Tarih, Kavram ve İdeoloji Işığında Dönem Filmlerinin Eleştirisi Üzerine

Giriş Yerine…

Türkiye, 2011 yılına, önceden, Atatürk filmleri bağlamında aşina olduğumuz bir dizi tartışmanın gölgesinde girdi. Bu kez söz konusu olan, kaynağını Osmanlı İmparatorluğu’ndan alan bir TV dizisi idi. Dizinin fragmanının yayınlanmasının hemen ardından ayağa kalkan kimi çevreler, yapımı ‘maksatlı bir çabanın ürünü’ olarak nitelerken, doğrusu (ve bir kez daha) sınır tanımıyorlardı.

Önce, çalışma alanıyla ilişkilendirmenin olanaksız olduğu bir sendikanın başkanı; dizinin “Türkiye’nin son yıllarda izlediği başarılı dış politikanın önünü kesmek” gibi, algı sınırlarımızı zorlayan bir komplo teorisi neticesinde gündeme geldiğini iddia ediyordu. Kervana, hedeflenenin önemli bir tarihsel şahsiyeti küçültüp aşağılamaya çalışmak olduğunu belirterek katılan tanınmış bir siyaset adamımız ise, “ecdadımıza yapılan bu küfre karşı” kamuoyunda oluşan tepkilerin dikkate alınması gerektiğini ve diziyi yayınlayan kanalın üzerine düşeni yerine getirmesini salık veriyordu. (Yazının kaleme alındığı dakikalarda uyarıyı emir telâkki eden RTÜK’ten gelen açıklamayı hatırlayalım: “Kurullarımız, inceleme sonucunda yayın ilkeleriyle bağdaşmayan bir durumla karşılaşırsa, gereken yapılacaktır!”)

Girişte de vurguladığımız gibi, yakın bir geçmişte Atatürk filmleri üzerinden koparılan gürültüye yeni bir halka olarak eklemlenen bu tartışmalar, -geçtiğimiz günlerde vizyona giren Hür Adam: Bediüzzaman Said Nursi ekseninde yaşanan polemiği de akla getirerek-, ülkenin referandumla doruğa ulaşan son dönemine damgasını vuran sosyal ve siyasal sürecin biraz da doğal sonucu olarak seyrine devam ediyor. Bir başka deyişle, söz konusu olan film ve diziler, “resmi ideolojinin izinde olmak” ile “malâm mihraklara cesaret vermek” arasında gidip gelen eleştirilerle karşılaşmaya devam ediyor.

Taraf Olmak ya da Olmamak!

Anılan film ya da dizilere getirilen eleştirilere bir bütün olarak bakıldığında, ideolojik bakışa bağlı olarak “olguya taraf olma” yaklaşımının ağır bastığını söyleyebiliriz. Genel olarak ‘tutarlılık’ gibi asgari düzeyden nasibini pek de alamamış bu serzenişler (örneğin, karşı kutbunda yer alan bir yapıma duyulan öfkeyi ‘özgürlükler’ ya da ‘hoşgörü’ çerçevesinde ele almayı doğru bulduğunu beyan eden bir siyaset adamı, kendi cephesini rahatsız eden bir eseri, pekâlâ ‘mazisine hakaret etme’ şeklinde niteleyebiliyor.) politikacılardan köşe yazarlarına, pek çok çevreyi kapsamasına karşın, konu ve tartışma yaratan kavramlarda görüşüne en az başvurulan kesim, -hiç de şaşırtıcı olmayan bir biçimde- sanat ve sinema camiası oluyor.

Bütün bu gelgitlerin tarihsel arka plânı incelendiğinde, sinema tarihinin sanat ve ideoloji kavramlarından bağımsız düşünülemeyeceği görülecektir. Yedinci sanatın sessiz dönemlerinden başlamak üzere; Eisenstein’ı coşku yaratan Sovyet Devrimi’nden, Easy Rider’ı tüm dünyayı kısa sürede peşine takacak ’68 ruhundan ya da Yılmaz Güney klâsiklerini Türkiye’nin 70’li yıllarına damgasını vuran siyasal ortamdan farklı bir yerde konumlandırmak nafile bir çabanın ürünüdür. Benzer bir yaklaşım, sanatın tüm dallarını kapsayacak bir biçimde genişletebilir; Rönesans hareketini Reform’dan, Romantik dönem sanatçılarını Fransız Devrimi’nden ya da Dışavurumcu Alman ressamlarını, Hitler öncesi dönemin kaotik ortamından koparamazsınız. Buna karşın, adı geçen ilişkinin, sanatı sanat yapan temel değerler bütününden bağımsız ele alınması (tam da 2011 Türkiyesi’nde olduğu gibi) bir başka çelişkinin doğmasına yol açacaktır.

