Jason Schwartzman


Jason Schwartzman (Matrak Adamlar – Funny People’daki Mark Taylor Jackson.)


Peker Açıkalın (Son yıllarda Amerikalılar Karadenizde 2, Maskeli Beşler: Irak, Hababam Sınıfı 3,5 gibi filmlerde star haline geldi. Avrupa Yakası TV dizisinde canlandırdığı Gaffur tiplemesiyle fenomen oldu, sanatında zirveye çıktı.)

Küçükçekmece Belediyesi Kültür Sanat Etkinlikleri Ekim Ayı Programında “Usta” ve “Transformers” Gösteriliyor

Küçükçekmece Belediyesi’nin Kültür ve Sanat Merkezleri’nde düzenlediği Ekim ayı sinema etkinlikleri çerçevesinde yönetmenliğini Bahadır Karataş’ın üstlendiği Usta ve yönetmenliğini Michael Bay’in üslendiğiTransformers: Yenilenlerin İntikamı filmleri gösteriliyor. Başrollerini Yetkin Dikinciler, Fadik Sevin Atasoy, Şevket Çoruh ve Hasibe Eren’in paylaştığı Usta, 03, 04, 10 ve 11 Ekim tarihlerinde saat 15:00’de; başrollerinde Shia LaBeouf, Megan Fox, Josh Duhamel ile Tyrese Gibson’ın oynadığı Transformers: Yenilenlerin İntikamı ise 17, 18, 24 ve 25 Ekim tarihlerinde saat 15:00’de Halkalı Kültür ve Sanat Merkezi’nde gösteriliyor.

09 Ekim 2009 Haftası

“Aşkın (500) Günü”, tesadüflerle örülü hayatlarımızda, ‘onunla bir ömür geçirmeye’ inanan genç adamın ve sahiplenilmeyi reddeden genç kadının karşılaşıp tanışıp ayrılmalarını, tam olarak da, tersine bir örneğin yani ‘bağlanan adam’ ile ‘maraza çıkaran kadın’ının da olabileceğini öyküleyen, ‘taptaze soluklu’ genç film! Sonuç, aşk acısı çektiğini zanneden hiç kimse üzülmesin!

“Uzak İhtimal”de, bir duru yürekli insan, genç müezzinin, kapı komşusu rahibe adayı, zarif ve güçlü iradeye sahip hanımefendiye duyduğu o saf sevgi, giderek ikisi arasında filiz veren ‘imkânsız aşk’ üzüyor. Yürekler için olduğu kadar, her düşünen insana, aşkların önüne yine insanlar marifetiyle konan engelleri sorgulatabilen bir film de… Türk Sineması’nın ‘adam gibi’ örneklerinden!

“Zaman Yolcusunun Karısı”, zaman çizgisi içinde ileri-geri gidip gelebilen bir adam ile onu kabûllenmiş kadının, paradoksal engellere ve yazgının oyunlarına direnen, tutkulu, büyük aşkını anlatıyor. Bu zor yapıda seyirciyi hiç zorlamayan bir gramer ve kurgu ile görüntülerin renk kombinasyonları kusursuz.

(08 Ekim 2009)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Bu Aşkın İhtimali Uzakta mı?

Uzak İhtimal
Yönetmen: Mahmut Fazıl Coşkun
Senaryo: İsmail Kılıçarslan-Tarık Tufan-Görkem Yeltan
Müzik: Rahman Altın
Görüntü: Refik Çakar
Oyuncular: Nadir Sarıbacak (Musa), Görkem Yeltan (Clara), Ersan Uysal (Yakup), Can Kolukısa, Murat Ergün
Yapım: Hokusfokus Film (2009)

İlk filmi “Uzak İhtimal”le etkileyici bir sinema anlatımına ulaşan yönetmen Mahmut Fazıl Coşkun, farklı renklere, kültürlere ve dinlere saygılı ve hoşgörülü bakıyor. Yönetmen, filminin hiçbir anında, final dahil, melodramın çekici tuzaklarına düşmüyor.

