beyazperde.com ile City’s Sinema Söyleşileri Başlıyor

beyazperde.com web sitesi Nişantaşı Citylife (City’s AVM) Sinemaları ile birlikte sinema söyleşileri düzenliyor. beyazperde.com’un şanslı 120 ziyaretçisi, 08 Ekim Perşembe günü Nişantaşı City’s Citylife Sinemaları’nda gerçekleşecek olan Uzak İhtimal filminin ön gösterimine ve ardından filmin yönetmeni, oyuncuları ve senaristleriyle yapılacak olan söyleşiye davetiye kazanıyor. Mahmut Fazıl Coşkun’un yönettiği ve 09 Ekim 2009 Cuma günü gösterime girecek olan filmde Nadir Sarıbacak, Görkem Yeltan, Ersan Uysal ile Burçin Şenkal rol alıyor.

  • Basın Bülteni
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • “Başka Dilde Aşk” ya da Aşkın Dili

    Metalaştırılmış insan ilişkileri ve matematiksel hesaplarla kurgulanmış aşk ilişkilerinin alabildiğince yaygınlaştığı ve neredeyse aşk kavramının ince hesaplarla yapaylaştığı çağımız anlayışını çürüten İlksen Başarır imzalı “Başka Dilde Aşk” filmi iki aşk tutkununun kendilerine ve topluma karşı yürüttükleri tersine yolculuğun fotoğrafını çekiyor.

    Devam eden 46. Antalya Altın Portakal Film Festivali yarışma filmlerinden İlksen Başarır imzalı “Başka Dilde Aşk” festival kapsamındaki galasıyla ilk kez seyirci karşısına çıktı. İlk filmiyle festivalin en iddialı yapımlarından birine imza atan Başarır, toplumsal ve bireysel ön kabûllere en çok kurban giden aşk kavramını, temel yeterlilik noktasından, yani insan olmaktan ele alarak, aynı naiflikle beyaz perdeye yansıtıyor.

    Mert Fırat ile birlikte senaryosunu yazdığı filminde tam bir tersine gidişin güncesini tutan ve aşkta imkânsız diye bir şeyin olmadığını kanıtlayan Başarır, kahramanlarının her birinin kendi algıları ve kendi engelleriyle depreşmelerinin yanı sıra, toplumsal engellerle de nasıl başa çıktıklarına ışık tutuyor.

    Birbirinden farklı birçok metaforu bir arada harmanlayarak her türlü engelle başa çıkmanın bir yolu olduğunu formulize etmeyi başaran film, izleyicinin kafasında da ‘aslalar’ ve ön kabûller konusunda önemli soru işaretleri yaratıyor. Bir çağrı merkezinde zor şartlarda çalışan Zeynep’in aşık olduğu sağır ve dilsiz Onur ile iletişimini yer yer komik bazen de trajik göstergelerle elekten geçiren yapım, karakterlerin yapıntılandırılmasındaki tutarlılıkla da dikkat çekiyor.

    Bir arkadaşının doğum günü partisine gittiği sırada Zeynep’le tanışan Onur konuşamadığı ve duymadığı için babası tarafından sürekli horlanmış ve hakir görülmüştür. Konuşmaya çalışırken çıkardığı tuhaf sesler nedeniyle babasının kendisinden utanması ve diğer insanların tuhaf davranması üzerine artık hiç konuşmayan Onur, grafik tasarımcısı olmasına rağmen kütüphanede çalışmaktadır. Zeynep çalıştığı çağrı merkezinin şefi Aras ile bitirdiği ilişkisinin ardından Onur’a aşık olur ve herkesin beklentilerini boşa çıkararak değişmeye başlar. Onur’la anlaşabilmek için işaret dili öğrenen ve yaşadığı dönüşümden sonra bu kez etrafındakilerin ve yaşadığı toplumun kurallarıyla uğraşan Zeynep, adeta imkânsızı başarır ve herkesin beklentilerini de boşa çıkarır.

