Festivallerin Ödüllü Filmi Köprüdekiler, Hollanda ve İngiltere’de Sinemalarda

Yönetmenliğini Aslı Özge’nin yaptığı, 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde Altın Lâle Yılın En İyi Türk Filmi ve 16. Adana Altın Koza Film Festivali Ulusal Film Yarışması’nda En İyi Film ödülü başta olmak üzere dünya çapında katıldığı festivallerde büyük beğeni toplayıp çok sayıda ödül alan Köprüdekiler, 06 Ocak’ta Hollanda’da ve 28 Ocak’ta İngiltere’de gösterime giriyor.
Amsterdam başta olmak üzere Hollanda’nın çeşitli kentlerindeki sinemalarda vizyona girecek filmin hem Hollanda’daki, hem de İngiltere’deki gala gösterimlerine yönetmen Aslı Özge de katılacak ve sinemaseverlerin sorularını cevaplayacak.

  • Basın Bülteni
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Film Şeritlerinin Üzerinde Uyuyan Adam

    İşin aslına bakarsanız, Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Erhan Kayaalp’in sinema tutkusunun boyutlarını tanımlamak için yukarıdaki başlık da son derece kifayetsiz kalıyor; Erhan Hoca’nın Nişantaşı’ndaki evinde gördüğüm manzaraya tam bir karşılık bulmak gerekirse ‘Film şeridi yiyerek hayatta kalan adam’ demek çok daha doğru olacaktır!

    Boğaziçi Üniversitesi Yabancı Diller Yüksekokulu’nda Fransızca dersi öğretmenliği yapan Erhan Kayaalp ile karşılaşana kadar, “sinema tarihi” alanındaki arşivciliğimle epeyce böbürlenen bir tavrım, hatta bu konuda gizlemeye gerek bile duymadığım muzip bir ukalâlığım olduğunu söyleyebilir(d)im. Fakat, ne zaman ki memleketimizin önde gelen film ithalât, üretim ve işletme şirketlerinden Umut Sanat’ta satış müdürlüğü yapan değerli dostum, tıpkı benim gibi bir “biriktirme delisi” olarak nâm salmış Metin Ergül, “Gururlanma Ali Murat’ım, böbürlenme sevgili sinefilim, şu sinemacılar âleminde senden ve benden daha büyük bir Erhan Kayaalp var” deyip beni yakın zamanda bir akşam vakti bu gizemli er kişinin mekânına götürdü; işte o gün bugündür tövbe istiğfar edip Kayaalp’in müritleri arasına katılmış durumdayım.

    Aşağı yukarı bir 30 yıldır 8, 16 mm formatında film şeritleri ve bu formatta filmleri gösterilebilen sinema makineleri, yanı sıra da video kaset, plâk, müzik CD’si, DVD, film afişi, lobi kartı ve benzer türden bilumum görsel – işitsel malzeme biriktiririm. Dürüstçe itiraf edeyim beni bu süreçte böylesine komplekse sokan, koleksiyonculukta ulaştığı nokta itibarıyla çatır çatır kıskandıran başka bir rakiple daha karşılaşmamıştım!

    “Bizi ağırlamayı murad ederse, kendisinin bir acı kahvesini içelim” diyerek ortak dostumuz Metin ile önce bir haber saldığım, “Buyursun gelsin, koleksiyoncu koleksiyoncunun külüne muhtaçtır” cevabı üzerine de geçen hafta Nişantaşı semtinin gözden ırak ara sokaklarından birindeki evine konuk olduğum Erhan Kayaalp, anadili düzeyindeki Fransızcasıyla Boğaziçi Üniversitesi’nde uzun yıllardır öğretmenlik yapan bir akademik eğitimci… Ki kendisiyle ilgili olarak okul çevrelerinde jet hızıyla bir araştırma yürüttüğümde, adının çevresinde dolaşan öğrenci nitelemeleri arasında en ön plâna çıkan sıfatın “süper öğretmen” olduğunu gözlemledim. Buna karşılık, onu böylesine onurlandırıcı bir sıfatla ananların pek çoğu, sözlerinin hemen sonuna da “Fakat, notu inanılmaz kıttır” cümlesini eklemeyi ihmâl etmiyordu. “Fransızcayı sular seller gibi öğretir” diyordu rahle-i tedrisinden geçenler, “Ancak, yaptığı sınavlarda adamı çok kötü kasar! Çünkü, mükemmeliyetçidir, döküntülüğe asla tahammülü yoktur!”

    Erhan Hoca’nın, 8, 16 ve 35 mm’lik formatlarda binlerce film bobini, yanı sıra da düzinelerce sinema makinesini barındıran “sinema müzesi” görünümündeki evine girip incelemelerime başladığımda, Fransızcasının düzeyini tartabilecek bir yabancı dil bilgim olmasa bile bu mükemmeliyetçi tavrının yansımalarını her köşede bizzat gördüm.

