Gecenin Çocuğu / Karanlıktan Gelen

‘Annelik kutsallık mıdır?’.

Kadının bedensel ve kişisel bağımsızlığını sorgularken geleneksel annelik mitini tuzla buz eden, ‘cennet annelerin ayakları altındadır’ yutturmacasıyla kadınları evlerde çocuk bakmaya koşullandıran geleneksel toplum düzenini iyice bir tekmeleyen, manifesto niteliğindeki ‘ezber bozan’ Mary Bronstein filmi ‘Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim’ hakkındaki yazımın başlığında bu soruya ‘hayır’ cevabını vermiştim. 4 yıl önce Sundance’de hayranlıkla karşılanan ‘Kuluçka / Pahanhautoja – Hatching’in yönetmeni Hannah Bergholm benzer şeyleri düşünüyormuş ki, bu yıl Berlinale’nin Altın Ayı ödüllü ana yarışmasına seçilmiş ve halen sinemalarımızda gösterimi süren ikinci uzun metrajı ‘Karanlıktan Gelen / Yön Lapsi – Nightborn’da, toplumun inanç ve değerleri üzerinden annelik algısıyla bir hesaplaşmaya girişmeyi deniyor.

Hikâye, genç bir çiftin Finlandiya kırsalındaki yolculuğu ile açılıyor. Huzurlu viyolonsel ezgisi eşliğinde ormanın derinliklerine doğru yol alan Saga (Seidi Haarla) ve Jon (Harry Potter serisinin büyümüş Ron Weasley’si Rupert Grint) gülücükler saçarken, genç kadının büyükannesinden kalma orman evinde kurmayı düşündükleri yuvanın hayalini kurmaktadır. Ormandaki ateşli sevişmeleri sırasında ‘beni anne yap’ diye haykırır Saga. Yıkık dökük evi hale koyamadan bebek erkenden gelir. Doğum zor olmuştur. Neyse ki, onlarca dikiş ve kan kaybının ardından dünyaya gelen hayli kıllı bir bedene sahip oğlan sağlıklıdır.

Hasar görmüş bedeniyle zor günler geçiren Saga, bebeği doğanın koynunda büyüyeceği için ağrısına sızısına pek aldırmaz. Lakin, yolunda gitmeyen çok şey verdır. Ormandan gelen tuhaf seslere aldırış etmezler belki ama bebeğin süt emerken annesinin memesine parçalarcasına saldırması tahammül edilir gibi değildir. Lohusa evini ziyarete gelenlerin küçük çocukları bebeğe dehşet içinde bakakalır. Küçük oğlan da kendisine dokunulduğunda ya da kıyafetleri üzerindeyken canı yanmakta, güneş ışığına hassasiyet göstermektedir.

Geceleri uyumayan, hiç gülmeyen küçük varlığın yüzünü izleyiciden kaçıran Bergholm, gerilim ve dehşet duygusunu uyanık tutmaya kararlıdır. Londralı kocanın kayıtsızlığına karşılık, Saga endişe içindedir. Büyükannesi ona küçükken ormanda tehlikeli yaratıklar, namı diğer troller olduğundan bolca söz etmiş ve onların eve yaklaşmaması için demir hurdaları bahçe sınırında tutmaya özen göstermiştir. Saga’nın kaygıları büyürken orman sınır tanımazcasına eve nüfuz etmeye başlar. Tahta zemininin altından filiz veren ağaç fidanı, pencereyi saran dallar, bebeğin çığlıklarına karşılık veren sesiyle orman, çekirdek ailenin yaşam alanını istilâ etmeyi sürdürür.

Bergholm filmin öyküsünü tasarlarken vatanı Finlandiya’nın kadim folklorundan yararlanmış. Fin folklorunda yeri olan troller bizim sosyal medyaya dadanmışlar kadar olmasa bile tehlikeli yaratıklar. Bunların ortaya çıkışı ve filmin özgün adıyla da bağlantılı olarak ‘gecenin çocuğu’na sahip çıkışları genç anneyi serseme çevirir başta, ancak sonrasında orman alemine dalmış ve ağaçlarla iletişime geçmiş kendi çocukluğunu hatırlayınca dünyaya getirdiği varlığı anlamaya ve kabullenmeye başlayacaktır.

Filmin, kadın yönetmenin ilk çocuğunu dünyaya getirdikten sonra şekillendiğini hatırlatmak isterim. Hamilelik sonrası depresyonu neşter altına yatıran Bergholm, başta sözü geçen Bronstein gibi anneliğin bir kadını gerek fiziken gerekse ruhen dönüştüren, olumlu olduğu kadar olumsuz etkileyen, kadının alanını sınırlayan bir olgu olduğunun altını ısrarla çiziyor. Geleneneksel toplumun çizdiği daima mutlu ve gururlu annelik resminin arka yüzünü tartışmaya açıyor. Bronstein’ın annesi Linda (Oscar adayı muhteşem Rose Byrne) tavanda açılmış metaforik kara delikten çıkışa çabalarken, Saga çocuk odasının zemininde oluşan çukurun içinde özüne dönmenin huzurunu arıyor.

Aykırı bebeğin yüzünü seyirciden kaçıran yönetmen, Gustav Hoegen ustanın mekanik kuklalarının yardımıyla hareket eden çocuğu canlı kılmayı bilmiş. Hikâyenin tekinsiz müziğini Finli metal dörtlüsü Apocalyptica’nın kurucusu çellist Eicca Toppinen’e emanet etmekle de iyi etmiş. Bir diğer kuzeyli sinemacı Juho Kuosmanen’in imzasını taşıyan, bizde de gösterilmiş ‘6 Numaralı Kompartıman’da keşfettiği muhteşem Seidi Haarla’nın yıpranmış ve hayli kilo almış bedeninden, endişesi gözlerinden taşan etkileyici yorumundan aldığı destek ayrıca önemli.

Ormanın ve orman yaratıklarının önemli bir karaktere dönüştüğü filmiyle annelik olgusunu tartışmaya açan, doğum sonrası depresyonu Grimm kardeşlervari bir beden-korku gerilimine dönüştürürken hayli etkileyici bir çalışmaya imza atan Bergholm’un yeni filmleri beklenmeye değer.

(13 Ağustos 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bir yanıt yazın