Antakya Medeniyetler Buluşması Film Festivali

Bu yıl ilki düzenlenecek Antakya Medeniyetler Buluşması Film Festivali, 05 – 12 Aralık 2009 tarihleri arasında gerçekleşiyor. Yerli-yabancı kısa ve belgesel filmlerin gösterileceği festivalde ayrıca festival şartnamesine uyan ve jüri tarafından seçilen ilk üç yerli filme ödül verilecek. Festival kapsamında düzenlenecek kısa ve belgesel film yarışması için başvurular ise 30 Ekim 2009 tarihine kadar kabûl edilecek. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla, Tike Medya Ajans tarafından organize edilen, Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı tarafından desteklenen festival, Antakya-Hatay’da gerçekleştirilecek. Festival ile ilgili başvuru formu ve yarışma şartnamesine www.antakyafilmfestivali.com adresinden ulaşılabiliyor.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Görsel, diğer bilgi ve haberlere haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Antakya Medeniyetler Buluşması Film Festivali yazısına devam et
  • Antalya Film Festivali’nde Gala, Kortej ve Özel Gece

    46. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde İlksen Başarır’ın yönettiği Başka Dilde Aşk’ın galası yapıldı. Saadet Işıl Aksoy ve Mert Fırat’ın başrollerinde oynadığı filmin galası sonrasında AKM önünden başlayan korteje katılan Altan Erkekli, Aytaç Arman, Burcu Kara, Coşkun Göğen, Devlet Devrim, Ediz Hun, Ekrem Bora, Irmak Ünal, Merih Akalın, Nilüfer Aydan, Suzan Avcı, Süleyman Turan, Tanju Gürsu, Tarık Akan, Yüksel Arıcı’ya Antalyalılar büyük ilgi ve sevgi gösterilerinde bulundular. Adam & Eve Oteli’nde verilen akşam yemeğinde ise sevilen sanatçımız Kadir İnanır’a 40. Yıl Onur Ödülü verildi.

  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Antalya Film Festivali’nde Gala, Kortej ve Özel Gece yazısına devam et
  • Karanlıktakiler

    Çağan Irmak, şüphesiz Türkiye’nin son yıllarda en çok ‘isim yapan’ yönetmenlerinden biri. Ortalama bir sinema izleycisi malûmunuz, sinemada gittiği herhangi bir filmin yönetmeninin kim olduğunu, nasıl filmler çeken biri olduğunu pek bilmez. Ancak bazı yönetmenler, öyle bir biçimde ‘marka’ olmayı başarırlar ki artık filmin bütün tanıtımları zaman zaman oyunculardan bile önce yönetmen üzerinden yapılır. Örneğin Spielberg ya da Tarantino filmine giden izleyici sinema kültürü ne kadar olursa olsun mevzubahis yönetmenlerin isimlerinden haberdardır. Çağan Irmak da artık gittikçe filmleri ‘Bir Çağan Irmak filmi’ etiketiyle sunulmayı başarabilen kişilerden biri oldu gibi..

    Nihayet dün izleyebildiğim Karanlıktakiler, önceki Çağan Irmak filmleriyle oldukça benzer temalar etrafında gezinen, ancak belli noktalarda da farklılaşabilen bir yapım. Film temelde, ciddi ruhsal sorunları olan annesiyle yaşayan, 30’larını aşmış, bir reklâm ajansında ofis boy olarak çalışan Egemen’in öyküsünü anlatıyor. Egemen için ‘annesine tahammül etmek zorunda kaldığı bir hapis hayatı’ denilebilecek ev yaşamından uzaklaşılabilinen tek yer iş yaşamıdır. Patronuna ilgi duymaktadır ki annesiyle olan yaşamı düşünülünce, bırakın ‘patronu’ olan bir kadını herhangi bir kadınla birlikte olması fikri bile zaten pek mümkün görünmemektedir. Annesi kendisini dış hayata tamamen kapatmıştır ve oğlundan da öyle olmasını beklemektedir. Zaten oğlundan başka pek birşeyi de yoktur hayatta. Tabii bir de krizler, sürekli bir tedirginlik, gelip giden bir akıl, sakinleştiriciler, mahallenin çocuklarıyla ve hatta ebeveynleriyle uğraşma gibi şeyler…