Sinema Nedir ya da Ne Değildir?

Tartışma konusu yapılan yapıtlara dair sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için, sözgelimi Can Dündar’ın Mustafa’sının belgesel sinema adına hangi yenilikleri içerdiğini, yok edilmek istenen bir ulusu var etmeye çalışan bir liderin profilini hangi görsel ve yazılı kaynaklardan yararlanıp bütünlüklü bir anlatı içinde seyirciye ulaştırmaya çabaladığını ve bunu gerçekleştirirken estetik değerlere sahip olup olamadığını sorgulayabilirsiniz. Benzer biçimde, bu yapımın anti-tezi olduğunu öne süren Dersimiz: Atatürk’ün didaktik anlatı formlarından neden bir türlü sıyrılamadığını, biyografik bir yapımın ‘olmazsa olmaz’ ilkelerinden niçin nasibini alamadığını ve salt ticari bir yapım olarak ‘sınıfta kaldığını’ (sinema tarihinde öne çıkan benzer yapımları da görüşlerinize referans yaparak) öne sürebilirsiniz. Böylesi bir bakışla, yer aldığınız taraf ve savunageldiğiniz ideolojiyi belki bütünüyle göz ardı etmeden; ancak soğukkanlı bakış açınızı da yitirmeden Hür Adam: Bediüzzaman Said Nursi filmini de masaya yatırabilirsiniz. Karşınıza çıkan, filmin hararet yaratan Atatürk’le ilişkili sahnesini TV için hazırlanan fragmanının omurgası yaparak prime dönüştürmeye çalışan yapımcıdan ya da “role hazırlanmak için sabahlara dek namaz kıldığını” beyan ederek filmin hedef kitlesine göz kırpan oyuncudan başkası olmayacaktır. Tıpkı, gösterim şansı yakalayan ilk Kürtçe filmlerinde kendi çevreleri dışındaki tüm kesimleri bir canavar olarak resmetmesine karşın, seyircinin savundukları karakterlerle özdeşleşmesine engel olan (ve eldeki tek argüman olan ‘gerçekleri anlattık’ söylemini tek atışta heba etmeyi başaran) Min Dit ekibi gibi. Oysa İki Dil Bir Bavul gibi, benzer bir yaşanmışlık deneyiminden hareket eden bir filmin ‘Andımız’ sekansı, öncülünün saatler boyu söylemeyi çalıştığı ‘şey’leri bir çırpıda izleyicinin kulağına fısıldayacaktır. Örnekleri Kubilay’dan Nene Hatun’a süren bir çizgide çoğaltabilir; hatta bu filmlerin ele aldıkları temayı algılamaya yatkın (ya da olgunlaşmış!) bir seyirci tabanının varlığına rağmen gişede neden yere çakıldıklarına dair fikir yürütebilirsiniz. Kısacası savunulan ideolojinin niteliği ortaya çıkan ‘öz’ü değiştirmeyecek, bir yapımın yaratıcı kadrosunun kılavuz edindiği ideoloji, “neyin”, “nasıl” anlatıldığı önemsenmediği ölçüde başarıya ulaşamayacaktır. Çünkü sinema, yalnızca siyasal bakışınıza ve yer tuttuğunuz safa güvenerek ortaya koyabileceğiniz (ve bundan bir çırpıda sonuç alabileceğiniz) kadar küçük bir sanat dalı değildir. Eisenstein’ı büyük bir yaratıcı yapan temel nedeni yalnızca ideolojisine olan bağlılıkla açıklayamaz, sinema sanatına yaptığı önemli katkıları bu yolla göz ardı edemezsiniz. (Griffith’in ırkçı yapıtının (The Birth of a Nation) ya da Leni Riefenstahl’in Nazi belgesellerinin savunduğu çarpık ideolojinin, bu filmlerin sanatsal niteliğini gölgelememesi gibi.)

