Dışarıdakiler: Bir Zamanlar Almanya’da

Ahmet Küçükkayalı’nın yönettiği ve Mert Kılıç, Nevin Alp, Bengisu Baykal, Hilmi Özçelik ile Ahmed Saka’nın oynadığı Dışarıdakiler: Bir Zamanlar Almanya’da, 28 Ağustos 2026’da A90 Pictures dağıtımıyla Era Kreatif Film tarafından vizyona çıkarılıyor.
Rıfat, Zonguldak’ta bir köyde yaşayan 20 yaşında bir gençtir. Babası Bekir, bir grup işçiyi göçükten sağ çıkarmasıyla ün salmış eski bir madencidir. Babası gibi kaderinde maden işçiliği olan Rıfat’ın aklı ise Almanya’dadır. Olaylar onu komşu köyden Alamancı Süleyman’ın kızı Selma ile nişanlanıp damat olarak Gelsenkirchen madenlerine gitmeye mecbur bırakır ve kendini daha büyük mücadelenin içinde bulur.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Fragman
  • IMDb

Dışarıdakiler: Bir Zamanlar Almanya’da yazısına devam et

Korkut Akın Yazıyor: Kendinizi Ne Kadar Tanıyorsunuz?: Davet.

“Akıllı insan evlenmez, birlikte yaşar” için Oscar Wilde’in, “İnsan her zaman âşık olmalıdır. İşte bu yüzden asla evlenmemelidir” sözünün günümüze uyarlanmış hali diyebiliriz. Evlendiğiniz, uzun yıllar her şeyinizi paylaştığınız insanla ne kadar anlaşabilirsiniz? Denemeden söylemek zor; filmde de “boşanın” önerisine “ama çocuğumuz var” yanıtı ne kadar tanıdık değil mi? Sahi, evlilik için boşuna “tarihin marangoz hatası” denmiyor. Çok … Devamı… »

Ferhan Baran Yazıyor: Hava Durumundan Asla Emin Olamazsın / Fırtınadan Önce

Nisan 1944’te İngiltere’nin güneybatısındaki Slapton Sands sahillerinde yapılan, Normandiya Çıkarması’nın (D-Day) gizli genel provası niteliğindeki Tiger Harekatı (Exercise Tiger) koordinasyon hataları ve Alman botlarının saldırısı sonucu 750’den fazla Amerikan askerinin kaybıyla sonuçlanmıştır. Anthony Maras’ın yönettiği ‘Fırtınadan Önce / Pressure’ işte bu talihsiz girişimin sahili kana bulayan görüntüsüyle açılıyor. … Devamı…»

Ferhan Baran Yazıyor: Gecenin Çocuğu / Karanlıktan Gelen

‘Annelik kutsallık mıdır?’. Kadının bedensel ve kişisel bağımsızlığını sorgularken geleneksel annelik mitini tuzla buz eden, ‘cennet annelerin ayakları altındadır’ yutturmacasıyla kadınları evlerde çocuk bakmaya koşullandıran geleneksel toplum düzenini iyice bir tekmeleyen, manifesto niteliğindeki ‘ezber bozan’ Mary Bronstein filmi ‘Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim’ hakkındaki yazımın başlığında bu soruya ‘hayır’ cevabını vermiştim. … Devamı…»

ENKA Açıkhava Sineması Bu Hafta Üç Filmle Sona Eriyor

Ağustos ayı boyunca sinemaseverleri seçkin yapımlarla buluşturan ENKA Açıkhava Sineması, bu hafta üç özel gösterimle sona eriyor. 17 Ağustos’ta Savaş Üstüne Savaş (One Battle After Another), 19 Ağustos’ta Muhteşem Marty (Marty Supreme), 21 Ağustos’ta ise Kurtuluş Projesi (Project Hail Mary) seyirciyle buluşacak. “1 bilet alana 1 bilet bedava” kampanyası uygulanan sinemada Paul Thomas Anderson’un yönettiği, Sean Penn ve Leonardo DiCaprio’nun rol aldığı Savaş Üstüne Savaş (One Battle After Another), Oscar Ödülleri’nde En İyi Film, Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu dahil altı ödül kazanan film, geçmişin peşini bırakmadığı sürükleyici bir hikâye anlatıyor.

