Mehtap TV Perdeler Programı’na Bu Hafta Sinema Yazarı Kerem Akça Misafir Oluyor

Gösteri sanatlarının buluşma adresi Mehtap TV Perdeler Programı yine renkli bir gündemle ekrana geliyor. Cem Güler’in hazırlayıp sunduğu Perdeler Programı’nda bu hafta eleştirmen Kerem Akça’yla, Oscar üzerine yapılan söyleşi ekrana geliyor. Gösterimler bölümünde ise 3 film var. İlk film bir Tim Burton filmi, Alis Harikalar Diyarında, diğer film sezonun sürpriz filmi Eşrefpaşalılar ve son film, yine önümüzdeki hafta vizyona girecek olan Martin Scorsese filmi Zindan Adası. Perdeler Programı, Cumartesi günü saat 12:20’de Mehtap TV’de.

  • Basın Bülteni
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğrafa haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Mehtap TV Perdeler Programı’na Bu Hafta Sinema Yazarı Kerem Akça Misafir Oluyor yazısına devam et
  • Yüreğine Sor’un Basın Gösterimi Yönetmen Yusuf Kurçenli’nin Katılımıyla Yapıldı

    Yusuf Kurçenli’nin yönettiği ve başrollerinde Tuba Büyüküstün, Kenan Ece ile Hakan Eratik’in oynadığı Yüreğine Sor’un basın gösterimi yönetmen Yusuf Kurçenli ve yapımcı Nesteren Davutoğlu’nun katılımıyla 04 Mart 2010 Perşembe günü Mecidiyeköy Cevahir AVM Megaplex Sineması’nda yapıldı. Filmin konusu şöyle: Esma ile Mustafa birbirini sevmiştir, fakat bu aşkın bir engeli bulunmaktadır: Mustafa gizli Hıristiyan’dır. Esma dahil herkes onu Müslüman sanmaktadır. Öbür yandan Osmanlının yaptığı yasal düzenlemeler üzerine Kilise, gizli Hıristiyanların dinlerini açıklamasını istemektedir.

  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Yüreğine Sor’un Basın Gösterimi Yönetmen Yusuf Kurçenli’nin Katılımıyla Yapıldı yazısına devam et
  • Evine Dön Lone Scherfig

    “An Education” Üzerine…

    Lone Scherfig ne yapmış bu sefer diye düşünerek !f İstanbul 9. AFM Bağımsız Filmler Festivali’nde An Education’u (Aşk Dersi) izlemeye gittim. Ve ardı ardına izlemiş olduğum başkaca filmlere selâm gönderen bir yapımla karşılaştım. Yer yer Ölü Ozanlar Derneği, yer yer Mona Lisa Smile’ı (Mona Lisa Gülüşü) anımsatan havası ile kendi kısır döngüsüne kapılmış olan ve bağımsız bir duruşa bürünememiş Scherfig bu sefer. Ama bu onun hoşuna gitmiş olacak ki Altın Küre, Oscar derken bütün dünyada tanınır hale gelmeyi başardı.

    An Education bize izlediğimiz filmi hangi perspektiften okumamız konusunda yardımcı olamıyor. Bakış açıları önümüze seriliyor ama bir duruş kazanamıyor ne yazık ki. Ne yazık ki demek zorundayım çünkü “Yeni Başlayanlar İçin İtalyanca” ve “Wilbur Ölmek İstiyor” filmleriyle daha kendi halinde ve söylemek istediklerini abartıdan uzak ve daha mütevazı bir dille aktaran bir yönetmen için kayda değer bir bocalama yaşanmış. Bunu bağlayabileceğim en sağlam nokta da bu hikâyeyi anlatırken kendi coğrafyasının uzağına düşmüş olması. An Education bir dönem filmi ancak 1960’ların Londrası’na hapsolunarak anlatılması zorunlu bir öykü de değil. Lone Scherfig, Danimarka sınırları içerisinde kendi dilinde, eleştirmek istediği sistemi ya da bağlanılması kaçınılmaz olan kurumsal yapıları içine de bir tutam aşk kırıntıları ekleyerek anlatsaymış, hikâye daha da bir karakteristik yapıya bürünebilirmiş. Görsel anlamda ve oyunculuklarda belki bir problem yok ama bir filmin belkemiği olan senaryo sallanmış da sallanmış. Sallanan senaryoyu da çoğu zaman başarıyla kotarılmış sanat yönetmenliği ve fonda bize dinletilen müzikler toparlamaya çalışmış. Filmi izlerken Carrey Mulligan’ı saçlarını topladığında hep birine benzetip durdum zira bir türlü çıkaramadım ama sonradan farkettim ki apaçık ortada olan bir Audrey Hepburn tasviriydi bu. Dönemsel olarak çakışmış mı bilemem -ki buna da gerek yok- hoş bir selâm duruş görüntüsünde perdeye yansıdı. Hepburn’ün masumiyeti Mulligan’ın zerafetiyle bütünleşmiş ve 1960’lara yakışan bir tablo oluşturmuş.