1973 yılında doğan yönetmen Mahmut Fazıl Coşkun, Amerika’da UCLA’da sinema eğitimi almış. Yönetmen, televizyonun ünlü tartışma programlarının yaratıcısı Ahmet Hakan Coşkun’un da kardeşi. Yönetmen, “Kısa’ca Ramazan: Domates Orucu Bozmaz” kısa filmini yaptı “Uzak İhtimal”e gelmeden önce. Vakti zamanı geldiğinde yönetmen, “Uzak İhtimal”in DVD’si çıktığında bu merak edilen kısa filmini de seçenekler arasına ekler, umarız. Yönetmen, bu ilk uzun filmi “Uzak İhtimal”le Krzysztof Kieslowski (Kristof Keşlovski okunuyor) ruhunun içinde dolaştırarak sıcaklığın içine alıyor seyircisini. Tüm karakterlerine ve dinlere saygıyla yaklaşan film, açık uçlu finaliyle iyi bir yönetmenin geldiğini de haberliyor. İyi yazılmış senaryonun kurgu dili de gerçekten çarpıcı. Bazı anlarda yönetmen, bir sonraki sahnenin konuşmalarını ve seslerini, bir önceki sahnenin sonunda vermeye başlıyor. Sanki zihinde yaşanıyormuş gibi. Ruhani bir şey bu. Yönetmen neredeyse her şeyi ölçüsünde kullanmış bu ilk filminde. Diyaloglarda ve karakterlerin yansıyışında bu fark ediliyor. Hem iç hem de dış mekânlar, görsel anlamda zengin ve estetik yansımış perdeye. Yönetmen filmini sinemaskop teknikle çekerek daha geniş gösterme fırsatını buluyor etkileyici mekânlarını. Müezzin Musa’nın kaldığı ev, filmin ruhunu da yansıtıyor. Evin içinde bir güven duygusu, sadelik ve sıcaklık yansıyor. Clara’nın evi de, eski zamanların azınlıklık devirlerini hissettiriyor. Ayrıca yönetmen, hem kiliseyi hem de camiyi aynı sıcaklıkla ve saygıyla yansıtabilmiş. Her dinin kendine göre ritüelleri var elbette.

Farklı renkler ne güzel…

İstanbul’a resmi tayini çıkan Ankaralı Musa, müezzin olarak Tophane’deki camiye geliyor. Caminin eski müezzinin daha önce oturduğu Galata’daki daireye yerleşiyor Musa. Aynı katta, yaşlı ve hasta bir rahibeyle dairede yaşayan Clara’yla yavaş yavaş iletişim de kuruyor Musa. Haç’lı kolyesini düşüren Clara’yı takip eden Musa, Clara’nın Hıristiyan olduğunu anlıyor. Sonra ayin sırasında Katolik kilisesine gidiyor. Orada sahaf Yakup’la tanışan Musa’nın sıradan ve renksiz geçebilecek hayatına bir canlılık getiriyor bu tanışma. Yaşlı Yakup’a Osmanlı çevirileri için yardımcı olan Musa’nın başı bir akrabasıyla derde giriyor, ama Yakup onu bu sıkıntısından kurtarıyor. Ve Musa, belki de hayatında ilk defa gerçek aşkı kalbinde hissetmeye de başlıyor. Clara, camiden sonra artan zamanını dolduruyor. Bu filmde küçük merak anları da var. Yönetmen, çok geçmeden bu küçük sırları seyircisine açıklıyor. Bu yüzden filmin giriş bölümü değer kazanıyor. Musa, fazla açılmadan şehri de tanımaya çalışıyor. Seyirciyi de o mekânların büyüsünün içine alıyor Musa. Yönetmen, hikâyesini çoğunlukla Musa’nın bakışıyla yansıtıyor. O anladığında seyirci de anlıyor. Bir de bu filmde Şile diye büyülü bir yer de armağan gibi perdeyi kuşatıyor. İstanbul’un hemen yanı başında. Sanki Portofino gibi. Sahaf Yakup’la dostluğu derinleşen Musa’nın aşkı da derinleşiyor. İçine kapanık olduğundan belki aşkını ifadelendiremiyor. Bu filmde, Yakup’un radyosu da önemli. 68 kuşağından Yakup, 94.9 Açık Radyo’da yayımlanan “Açık Gaste” programını da dinliyor sabahları. Guguk kuşunun gongunun vuruşundan sonra ud tınısı duyuluyor ve ardından her zamanki gibi Ömer Madra “merhaba kâinat” diyor. Mekânlar, müzikler, radyolar, aşklar, farklı kültürler, dinler ne güzel!.. Belki de bu filmin en iyi taraflarından biri, melodramın o çekici tuzaklarına düşmemesi ve insanın duygularını sömürmemesi.

