Asimetrik

Alper Giray Urhanoğlu’nun yönettiği ve İnci Aslan, Caner Gezirgen, Ayçahan Saygı ile Duygu Urgan’ın oynadığı Asimetrik, 11 Eylül 2015′de AGU Film dağıtımıyla AGU Film tarafından vizyona çıkarıldı.
Üniversite kampüsünde bir dizi intihar ve cinayetler olmaktadır. İntihar eden en son kişi de, Duygu’nun alt kat komşusu, üniversite arkadaşı Aslı’dır. Duygu bir tesadüf eseri Aslı’nın laptopunu karıştırırken bazı bilgilere ulaşır. Bunun üzerine Aslı’nın ölümünün cinayet olduğunu düşünür ve olayı araştırmaya başlar. Araştırması ilerlerken, 4 yıldır hiç karşılaşmadığı eski erkek arkadaşının da olaya dahil olması ile işler iyice karışacaktır.

  • Basın Bülteni: 1 / 2
  • Fotoğraflar
  • Web Sitesi
  • Fragman

Asimetrik yazısına devam et

Atilla Dorsay’la 29 Yıl Önceki Söyleşim

Atilla Dorsay, Türk basınının ve sinema yazının marka ismi… Aralık 1966’da Cumhuriyet Gazetesi’nde yazmaya başlamış. Halen Sabah Gazetesi’nde yazıyor. Kitapları şu sıralar genelde Remzi Yayınevi tarafından basılıyor. Kendisiyle Cumhuriyet Gazetesi’nde yazarken 1982’de (tam 29 yıl önce) bir söyleşi yapmıştım. İşte virgülüne dokunmadan 29 yıl önceki söyleşi…

Hakan Sonok: Sinema yazarlığına ve film eleştirmenliğine nasıl başladınız? Ondan önce neler yapıyordunuz?

Atilla Dorsay: İzmir’liyim. Ailem beni Galatasaray Lisesi’nde okutmak istiyordu. Onlar için bir tür idealdi. O yüzden birtakım fedakârlıkları göze alıp, İstanbul’a gelip yerleştiler. Güzel Sanatlar Akademisi’nde mimarlık okudum. Birkaç yıl mimar olarak çalıştım. Ama sonra sinema yazarlığı ağır bastı. Sanıyorum mimarlık bana çok önemli bazı şeyler verdi: Düzenli bir biçimde düşünmek, muhakeme etmek, yargılamak ve belli bir estetik oluşumu. Bunun sinema yazarlığına katkısı elbette sözkonusu edilebilir. Kırkbir yaşındayım.

Hakan Sonok: Televizyonun ve şimdi de video salgınının sinemaya etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Atilla Dorsay: Aslında televizyon da, video da sinemanın bir uzantısı, yani teknik olarak sinemanın getirdiği teknolojinin ortaya koyduğu birtakım buluşlar. Çok yönlü bir karşılıklı etkileşim sözkonusu. Gelişen TV ve video teknikleri sinemayı etkiledi. Sinema da onları etkiledi. Bir kere gerek TV, gerek video geniş biçimde sinemanın birikimine dayandılar.

Çok geniş kitleleri, mümkün olduğu kadar kısa biçimde ve mümkün olduğu kadar olaylardan haberdar etmesi olayının dışında TV’nin sanatsal olarak pek önemli bir işlevi olduğu söylenemez. TV dizileri olsun, TV filmleri olsun genelde kendine özgü bir anlatım tekniği geliştirdiler. Çağımıza uygun kısa, hızlı ve vurucu bir anlatım tekniği. Ama TV filmlerinin, hiçbir zaman sinemada oluşturulan bazı yapıtlar kadar kalıcı olduğu, yarına kalacağı ve sanatsal bir içerik taşıdığı söylenemez sanıyorum.

Video başka bir olay tabii. Video aslında audiovisual olayını insanın içine getiren (TV gibi), fakat TV’den çok daha büyük bir seçme olanağı veren ve herkese beğendiği filmleri elinin altında bulundurma imkânını, dolayısıyla istediği zaman yeniden izleme imkânını veren bir olay. Yani aslında video kesinlikle çağımızın audiovisual’a dönüşmesinin artık son ve kesin aşaması. Bu iki olayın da sinemayı öldüreceği kanısında değilim. Çünkü sinema bunların anası olmayı sürdürüyor. Yani sinema ana üretici alandır. TV de, video da bunu kullanıyorlar. Ama bu tekniklerin çok daha gelişmesi insanların genel eğilimine uygun olarak daha kolay, daha ucuz, daha basit, daha gösterişli şeyleri seyretmek suretiyle gerçek sanat eserlerini ikinci plâna itmeleri sonucunu mu getirecek? Yoksa tam tersine, gerçek sanat eserleri, sözgelimi klâsikler herkesin elinin altında bulunmak suretiyle kitlelere, yığınlara daha kolay mı ulaşacak? Bunu şu an için söylemek çok zor. Yani video sinemayı öldürecek mi? Yoksa tam tersine ona yardımcı olacak mı? Bunu zaman gösterecek.