    Onur, Zeynep’le olan beraberliğiyle birlikte yeniden konuşabilme konusunda kendi engelleri ve annesinin yaklaşımlarıyla uğraşırken seyirciye adeta ders verir. Öykünün bir diğer kahramanı Kâmuran ise başından geçen bir olay nedeniyle evden hiçbir şekilde dışarı çıkmamaktadır. Sokakla bağlantısını kesen Kâmuran, aslında günlük yaşamımızda maruz kalma ihtimalimizin her daim yüksek olduğu basit olayların nasıl ağır sonuçlar doğurabileceğine de işaret ediyor. Aile, iş ve aşk ilişkileri ekseninde seyirciyi yolculuğa çıkaran film, ‘moda ilişkiler’ gerçekliğini de yerle bir ediyor.

    Başrollerini Mert Fırat, Saadet Işıl Atasoy, Lale Mansur ve Emre Karayel’in paylaştığı Dram türündeki film, Hüseyin Karabey’in “Gitmek” filmindeki tersine yolculuğuyla insanın imkânsız olan karşısındaki tutarlı duruşun meyvelerinin adresini gösterirken, Çağan Irmak’ın “Issız Adam” filmindeki dingilik ve bireyin kendi içindeki devinimiyle olan irtibat noktalarına temas etmesiyle ise, kişinin içinden gelen sesi dinlemesiyle karşılaşacağı sonuca işaret koyuyor. Aralık ayında gösterime girmesi beklenen film, Türkçe olmasına rağmen, Türkçe alt yazı ile gösterilmesiyle de engellilere önemli bir imkân sunuyor. Kişinin engelinin kendisiyle mi yoksa bizim ona çıkardığımız engellerle mi âlâkalı olduğu ironisini baştan sona kadar diri tutan yönetmen, mekân seçimleri, müzik ve görüntülerdeki paralel gidişle de seyirciye sahici bir emek sunuyor.

    FİLMİN KÜNYESİ
    Yönetmen: İlksen Başarır
    Senaryo: İlksen Başar, Mert Fırat
    Tür: Dram
    Süre: 138 dakika.
    Oyuncular: Mert Fırat, Saadet Işıl Atasoy, Lale Mansur, Emre Karayel, Timur Acar, Ayten Uncuoğlu, Metin Coşkun, Şebnem Köstem, Tuğrul Tülek, Tuna Karlı.
    2008-Türkiye

    (12 Ekim 2009)

    İsmail Yıldız

    Aptallık Çağı’nın Basın Gösterimi Yılmaz Erdoğan’ın Katılımıyla Yapıldı

    Franny Armstrong’un yönettiği ve Pete Postlethwaite’in sunduğu belgesel film Aptallık Çağı’nın basın gösterimi filme destek veren Yılmaz Erdoğan’ın da katılımıyla 05 Ekim’de Beşiktaş Kültür Merkezi’nde yapıldı.
    Bugüne dek iklim değişikliği üzerine bireysel desteklerle yapılmış en etkili bağımsız yapım olan film, acil önlem alınmazsa iklim değişikliğinin yaratabileceği felâketlere dikkat çekiliyor ve gelecek nesillerin içinde yaşadığımız bu çağı nasıl adlandıracağı sorgulanıyor. Aptallık Çağı, 09 Ekim 2009’da Beşiktaş Kültür Merkezi’nde gösterime girecek.

  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Aptallık Çağı’nın Basın Gösterimi Yılmaz Erdoğan’ın Katılımıyla Yapıldı yazısına devam et
  • Cansel Elçin ile “Kampüste Çıplak Ayaklar”

    Fransa’da başlayan tiyatro yolcuğu, ilk kısa filmi Papillon, 2000’li yıllar boyunca rol aldığı birçok Fransız filmi, Ferzan Özpetek ile Harem Suare deneyimi ve bir manevrayla Türkiye’ye geliş…

    Ardından Yağmur ve Durul Taylan biraderlerin Küçük Kıyamet’iyle Türk sinemasında dikkatleri üzerine çeken Cansel Elçin, Kırık Kanatlar ve Hatırla Sevgili dizilerindeki başarısıyla artık tüm Türkiye’nin tanıdığı bir oyuncu oldu.