Filmin başarılı kameramanı Refik Çakar, “Hatırla Sevgili” dizi filminin kameramanlarından biriydi. Önümüzdeki dönemlerde adını anacağımız kameramanlardan biri olma yolundaki Çakar, “Uzak İhtimal”le beraber bu yıl Cemal Şan’ın “Sonsuz” ve Cansel Elçin’in “Kampüste Çıplak Ayaklar” filmlerine de katkıda bulundu kameraman olarak. Bu film, Rotterdam Film Festivali’nde “En İyi Film” ödülünü, 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde de “En İyi Yönetmen”, “En İyi Erkek Oyuncu” ve “En İyi Senaryo” ödüllerini kazanmıştı. Musa’ya hayat veren Nadir Sarıbacak, ilk defa bu filmle görünüyor. Clara, Görkem Yeltan da filmlerde ve dizilerde oynamış. Mehmet Güreli’nin yönettiği 2008 yapımı “Gölge” filminde başrolde oynamıştı. Yeltan, “Uzak İhtimal”in senaryosunu da katkıda bulunmuş. Fonda duyulan viyolensel ve piyano tınıları da insana iyi geliyor. Filmin finalinden sonra bu aşkın “uzak ihtimal” olduğunu düşünenler olabilecek. Belki de öyledir. Rahibe olmak için trenle İtalya’ya giden Clara’nın arkasından bakan Musa, belki de iki muhteşem dost kazanıyor. Bu da her şeye değmez mi?

(07 Ekim 2009)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Karantinadakiler

Lütfi Akad’ın ünlü üçlemesinin ilk çekilen (üçleme sırasında “ikinci” olması gerekir) filmi olan Gelin için, bir yazarımız “Akad, yazamadığı romanları film olarak çekiyor” demişti. Tartışılabilir konudur ama gerçek payı vardır ve diğer iki filme (Düğün, Diyet) nazaran en “romansı” film de Gelin’dir. Sinema başlangıç günlerinden beri bir çok kez edebiyattan yararlanmıştır. Romandan uyarlamalar yanında zamanla özgün senaryolar da giderek daha kişilik bulmuştur. Sinemaya bir çok kaynaklık eden edebiyat gün gelmiş sinemadan etkilenerek örnekler vermiş, belli bir popülarite sonucu sinemaya yönelik -filmi çekilmeye hazır- romanlar yazılmıştır. Fakat unutmamak gerekir ki sinema ve roman zaman zaman beraber (veya paralel) yürüselerde ayrı dillere sahiptirler. Edebiyatın (romanın), yazıldığı dil’in olanaklarını kullanma ayrıcalığı vardır, sinema ise görselliği nedeni ile, bir dil’in olanakları ile sınırlı değildir. Edebiyat, sinemanın görsel üstünlüğünü, (detaylı) tasvirlerle kendince yeniden üretirse de, sinema edebiyatın anlatım olanaklarından olan zaman kiplerini ancak kullanmayı deneyebilir. Çağan Irmak, Karanlıktakiler’de Egemen ile Gülseren’in günlük yaşayışlarından kısa örnekleri tekrarlar halinde vererek, edebiyatta geniş zaman kullanılarak bir iki cümlede yapılacak anlatıma, daha fazla zaman ayırmak ve daha fazla uğraşmak zorunda kalıyor. Başlangıçta böylece roman dilini kullanmayı kullanıyorsa da, sonradan tekrarlanan anlatımları bırakarak, -romanda da kaçınılmaz olarak bu yöntem bırakılır- sinemasal anlatımına (şimdiki zaman) dönüyor.