    Kayaalp, 1960 yılında, bu iki katlı apartman dairesinde doğmuş ve bütün çocukluğu da yine aynı evde geçmiş. Apartmanın tamamına sahip olan babası zaman içinde bazı katları satılığa çıkarsa da sonuçta en üstteki iki kat Hoca’ya miras kalmış ve o da bunları birbirine bağlayarak ileride iyice zıvanadan çıkacak olan “hobi”si için kendisine genişçe bir alan oluşturmuş. “Bal dök yala” görünümdeki bu evde sigara içilmesi kesinlikle yasak; çünkü her köşede nadide bir sinema makinesi, adları sinema tarihine altın harflerle yazılmış filmlerin özel koruyucu naylonlar içindeki makaraları ve yüzlerce parça sinemasal hatıra eşyası muhafaza ediliyor. Bütün bu koleksiyonu koruyabilmek içinse doğal olarak tavizsiz bir sterilizasyon şart…

    Her şey, Kayaalp’in ilkokuldayken kendisine karne armağanı olarak bisiklet alan babasına, “Ben bisiklet falan istemiyorum, git bunu geri ver, bana bir sinema makinesi al” demesiyle başlamış. Babasının ona Sirkeci’deki bir mağazadan satın aldığı Avusturya malı Eumig marka 8 mm’lik sessiz sinema makinesinden itibaren de bugünlere kadar gelmiş koleksiyonculuğu…

    Ancak, içinde bulunduğumuz günler itibarıyla, Erhan Hoca’ya artık bu iki katlı krallığın da yettiği söylenemez; çünkü evin içinde dolanırken bir şeyleri devirmemek ya da çarpmamak için ciddi ciddi sıkıntı çekerek adımlar atıyoruz. Ev sahibi ise ortamın sıkışıklığına o kadar alışkın ki en dar yerlerden bile ustalıklı beden manevralarıyla geçerek aradığı her şeye saniyeler içinde kolayca ulaşıveriyor. Çünkü kendisi için bu malzemeler, onun hayat alanını dolduran ıvır zıvırlar değil, hayatının ta kendisi! O yüzden de onlardan arta kalan bölümlerde düzenli bir hayat yaşamaya son derece antrenmanlı…

    Evde, sayıları net olmamakla birlikte, farklı formatlarda 50’ye yakın sinema makinesi, 8, 16 ve 35 mm formatlarında 2000 dolayında film ve sayılamayacak kadar çok afiş, lobi kartı, eski kamera, fotoğraf makinesi, boş makara ve benzeri optik-mekanik malzeme bulunuyor.

    Hoca’ya “Buralar artık iyice dolmuş, siz de maşaallah daha gençsiniz, bu toplama işi böyle devam ederse ilerleyen yıllarda tavan çökebilir, ne yapmayı düşünüyorsunuz?” dediğimde, “Çöktüğü yere kadar devam!” cevabını veriyor kıs kıs gülerek, “Benim bunca malzemeyle başka bir eve taşınma faslımı düşünebiliyor musun? Asıl o zaman çökerim ben, yeni bir evde bütün bunları yerli yerine koymak hayatımın bundan sonraki bölümünü topyekün işgâl edecektir! O yüzden de yerimden hiç kıpırdamıyorum.”

    Favori yönetmeni Stanley Kubrick

    1970’li yılların başından bu yana aralıksız film şeridi, film makinesi ve sinemasal hatıra eşyaları biriktiren Erhan Kayaalp’in koleksiyonunda, bugün artık değme koleksiyoncuların bile iç çekerek inceledikleri birbirinden nadide parçalar birikmiş durumda… Sözgelimi, sinema tarihinin ikonik oyuncularından “Şarlo” nâmlı Charles Spencer Chaplin’in hayattayken kullandığı orijinal kartivizitlerinden biri bu sinema mabedinin ana salonunda, duvarda çerçeveli olarak duruyor. Stanley Kubrick’in kült filmi “2001”e ait dev boyutlarda bir poster ise aynı salonda sergilenen bir başka nadide parçayı oluşturmakta…

    Kayaalp’e, benim de favorilerim arasında yer alan bu muhteşem filmin öyle her zaman her yerde bulunamayacak olan 1968 tarihli özel baskı posterini nasıl temin ettiğini sorduğumda, “2001’in 1970’lerin ilk yarısında Beyoğlu – Emek Sineması’nda yapılan 70 mm’lik özel gösteriminden kalma” cevabını veriyor. Türkiye’de 70 mm’lik film gösterebilen tek salon olarak hatırlanan Emek’te, anılan dönemde “2001”, “İrlandalı Kız”, “Büyük Yarış”, “Batı Yakasının Hikâyesi” gibi bazı destansı filmler 70 mm’lik geniş perde formatında gösterilmişti. İşte, “2001”in bu akıllara zarar posteri de ta o günlerdeki gösterimin ardından, Kayaalp’in yakın arkadaşı olan sinema makinistinin bir jesti olarak duvardaki yerini almış.

    Söz Kubrick’ten açıldığında Erhan Hoca, bu yönetmenin kendisinin de favorisi olduğunu belirterek, “Böyle bir adamın en verimli döneminde ölmesi ne kadar da acı bir durum” diyor, “Çağının ötesinde bir sinemacıydı; daha uzun yıllar boyunca da çağının ötesinde kalmayı sürdürecek. O benim sinema dünyasındaki tartışılmaz favorimdir.”