ENKA Açıkhava Sineması Bu Hafta Üç Filmle Sona Eriyor yazısına devam et

Evlilik Zor Zanaat / Davet

Olivia Wilde’ın yönettiği ‘Davet / The Invite’ Oscar Wilde’ın veciz cümlesi ile açılıyor: ‘İnsan her zaman aşık kalmalı, bu sebeple de hiçbir vakit evlenmemeli’. Aktris sinemacının ünlü yazarla bir akrabalığı bulunmuyor. ‘Cockburn’ olan soyadını İrlandalı yazara olan hayranlığı nedeniyle lise yıllarında sahne adı olarak seçtiğini de biliyoruz. Filmin temel meselesini bir çırpıda özetleyen bu epigrafla açılış yapmasının da yerinde olduğunu belirtelim. Bu minvalde ilk sahnede müzik dersleri verdiği orta halli konservatuvarda sahnedeki küçük öğrenci orkestrasını dinlemeyen, gözlerini kapatmış ve kendi gençlik hayallerine dalmış Joe (Seth Rogen) ile tanışıyoruz. Orta yaşlı adamın ‘Onslaught’ adını verdiği grubuyla yapmak istedikleri artık çok geride kalmıştır. Şükür ki ailesinden kalma başını sokacak güzel bir San Fransisco dairesine sahiptir ama bu onun kendisini bir başarısızlık timsali olarak görmesini daha da derinleştirmektedir.

Angela (Olivia Wilde bizzat kendisi oynuyor) ile 15 yıllık evlidirler. Film boyunca hiç karşımıza çıkmayacak olan 12 yaşındaki kızları Maggie babasına tapmaktadır ama bu da Joe için bir teselli kaynağı olmaktan uzaktır. Evlilikleri yorulmuştur. Bir senedir seks yapmamış, konuşmayı asgariye indirmiş, aynı evin içinde iki yabancı haline gelmişlerdir. Joe o sıradan mesai günü bitiminde eve döndüğünde karısının üst kattaki eksantrik komşu çifti yemeğe davet ettiğini öğrenir. Yorgundur, misafir çekecek hali yoktur. Üstelik gecenin geç saatlerine kadar seks yapan komşu çiftin inleme ve çığlıklarından hayli muzdariptir. Karısı tam tersini düşünür. Boşluğunu eve yeni eşyalar almak ve daireyi yeniden düzenlemekle doldurmaya çalışan Angela, hummalı onarım çalışmaları esnasında onların komşularına rahatsızlık verdiğini ve bu davetin bir tür özür mahiyetinde olduğunu ileri sürer.

Karı kocanın sesli tartışmaları sürerken kapı çalınır, Hawk (Edward Norton) ile Piña (Penélope Cruz) ellerinde krem karamele benzeyen ev yapımı İspanyol usulü ‘flan’ ile çıka gelir. Üst kat komşularının bir mezar sessizliğindeki daireye farklı bir enerji getirdiklerini anında hissederiz. Howard adını ‘Hawk’ olarak değiştirmiş olan çekici adam itfaiyecilik mesleğini geride bırakmış, halen iyileştirici bir masaj tekniği olan ‘rolfing’e merak sarmıştır. Bir psikolojist ve seksolojist olan Piña ile danışanıyken tanıştığını ve iki yıldır beraber olduklarını öğreniriz.

Joe üst kattan gelen erotik inleme seanslarından söz açmaya fırsat bulamadan Piña ile Hawk konuya girer ve kendi dairelerinde yakın arkadaşlarıyla birlikte oldukları toplu seks partilerinde aşağıya verdikleri rahatsızlık için özürlerini sunarlar. Joe ile Angela tüm açık fikirliliklerine karşın şaşkındır. Ateşli çift, alt kattaki Platt ailesinin kapıda, pencerede, asansörde kendilerini gizli bir hayranlıkla süzdüğünü farkettiklerini ima ettiğinde iyice bocalarlar. Hawk ile Piña ‘seks tercihleri doğrultusunda’ dörtlü olarak birlikte olmalarını teklif ettiğinde yeni bir dönemecin eşiğine gelmişlerdir bile.