Filmin açılışında, kapıyı çalan çocuklar pencereye çıkan Gülseren Hanıma yaptıkları işaret ile, filmde aklımıza takılan sorunun cevabını verirler, bilmeden. Yıllardır kapı dışarı çıkmayan, değişik, birikmiş, ne olduğu bilinmeyen korkuların, yıllardır -bir çoğunun uydurma olması muhtemel- üstü örtülmüş yalanların, yakıştırmaların dünyasında yaşayan Gülseren Hanım, oğlu Egemen’i de kendi dünyasında tutmaya çalışıyor. Eve, annesine bir çok kez itiraf etmesine rağmen, her gün bir yalanı yaşayarak, kravatını takıp, elde boş çanta ile işe gider Egemen. İş yeri ise, bambaşka bir dünyadır, evde peşinden gidilen (var mı?) değerlere göre. Dışarıya kapalı bir hayat yaşayan ana-oğulun, romanesk anlatımla başlayan yaşam anlatımları, şimdiki zamanda ilerleyerek (birbirlerine yaptıkları gaddarlıklarla birlikte) oğulun bambaşka sonuçlar için plânladığı, bir aile içi şölenle kamufle edilmiş sonuçlara ulaşmaz sonuçta. Plân yine altüst olur, yabancısı oldukları maddelerin -şarap/uyarıcı otlar- getirdiği nokta, yılların tüm kısıtlamalarını yerle bir eder. Tatlı yemeye gidilir.

Egemen’in (neden Egemen ismi? doğum biçimi/nedeni karşısında, bu isme nasıl karar verilmiştir) evdeki kısıtlı, kısıtlamalı yaşamı yanında, iş yerindeki renkli gibi görünen ne olduğu belirsiz, ne iş olursa yapmak durumunda olan -tam anlamı ile- “joker eleman” hali, işvereni Umay Hanımın özeline tanıklığı ile değiştirilmek istenirse bunun olanaksız olduğu çabuk anlaşılacaktır. Bu noktadan sonra, gece bekçisinin, dünyanın dertlerine sonu olmayan bir şekilde karşı çıkma yöntemi denenecek ve bu andan itibaren, Egemen ve Gülseren’in monoton yaşamları -Egemen’in plânı ile- değişecek, Gülseren’in durumu seyirci için açığa kavuşacaksa da, Egemen neler olduğunun farkına varamayacak, uyarıcının (ot’un) etkisi ile yılların monotonluğundan silkelenen ana-oğulun yaşamı, ipi bırakılmış bir balon gibi havaya gidecektir; ipi bırakılan balonların gidişi ancak bir yere kadardır ve dönüşü yoktur. Irmak, kahramanlarına “karanlıktakiler” demiş, ben “karantinadakiler” diyorum, hemde bile bile ve -özellikle- Gülseren, kendi isteği ile. Karantinaların çıkış yerleri “tatlıcı” mıdır?

Irmak ilginç bir yönetmen, sinemamızda bazı filmler kendilerine özel yerler edinirler. Irmak’ın bir önceki filmi Issız Adam da böyle filmlerden biridir ve sinemamızda şimdiden kendine -tüm değerlerin dışında- bir yer edinmiştir; maalesef görmüş değilim, ama Karanlıktakiler’den sonra -artık- görmek gerektiğini düşünüyorum. Benim görmemiş olmam ise filmin yerini her hangi bir şekilde etkilemez ve görmemiş olmam veya görmem bu yeri değiştirmez.

(06 Ekim 2009)

Orhan Ünser

Seyfi Teoman’ın Yeni Filmi Bizim Büyük Çaresizliğimiz’in Çekimleri Başladı

Seyfi Teoman’ın ikinci, Bulut Film’in üçüncü uzun metrajlı filmi Bizim Büyük Çaresizliğimiz’in çekimleri, 26 Eylül 2009 Cumartesi günü Ankara’da başladı. Filmin başrollerinde İlker Aksum, Fatih Al ve Güneş Sayın yer alırken bu üç isme Taner Birsel, Mehmet Ali Nuroğlu ve Cem Özeren eşlik ediyor. Barış Bıçakçı’nın aynı adlı romanından uyarlanan Bizim Büyük Çaresizliğimiz’in senaryosunu Seyfi Teoman ve Barış Bıçakçı birlikte kaleme aldı. Almanya’dan UnaFilm (Titus Kreyenberg) ve Hollanda’dan Circe Films (Stienette Bosklopper) projede ortak yapımcı olarak yer alıyorlar. Filmin çekimlerinin yaklaşık beş hafta sürmesi plânlanıyor.