    Bu sözlerini ben de başımla onaylıyorum. Çünkü, çocukluğumda izlediğim ilk filmi “Dr. Garipaşk”tan itibaren hayatımı değiştiren ve bana sinema sanatını delicesine sevdiren Kubrick’i unutabilmek, aynı şekilde benim için de mümkün değil. Beyazperdenin bu büyük ustası, 7 Mart (1999) tarihinde, yani benim doğduğum gün hayata gözlerini yummuştu. İngiltere – Hertfordshire’daki evinde öğle uykusuna yatarak ve bir daha hiç uyanmayarak… O tarihten beri de her yaş günümde, bana ekmek paramı kazandığım bu mesleğin ilhamını verdiği için müteveffa Kubrick’e gönülden bir selâm gönderirim.

    Ev ortamında 35 mm’lik profesyonel sinema makinesi!

    Erhan Kayaalp’in, her köşesi makineler, filmler ve hatıra eşyalarıyla dolu iki katlı evinin salonunda, görenlere “Artık bu kadarı da çok fazla!” dedirten bir bölüm var. Salonuna yıllar önce bir “makine dairesi kabini” yaptıran Hoca, içine tek kişinin zorlukla girebildiği bu özel odacığa, ticarî sinema salonlarında kullanılan türden 35 mm’lik bir sinema makinesi yerleştirmiş. Uzun yıllardan beri de her Cuma akşamı, öğrencileri ve dostlarından oluşan 20 – 30 kişilik bir kitle saat 22:00 dolaylarında evin salonuna toplanıyor; erken gelenler koltuklara, geç kalanlar ise yerlerdeki minderlerin üzerine yayılarak tam karşılarındaki beyaz duvarda 35 mm formatında sinema filmleri izliyorlar. Hoca sinema atmosferi elde etme noktasında işi öylesine ileri bir noktaya vardırmış ki film başlamadan önce makinenin yanındaki bir ses kayıt cihazından salona üç kez “gong” sesi veriliyor ve filmden önce duvarı kaplayan otomatik perde açılıyor! Ayrıca, kullanılan ses sistemi de 4 kanallı “Dolby Surround”…

    Evde, özel naylon poşetlerin içinde korunan 500 dolayında 35 mm film olmasının yanı sıra, ithalâtçı şirketlerdeki dostlarının kendisine ödünç olarak verdikleri yeni tarihli filmlerin makaraları da sürekli gidip gelerek binlerce filmlik bir trafiğe yol açıyor.

    Kayaalp’in düzenlediği bu haftalık gösterimlere katılmanın ise herhangi bir ücreti yok. Tek kural, sinemayı “video projeksiyon” yerine 35 mm film şeridinden izlemenin ayrıcalığının farkında bir sinemasever olup, Hoca’yı “Ben de geliyorum üstad, lütfen yerimi ayırın” diyerek önceden aramanız…

    Fotoğraflar: Metin Ergül

    (10 Ocak 2011)

    Ali Murat Güven
    Yeni Şafak Gazetesi Sinema Editörü

    alimuratg@yahoo.com

    Avrupa Sineması Bloğu En İyi Avrupa Filmlerini Seçti!

    Avrupa Sineması bloğundaki yazarlar tarafından hazırlanan ve Türkiye’de 2010 yılında gösterilen filmler ile düzenlenen festival ve etkinler çerçevesinde izlenen bütün filmlerin değerlendirme kapsamına alındığı listenin en üst sırasında Roman Polanski’nin son filmi The Ghost Writer bulunuyor.
    Listede ayrıca Türkiye’den Semih Kaplanoğlu’nun Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünü kazanan son filmi Bal ve Seren Yüce’nin Venedik Film Festivali’nde Geleceğin Aslanı ödülüne lâyık görülen Çoğunluk filmleri de yer alıyor.

  • Listeye ulaşmak için tıklayınız.
  • Yüksek çözünürlüklü afişe haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Avrupa Sineması Bloğu En İyi Avrupa Filmlerini Seçti! yazısına devam et
  • Ve Sinema Programı’nda Nilüfer Açıkalın

    Birsen Hatipoğlu Yıldız’ın yapımcısı olduğu Ve Sinema, 08 Aralık Cumartesi günü 17:10’da TRT Haber TV’de, sinema dünyasından haberler, haftanın vizyon filmleri, özel röportajlar ve güncel dosyalarla izleyici ile buluşmaya devam ediyor. Ve Sinema’da bu hafta, beklenen devam filmi Eyyvah Eyvah 2′nin yönetmeni ve oyuncuları ile gerçekleştirilen röportaj; Demet Akbağ portresi; Hayde Bre filminin Nilüfer Açıkalın’3 En bölümü ve dünyanın yakından takip ettiği Ferzan Özpetek ile gerçekleştirilen özel röportaj gibi ilgi çekici bölümler var. Ve Sinema’nın tekrarı 09 Ocak Pazar günü 00:10’da yayınlanıyor.