Filme konu olan metin İspanyol yazar Cesc Gay’ın ‘Els veïns da dalt’ adlı oyununa ait. Gay kendi oyununu 2020 yılında ‘Sentimental’ ya da İngilizce bilinen ismi ‘The People Upstairs’ olarak filme almış. Metnin Ha Jung-woo’nun yönettiği 2025 yapımı bir Kore versiyonu da mevcut. ‘Dert Etme Sevgilim / Don’t Worry Darling’ ile ilk yönetmenlik denemesinden alnının akıyla çıkmış olan Amerikalı Wilde, San Fransisco iklimine taşıdığı ekibe, çağımızın Sophia Loren’i olarak adlandırılmayı hak eden Cruz’u da eklemek suretiyle özgün metnin İspanyol kıvamını korumuş. Dar alandaki diyalog yüklü paslaşmalar, görüntü yönetmeni Adam Newport-Berra’nın katkısıyla dinamik bir lunapark hız treni ritmine kavuşmuş. Filmin dört oyuncusu da harika performanslar sunuyor.

Wilde’ın aynalar kullanımı ve dairenin her bir odasının yitip gitmekte olan bir evliliğin izlerini taşıyan incelikli tasarımı mükemmel. Wilde giderek bir ‘evlilik terapisi’ne dönüşen filmine son bir hamleyle, özgün filmde olmayan bir açılım da ekliyor. Özlemi çekilen bir birlikteliğin ve coşkulu cinselliğin ete kemiğe bürünmüş hali olan Norton – Cruz çiftinin ziyaretinin gerçek mi yoksa bilinçaltı hayallerin ürünü olup olmadığı noktasını izleyiciye bırakmayı tercih ediyor. Zekice kurgulanmış bu tek mekân filmi son haftaların en heyecan verici yapımlarından. Varsa uzun süreli birlikteliğinizi sorgulamak ve şöyle bir silkinmek için iyi bir fırsat.

(21 Ağustos 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Özgürlük mü, Kaçış mı? Karavan Hayatının Psikolojisi

Oscar ödüllü Nomadland (2020), eşini ve yaşadığı kasabayı kaybettikten sonra karavanıyla yollara düşen Fern’in hikâyesini anlatıyor. Film, bir insanın evini kaybettiğinde geride ne bıraktığını, yanında ne taşıdığını ve yasın insanı nereye götürdüğünü soruyor. Belki de Nomadland, gitmenin her zaman özgürleşmek, kalmanın da her zaman vazgeçmek olmadığını hatırlattığı için önemli. Çünkü insan nereye giderse gitsin, içinde taşıdığı hikâyeden uzaklaşamıyor. Bu yazı, yolun ve yasın izinde sizinle ilk buluşmam. Bundan böyle yazılarımda yalnızca filmlerin anlattığı hikâyelere değil, o hikâyelerin insan ruhunda açtığı yerlere de birlikte bakmaya, psikolojinin dilinden duymaya çalışacağız.

Bir süredir dünyanın birçok yerinde aynı hayal büyüyor. İnsanlar bir karavan satın alıp yollara düşmek, büyük şehirden uzaklaşıp daha sade bir hayat kurmak istiyor. İnsanların sık sık “Her şeyi bırakıp gitmek istiyorum!” düşüncesini dile getirmesi aslında aynı duygu durumunu yaşayan insanların ifadelerinin farklı biçimleri: “Şu an yaşadığım hayatın içinde sıkıştım ve kendime yer bulamıyorum.”

Bu nedenle son yıllarda milyonlarca kez izlenen karavan videoları aslında tesadüf değil. Daha az eşya ile yaşamak, doğaya yaklaşmak ve daha özgür hissetmek birçok insanın ortak hayaline dönüştü. Peki gerçekten aradığımız şey yeni yollar mı, yoksa içimizde ağırlaşan hayatı biraz olsun hafifletebilmek mi?

Karavanlara bu kadar ilgi duyulmasının bir nedeni de hareket ederken hayata başka bir yerden bakabilme ihtimalidir. Mesele yeni bir yere gitmekten çok, içimizde ağırlaşan hayatla başka türlü yaşayabilmenin yolunu aramaktır.

Karavan hayatına uzaktan bakıldığında tekerlekler, yollar ve manzaralar görülür. Nomadland özelinde biraz daha yakından bakıldığında ise başka üç kavram belirir: ev, yas ve yol. Nomaland tam da bu üç kavramın etrafında dolaşır. Film, karavan hayatını bir özgürlük yaşantısı yerine; kaybın ardından insanın kendine yaşayabileceği yeni bir alan açma çabası olarak anlatır. Fern’in çıktığı yolculuk, yeni bir hayat kurmaktan ziyade, kaybettiği hayatın ardından yaşamaya devam etmenin mümkün olup olmadığını anlamaya çalıştığı bir yas yolculuğudur.