  • Basın Bülteni: 1 / 2
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Seyfi Teoman fotoğrafları için tıklayınız.
  • Bu Filmde Herkese Başrol Var

    Bir sinema filminde başrole ne dersiniz? Hem de hayatınızın rolü… Filmde sadece siz varsınız… Kulağa hoş geliyor değil mi? Su katılmamış aptallar aranıyor, daha bol ne var ki? Sen, ben, hepimiz… Dünyanın sonuna az ya da çok katkıda bulunan bizler başroldeyiz.

    Küresel ısınma mı dediniz? Buzullar mı eriyor? Biz de çevreciyiz nihayetinde… Dikkat ediyoruz, meselâ ışıkları falan açık bırakmıyoruz, muslukları kapatıyoruz. İçim rahat, üzerime düşeni yaptım. Ama şu yel değirmenlerini kaldırın lütfen, manzaramı bozuyor…

    Yılmaz Erdoğan, Aptallık Çağı’nın ön gösteriminde yaptığı konuşmada çok akıllıca bir gönderme yaptı. Erdoğan, filmden önce Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nü açıp “aptal” sözcüğünün anlamına baktığını söyledi. Aptal’ın Türk Dil Kurumu Sözlüğü’ndeki karşılığı; “zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu, alık, ahmak, alık salık” olarak veriliyor. Bunların içinde “ahmak” sözcüğüne dikkat çekiyor. Ahmak: “Aklını gereği gibi kullanamayan, bön, budala, aptal…” Zekâsı gelişmemiş değiliz, hatta zekiyiz de, diyor ama bu ahmak olmamıza engel değil. Çevremde öyle çok ahmak var ki… Hem çok zeki ahmaklar…

    İngiliz belgesel film yönetmeni ve iklim değişikliği aktivisti Franny Armstrong’un yönettiği “Aptallık Çağı” dünyanın sonunun gelmesi için elinden geleni ardına koymayan insanlığın, bir nevi kendi zaman ayarlı bombasını nasıl yaptığını anlatıyor. Hâlâ şansı varken iklim değişikliğini durdurmak için hiçbir şey yapmayan insanlığın son zamanlarını 10’dan geriye doğru sayıyor.

    Çekimleri 3,5 yılda tamamlanan animasyon ağırlıklı, belgesel-kurmaca Aptallık Çağı, tıpkı Greenpeace gibi, hiçbir kurum ve kuruluşun yardımını kabûl etmiyor. Bu yüzden Aptallık Çağı tamamen bireysel çabalarla yapılmış bir bağımsız film.

    Sokağa Çık, Eylem Yap, Ses Çıkar

    Irak savaşının gerçek yüzü, Afrika’daki açlık ve sefalet, tüketim çılgınlığı, iklim değişikliği… Kısacası kapitalizmin yol açtığı tahribatlar filmde bir bir gözler önüne seriliyor ve bu illetten tez elden kurtulmak için birlikte harekete geçme mesajı veriliyor.

    Filmin en büyük derdi, aralık ayında Kopenhag’ta düzenlenecek BM İklim Zirvesi’nde acil önlemler alınmasını sağlamak. Tabii en başta hükümetleri dünyadaki sıcaklık oranını iki derece düşürerek sabitlemeleri ve gezegenimizi insanlar ve diğer canlılar için yaşanabilir hale getirmeleri için global emisyon düzeylerini azaltacak uluslararası bağlayıcı anlaşmalar yapmasını sağlamak geliyor.