  • Basın Bülteni
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Ve Sinema Programı’nda Nilüfer Açıkalın yazısına devam et
  • Film Yapımı Kobi’leşirken…

    Kalem herkes “yazar” olsun diye keşfedilmedi. Fotoğraf kamerası ve sinema kamerasının keşfi de öyle… İkisi de ortaya çıktıklarında toplumsallığın “o an”nını veya “o anlar”ını kaydetmek için oluştular. Sonra bu aletleri beceriyle kullanan bazı öncüler, onlarla “fotoğraf” ve “sinema” sanatını yarattılar. Sinema için bu yaratım, kameranın keşfinden 10 – 15 yıl sonra, öncülerin sinematografinin (hareketli görüntülerin dilbilgisi) imkânlarını genişletmesiyle büyük bir ivme kazandı. Sinema insanoğlunun tarihini öylesine hızlı bir giriş yaptı ki, eleştirmenler ilk anda ona bir isim bile bulamadılar. Öncekileri sıraya bile koymadan, onları toplu saydılar ve sinemaya “Yedinci Sanat” adını verdiler.

    Herkesin bildiği gibi, kameralar başlangıçta sinema filmi yapmak için kimyasal bir madde olan “film”i kullanırdı. Film işlemleri bu kimyasal malzeme yüzünden büyük sermaye, uzmanlık ve iş bölümü isterdi. Oysa
    günümüzde kayıt malzemesi elektronikleşti ve oldukça da ucuzladı. Kalem / kağıt kadar ucuz olmasalar bile, kitleler artık tüketim için kendilerine sunulan aletleri alıp üretime yöneltiyorlar. Hareketli görüntü artık eskisinden çok daha fazla kitlelerin kişisel tasarrufu altında ve onların üretimine (ve tüketimine) açık. Otuz yıl önce kim kendi başına film yapmayı veya 1.000 tane dünya film klâsiğini bir hard-diske yüklemeyip cebine koymayı düşünebilirdi ki?

    Günümüzde hareketli görüntünün tüm dünyadaki TEMEL ÇELİŞKİSİ, artık her geçen gün tarih sahnesinden çekilmekte olan pelikül filmle yapılan eski üretim tarzı ile birikmiş ve kendini elektronik üretim tarzına uyarlamış uluslararası entertainment sermayesi ile, her geçen gün biraz daha toplumsallaşan yeni elektronik üretim tarzının kobileşen yerel biçimleri arasında olacaktır.

    Teknoloji hızla gelince onu nesnesine uygun mantığı da kendiliğinden geliyor. Dolayısıyla teknoloji ucuzlayıp kullanımı kolaylaşınca, herkeste kendiliğinden “ben de film yapabilirim” duygusu artıyor. Şüphesiz bu güzel bir şey… Acaba hareketli görüntü için bu yüksek ilginin sonu nereye varır diye düşünülebilir? Bu konuda bir tahmin
    için insanoğlunun birçok deneyimi var aslında. Dünyadaki okuma / yazma sayısına karşılık “yazar”, boya / fırça sayısına karşılık “ressam” veya artan fotoğraf makinesi sayısına karşılık “fotoğraf sanatçısı” sayısı / oranı belli. Sinema kamerası için de aynı şey olacak, belki herkes kamera kullanıp bir şeyler çekecek ama herkes sinemacı olmayacak / olamayacak!

    Şimdi bir geçiş sürecindeyiz ve “yapabilirim” hevesi çok sıcak… Bu ivmenin daha da süreceğini söylemek bir kehanet değil. Fakat “bir şeyler yapmak” ile bir “sanat” yapmanın farkları da yavaş yavaş görülmeye başladı. Kamera sahibi olanların sayısı belki artıyor ama “film” için gerekli düşünce / bilgi ve deneyim unutuluyor. Adeta
    sorunların teknoloji tarafından kendiliğinden çözüleceği, filmin ise neredeyse kamera tarafından yapılacağı sanılıyor. Önlenemez bir gelişim bu…

    Film yapma imkânları, eskisine göre artık herkesin elinin altında olabilir ama film yapmak için çalışılması gerek ödevler hâlâ aynı. Edebiyatın en güzel klâsiklerinin divit uç veya tüy kalemle yazıldığını hatırlayalım. Teknoloji ile yeni şeyler üretmek mümkün tabii ama teknolojiye ulaşma kolaylığı bize dramanın bilgisini kendiliğinden vermeyecek. Onu yine öğrenmek zorundayız. Yeni teknoloji ancak o zaman yeni imkânlara kapı açacak. Ama günümüzde üniversitede bile, “Her öğrencimize bir kamera düşüyor” diye övünen sinema bölüm başkanları var. Her öğrenciye bir kamera almak doğru mu? Sinema, fotoğraf gibi kişisel olarak yapılan bir sanat değil ki! Sinema setinde hâlâ bir kamera gerekiyor! Böyle olunca, herkes elinde doğru dürüst bir senaryo olmadan, eline kamerayı alıp sete çıkmaya başlıyor. Kameranın kullanım kılavuzu okununca belki kameraman olunur ama algının ışıkla ilişkisini bilmeden görüntü yönetmeni olunmuyor. Bilgisayarına bir kurgu programı doldurup, programın el kitabı ile onu kullanmayı öğrenince kurgucu olduğunu düşünenler giderek yaygınlaşmaya başladı. Oysa kurgunun beyinde / algıda var olduğunu bilmek ve öğrenmek için yapılması gereken mesai hâlâ aynı…