Madalyonun Öteki Yüzü

Bu süreç, madalyonun öteki yüzüne bakıldığında, her sanatsal ya da düşünsel olgudan siyasal sonuçlar çıkarmaya heveslenen politikacılar veya hamlelerini “duyarlı kamuoyunun sesi” olma adına gerçekleştiren köşe yazarları adına da ilginç sonuçlara ulaşmamıza olanak tanımaktadır.

İlk olarak, bu çevreler, uzunca bir süredir dizi sürelerinin uzunluğuna işaret eden; hatta bu işkencenin sonucunda kimi arkadaşlarını toprağa veren dizi emekçilerinin çığlığına kulak tıkamışlar ve (Muhteşem Yüzyıl örneğinde olduğu gibi) RTÜK’ü müdahaleye çağırmamışlardır. Dolayısıyla, bugün gösterdikleri hassasiyeti masum veya olağan bir talep olarak nitelendirmenin uygunluğu tartışma konusudur.

İkincisi; dizi ya da filmleri “gelenek, kültür, tarih, miras” vb. kavramların ağırlıkta olduğu bir bakışla değerlendirmeye kalkışmanın, -söz konusu tavrın ‘sanatın özgürlükçü bir ortama ihtiyaç duyması’ niteliğiyle çelişmesi bir yana-, olguya gerçek (ya da hedeflenen) değerinden farklı bir anlam yükleme gibi, bir başka nafile çabanın ürünü olduğunun altı çizilmelidir.

Bir Kubrick kahramanına “vatanseverlik, bir hainin son sığınağıdır” cümlesini söyleten anti-militarist söylem (Paths of Glory), savaşların son bulmasına neden olmamıştır. 60’ların görece özgür ortamında sistemin ve her türden otoritenin sorgulanması gerektiğine inanan pek çok yönetmen, 80’lerin muhafazakâr politikalarına engel olamamış, Vietnam’ı sorgulayan onlarca yapım, sözgelimi Irak’ta, milyonlarca insanın gözü önünde oynanan oyunu durdurmaya yetmemiştir. Çünkü sinema, tüm sorunları tek başına çözme gibi bir etkiye sahip değildir; dahası böyle bir iddia peşinde de değildir. Biraz da bu yüzden, sinema tarihi; değiştirmeye, yıkmaya ve yerine yenisini koymaya hevesli onlarca başarısız yapımı da kapsamaktadır. Yarına kalan politik eserler ise “yüzleşme”, “sorgulama” ve “duyarlı kılma” gibi, bireyde hiç de küçümsenmeyecek durumları ortaya çıkarmaları nedeniyle önem arzetmektedirler.

Dolayısıyla Hür Adam: Bediüzzaman Said Nursi veya Muhteşem Yüzyıl gibi yapımların bakış açılarını topluma aşılayacağı ve dahası bu yolla bir dönüşüm yaratabilecekleri savı geçerli değildir.

Sonuç Olarak…

Sorun; (belki de gerekli olan) bir sorgulamayı, örneğin Mustafa filmi ekseninde gönül rahatlığıyla gerçekleştiren ve ‘özgürlükler adına yüzleşme’ söylemini baş tacı eden kesimlerin, böylesi bir hesaplaşmaya ne kadar yanaşacaklarıyla âlâkalıdır.

Sanırız geçmişte Halit Refiğ’in, bugün sinemamız adına çıtayı aşmayı başaran bir dönem filmi olarak değerendirilen Haremde Dört Kadın adlı eserine gerçeklerin çarpıtıldığı ya da tarihimizin karalandığı iddialarıyla ve benzer bir saldırganlıkla tepki gösterenlerin, aynı düşünce sistematiğinden yola çıkan yeni nesillerini uyarmaları yeterli olacaktır; çünkü ne o film, ne de diğerleri, tarihin yerli yerine koyduğu Osmanlı imgesini yerle bir etmeyi başaramamıştır. Tıpkı, “Muhteşem Mazimiz Ayaklar Altına Alınamaz!” şeklinde pankart açan grupların, şanlı zaferler ve fetihlerin yanı sıra; haremin, entrikaların veya Hürremlerin var olmadığı bir Osmanlı sarayı yaratmayı başaramayacağı gibi!…

İnanın, gerçek “ucubelik”, tersi bir yaklaşımı dayatmanın sonucunda ortaya çıkacaktır.

(10 Ocak 2011)

Tuncer Çetinkaya
ModernZamanlar Sinema Dergisi Editörü

Sinemacılar Kaygılı ve Diken Üstündeymiş! Günaydın Hepinize, Günaydın!