Hakan Sonok: Sinema sanatı üzerinde toplumumuz yeterince bilgilenemiyor. Sizce bunu neler engelliyor?

Atilla Dorsay: Bizim toplumumuz aslında sinemaya giden bir toplum. Yani tüm Akdeniz ülkeleri gibi, biz sinemaya giden bir toplumuz. Nitekim TV olayı bizde de sinemaya bir sekte vurdu. Fakat bu darbe çabuk atlatıldı. Hatta birçok batı ülkesine kıyasla daha çabuk atlatıldı. İnsanımız sinemaya gitmeyi seviyor. Okumaya çok meraklı bir toplum değiliz. Fakat görsel, işitsel olayın etkisine dahi açığız. Birçok insan sinemaya gidip veya TV’nin başına oturup (aşağı yukarı aynı şey), görüntülerin etkisini duyumsamayı seviyor. Bundan hoşlanan bir toplumuz. Yalnız sinemayı seyrettiğimiz ölçüde sinema üstüne okumayı, bilgilenmeyi önemsemiyoruz. Bizce sinema üzerinde bilgi toplanılması gereken bir alan değil. Onu sadece seyretmeyi seviyoruz. Bu konuda bir bilgi, bir bilinç sahibi olmayı düşünmüyoruz bile. Bu açıdan sinemaya gitmemize karşın, sinema yayınları o ölçüde ilgi görmüyor. Toplumun genel yapısıyla ilgili bir olay tabii…

Hakan Sonok: Devletin sinema politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Atilla Dorsay: Valla çok şikâyetçiyim. Cumhuriyet döneminde Türk devletinin kültür alanında yapmış olduğu çok önemli bazı yatırımlar ve katkılara karşın, sözgelimi çok sesli müziği desteklemek, bir devlet operası, balesi, tiyatrosu kurmak, yayıncılıkta çeşitli dönemlerde Milli Eğitim Bakanlığı’nın bastığı klâsikler vs. aracılığıyla tüm diğer sanat alanlarında etkin olmasına karşın sinemada hiçbir zaman olumlu katkısı olmamış, tam tersine köstekleyici bir katkısı, sansür aracılığıyla müdahalesi olmuştur. Dolayısıyla Türk devletinin sinemanın önemini hiçbir zaman anlamadığı kanısındayım. Bugün de bu olay devam ediyor ve bunu büyük üzüntüyle karşılıyorum.

Hakan Sonok: Sinematek’in kapanmış olması için neler diyeceksiniz?

Atilla Dorsay: Sinematek, Türkiye’de tarihsel bir işlev gördü. O işlev aslında sona ermedi tabii. Çünkü Sinematek gibi bir kurumun her zaman var olması sözkonusudur. Ben aslında Türkiye’de bir devlet sinemateği olmasını, devlet sinema arşivi oluşmasını ve sinemateğin bununla bağlantılı olarak gösteri yapmasını yeğlerim. Çünkü özel Sinematek, bu işe yatırım yapacak çok büyük zenginlerimiz olmadığı için çok başarılı olamadı. Yani, hiçbir zaman kendi arşivini sağlıklı bir biçimde kuramadı. Düzenli gösteriler gerçekleştiremedi. Söz verdi, bu sözleri tutamadı.

Türkiye’de elbette çok geniş bir sinema sevgisinin ve bilgisinin olmaması sebebiyle, Sinematek elbette birçok filmi tanıttı; ama bir anlamda itici etki yarattı. Yani insanlar birtakım filmlerin, söz verildiği halde gösterilemediğini, kötü kopyaların gösterildiğini, altyazısız filmler gösterildiğini, zor filmlerin gerekli basın yayın araçlarıyla, yani broşürler, kitapçıklar aracılığıyla açıklanmadan gösterildiğini görüp, bir ölçüde ciddi ve klâsik sinemadan da soğudular. Onun için Sinematek olayı bence, geniş bir bütçeyle devlet desteğiyle gerçekleştirilmesi gereken bir olay. Tek başına birkaç kişinin girişimi, bu alanda yeterli başarı düzeyini bence getirmezdi.

Hakan Sonok: Film ithâl edenler bir zamanlar eleştirmenlerin beğenilerini kazanan filmlerden uzak durmaya çalışırlardı. Son birkaç yıldır bu anlayış yıkılmış görünüyor. Ne dersiniz?