    Hareketli görüntü elektronikleştiğinden beri tüm dünyada “sinemacı olmak” yolları da aynılaştı. Bu değişimin en belirgin kurumlarından birisi de hareketli görüntü alanındaki KOBİ’leşme. Tamamen sistem dışı bir gelişme bu… Bir hevesli, bir kurgu programı bulup evindeki bilgisayara onu doldurunca aslında bir KOBİ kurmanın ilk adımını atmış oluyor. Bunu da en çok sinema öğrencileri yapıyor. 35 kadar fakültede her sömestr 400 – 500 film çekiliyor. Bu süreç, okullardaki kurgu setlerinin yetersizliği veya sömestr sonlarında kurgu setleri önünde uzayan kuyruğa girmemek için başlıyor. Bilgisayara zaten yabancı olmayan yeni nesiller, kafa göz yararak, kurgu programını kullanmayı kısa sürede öğrenip, yine kafa göz yararak kendi filmlerini kurgulamaya başlıyorlar. Fakat iş orada kalmıyor. Daha sonra aynı şeyleri okulda yapamayan arkadaşlarının filmlerini de (evde!) kurgulamaya başlıyor ve bu konuda giderek uzmanlaşıyorlar. Geleceğin KOBİ’lerini kuracak tanışmalar da bu tür yerlerde oluyor. Çoğu sınıf veya dönem arkadaşı bu sinema öğrencileri, okulu bitirdikten sonra, 2 + 1 bir daire kiralayıp, çoğu zaman şirket bile kurmadan, bir KOBİ haline geliveriyorlar. Şüphesiz bu yeni sinemacıların çok büyük çoğunluğunun ütopyası “sinema yapmak”. Hatta bazıları bu ofisleri home – ofis olarak bile kullanıyor. Tanıtım, fuar, ucuz reklâm, klip filmleri, vb. çekip, kendi yağları ile kavrulan bu işleyiş, onları televizyon dizi sektörünün orman kanunlarından da koruyor. Onlar asla eski düzenin modelini takip etmeyen, hepsi kurgu, kamera, ses, ışık, vb. aletlerin kullanımını az – buçuk bilen, bağımsız ruhlu yeni sinemacı özneler…

    KOBİ’lerin küçük boyları amatör, orta boyları ise profesyonelliğe doğru tırmanıyor. Çoğunun kafasında ekmeğini hareketli görüntü ile iş yaparak çıkarmak ve sinema yapmak var. İnternet ortamı başlı başına bir iş alanı onlar için. İş dünyası artık basılı katalog yerine tanıtım filmleri yaptırıyor. Müzik dünyası artık klip yapmadan çalışmıyor, vb… Zamanında sinema salonları ve TV kanalları kısa film ve belgesele yeteri kadar yer vermediler ama her ikisi de şimdi altın çağını yaşıyor. Kısa film ve belgeseller artık yer yerde…

    Yol arkadaşlığı bazılarına yanlışlar da yaptırıyor. Bunların en tipik olanı, hepsi yönetmen / yapımcı ruhlu birkaç kişinin bir araya gelmesi. Bu çok doğru bir araya geliş değil. Çünkü o zaman her biri, hayatın maddi kısmını götürecek, kazanı kaynatacak işin ucundan aynı anda sarılmıyor / sarılamıyor. O yüzden de işler kötü oluyor veya hiç olmuyor. Ödenemeyen kira vb. masraflar yüzünden KOBİ dağılıyor.

    Bu yüzden bazı başarılı örnekleri inceledim. Bu tür KOBİ’lerde, üçlü bir sacayağı şeklinde, kısmi bir işbölümü var. Birisi sacayağının yapımcı, birisi yönetmen yapımcı bir diğeri de teknoloji (kamera, kurgu, ışık ses) ayağında duruyor. Şüphesiz hepsi diğerinin işini de az – buçuk yapabiliyor, birisi olmayınca diğer ikisi onun boşluğunu görevi dolduruyor.

    Sinema eğitim kurumları hâlâ eski üretim biçiminin istediği (artık istemediği) uzmanları yetiştirmeye çalışıyor. Bu yüzden üniversite dışındaki eğitimler oldukça önem kazandı. Yasalar ise çok gerilerde ve kredi alabilmeleri için hâlâ onların farkında değil…

    Sinemadaki KOBİ’leşmenin yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşları ile buluşması için çaba sarf etmeyi çok anlamlı buluyorum. Çünkü bu buluşmada, gelecekte sinemanın nasıl yapılacağının da nüvesini görüyorum.

    (Bu yazı, yazarı ve alındığı yayın yeri belirtilerek, dileyen herkes tarafında izinsiz olarak yayınlanabilir veya bir kısmı alıntılanabilir.)

    (12 Ocak 2011)

    Hüseyin Kuzu
    Senarist / Öğr. Gör.
    Sine – Sen Eğitim ve Araş. Dai. Bşk.