    Çağan Irmak, önceki filmlerinden alışkın olduğumuz gibi burada da günlük hayatın içindeki anları ve diyalogları inandırıcı kılmayı başarıyor. Özellikle Egemen’in işyerinde geçirdiği zamanlar zevkle seyrediliyor. Filmin ilk yarısı da Egemen’in kâh evdeki karanlık ve boğucu yaşantısı, kâh işyerindeki çalışanlar ve patronuyla olan ilişkileri derken akıp gidiyor…

    Ancak ikinci yarıda ve özellikle de son çeyrekte, annenin geçmişiyle ilgili o ana kadar bilmediğimiz ‘karanlık sırlar’ın açığa çıkışı sonrasında film irtifa kaybediyor ve düşüşe geçiyor. Irmak’ın önceki filmlerinden -ve hatta Kâbuslar Evi serisinden, ki film zaten Kâbuslar Evi’nin herhangi bir bölümü olmaktan o kadar da uzak değil- alışkın olduğumuz karanlık ve içinden çıkılmaz durumları kimi net sebepler göstererek açıklama sevdasının bu filme de damga vurduğunu söyleyebiliriz. Sonrasındaki yemek sahnesi ve ucu açık finaliyle filmin tekrar bir nebze toparlandığı da söylenebilir…

    Çağan Irmak, yine belli bir tonu tutturan anlatımı ve sinema duygusuyla, izlemeye değer, iyi bir film çekmiş. Ancak belli noktalardaki senaryo kaynaklı aksaklıklar tıpkı Issız Adam, Ulak ve hatta Mustafa Hakkında Herşey’deki gibi, burda da filmi yer yer itici kılıyor…

    (19 Ekim 2009)

    Ferit Güney

    Devrimci Gençlik Köprüsü, Belgeselinin DVD.si Çıkıyor

    Yönetmenliğini Bahriye Kabadayı’nın gerçekleştirdiği Devrimci Gençlik Köprüsü belgeselinin DVD.si çıkıyor. Film, 68 kuşağının ruhunu, hayal etme ve hayalleri gerçekleştirme gücünü anlatıyor.
    Belgesel, 1969’da İstanbul’a köprü yapım çalışmaları alevlenmişken 68 kuşağı öğrencilerinin Boğaz Köprüsü yapımına karşı çıkış hikâyeleri ile başlıyor. Boğaz Köprüsü yapımına karşı çıkan gençler, Hakkari’de Zap Nehri üzerine bir asma köprü inşa etmek için Milliyet Gazetesi’nin de desteği ile bir sloganları “Boğaz’a Değil Zap’a Köprü” olan bir kampanya başlatırlar.

  • Basın Bülteni
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Emre Şahin’in Yönettiği “40”, Antalya Film Festivali’nde

    Yönetmenliğini Emre Şahin’in yaptığı 40 adlı filminin 46. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’ndeki gösterimi 16 Ekim 2009 günü saat 14:30’da AKM Aspendos salonunda yapılıyor. Filmin başrollerini Deniz Çakır, dünyada büyük yankı uyandıran Ntare Mwine ve Ali Atay paylaşıyor. İstanbul doğumlu genç yönetmen Emre Şahin, Amerika’da Emerson College’da sinema eğitimi aldıktan sonra ABC, ABC Family, MTV, VH1, The History Channel, Travel Channel ve Discovery Channel gibi kanallarda gösterilen pek çok programın yanı sıra belgesellerde de yönetmenlik yaptı.

  • Basın Bülteni
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak

    Ali İlhan’ın yönettiği ve Claudia Cardinale, İsmail Hacıoğlu, Lavinia Longhi ile Teoman Kumbaracıbaşı’nın oynadığı Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak 18 Şubat 2011′de Pinema Film dağıtımıyla Ares Media tarafından vizyona çıkarıldı.
    Yıllar önce oğlunu ve kendisini terk eden kocasından sonra hiçbir erkeği kapısından bile içeri sokmayan Sinyora Enrica, evindeki boş odaları kız öğrencilere kiralamakta ve pazarda çalışmaktadır. Yıllarca bozmadığı bu kuralı, evine gelen Türk öğrenci Ekin için bozar. Enrica’nın oğlu Giovanni’nin annesine karşı haksız davranışları Ekin’de Enrica’ya karşı bir koruma duygusuna dönüşür ve aralarında bir gönül bağı oluşur.