    Bu konuda en büyük görev dünyanın duyarlı insanlarına düşüyor. Oturduğumuz yerden bizden önceki kuşaklara bizlere ne kadar berbat bir dünya bıraktıklarını söylemek anlamsız. Küresel ısınmaya karşı bilgi sahibi olmalı, neler yapabileceğimizi tartışmalı, insanların dikkatini çekmeliyiz. Sokağa çıkmaktan korkmamalı, direnmeli, eylem yapmalı, gürültü çıkartmalıyız…

    BKM ve Dell Türkiye katkılarıyla 09 Ekim’de BKM’de vizyona girecek filmi daha çok insanın izlemesini sağlamak herkesin boynunun borcu olmalı diye düşünüyorum. Tabii filmi izledikten sonra da kolları sıvamak gerekiyor. Filmle ilgili daha detaylı bilgiyi bültenden okuyabilirsiniz. Ayrıca www.ageofstupid.net ve www.greenpeace.org/turkey sitelerini ziyaret etmeyi unutmayın.

    Sona Adım Adım

    Emperyalizm dünyayı ve içindeki her şeyi fokur fokur kaynatırken biz omuz silkmeye devam ediyoruz. Kasırgalar, seller, hızla artan kanser ve daha bizleri bekleyen nice felâketler sonun sinyalleri… Birilerine dur demenin vakti geldi de geçiyor bile… Dünyanın sadece 50 yılının kaldığından söz ediliyor ve biz hâlâ umursamadan, hiçbir şey yokmuş gibi yaşamaya devam ediyoruz. Arkadaşım Zeynep Günay ile birlikte geçtiğimiz yıl Türkiye Yeşilleri’nin kurucu üyelerinden Gültekin Tetik ile konuyla ilgili uzun bir söyleyişi yapmıştık. Bir bölümünü tekrar burada paylaşmak istedik.

    Ormanda yürürken ağaçların arasında ormanı fark edememek gibi insanlar da yaşadığı evrenin farkında değil. Empati kuramıyor. Bindiği dalı kesiyor. Doğayla savaşmayı marifet sanıyor. Ağaçları kesiyor, denizi kirletiyor, hayvanları öldürüyor, havayı kirletiyor… Sadece kendisini düşünerek bencil davranıyor.

    Halbuki gezegen, insanlara öyle güzellikler bahşediyor ki bunları anlar ve barış içinde yaşarsak bu güzelliklerin de farkına varabiliriz… İnsan dışında var olan her şeyde simbiyotik bir denge var. Bütün yaşam zincirleme birbirine bağlı. Bu uyumu tek bozan; insan…

    İnsan doğaya aykırı bir varlık mı?

    Bir örnekle açıklamak gerekirse, şu an kullandığımız her cep telefonu 10 ağaca denk geliyor. Dünyadaki katalog ihtiyacı için bir ayda tam 8 milyon ağaç katlediliyor. Gezegendeki ağaçlar hızla yok oluyor. Ağaçlar karbondioksiti emiyor. Bize tertemiz bol oksijenli bir hayat vaad ediyor. Ağaçların yok edilmesi çölleşme ve hava kirliğini de beraberinde getirmeyi de unutmuyor.

    Buzullar da hızla eriyor. Buzulların erimesiyle ortaya çıkabilecek felâketler neler?

    Buzullar 2012 yılında çok ciddi bir şekilde erimiş olacak. Buzulların güneş ışığının yansıtıcı özelliğini ortadan kaldırdığını düşünürsek güneş ışınları direk deniz tarafından emilecek ve de suyun ısısı değişecek. Deniz suyunda oluşan değişim tuzluluk oranını etkileyecek. Akıntıların yönü ters dönmeye başlayacak. Dünyanın elektro-manyetik dengesi bozulacak. Kutupların da değişmesine neden olacak olan bu oluşum dünyanın patlamasına ve bütün yaşamın bitmesine neden olabilir.

    Dünyanın her yerinde yaşanan doğal afetlerin küresel ısınmayla bağlantısı var mı?

    Tabii ki… Şu anki sonuçları kasırgalar, fırtınalar şeklinde görünüyor. Geçen sene Japonya’da 10 tane kasırga olayı yaşandı. Bunların hiçbiri basına bildirilmedi. Yaşanan her şey bir felâkete dönüşüyor. Bu felâketler iklim bozukluklarını beraberinde getiriyor. Kar yağmıyor. Çok ciddi bir sorun. Kar yağışı; su için, mikropların kırılması için, bitkilerin tohumlanması için hayati öneme sahip.