    14 Ocak 2011 Haftası

    “Tehlikeli Aşk”ta, Bollywood, çok güzel kızla nefes kesici derecede yakışıklı erkeğin, gerçek dünyaya taban tabana zıt ve inanılmaz ‘plâstik’ estetiğe sahip ‘acıklı aşk hikâyesi’ni, Las Vegas, Los Angeles, New Mexico’dan sunuyor: Tuhaf derecede sürrealite! Eleştirmenin anlamı var mı? Tanrı, bizleri 128 dakikalık sürümünden korudu (bu 90 dakika)!

    “Megazekâ”, ‘dünyayı kurtarma günleri’nin yakışıklısı süper kahramanın, aslında, ‘kötü’ diye tanımlanan dehanın ‘olmazsa olmaz’ı olduğuna, meseleye ‘diğer taraf’tan bakarak işaret ediyor. İşaret etmekle kalmayıp, doğrunun ne olduğuna bambaşka açılardan yaklaşarak, buruk ve buruk olduğu kadar neşeli bir ‘süper zeki adam’ portresi yaratıyor. Eğer çocuklar illâ bir ders alacaklarsa, hayatın siyah ya da beyaz değil rengârenk ve farklı olanı sevmenin de önemli olduğunu öğrenecekler.

    “Kâğıt”, insanlara hizmet etmek yerine onların yaşamlarını çevreleriyle birlikte mahveden ‘ceberut devlet’in en önemli organı olan bürokrasiyi, insanlığın aydınlanması ve özgürlüğü yolundaki en önemli buluşlardan biri olan ince – kuru yaprakların kötücül amaçlarla kullanılmasıyla simgeleyen hikâyesini farklı stilde anlatmayı deniyor… Ancak sinemamızın ezeli zaafı olan, kaba hatlı, kıvrımsız, düz ve ‘kendi içinde estetik’ barındırmayan metnin kurbanı oluyor. ‘Mesajlarını gözümüze sokuyor’; soktukça da etkisini yitiriyor… Sonunda da bir derse dönüşüyor! Biz seyirciler ‘gayet iyi anlayıp’ tam puanla sınıfı geçiyoruz da, geriye sinema adına belleğimizde ve yüreğimizde ne kalmış oluyor, bilemiyoruz. Yine de desteklenmesi gerekli bir film. Hele ki, RTÜK İmparatorluğu gibi kurumlarla sansürü devam ettiren ‘haşmetli devlet’, silâh gibi kullandığı kâğıtlarını şimdilerde başka hedeflere fırlatıyorken…

    “Cadılar Zamanı”, Ortadoğu’ya yapılan Hıristiyan Seferleri’nde (14. yüzyılın ilk yarısı), kadınların ve çocukların da öldürülmeye başlanması üzerine ‘yüreklerindeki şeytan’dan rahatsız olup savaşmayı bırakan iki şövalyenin, sonradan ‘mecburen’ üstlendikleri bir görevde ‘gerçek şeytan’la karşılaşarak kefaretlerini ödemeleri çizgisinde gelişen fantastik serüven. Orta Çağ’ın, veba salgınının, kilise egemenliğinin ‘karanlığı’ ile gotik korkuyu başarıyla birleştiren, set tasarımları, müziği ve özellikle ışık kullanımında şaşırtıp büyüleyen görüntüleriyle, perdeye mıknatıs gibi çekiyor (Osmanlı döneminde ‘kabak ışık’ kullanan görüntü yönetmenleri özellikle izlemeli).

    “Benim Adım Aşk”, Milano’da yaşayan kent soylu zengin ailenin üç çocuklu gelini Rus asıllı kadının, oğlunun aşçı arkadaşıyla sürüklendiği tutkulu cinsel serüvendeki ‘açığa çıkma’ anını ve ardından gelecek trajik olayı bekleyen seyirciyi, biçimsel ustalıkları da kullanarak, tam iki saat hikâyeye ‘yapıştırıyor’. Sinemayı sanat yapan bu tabii ki: Binlerce kez işlenmiş öyküyü, değişik – riskli bir gramer belirleyerek tazelemek! Bu film, tepeden tırnağa sanat eseri!

    ”Aşk Sarhoşu”, yeryüzündeki insan sayısı kadar tanımı olan ‘aşk’ın en zorlarından, en imkânsız gibi görünen hallerinden birini öykülüyor. Yaşamındaki ‘mümkün olmayanlar’ listesinin ilk sırasında ‘birine duygusal bağlılık’ gelen ressam kız ile ‘cinsel performanslarını paraya tahvil etse çok zengin olacak’ ilâç prezantasyon temsilcisi ‘şeytan tüylü’ genç adam arasında oluşan kuvvetli cinsel ilişkinin sonradan dönüştüğü aşk! Herkesin birbiriyle acımasızca savaştığı ‘rekabet muharebeleri’nin tam ortasında, sinsi bir hastalığın pençeleri içinde, gelecekte fiziki – ruhsal kötü günlerin yaşanacağı bilindiği halde, aşk, nasıl olup da, sistemin, toplumsal afyonların, bireysel uyuşturucuların üzerine çıkıp, bu kadınla erkeği sımsıkı bağlayabildi? Büyük ve değerli filmlerin yapımcı – yönetmen – yazarı Edward Zwick (1952 doğumlu), kalplerine sızarak harika performanslar elde ettiği iki oyuncusuyla birlikte, duygusal sömürülere prim vermeden ve mizahın gücünü akıllıca kullanarak bu sorunun yanıtını aramış… Genç karakterlerle, olgun seyircilerin daha kolay duygudaşlık kuracaklarını sanıyorum.