Filmin başında Fern’in yaşadığı kasabanın ekonomik olarak çöküşü, yalnızca işlerin kaybedilmesi değildir. Kasaba kapanır; iş, ev ve alışılmış hayat da onunla birlikte ortadan kalkar. Fern’in yola çıkışında bu koşulların elbette ki payı vardır; ancak onu yolda tutan yalnızca mecburiyet değildir. Filmi, “evini kaybetmiş bir kadının yollara düşmesi” olarak okumak asıl soruyu ıskalamak olur. Çünkü Fern’in gidecek bir yeri yok değildir. Yeniden bir düzen kurabileceği insanlar vardır. Fern’in meselesi, kalabileceği yeri varken onu gitmeye iten nedenlerdir.

Fern için karavan, yakınlığın dozunu kendi belirleyebildiği bir mesafeden ilişkilerini yaşayabildiği, sınırlı, sonlu ve kontrollü bağ kurabildiği bir hayata imkân tanır. İsterse bir topluluğa katılır, isterse kontağı çevirip uzaklaşır. Birine yaklaşır, sonra istediğinde yeniden yollara çıkar. Fern’in sürekli hareket halinde olması bu yüzden özgürlük kadar yasla da ilgilidir. İnsan acısına tanıklık eden mekândan uzaklaşarak acısından da kurtulacağını sanır; oysa nereye giderse gitsin, zihninde ve gönlünde hayatının izleri onunla birlikte yol alır. Çünkü yasın doğası sadece mekâna bağlı değil; kaybedilen kişiyle, hayatında maruz kaldığı değişikliklerle ve insanın içinde açılan boşlukla ilgilidir. Yol uzadıkça acının kendiliğinden geride kalacağını düşünmek mümkün. Oysa yasın bir zamanı, bir ritmi var. Yasın demini alması gerekiyor. Acının içinden geçerek, onu bastırmadan, hızlandırmadan, kendi doğasına ve ritmine izin vererek yaşanması gerekiyor. Çünkü yas, insanın hayatından çıkıp gitmesi gereken bir duygu değil; kaybın ardından hayatın içinde kendine yeni bir yer bulma süreci. Fern’in sürekli yolda oluşu da bu açıdan anlam kazanıyor. Karavan hareket ediyor, şehirler değişiyor, işler değişiyor, insanlar gelip geçiyor; Fern’in içinde taşıdığı kayıp duygusu ise bütün bu hareketin içinde onunla birlikte kalıyor.

Ev Kaybolunca İnsan Nereye Ait Olur?

Psikolojik açıdan bakıldığında ise Fern’in yaşadığı şey çifte yastır. Sadece eşini değil; evini, komşularını, rutinlerini, aidiyet duygusunu da kaybeder. Fern’in karavanda yaşama tercihini sadece ekonomik bir nedene bağlayamayız. Onun eski hayatından küçük eşyaları sakladığı karavanı yasını taşımasına ve dağılmamasına imkân tanıyan bir yaşam biçimidir. Travma yaşayanlar ilk olarak iki şeye ihtiyaç duyar. Birincisi güvenlik, ikincisi kontrol. Karavan Fern’in hayatında kontrol edebildiği tek yer olmuş. Filmin sonunda Empire’a geri dönmesi, geçmişiyle vedalaşıp yoluna devam edebilmesi ise travmaları için gerekli olan yüzleşme ihtiyacını göstermiştir.

Filmde karavancıların bir araya geldikleri bir kampta Fern, Dave ile tanışır. Beraber keyifli vakit geçirirler; Dave hasta olduğunda Fern onun karavanına gider ve hastalığıyla ilgilenir. Filmin sonlarına doğru Dave ailesinin olduğu yere dönme kararı alır ve Fern’i kendi evine davet eder. Bir sürenin ardından Fern, Dave’in evine gider. Dave’in evi düzenli ve konforludur. Fern o evde uyuyamaz. Çünkü travma yaşayan insanlar için güvenlik, konforla aynı şey değildir. Fern’in güvenli hissettiği yer karavanıdır. Kapısını kendisi kapattığı karavanında yorganını ağzına kadar çeker, çocukların kendilerini battaniyeye sararak sakinleştirmesine benzer bir halle kendini teselli etmeye çalışır. Dave’in hayatın kalanını birlikte tamamlama teklifi ve onun kalıcı düzeninde olma hissi Fern’in hiç de hazır olmadığı ve ona iyi gelmeyen bir durum olmuştur. Bu yeni hali benimsemek istemez ve yollara yani eski düzenine döner.