    Kanser gittikçe yaygınlaşıyor. Çernobil’in verdiği zararlar görmezden geliniyor. Örneğin; Karadeniz’den gelen her şeyde radyasyon var. Çay, fındık, mısır vb. Devam eden bu süreç içinde hâlâ Türkiye’de nükleer santraller, termik santraller yapılmaya çalışılıyor. Bu hem kansere hem de küresel ısınmaya neden oluyor. Karbon kökenli enerji kaynakları; petrol, doğalgaz, otomobil, fosil yakıtlar… Ciddi anlamda küresel ısınmaya davetiye çıkarıyor.

    Japonya’da bahsettiğiniz kasırgalardan neden insanlar haberdar edilmiyor?

    İnsanların korkup, sivil toplum kuruşlarına yönelmelerinden korkuyorlar. Ben de Türkiye Yeşilleri’ne bağlı olmasam öğrenemezdim.

    Türkiye Yeşilleri’nden biraz bahseder misiniz?

    Türkiye Yeşilleri temel ilkeri; insan hakları, hayvan hakları, doğaya saygı, ekolojik bilgelik, çok renklilik, demokrasi, yerellik… Yeşillerle çalışmak için kuşkusuz bu düşüncelere sahip olmak gerek.

    Uygarlık ve teknoloji aslında insanlara ve doğaya yarardan çok zarar veriyor…

    Kızılderililer, ilkel komünal toplum yaşantısını -Abojinler gibi- başarıyla uygulamış doğayla uyum içinde yaşamasını çok iyi bilen varlıklar. Zaten onlara Amerikan yerlileri tanımı daha uygun… Onlar gibi düşünmeyi öğrenmek gerek. Aslında kendimizi uygar diye tanımlarken uygarlığın bir vahşete dönüştüğünün farkında değiliz. Her şey arsızca sömürülüyor. Bu sömürü geçici fayda getiriyor. Para kazanma, uygarlık inşa etme gibi… Bunları yaparken kendimizi öldürdüğümüzün farkında değiliz… “Son ağaç kesildiğinde, son ırmak kuruduğunda, son balık öldüğünde, insanlık paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak…” O zamanlar söylemiş Kızılderililer, ama biz uygar insanlar bunu hâlâ anlayamıyoruz.

    Kapitalizmin her daim daha çok paraya ihtiyacı var. Bu da insanları sürekli tüketmeye programlamaktan geçiyor…

    Evet, Kapitalizmin çok paraya ihtiyacı var. O yüzden bizi sürekli tüketmeye yöneltiyor. Gerek yapılan reklâmlar, gerek özendirici yaşam hikâyeleriyle insanlar oyalanıyor. Ne yazık ki para karın doyurmayacak ve bizim varlığımızı sağlamayacak. Yok olmamızı sağlayan bir kısır döngü kapitalizm… Paraya endeksli kâr amaçlı bir sistem olduğu için insanların yararı için değil tam tersine mevcut şirketlerin para kazanmasına yönelik. Bunun sonu yok. Çünkü dünyadaki kaynaklar sabit. Bu yüzden ben paranın gezegenden kalkması gerektiğine inanıyorum. Meselâ, bu binayı altınla doldurduğumuzu düşünelim. Dünyada da yeterince yiyecek kalmadığını… Bu altınları yiyebilir miyiz? Hayır. Altına bu değeri biz veriyoruz. Aslında hiçbir değeri yok. Yiyecek ve su gelecekte altından, uranyumdan çok daha değerli olacak, çünkü olmayacak. Ne yaparsanız yapın elde etmek mümkün olmayacak.

    Küresel ısınmayı durduramazsak bizi nasıl felâketler bekliyor?