    (12 Ocak 2011)

    Ali Ulvi Uyanık

    ali.ulvi.uyanik@gmail.com

    Music is Our Business

    “Uçan Melekler”i hatırladınız mı? Memleketin ilk dans filmi olarak bundan birkaç ay önce büyük umutlarla vizyona girmiş velhasıl sessiz sedasız ortadan kaybolmuştu. Niyet güzeldi belki ama akıbet ne yazık ki kimseyi memnun etmedi. Sözünü ettiğim akıbet, niceliksel bir sonuç değil, niteliksel bir olmamışlığın sonucu… Peki neden şimdi bunu kurcalıyorum? Filmden geriye hafızalarda kalan bir tek şey için, filmin takdire şayan müzikleri!

    Bir sinema filmi elbette bir bütündür. Yönetimi, oyuncukları, kurgusu, müzikleri ve diğer tüm unsurlarıyla birlikte… Ancak “Uçan Melekler” bir dans filmi olduğu için müziğin bu denli ön plânda olması gayet normal. Filmin önüne geçmesi değil tabiî ki…

    Nihayetinde “Uçan Melekler” hevesimizi ve heyecanımızı kursağımızda bırakan Türk filmlerinin ne ilki, ne de sonuncusu olacak. Yönetmen Fırat Gürsoy’a bundan sonraki çalışmaları için iyi dileklerimizi gönderip, yazımıza mevzu bahis olan iki müzisyen, Orkun Tunç ve Taner Yurdunkulu ikilisine dönelim.

    Orkun Tunç ve Taner Yurdunkulu nasıl bir ikilidir, neler yapar?

    Orkun Tunç: Uzunca bir süredir birlikte müzik yapan iki insan. Soundtrack ve birçok farklı sanatçı ile yaptığımız prodüksiyonları Armageddon Turk ismiyle sürdürüyoruz. Ayrıca Avrupa’dan ve Amerika’dan ve ülkemizden birçok sanatçıya dans remixleri de yapıyoruz.

    Taner Yurdunkulu: 3. Dünya savaşı çıkmadan yapabildiği kadarını yapar.

    “Uçan Melekler” filminin müziklerini yapma teklifi size nasıl geldi?

    Orkun: Filmin oyuncularından Okan Aydoğan bize filmden bahseden ilk kişi oldu. Sonrasında yönetmen Fırat Gürsoy ve prodüktör Hacı Yılmaz ile tanışıp filmin müziklerine başladık. Sanıyorum ki Sultana, Aziza A. gibi Türkiye’nin önemli hiphop sanatçılarıyla çalışmış olmamız da kararlarında etkili oldu. Daha önceden de “Adab-ı Muaşeret” filminin tema müziği olan “Ben de İstiom”u yapmıştık.

    Filmle ilgili yapılan olumsuz eleştiriler ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Bu aynı zamanda sizin de ilk sinema filmi deneyiminizdi… Hayal kırıklığı yaşadınız mı yoksa iyi bir deneyim olduğunu mu düşünüyorsunuz?

    Taner: Sinema maalesef müzik camiasından daha acımasız, yani bilmem kaç milyon dolar harcayıp günlerce çalışıp vasat bir film yapma ayrıcalığınız yok. Daha kötüsü en basit izleyicinin bile yapabileceği sert eleştirilere göz yumabilme tahammülünü gerektiriyor. Çünkü izleyici her durumda istediği eleştiriyi yapabilme hakkına sahip diye düşünüyorum. Hayal kırıklığı yaşamadık. Sonuçta Türkiye’nin ilk dans filminin müziklerini yapabilme şansını yakaladık ve çıkan sonuçtan memnunum.

    Orkun: Ben de yaptığımız işten oldukça memnun kaldığımızı söyleyebilirim. Her şeyden önce Türkiye’deki ilk dans filmi oldu ve biz de bunun bir parçası olmaktan mutluyuz. Rapizm Çağla, Kemali, Big-O, MC Spark gibi gerçekten yetenekli MC’lerle çalıştık. Kısa zamanda çok iyi iş çıkardığımızı düşünüyorum. Hatta değinmeden geçemeyeceğim; daha 11 yaşında bir MC olan “Altan” bize beatbox’larıyla renk kattı. Bizim için güzel bir tecrübe oldu. Filmin eleştirilerini fazla okumadım. Ama DVD’si piyasaya sürüldüğünde ve TV’lerde gösterildiğinde daha fazla ilgi çekeceğini düşünüyorum.

    “Uçan Melekler”, eleştirmen ve seyirciler tarafından düşük not aldı fakat müzikleri eleştirilerden muaf tutuldu ve övüldü. Bu çelişkiyi nasıl açıklarısınız?

    Taner: Eleştiriden muaf olmak sevindirici.

    Orkun: Music is our business.