Sinema Meslek Birlikleri Güç Birliği (BİROY, BSB, FİYAB, SETEM, SESAM, SEYAP, SİNEBİR, TESİYAP), bir bildiri yayımlayıp, son günlerin tartışılan dizisi “Muhteşem Yüzyıl” ile ilgili RTÜK’ün uyarı kararından dolayı, kaygılarını dile getirmiş. Hepsine “Günaydın”!

Anılan 3984 numaralı RTÜK YASASI’nın Resmi Gazete’de yayımlanma tarihi: 20.4.1994. 17. yılın içinde! Peki, bugüne dek, televizyon kuruluşlarına sinema filmleri yayınlarından dolayı arka arkaya cezalar yağarken, neredeyse hiçbir film kesintisiz, ‘blur’lanmadan yayımlanamazken kaygılanmıyorlar mıydı? Devlet büyükleriyle defalarca görüşmediler mi, sayısız toplantı yapmadılar mı? Sadece akçalı işlerde değil, RTÜK adlı çağ dışı sansür kurumu konusunda da kaygılarını yeterince dile getirselerdi ya! Hangisi, filmlerini sansür uygulamalarından dolayı televizyonlardan geri çekti? Neden yasal sendikal haklarını kullanıp, emekçinin aleyhine işleyen dizi sistemini kökten değiştirmek için bir grev kararı alamıyorlar? Hollywood’da stüdyoları dize getiren senaryo yazarları grevi de ilham vermiyor mu?

Sansürün kalkması ve yasal haklara kavuşulması için, bildiri yayımlama dönemi falan çoktan geçmiştir. Keşke, sinema yazarları bu konularda defalarca yazıp uyarırken, müstehzi gülümsemelerde bulunmak yerine ciddiye alsaydınız! Yeni RTÜK Yasası devreye girdiğinde hepinize kolay gelsin!

(14 Ocak 2011)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

İlker İnanoğlu Kanal D Cinemania’da

Ömür Gedik’in hazırlayıp sunduğu sinema programı Kanal D Cinemania’da bu haftanın konuğu Hayde Bre filminin başrol oyuncularından İlker İnanoğlu.
Henüz küçük bir çocukken Yumurcak karakteriyle Türk halkının kalbini kazanan ünlü oyuncu İlker İnanoğlu, Hayde Bre filmine nasıl dahil oldu? Filiz Akın ve Türker İnanoğlu’nun oğlu olmak onun için neler ifade ediyor?
Editörlüğünü Fırat Sayıcı’nın yaptığı programda vizyona giren yeni filmler ve çarpıcı sinema haberleri, vs. yer alıyor. Ömür Gedik’le Cinemania her Cumartesi Kanal D’de.

  • Yüksek çözünürlüklü fotoğrafa haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    İlker İnanoğlu Kanal D Cinemania’da yazısına devam et
  • Pera Müzesi’nde Viva la Revolución: Meksika Devrimi Üzerine Filmler

    Pera Film, 23 Aralık 2010’da açılan Gelman Koleksiyonu’ndan Frida Kahlo ve Diego Rivera Sergisi’ne paralel, 14 – 30 Ocak 2011 tarihleri arasında Meksika Büyükelçiliği ve İstanbul Cervantes Enstitüsü işbirliğiyle Viva la Revolución: Meksika Devrimi Üzerine Filmler adlı program düzenliyor. Meksika devrim tarihinin farklı hikâyelerle aktarıldığı film programında 1930’lar ve 40’lar arasında çekilen 4 kurmaca film ve Zapatistalar ile ilgili çekilen güncel bir belgesel yer alıyor. Son Zapatistalar, Unutulmuş Kahramanlar belgesel filmi, 1910 Meksika devriminde generalleri Emiliano Zapata’nın yanında savaşmış askerlerin ürpertici tanıklığını anlatıyor.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Pera Müzesi’nde Viva la Revolución: Meksika Devrimi Üzerine Filmler yazısına devam et
  • BuYaka Dergisi’nin 5. Sayısı Çıktı

    İstanbul’a gönül veren ve yaşadığı kentin kültürüne sahip çıkmaya çalışan BuYaka Dergisi’nin 5. sayısı çıktı. Derginin bu sayısının kapak konusu, Haydarpaşa yangını ve doğum gününü kutladığımız Nazım Hikmet. Konuyla ilgili yazıları umut ederek okuyacaksınız. Ayrıca bu sayıda, kapanan Seka Fabrikası’nı ve doğumunun 100. yılı olan Rıfat Ilgaz da unutulmadı. Çevre için sanat üreten Son Irmak Doğa ve Sanat Derneği ile yapılan röportajı da yine bu sayıda okuyabilirsiniz. Derginin sinema, müzik, kitap, gezi ve eğlence sayfaları ise yine dopdolu. BuYaka Dergisi’ne abone olarak, sadece 3 TL kargo ücreti ödeyerek sahip olabilirsiniz.

