göstererek. Fonda da Amerikalı Yahudi besteci Philip Glass’ın kafanızın içinde usulca dolaşan ve zaman zaman tedirgin eden müzikleri de unutulmamalı.

    (07 Eylül 2012)

    Ali Erden

    ailerden@hotmail.com