Nomadland’da karavancıların kamp alanında insanlar sosyalleşirler. Filmin bu kısmı insanların sınırlı da olsa birbiriyle iletişimde olmadan yapamadığının bir göstergesi olarak okunabilir. İnsan insana muhtaçtır. Kamp alanında bir araya gelen bu karavancılar birbirlerine geçmişlerini anlatırlar. Adeta bir yas topluluğu gibilerdir. Ortak noktaları, hayatın bir yerinde derin bir kayıp yaşamış olmalarıdır: Bir adam oğlunu kaybetmiş, bir kadın geçirdiği kanserden söz ediyor. Bir başkası eşini, bir diğeri işini kaybetmiş. Bob Wells’in anlattıkları ise bütün bu hikâyeleri aynı yerde buluşturuyor.

Karavan hayatı ya da “uzakta bir hayat” fikri, yalnızca doğada kendinle olma arzusu değildir. Bu filmde Fern’de de olduğu gibi insan kendisini yeniden duyabileceği bir sessizlik arayışı içinde, buradaki asıl konu sessizliğin her zaman huzur getirmediğidir. Bu yüzden Nomadland, karavan hayatını ne yüceltir ne küçümser. Onu olduğu gibi gösterir: Hem bir nefes alanı hem de bir kırılganlık alanı olarak.

İnsan Her Şeyi Geride Bırakabilir mi?

Kız kardeşiyle olduğu sahnelerde, Fern’in “normal” hayata geri dönme ihtimali üzerinde durulur. Bir ev, bir aile sofrası, daha düzenli bir yaşam… Fakat Fern bu çağrıya yakınlık göstermez. Çünkü onun için eşinin kaybından sonra eski hayata dönmek, sadece eve dönmek değil; artık var olmayan bir benliğe dönmekle eş değer olmuştur.

Fern eşini, işini, gençliğini, alışkanlıklarını ya da kendisine ait o bitmemiş hikâyeyi; yeni bir ilişki yeni bir ev teklif edilse bile içine alamadığından orada dondurur. Fern’in yolda kalışı, bu nedenle inatçı bir özgürlük arzusundan çok, yasın kendine özgü dili gibidir.

Bugünün insanı da sık sık “hayatımı değiştirmek istiyorum” derken aslında şunu söylemeye çalışır: “Eski hayatımın içinde kendimi bulamıyorum.” Ancak hayatı değiştirmekle iç dünyayı dönüştürmek aynı şey değildir. Karavanın yönünü değiştirmek mümkündür; ama insanın içindeki boşluğun yönü her zaman kolayca değişmez.

Birlikte Olmak ve Yalnız Kalmak Arasındaki İnce Çizgi

Filmde Fern’in karşılaştığı göçebe toplulukla, yalnızlığın bütünüyle terk edilmediği ama dayanışmanın da mümkün olduğu sınırlı bir dünya kurar. İnsanlar birbirlerinin hayatına sahip çıkmaz; birbirlerine alan açarlar. Kimse kimseyi kurtarmaya çalışmaz. Ama biri zorlandığında yanında olur.

Belki de modern insanın özlediği şey tam olarak budur: Müdahale etmeyen ama kaybolduğunda el uzatan bir yakınlık. Şehir hayatında insanlar çoğu zaman ya birbirinin hayatına fazla girer ya da birbirine hiç değmez. Oysa sağlıklı bağ hem yakınlığı hem sınırı taşıyabilen bağdır.

Yol Her Zaman Kaçış Değildir ve Her Yol İyileştirmez

Fern’in filmin sonunda yeniden yola çıkması, izleyiciye kesin bir cevap vermez. Onun seçimi hem güçlü hem hüzünlüdür. Film, hayattaki her sorunun bir cevabı, her acının bir çözümü olmadığını bize hatırlatır. Hayatta her şey çözülmüyor; insan onları hayatının içinde taşımayı öğreniyor

Bugün “her şeyi bırakıp gitmek” isteyen insan için de mesele yalnızca gitmek değil, gittiğimiz yerde kendimizle nasıl bir ilişki kuracağız? Sorusudur. Doğaya, yola, sessizliğe ya da yalnızlığa sığınırken iç sesimizi dinlemeye hazır mıyız?