    İnsanlığın şu anki nüfus artışına göre 100 yıl sonra insanların yaşam alanı, ayakta yan yana yer kalacak şekilde olacak. Temel ihtiyaçlarımızı karşılamak için, kişi başına minimum 1,5 dönüm temiz toprak ve su gerekli. Bu hesap üzerinden ilerlersek, gezegenimiz üzerinde 50 yıl kadar bir ömür kaldı. Kadınlar yıkanamayacakları için saçını kesmek zorunda kalacak… Kimyasal, sentetik maddelerle temizlenip, kimyasal ve sentetik elbiseler giyecek. Çöp dağlar oluşacak. Su ve yiyecek yetmeyeceği için çölleşme başlayacak, iklim göçleri oluşacak, terör oluşacak, kaos oluşacak, deniz suyundan faydalanmak isteyen fabrikalar oluşacak ve deniz suyunda karbon olduğu için insanlarda ciddi sağlık sorunları oluşacak. Tatlı su bulamayacak insanlar! İnsan ömrü 30 yaşına kadar kısalacak, cilt ve deri kanserleri yayılacak.

    Bu kadar ciddi bir tehlikeyi insanlar neden görmezden geliyor?

    İnsanların aptal olduğunu düşünüyorum. Eisenstein ve Aziz Nesin’le hem fikirim bu konuda. İnsan psikolojisine baktığımızda çok büyük sorunlarla karşılaştığında insanlık başka şeyleri görmezden gelmeyi tercih ediyor. Devekuşu gibi başımızı kuma gömmeyi tercih ediyoruz. Polianna’cılık oynamanın kimseye faydası yok. Gelecek gelecektir. Kaçınılmaz olarak biz bunları yaşayacağız. O nedenle bir an önce yaşamak ve devamlılığımızı sağlamak için acil önlemler almamız gerek.

    Nasıl önlemler almalıyız?

    En kökten çözüm kapitalizmin ortadan kalkması… Para amaçlı yaşam ve üretim biçimlerinin yok etmek gerekiyor. Daha sonra temiz enerjilere yönelmemiz gerek. Rüzgâr enerjisi, güneş enerjisi, jeo-termal enerji, Bio-tüp enerji ki bunların hepsi Türkiye de mevcut. Fakat bunun ötesinde insanın mantık olarak hayat biçimini değiştirmesi gerek. Bizim yaşam anlayışımız kapitalizmin bize dayattığı tüketime yönelik. Yaşam anlayışımızı bir an önce değiştirip bu kadar tüketmekten vazgeçmemiz gerek. Bu kadar enerjiye ihtiyacımız yok. Ana fikir olarak insanların tüketim çılgınlığından kurtulması, yaşam alışkanlıklarını değiştirmesi, (bu kadar otomobile de gerek yok. Toplu taşıma araçları var, bisiklet var. Yürüme parkurları, bu kadar alışveriş ve alışveriş merkezleri) enerji tüketiminin azaltılması, mevcut enerji kaynaklarının da temiz enerjiye dönüşmesi gerekiyor.

    Merak Etmiyor musun?

    Cep telefonu çılgınlığının sonu nereye gidiyor?
    Cep telefonu güvenlik standartları yeterli midir?
    Cep telefonuyla konuşmak gerçekten hasta eder mi?
    Çocukların ceple konuşması ne kadar risklidir?
    3G teknolojisinin bilinmeyen tehlikeleri neler?
    Cep ve baz istasyonları doğal çevre ve hayvanlar için de zararlı mı?
    Cep telefonları dışında evimizdeki radyasyon yayan cihazlar hangileri?
    Kendimizi ve çocuklarımızı korumak için ne yapmalıyız?
    Elektromanyetik dalgalarla insan zihni kontrol edilebilir mi?
    Evimizin yakınındaki sağlığımızı tehdit eden baz istasyonlarını nasıl kaldırtabiliriz?

    İnsanların yoğun ama gözü kapalı olarak kullandığı ve hayatlarını kolaylaştırdıklarına inandığı her “şey”e karşı özel bir ilgisi olan Hayykitap, Prof Dr. Selim Şeker’in Cep Tehlikesi kitabını yayınladı. Teknolojinin karanlık yüzünü deşifre etmekten hoşlanan Hayykitap bu özel kitabı dünyanın gidişatından endişe eden herkese sunuyor. Sözüm 3G’nin getirdiklerini değil götürdüklerini merak edenlere… Türkiye’nin “anti-radyasyon amcası” olarak da tanınan Şeker 10 soru 10 cevap formatıyla insanlara gerçekleri gösteriyor.

    Herkese huzursuz seyirler, rahatsız okumalar…

    (08 Ekim 2009)

    Gizem Ertürk