  • Basın Bülteni
  • Yüksek çözünürlüklü kapak fotoğrafına haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    BuYaka Dergisi’nin 5. Sayısı Çıktı yazısına devam et
  • 6. İstanbul Dağ Filmleri Festivali

    Dağ Kültürü Derneği tarafından düzenlenen 6. İstanbul Dağ Filmleri Festivali, 01 – 06 Mart 2011 tarihleri arasında izleyici ile buluşuyor. Dünyadan, Keşif Ruhu, Ülkemizden, Doğa-Çevre-İnsan, Bisiklet, Kayak ana temaları altında toplanan filmler, izleyicilere keşif, macera, heyecan ve adrenalin dolu saatler yaşatacak. Film gösterimleri Fransız Kültür Merkezi, Galatasaray Aynalıgeçit ve Harbiye Pusula Sanat Evi’nde yapılacak. Türkiye’nin ilk ve tek dağ filmleri festivali kapsamında bu yıl, 6 farklı tema çerçevesinde belirlenen, 20’i yerli 19’sı yabancı toplam 39 oluşan bir seçki hazırlandı.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Diğer haber ve görsellere haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    6. İstanbul Dağ Filmleri Festivali yazısına devam et
  • Günah Keçisi Filminin Afişleri Sinemalardaki Yerlerini Aldı

    Yapımcılığını Medya Mühendisi Film Yapım Şirketi’nin üstlendiği, yapımcıları Kayahan Nacar, Ceyhun Büyükbeşe olan, yönetmenliğini Cenk Özakıncı’nın, özgün senfonik müziklerini Batuhan Fırat’ın yaptığı, Günah Keçisi filmi 21 Ocak 2011′de vizyona giriyor. Başrolünde Şahin K.’nın oynadığı film, 2011’in en eğlenceli ve komik filmi olmaya hazırlanıyor. Yeşilçam’ın ünlü karakter oyuncuları Nuri Alço, Coşkun Göğen ve Sevtap Parman’ın yanı sıra filmde Yıldırım Memişoğlu ve Turgay Tanülkü de Şahin K.’ya eşlik ediyor. İnternete tıklanma rekorları kıran Günah Keçisi’nin fragmanından sonra afişleri de sinemalardaki yerini aldı.

  • Basın Bülteni
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Yüksek çözünürlüklü afişlere haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Günah Keçisi Filminin Afişleri Sinemalardaki Yerlerini Aldı yazısına devam et
  • Karşı Sanat Sine-Felsefe Seminerleri: Adalet ve Politika

    Metin Gönen’in hazırladığı Karşı Sanat Sine – Felsefe Seminerleri, “Gazeteci Erol Dernek Sok, No: 11/4, Hanif Han, Beyoğlu, İstanbul” adresinde Adalet ve Politika konusuyla, Rio Bravo, Angry Men ve Gran Torino filmlerinin incelenmesiyle devam ediyor. Sinema tarihinin iyi yazılmış ve yapılmış örnek filmleriyle Platon, Aristo, Rousseau, Kant, Schiller… gibi önemli filozof ve düşünürleri ele alarak, sinema ve felsefenin yaratıcı karşılaşmasında aşk, dostluk, yaşamın anlamı, ölüm, adalet, özgürlük, iş, çalışma, angajman, demokrasi, politika, özne, vücut, tutku, arzu, psikoloji, psikanaliz, doğa, uygarlık, sanat, ekoloji… gibi insan yaşamının temel konuları ve çağımızın güncel sorunları üzerine sinemayla birlikte düşünüyor.

  • Basın Bülteni
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Karşı Sanat Sine-Felsefe Seminerleri: Adalet ve Politika yazısına devam et
  • Beşiktaş Kültür Merkezi’nin Dokunduğu Altın Oluyor!