Bugün birçok insan karavanlara bakarken özgürlüğü görüyor. Nomadland ise aynı karavana biraz daha yakından bakmamızı istiyor. O küçük aracın içinde yalnızca bir yatak, birkaç tabak ve katlanır sandalyeler yok. Orada kaybedilmiş bir eş, kapanmış bir kasaba, geride bırakılmış bir hayat ve taşınmaya devam eden bir yas var. Fern’in yolculuğu ise acıyı geride bırakmak değil; onu hayatın içine yerleştirip yine de yollara devam edebilmektir. Yol, yolda olmak aslında pozitif bir duygudur, ama eğer dönecek bir evin varsa.

(20 Ağustos 2026)

Hatice Keltek

Sürdürebilirsin Film Festivali

Sürdürebilirsin Film Festivali, 07 – 08 Kasım 2026 tarihlerinde Ankara CerModern’de izleyiciyle buluşacak. Sürdürebilirsin Kültür ve Ekoloji Derneği tarafından gerçekleştirilecek olan festival; yeni üretilmiş filmlerin yanında daha önce gösterilmiş, yeterince görünürlük bulamamış veya zamanla dolaşımdan çıkarılmış yapımları yeniden seyirciyle buluşturmayı amaçlıyor. Bir yapım sırasında ortaya çıkan kullanılmamış görüntülerin, seslerin, fikirlerin, dekorların, kostümlerin ve yaratıcı emeğin de tek kullanımlık olmadığını savunan festival programı Yeni Dolaşım, Yeniden Dolaşım, Yarım Kalanlar, Film Kompostu – İkinci Kurgu gibi başlıklardan oluşuyor.

Sürdürebilirsin Film Festivali yazısına devam et

Bluey Filmi

Joe Brumm ile Richard Jeffery’nin yönettiği ve Abhinav Singh, David McCormack ile Melanie Zanetti’nin oynadığı Bluey Filmi (The Bluey Movie), 06 Ağustos 2027’de UIP Filmcilik dağıtımıyla Disney Studios Türkiye tarafından vizyona çıkarılıyor.
Annesi, babası ve küçük kız kardeşi Bingo ile birlikte yaşayan sevimli, yorulmak bilmeyen Avustralya çoban köpeği Bluey’nin sevilen televizyon dizisine dayanan “Bluey Filmi”, büyük bir sürprizin Bluey ve ailesi için her şeyi değiştirdiği, aksiyon dolu bir günde geçiyor.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Fragman: 1 / 2 / 3
  • IMDb

Bluey Filmi yazısına devam et

Türkiye ve Endonezya’nın Tarihî Sinema Vizyonu Kızıl Baharat: Denizin Yetimleri ile Beyazperdeye Taşınıyor

Türkiye ile Endonezya’nın Osmanlı dönemine kadar uzanan ilişkilerinden ilham alan sinema filmi Kızıl Baharat: Denizin Yetimleri, iki ülkeden yapımcıların iş birliğiyle hazırlık ve geliştirme çalışmalarını sürdürüyor. Osmanlı Devleti ile Açe Sultanlığı başta olmak üzere Nusantara coğrafyası arasında kurulan tarihî ilişkileri sinemanın evrensel diliyle anlatmayı amaçlayan yapım, Türkiye – Endonezya kültürel iş birliğinin öncü ortak yapımlarından biri olmaya hazırlanıyor.

Türkiye ve Endonezya’nın Tarihî Sinema Vizyonu Kızıl Baharat: Denizin Yetimleri ile Beyazperdeye Taşınıyor yazısına devam et

Sandra Bullock ve Nicole Kidman’lı Aşkın Büyüsü 2’den Yeni Afiş Yayınlandı

Sandra Bullock ve Nicole Kidman’ın başrollerini paylaştığı merakla beklenen Aşkın Büyüsü 2 filminden yeni afiş yayınlandı. Film, muzip sürprizlerle dolu dünyasına geri dönüyor. İzleyicileri eğlence, büyü ve kaos dolu kaçırılmayacak bir sinema deneyimi bekliyor. Warner Bros. Pictures sunumuyla beyazperdeye taşınan yapım, TME Films dağıtımıyla 11 Eylül’de sinemalarda izleyiciyle buluşacak. Owens kardeşler, ailelerini sonsuza dek parçalama tehdidi taşıyan karanlık bir lanetle yüzleşmek zorunda kalıyor. Yönetmen koltuğunda Susanne Bier’ın oturduğu film Alice Hoffman’ın The Book of Magic adlı romanından uyarlandı.