    Bizler Elçin’in yeni sezonda nerelerde rol keseceğini merakla beklerken, o çoktan önlüğü geçirip işin mutfağına geçmiş bile… Yönetmenlik, senaristlik, yapımcılık derken her taşın altına el atan Elçin, oyunculukla yönetmenliğin birbirini beslediğini düşünüyor.

    Uzun zamandır hayalini kurduğu filmini gönlünce çekmek için Kiproko filmi kuran Cansel Elçin’in yönetmenliğe geçişi münasebetiyle yaptığımız söyleyişi paylaşıyoruz…

    *****

    Türkiye’nin en beğenilen oyuncularından birisiniz… Özellikle Hatırla Sevgili dizisi ile çok daha geniş kitlelere ulaştınız… Tam da bu noktada kamera arkasına geçmek cesaret işi… Sizi yönetmen olarak görmeye devam edecek miyiz?

    Evet, oyunculuğun yanı sıra yönetmenliği de daha farklı projelerle sürdürebilirim. Ayrıca oyunculukla yönetmenliğin birbirini beslediğini düşünüyorum. Kamera arkasında oyuncu olmanın avantajını yaşıyorsunuz. Çünkü beklentileri biliyorsunuz.

    Bir kitap okuyup filmin storyboardunu çizmeye başladığınızı söylediğinizi duymuştum. Bu süreçten bahseder misiniz?

    Bunun temeli aslında iki buçuk sene önce Meltem İnan’la tanışıp, bana verdiği Yeni Bir Şiva romanını okumamla başladı. Biraz Amelie tadında, içinde sevgi, fedakârlık, arkadaşlık olan bir hikâyeydi. ”Ben bunun filmini çekebilir miyim?” diye düşündüm ve senaryo aşamasına başladık. Senaryoyu yazdıktan sonra filmi görmem gerekiyordu. Bu yüzden bir storyboard çıkardık. 500 plânlık bir storyboard… Filmin storyboard’ını laptopta müzikle beraber izleyince, filmi kafamda canlandırdım ve ”Ben bu filmi çekebilirim.” dedim. Filmde Hindistan, Fransa, Alp Dağları, tren içi, uçak içi gibi maliyeti yükselten mekânlar fazla olduğundan, yapımcıların ikna olması zor görünüyordu. Bir de filmi tamamen istediğim mekânlarda, istediğim castla ve ekiple özgürce çekmek istiyordum. Bu yüzden filmin yapımcılığını kendim yapmaya karar verdim ve Kiproko Film kuruldu. Kültür Bakanlığı’ndan destek almamız da bize çok yardımcı oldu. Bir buçuk senelik bir ön hazırlık döneminden sonra, Hindistan çekimleri ile başladık; Fransa ile devam ettik.

    Papillon isimli bir kısa filminiz var, ondan bahseder misiniz? Genellikle yönetmenlerin kısa metraj filmleri, uzun metraja geçtiklerinde referans alınır ve benzerlikler taşır… Papillon ile Kampüste Çıplak Ayaklar’ın benzerlikleri var mı?

    Papillon, senaryosu bana ait olan kısa metrajlı bir komedi filmi… 2003 yılında Fransa’da çektim, daha sonra burada da çeşitli festivallerde gösterildi. Kendisi de oyuncu olan bir arkadaşımın başından geçen ve engellileri konu alan bir hikâyeye mizahi bir anlayışla yaklaştım. Kampüste Çıplak Ayaklar da içinde durum komedisi barındıran bir film ama birçok yönüyle farklı… Öncelikle bu, Meltem İnan’ın Yeni Bir Şiva adlı bir romanından uyarlanan bir film… Dolayısıyla, senaryo hem kitaba sadık kalmalı, hem de benim bakış açımı yansıtmalıydı. Çünkü bir romanı okuduğumuz zaman hepimizin aklında farklı hikâye beliriyor. Yaşamlarımızla âlâkalı…