    • Basın Bülteni
    • Fotoğraflar
    • Web Sitesi
    • Fragman
    • IMDb
    • Hakan Sonok Yazıyor: 1 / 2

    Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak yazısına devam et

    Antichrist

    Lars Von Trier’in hemen her filmiyle, hem izleyiciyi hem eleştirmenleri ikiye böldüğü artık Avrupa sinemasını ucundan kıyısından takip eden herkes tarafından bilinen bir gerçek. Cannes gösterimlerinin ardından filmin etrafında kopardığı onca yaygara, gürültü vs. bunların farkında olan bizler için pek de şaşırtıcı değildi açıkçası.

    Ancak filmi izledikten sonra Von Trier’i tanıyanların bile kısa süreli de olsa bir duraksama yaşamaması hemen hemen imkânsız gerçekten. Daha sonra kapanışta da duyacağımız ‘Lascia Ch’io Pianga’lı bir prolog ile açılıyor film. Ardından yönetmen filmini 4 bölümde anlatıyor: Keder, acı, umutsuzluk ve üç dilenci…

    Çocuklarını kaybeden bir çiftten, kadının ruh sağlığının gittikçe bozuluşu üzerine, onu iyileştirmek için korkusunun üzerine gitmesinin iyi olduğunu düşünen ve bu yüzden onla beraber daha önce de kadının gittiğini sonradan öğreneceğimiz bir dağ evine gitme kararı veren terapist adam öykünün tek karakterleri… Filmin ilk bölümleri ikiliden adamın, kadını kendi yöntemleriyle anlamaya çalışması üzerine kurulu. Bu bölümlerde kadının tuhaf, hatta nevrotik şekilde, olmadık anlarda birdenbire ortaya çıkan sevişme dürtüsüne de tanıklık ediyoruz ki filmin sonunda ancak anlam kazanıyor bu kısımlar. Filmin başlarında Von Trier’in yakaladığı boğucu atmosferin yer yer etkileyici olduğunu kabûllenmek gerek.

    Film ve bölümler ilerledikçe bu psikolojik ağırlık yerini fiziksel anlamda şiddet ve deformasyona bırakmaya başlıyor. Hatta bu ‘ölçüsü kaçmış’ şiddet ve deformasyon sahneleri, her ne kadar önceden film hakkında bolca şiddet ve seks sahnesi içerdiği okunmuş dahi olsa bir yerde şaşırtıyor insanı…

    Bir anlamda ‘huzura varma’ duygusu veren final geldikten sonra görüyoruz ki basbayağı ve de açıkça kadınlığı aşağılayan bir film bu. Sonuçta kadın da erkek de çocuklarını kaybeden birer ebeveyn ve elbette ki kadının böyle acı verici olaylara tepkisi erkekten daha farklı olabilir bunu anlamak mümkün ama yönetmenin yaptıklarına anlam vermek güç (Bu kısımları filmi izlemeyenleri de düşünerek çok da fazla açmayalım.) Yönetmen bir röportajında zaten filmin senaryosunu yazdığı sürelerde bir depresyon geçirdiğini ve tedavi gördüğünü, filmin ‘hastalıklı’ bir zihnin ürünü olduğunu söylüyor. Bunun etkisi ne derecedir bilinmez ama film ‘hastalıklı’ ve ‘rahatsız edici’ gibi sıfatlardan çok ‘sığ ve derinliksiz’ gibi sıfatları hakediyor. Kaldı ki her filmiyle eleştirmen ve izleyicileri ikiye böldüğünü başta da söylediğim Von Trier’in çoğu filmini o kadar sevmesem de her zaman için felsefeyi en iyi bilen yönetmenlerden biri olduğunu ve çok iyi yaptığını düşünmüşümdür. Bu açıdan benim için oldukça şaşırtıcı bir durum…

    Öte yandan film sinematografik açıdan da diğer Von Trier filmleri gibi deneysel bir yol izlemiyor. Dogma dönemlerinden zaten çoktan uzaklaşan Von Trier bu filmiyle daha da ‘klâsik’ bir görsel yapı kuruyor.

    Sonuçta sevsem de sevmesem de her yaptığı işi merakla beklediğim ve izlemeye koyulduğum Von Trier bu sefer çuvallıyor. Ama sonraki işini gene de merak ediyorum sanırım…

    (19 Ekim 2009)

    Ferit Güney