Sandra Bullock ve Nicole Kidman’lı Aşkın Büyüsü 2’den Yeni Afiş Yayınlandı yazısına devam et

Nobel Ödüllü Patrick Modiano’dan Belleğin Sisli Sokaklarında Tekinsiz Bir Yolculuk Uyuyan Hatıralar Raflarda

Kaybolan gençliğin, sisli sabahların ve ulaşılamayan mutlak gerçeğin peşinde şiirsel bir kayıp zaman arayışı… Patrick Modiano imzalı Uyuyan Hatıralar, geçmişin hiçbir zaman bütünüyle kaybolmadığını ve en sıradan ayrıntıların bile uykuya dalmış anıları canlandırabileceğini gösteren bir hafıza romanı. Altmışlı yılların sonu, belleğin labirentlerine açılan bir kapı. Anlatıcı, elli yıl sonra hayatının en gizemli dönemine dönerek, geçmişin tozlu sayfaları arasında kalmış esrarengiz kadınların izini sürüyor. Paris’in arka sokaklarında, isimsiz otel odalarında ve yarım kalmış konuşmalarda yankılanan bu anılar, uykuya dalmış birer hayalet gibi gün yüzüne çıkmayı bekliyor.

Nobel Ödüllü Patrick Modiano’dan Belleğin Sisli Sokaklarında Tekinsiz Bir Yolculuk Uyuyan Hatıralar Raflarda yazısına devam et

Anne Hathaway ve Dakota Johnson’lı Psikolojik Gerilim Filmi Verity: Gerçeğin Diğer Kıyısı’ndan Yeni Afiş ve Fragman Paylaşıldı

Colleen Hoover’ın satış rekorları kıran aynı adlı çok satan romanından sinemaya uyarlanan Verity: Gerçeğin Diğer Kıyısı (Verity) için heyecan artıyor. Başrollerini Oscar ödüllü Anne Hathaway ve Dakota Johnson’ın paylaştığı filmden merakla beklenen yeni afiş ve fragman yayınlandı. 02 Ekim 2026 tarihinde vizyona girecek filmde, maddi zorluklarla mücadele eden yazar Lowen Ashleigh, geçirdiği kaza sonrası yazı yazamaz hale gelen dünyaca ünlü yazar Verity Crawford’un yarım kalan serisini tamamlamak üzere işe alınır. Bu iş için ailenin malikanesine taşınan Lowen, araştırmaları sırasında Verity’nin yazdığı, tüyler ürpertici otobiyografik notları keşfeder.

Anne Hathaway ve Dakota Johnson’lı Psikolojik Gerilim Filmi Verity: Gerçeğin Diğer Kıyısı’ndan Yeni Afiş ve Fragman Paylaşıldı yazısına devam et

Cemal Süreya’nın Kaleminden Şiirin, Hayatın ve Düşüncenin 993 Duraklık Güncesi: Günler

Cemal Süreya’nın anı, otobiyografi ve deneme türlerini iç içe geçirerek işlediği Günler, şairin kişisel yaşamına, politikaya, şiire, tarihten güncel meselelere dair birçok düşüncesini merkezine alıyor. 993 günce içeren kitap, bazen kısa bir nottan, bir mısradan, bir kitap alıntısından, bazense uzun uzadıya tartışmaya açılmış konulardan oluşuyor. Günler, okuru şairin yaşamından 993 güne tanıklığa davet ediyor. Cemal Süreya, 1931 yılında Erzincan’da doğdu. İlk şiiri Şarkısı – Beyaz, Mülkiye Dergisi’nde yayımlandı. Toplu şiirleri Sevda Sözleri adıyla yayımlanan şair, 1990 yılında İstanbul’da hayatını kaybetti. Eşi Zuhal Tekkanat’a yazdığı On Üç Günün Mektupları ölümünden sonra yayımlandı.

Cemal Süreya’nın Kaleminden Şiirin, Hayatın ve Düşüncenin 993 Duraklık Güncesi: Günler yazısına devam et

Sinemacılık ve Filmcilik Yararına Bağımsız İletişim Platformu