    Deniz sevmediği bir bölümde okuyor, sinemaya ilgisi var, biz bunu arkadaşlarının -sürekli “Bu yıl kısa film yarışmasına katılıyorsun değil mi” ya da “Filmini çekiyorsun değil mi”- sözlerinden anlıyoruz ama filmde somut bir şekilde sinemayla olan bağını göremiyoruz çünkü sürekli bir aşkın peşinden koşuyor… Hatta bu aşk sinema tutkusundan da önde… Deniz’in sinema yolculuğu biraz da tesadüflerle ilerliyor sanki… Sevgilisi ona geri dönse, Şiva’nın sihirli dokunuşları olmasa belki çok daha farklı bir yola gidecekti…

    Belki de… Tercihlerle ilgili diye düşünüyorum. Deniz’in idealleri var ama aklından çıkaramadığı bir aşkı da… İlk tercihini aşktan yana yapıyor. En azından gerçeklerle yüzleşene kadar aşkının peşinden gidiyor… Burada ‘aşk için nereye kadar gidebilirsin, fedakârlık edebilirsin’ durumu da var biraz…

    Umutsuzca eski sevgilisinin peşinden koşan ve gerçekten istediği şeyleri hep geri plâna atan Deniz, romantik filmler izleyip beyaz atlı prensini yanlış yerlerde arayan Ebru ve diğerleri… Ülke sorunlarında uzak ve kendi dünyalarında yaşayan ve bocalayan üniversitede öğrencileri… Günümüz Türkiye’sinden bir üniversite gençliği tablosu… Böyle bir mesaj kaygısı mı taşıdınız?

    Aslında filmi çekerken bir mesaj kaygısı taşımadım. Sadece yollarını bulmaya çalışan ve bocalayan bir grup gencin, bir dış etkenle (Şiva) geçirdikleri değişim ve olgunlaşma sürecini anlatmak istedim. Ama bu biraz da izleyicinin bakış açısıyla değişebilir. Filmi hangi duygularla izlediğinize de bağlı… Yorum seyircinin artık…

    Hint Mitolojisi sizin için ne ifade ediyor?

    Hint Mitolojisi filmde Şiva’nın anlattığı küçük, sembolik hikâyelerde karşımıza çıkıyor sadece ama renkli ve eğlenceli olduğu kadar, filmin anlatmak istediklerini desteklediği için de ilgimi çekti… Meselâ, hikâyelerin birinde anlatılan dört kollu tanrı Vishnu, kollarının her biriyle farklı değerleri simgeliyor. Bilgelik, farkındalık ve insanın kazandıklarını çevresindekilerle paylaşması, yardımsever olması…

    Şiva’nın sırrı filmin kırılma noktası… Biz bu sırrı filmin başında öğreniyoruz…

    Filmin sonunda klişe bir sürpriz sahne kullanmaktansa, Şiva’nın durumunu en başından seyirciyle de paylaşmak, yaşananları o bilinçle seyretmek, durumu daha enteresan kılıyor ve filmi didaktik bir anlatımdan uzaklaştırıyor diye düşündüm.

    Kampüste Çıplak Ayaklar ilk uzun metrajınız ve sizin için çok özeldir ancak objektif bir şekilde baktığınız zaman eksik bulduğunuz ya da içinize sinmeyen tarafları var mı?

    Tabiki her zaman daha iyisinin olabileceğini düşünüyorsunuz ama bunun bir sonu yok…

    Filmle ilgili gelen bazı olumsuz eleştiriler sizi rahatsız etti mi? Eleştirileri önemli bulup dikkate alıyor musunuz, yoksa ‘okumuyorum bile’ diyenlerden misiniz?

    Filme farklı yaklaşımlar olması doğal… Olumlu veya olumsuz her türlü yapıcı eleştirinin işimizi geliştirmenin önemli bir parçası olduğunu düşünüyorum ve açığım. Yeter ki fikir veren, düzeyli eleştiriler olsun… Sonuçta büyük emeklerle bir proje ortaya çıkarıyorsunuz…

    (12 Ekim 2009)

    Gizem Ertürk