    Sinema filmine müzik yapmak ile albüm ya da single yapmak arasında ne gibi farklar var?

    Orkun: Tabi ki görüntü üzerine müzik düşünmek apayrı bir bakış açısını gerektiriyor. Bu filmde bazı sahnelerdeki hareketler üzerine bile ritm oturtmaları yaptık. Filmin prodüksiyonu ile eş zamanlı gidiyorduk. Normal albüm yaptığınızda tabi ki hit single yapmanız isteniyor. Radyolarda çalınabilecek türde hit şarkılar… Film müziğini yaparken yine bu kıstasları referans aldık. Yönetmenimizin de isteklerini yerine getirdik tabiki. Kollektif bir çalışma oldu diyebilirim. Soundtrack yapmak gerçekten çoook zevkli bir iş bizim için.. Çünkü film delisiyiz ikimizde ve bazen filmleri izlemiyoruz sadece dinliyoruz.

    Taner: Normalde bir dans filminde sahne ve dans müzikleri olarak iki kısım vardır. Sahnelerde genelde tematik ambient parçalar kullanılırken, dans sahnelerinde hit potansiyeli taşıyan enerjik ritmik parçalar yapmanız gerekiyor. Normalde bir filmde her dans parçası farklı bir sanatçıdan alınarak kullanılır. “Uçan Melekler”de tüm dans parçalarını ve tematik parçaları biz yaptık bu noktada sürekli etkileyici parçalar yapmaya çalıştık, bu açıdan yorucu oldu diyebilirim.

    Türkiye’de soundtrack’li film sayısı günden güne artıyor. Tek bir müzisyenden öte, filminin müziklerini rock gruplarına da emanet eden yönetmenler de var. Bu çalışmaları takip ediyor musunuz? Mesela en son Vay Arkadaş: Manik, Tik, Dildo filminde müziklerde Multitap imzasını görmüştük…

    Orkun: Birçok şeyi takip ediyoruz. Gruplar ve kişi olarak yapılan soundtrack çalışmalarını. Bugüne kadar en özgün bulduğum soundtrack çalışması Mazhar Alanson’un “Her Şey Çok Güzel Olacak” için yaptığı çalışma idi. Eskilerden, Yalçın Tura’nın işleri ilginç geliyor. Müzik gruplarının da soundtrack yapıyor olması çok sevindirici. Bunların albüme dönüşmesi de öyle. Öte yandan grup müziğinin hep yükseliş hem de satış anlamında en zavallı olduğu bu dönemde, soundtrack’lerde rock gruplarının yer alması çok harika. Yepyeni bir mecra… Reklâm camiasi şu anda 3 – 5 kişinin tekelinde. Diziler tamamen post – modern türkü formatını aşamadı, bari film soundtrack’leri bizim olsun. Örneklerin çoğalmasını diliyorum.

    Türkiye’den filmlerini beğendiğiniz ve çalışmak istediğiniz özel bir yönetmen var mı?

    Taner: Kendimizi ifade edebileceğimiz bir konsept olduktan sonra hangi yönetmen olduğu önemli değil, herkesle çalışmaya açığız.

    Orkun: Biz her tarz yönetmenle çalışabiliriz. Sadece yaptığımız işlerle örtüşebilen içerikler olsun yeterli. Daha çok ambient ve electronic soundlarda film soundtrack’leri talep edilse çok memnun oluruz. Beğendiğim bazı yönetmenler var, Yavuz Turgul, Ömer Faruk Sorak, Cem Yılmaz, ilginç bir deneme olan “Ada: Zombilerin Düğünü” filminin yönetmenleri Talip Ertürk ve Murat Emir Eren… Eskilerden Metin Erksan ve Mehmet Muhtar (Türkiye’nin bilinen ilk korku filmlerinden “Drakula İstanbul’da”yı çeken yönetmen.)

    Bugüne kadar izlediğiniz en iyi müzikal film hangisiydi?

    Orkun: 80’lerin Breakin’ serisi.

    Taner: Beat Street.

    Son olarak sevdiğiniz soundtrack albümlerini öğrenebilir miyiz?

    Taner: Harold Faltermeyer’in Axel F, Top Gun, Tango & Cash… Paul Hertzog – Blood Sports, Kick Boxer, Maurice Jarre – The Message…

    Orkun: Tangerine Dream’in 80’ler ve 90’larda yaptığı tüm film müzikleri, özellikle “Risky Business”, “Miracle Mile”, “Near Dark”, “The Sorcerer” filmleri. John Carpenter’ın “Halloween” ve “Assault On Precinct 13” ve “Christine” için yaptığı müzikler. Giorgio Moroder’in “Midnight Express”i, Harold Faltermeyer’in “The Running Man”i, “Thief Of Heart” filmleri için yaptıkları ve liste çoook uzun…. Clint Mansell’in “Solaris”i.. David Julyan’ın “The Prestige”inin yanı sıra yenilerden Daft Punk’ın “Tron”u, Edward Shearmur’un “Mother & Child”ını çok sevdim.

    (11 Ocak 2011)

    Gizem Ertürk

    Sinemacılık ve Filmcilik Yararına Bağımsız İletişim Platformu