    Filmde aile çekirdeğinin önemine ya da önemsizliğine de değiniliyor elbette. Ama işte tam da bu noktada beli bükülmüş olan senaryo bir türlü doğrultulamıyor. Alfred Molina’yı kızları için en iyisini -neye göre-, en doğrusunu -kime göre- isteyen baba rolünde izliyoruz. Carrey Mulligan’ın canlandırdığı karakter özgürlüğüne düşkün haliyle ve yaşının ötesinde sergilediği olgunlaşma görüntüsüyle ilgi çekici ve sevilesi bir hale bürünmüş filmin içinde. Ama biraz sıyrılalım duygularımızdan ve tam da orta yerinden bir dalış yapalım anlatılan hikâyenin içine dersek tam da bu noktada tatmin olamıyoruz. Babanın tam olarak ne istediğini de anlayamıyoruz kızlarının bu kadar özgür olup da yine de kendini aile baskısı altında hissetmesini de. Garip bir çelişki var derken anne karakteri olup bitenleri dengelemeye çalışıyor. Kuzey Avrupa sinemasının kendine has üslûbu olmasa da her şeye rağmen sıcak bir havası var An Education’un. Oscar rakipleriyle de yanyana geldiği zaman en ayrıcalıklı olanı diyebiliriz.

    Ama hiçbir şey Lone Scherfig’e duyduğum özlemin daha da pekişmesine engel olamadı. Dogma manifestosundan nerelere gelindiğinin güzel bir kanıtı oldu An Education. Belki Lars Von Trier de ihanet etti altına imza attığı manifestoya ya da ihanetten öte bir yenilenme süreci geçirdi -ki bence böyle- ama yine de uzak düşmemişti kendine. Hiçbir Trier filmi izledikten sonra özlemimi daha da filizlendirmemişti.

    (09 Mart 2010)

    Görkem Akgün

    http://gorkeminsinemadefteri.blogspot.com/

    sinemalife.com Dergisi Mart’a Yeni Yüzüyle Girdi

    Sinemalife Dergisi Mart ayına yeni yüzüyle girdi. Bu sayısında Martin Scorsese’nin Zindan Adası filmini kapağına taşıyan dergi, ayrıca bu usta yönetmene de ‘zoom’ yapıyor. Önümüzdeki ay gösterime girecek Herkes mi Aldatır? filminin başrol oyuncusu Ragıp Savaş ile bir söyleşi de yer alıyor. Bunun yanında Yusuf Kurçenli ve Karadeniz kadınının çilesinin anlatıldığı İfakat belgeselinin mimarı Orhan Tekeoğlu söyleşilerini de okuyabilirsiniz. Vizyondakiler, sanal kadraj, beyazperdeden haberler, pek yakında vizyona girecek filmler Mart sayısında.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Yüksek çözünürlüklü kapak fotoğrafına haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    sinemalife.com Dergisi Mart’a Yeni Yüzüyle Girdi yazısına devam et
  • Madame Dubarry, Alman Kültür Merkezi’nde Gösteriliyor

    Alman Kültür Merkezi, Ernst Lubitsch’in filmlerini göstermeye devam ediyor. Lubitsch’in Madame Dubarry adlı filmi 05 Mart Cuma günü 19:00’da Türkçe altyazılı ve ücretsiz gösteriliyor. Filmin konusu şöyle: XV. Ludwig döneminde Paris. Jeanne, Madam Labille’nin moda salonunda şapka tasarımcısı olarak çalışmakta ve öğrencisi Armand’ı çok sevmektedir. Birgün İspanyol elçi Don Diego ile tanışır. Diego onu davet eder ve şımartır. Bu hayat Jeanne’nin hoşuna gider. Diego ve Armand arasında bir kavga başlar.