    Yılmaz Erdoğan ile Necati Akpınar’ın patronajındaki Beşiktaş Kültür Merkezi her geçen gün Ertem Eğilmez ile Nahit Ataman’ın patronajındaki Arzu Film’in yerini dolduruyor.

    Aşağıdaki yazımda Vizontele 3 ve Eyyvah Eyvah 3 olacak mı? sorularının cevabını bulabileceksiniz.

    Beşiktaş Kültür Merkezi’nin uzun vadeli yeni projeleri şöyle sıralanıyor:

    * Mutlaka ve mutlaka Beyazıt Öztürk’le bir sinema filminde çalışılacak. Beyaz’ın da oynayacağı Yılmaz Erdoğan’ın senaryo yazarı, yönetmen ve oyuncu olarak yer alacağı proje Bağ Bozumundan vaz geçildi. Ancak başka projeler geliştiriliyor.

    * Vizontele 3’ün senaryosu henüz yazılmadı. Ancak Yılmaz Erdoğan bu seriyi 12 bölüme ulaştırabilecek öyküleri, sinopsisleri oluşturdu. Şimdi geriye kalıyor senaryoları yazarak diğer on sinema filmini gerçekleştirmek.

    * Eyyvah Eyvah 2’de öyküye nokta kondu. Üçüncüsü çekilmeyecek.

    Beşiktaş Kültür Merkezi’nin son onbir yıldaki belli başlı sinema işleri şöyle sıralanıyor:

    *Vizontele / 2001 / 3 milyon 308 bin kişi.

    *Vizontele Tuuba / 2004 / 2 milyon 894 bin kişi.

    *G.O.R.A.: Bir Uzay Filmi / 2004 / 4 milyon bin kişi.

    *Organize İşler / 2005 / 2 milyon 618 bin kişi.

    *Hokkabaz / 2006 / 1 milyon 710 bin kişi.

    *Beynelmilel / 2006 / 431 bin kişi.

    *Neşeli Hayat / 2009 / 1 milyon 125 bin kişi.

    *Çok Filim Hareketler Bunlar / 2010 / 1 milyon 141 bin kişi.

    *Eyyvah Eyvah / 2010 / 2 milyon 459 bin kişi.

    *Eyyvah Eyvah 2 / 2011 / Gösterimi halen sürüyor.

    (13 Ocak 2011)

    Hakan Sonok

    Kolpaçino: Bomba

    Şafak Sezer’in yönettiği ve Aydemir Akbaş, Şafak Sezer, Ali Çatalbaş ile Arzu Yanardağ’ın oynadığı Kolpaçino: Bomba, 11 Mart 2011′de Warner Bros. dağıtımıyla Su Film tarafından vizyona çıkarıldı.
    Özgür, zengin bir ailenin evlâdıdır. Ancak ne cimri babasından, ne de zengin kayınpederinden destek görmez. Eski sevgilisi Şale ise çıkaracağı albüm için maddi destek beklemektedir. Desteği bulamayınca Özgür’ü, gizlice çektiği bir şantaj kaseti ile tehdit eder. Kadınca intikam gibi görünen durumun arkasında büyük hesaplar vardır. Özgür, Sabri ve Tayfun’dan yardım ister.

    Kolpaçino: Bomba yazısına devam et

    5. Uluslararası 2. El Kısa Film Festivali Bünyesinde LMMS Animasyon Film Atölyesi Düzenleniyor

    5. Uluslararası 2. El Kısa Film Festivali bünyesinde 02 – 03 Mart 2011 tarihleri arasında Hollanda Büyükelçiliği’nin desteğiyle bir animasyon atölyesi düzenleniyor. Hollanda’dan gelecek olan atölye eğitmenlerinin, bugüne kadar oldukça kaliteli işler yaptıkları belirtiliyor.
    Sanna Leupen ve Benjamin van Gogh’un eğitmenliğini üstlendiği atölye, animasyon yapım tekniklerini, LMMS hakkında teorik bilgiyi ve uygulamalı animasyon yapımını içeriyor.
    İki gün içerisinde toplam dört seans olarak gerçekleşecek olan atölyenin her seansı 3,5 saat sürecek. Toplam 40 kişi için düzenlenecek atölyeye katılım her seans için 10 kişi ile sınırlandırıldı.

  • Basın Bülteni
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Sinemacılık ve Filmcilik Yararına Bağımsız İletişim Platformu