  • Basın Bülteni
  • Fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Madame Dubarry, Alman Kültür Merkezi’nde Gösteriliyor yazısına devam et
  • Senaryo, Film ve Tasarımlarla: Anti-Kapitalist Reklamlar

    Anti-Kapitalist Reklamlar Projesi’ni gerçekleştiren sanalt.net, birer tüketiciye dönüştürülen insanı ve markalara dönüşen kavramları ele alıyor ve sistemin yalanlarını teşhir edebilmek için, sistemin kendi oyuncağını, reklâmları tersyüz ediyor. Proje, yukardaki fikirler ışığında yazılmış senaryoların ve çekilmiş filmlerin 01 Mart 2010 – 01 Mayıs 2010 tarihleri arasında www.sanalt.net internet sitesine yollanarak paylaşılması, danışmanlar tarafından belirlenecek olanların Mayıs ayı boyunca filme çekilmesi ve 04 – 06 Haziran 2010 tarihlerinde mümkün olan her yerde tüm filmlerin gösteriminin yapılmasından oluşuyor.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Görsellere haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Senaryo, Film ve Tasarımlarla: Anti-Kapitalist Reklamlar yazısına devam et
  • Hakan Akçura, “Open Flux” Atölye Çalışması ile 21. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde

    Hakan Akçura’nın, Open Flux adlı video atölye çalışması 21. Ankara Uluslararası Film Festivali bünyesinde 12 Mart Cuma günü 17:00 – 20:00 saatleri arasında Ankara Goethe Enstitüsü’nde gerçekleştiriliyor. Atölye hakkında konuşan Akçura, “Atölye çalışmasında ayrıca, geçen yaz Karaburun, Sazak köyünde yaptığım ‘Sazak’ın Dikenleri’ isimli 14 saat süren performansımın 42 dakika süren belgeseli 21. Ankara Uluslararası Film Festivali kapsamında düzenlenen Video: Bellekmekan başlıklı sergide ilk kez gösterilecek.” diyor.

  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Ay Lav Yu’nun Galası İstinye Park AFM Sinemaları’nda Yapılıyor

    Sezonun merakla beklenen komedi filmi Ay Lav Yu’nun galası 09 Mart 2010 Salı günü 21:30’da İstinye Park AFM Sinemaları’nda yapılıyor. Sermiyan Midyat’ın yazıp, yönettiği ve oynadığı filmde Hollywood’un ünlü oyuncuları Steve Guttenberg, Mariel Hemingway, Katie Gill, Josh Folan’in yanısıra Meray Ülgen, Ayşenil Şamlıoğlu, Fadik Sevin Atasoy rol alıyor. Mardinli İbrahim’le, Colaradolu Jessica’nin aşkının anlatıldığı filmin gala gecesine Jessica’yı oynayan Katie Gill de, filmin Türk oyuncularıyla birlikte katılacak.

  • Basın Bülteni
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Scorsese’den Hitchcockvari Gerilim

    Zindan Adası (Shutter Island)
    Yönetmen: Martin Scorsese
    Eser: Dennis Lehane
    Senaryo: Laeta Kalogridis
    Kurgu: Thelma Shoonmaker
    Görüntü: Robert Richardson
    Oyuncular: Leonardo DiCaprio (Teddy), Mark Ruffalo (Chuck), Ben Kingsley (Dr. Cawley), Michelle Williams (Dolores), Max von Sydow (Dr. Naehring) Emily Mortimer (Rachel 1), Patricia Clarkson (Rachel 2), Jackie Earle Haley (Noyce), Elias Koteas (Leaddis)
    Yapım: Paramount (2010)

    Sinemanın önemli yönetmenlerinden Martin Scorsese’nin “Zindan Adası”, tam bir psikolojik gerilim filmi. Bu film, Berlinale’de “Altın Ayı” için de yarışmıştı.

    Yazar Dennis Lehane’in romanından uyarlanan “Shutter Island – Zindan Adası”nın hikâyesi 1954 yılında geçiyor. US Marshall dedektifleri Teddy ve yeni ortağı Chuck, Boston açıklarında Zindan Adası diye adlandırılan bir ada hapishanesine doğru gemiyle yolculuk yapıyorlar. Ada hapishanesinden çocuklarını vahşice öldürmüş Rachel adlı bir katil kadın kaçmış. Fırtınalı havada deniz Teddy’yi tutuyor. Adadaki hapishanede akıl hastası suçlular kalıyor. Scorsese, her şeyi hemen göstermiyor. Her şey yavaş yavaş yansıyor perdeye. Yönetmen, anlatımını Teddy’nin zihinsel algılamaları üzerinden yansıtıyor. Teddy ne anlıyorsa seyirci de onu anlıyor. Filmin ikinci yarısından sonra her şey yavaş yavaş anlamlaşmaya başlıyor. Teddy, Dr. Naehring’i ziyaret ederken pikapta geç romantizm ve erken modernizm bestecilerinden Gustav Mahler’in (1860-1911) müziği çalıyor. Bu müzik onu savaştaki Yahudi esir kampına götürür. Yaralı bir Nazi subayı da aynı müziği dinliyor. Dışarıda karlar altında donmuş Yahudi ölüleri. Teddy’nin zihnini kuşatan bir şey daha var, o da karısı Dolores’in ölümü. Teddy, karısını evde yakarak öldüren Leaddis’in de bu adada olduğunu düşünüyor. Leaddis’i ararken, McCarthy’nin “cadı kazanı”na düşmüş sanatçı George Noyce’u da buluyor hücrelerin birinde. Noyce’u Teddy tutuklamış zamanında. Görülen her şey, Teddy’nin zihninin bir oyunu mu, yoksa geçmişte yaşanmış şeyler mi? Yoksa vicdan arınması mı? Filmin derinliğinde, öncelikle ikinci yarıda yönetmen bazı şeyleri anlamlaştırıyor perdede. Az da olsa final yine de bulanık ve açık uçlu. Bu film de bulanık ve sürekli zihniniz karışıyor. Bir şeyi anlamlaştırmaya başladığınızı sandığınızda bile zihniniz size oyun oynuyor ve finale kadar çoğu şeyi yerli yerine koyamıyorsunuz bu psikolojik-gerilim filminde. Bu gerçeküstü filmde renk tonları da Teddy’nin ruh haliyle buluşuyor. Adadaki anlar koyu renk tonlarıyla yansıyor. Teddy’nin eşini hatıladığı anlarda renk tonları açılmaya başlıyor. Nazi katliamında renkler daha açık kullanılmış.

    Hitchcock ruhu…

    Bu film, gerçekten Hitchcock ustanın ruhunu perdede yaşatıyor. Hatta fonda duyulan bazı müziklerle bile. Dipte duyulan gerilimli müzikler zaman zaman insanın kafasının içinde patlayacakmış gibi oluyor. Filmin görselliği de gerçekten çarpıcı. Öncelikle iç mekânlarda. Ama, adanın derinlikli uçurumları da çarpıcı ve Teddy’nin metaforik anlamda uçurumun kenarında olduğunu hissettiriyor sanki. Evet, bu filmde Hitchcock ruhu var. Hitchcock’un zihinsel anlamda bulanık filmlerini düşünün. Hitchcock’un 1945 yapımı “Spellbound – Öldüren Hatıralar” ve 1958 yapımı “Vertigo – Ölüm Korkusu” hemen akla geliyor. Bu iki film de zihinsel bulanıklık üzerine Hitchcock’un seyircinin zihniyle oynayan muhteşem filmlerdi. Martin Scorsese, gerçekten sinemanın yaşayan büyük yönetmenlerinden. Scorsese, 1942’de New York – Queens’te doğdu. Çocukluğu astım hastalığıyla geçti. Annesine tutkundu. Filmlerinde, annesi gibi sıcak kalpli kadınları arıyor sanki Scorsese. Mağaradaki ikinci Rachel anne gibi sıcaktı. Bu andan sonra da her şey anlamlaşmaya başlıyor. Filmlerindeki tüm iyi kadınlar annesi gibi sanki Scorsese’nin. Nevrotik ruh halindeki filmlerinde karakterleri çoğunlukla takıntılı / saplantılı bir de. Ayrıca o, Woody Allen gibi bir New York tutkunu. Bir şehre tutkun olmayan yönetmenlere aşina değiliz.

    (11 Mart 2010)

    Ali Erden

    sinerden@hotmail.com