Atilla Dorsay: Türkiye’de bu olay çeşitli birbirini izleyen döngüler biçiminde yaşandı. Bir dönemde eleştirme hiç yoktu. 50’lerde Tuncan Okan’ın Milliyet Gazetesi’ndeki eleştirmelerinin uyandırdığı etkinin başını çektiği bir karşılıklı etkileşme olayı meydana geldi. Bir tür sinema yazarı – sinemacı balayı doğdu. 60’ların başından itibaren, daha doğrusu ortalarına doğru bu balayı sona erdi. Karşılıklı takışma, çakışma, çekişme dönemi başladı. 70’lerde seyircinin TV, ekonomik ve politik bunalımlar dolayısıyla sinemadan uzaklaşması ve hemen hemen yalnızca kötü filmlerin, meselâ seks ve karate filmlerinin ortalığı kaplaması olayı bu ilişkiyi en olumsuz düzeyine getirdi. Çünkü seyirci sinemaya gitmiyordu. İyi filmin seyircisi yoktu. Aile sinemadan çekilmişti, klâsik deyimle. Dolayısıyla filmciler yalnız kötü filmleri getiriyorlardı. Eleştirmenlerin bu durumda sinemacılara ateş püskürmekten başka birşeyleri zaten yoktu.

Fakat şimdilerde başka bir olgu gözleniyor. Seyirci genelde yeniden sinemaya döndü. İyi filmler beklenmedik bir biçimde ve eleştirmenlerin desteği olursa iyi iş yapıyorlar. Sinemacılar da anladılar ki, eleştirmenin olumsuz yargısı kötü filmin işini etkilemiyor. Sözgelimi “Geceyarısının Ötesi” herkesten olumsuz eleştiriler aldığı halde çok büyük iş yaptı. Buna karşılık iyi filmin olumlu eleştiriler alması, o filmin şansını etkiliyor. Dolayısıyla bazı tür filmler için eleştirmenin yardımının olumlu, yararlı olduğu sonucuna vardılar sanıyorum. Bu yüzden yeniden bir balayı sözkonusu. Sanıyorum bu önümüzdeki yıllarda da sürecek. Bazı şirketler bize danışıyorlar, şunu mu getirsek, bunu mu getirsek diye. Tabii bu çok olumlu, bizi çok mutlu eden bir olay.

Hakan Sonok: Dünyadaki film eleştirisi ile ülkemizdeki durumu karşılaştırır mısınız?

Atilla Dorsay: Şüphesiz dünyada daha etkin. Dünyada sinema eleştirmesi en sağdan en sola gündelik basının ayrılmaz bir parçasıdır. Bizde eleştirmenin etkisi ancak gündelik basında daha geniş bir yer bulduğu ölçüde artabilecektir. Bu yerin birtakım basın orgunlarında yavaş yavaş yerleştiği manzarası ortaya çıkıyor. Bu tabii yeterli değil. Çünkü kapsamlı bir yaklaşım sözkonusu olamıyor, ama bu başlangıçtır. Bu geliştiği ölçüde ancak Türkiye’deki eleştirmen dışarıdaki etkinliğine ulaşabilecektir.

Hakan Sonok: Ülkemizdeki sinema yayınları konusunda bir çeşitlilik yok. Bu konudaki görüşlerinizi alabilir miyim?

Atilla Dorsay: Yok, yetersiz… Çok düşük, çok zavallı bir düzeydeyiz bu konuda. Tabii bunun biraz gelişmesi dilenir. Çünkü bilmeden sadece sevmek yoluyla yaklaşılan bir sanat dalında, yani sinemada gerçek bir seyirci düzeyine, seyirci potansiyeline ve dolayısıyla olumlu bir yapım düzeyine ulaşabileceğimiz kanısında değilim. Yani yayınla, araştırmakla, incelenmekle, bilgilenmekle ve bilgi vermeyle desteklenmeyen bir alanda çok kısır kalmaya mahkûmuz.

Hakan Sonok: Arı sinema mı, mesajlı sinema mı? Sizin kişisel tercihiniz nedir?

Atilla Dorsay: Yalnız bir tür sinemayı tutmaktan ve savunmaktan kaçındım. Bir olayın tek yönüne saplanmaktansa, bir olayın çok yönünü ele almayı, çok genel biçimde bakmayı seviyorum. Ben sinemaya da bu kapsam içinde bakıyorum. Sinemanın kendisini çok seviyorum. İyi bir Western bana çok keyif veriyor, ama angaje bir film, politik bir film, irdeleyen ve çözüm getiren bir film de elbette çok saygın bir olay.

Bu yüzden “Raiders of the Lost Ark – Kutsal Hazine Avcıları” filmini tamamen bir teknik cambazlık filmi olmasına, bir anlatım üslûp filmi olmasına, hiçbir ciddi şey söylememesine ve tamamen bir sabun köpüğü olmasına rağmen çok sevdim. Ama Costa Gavras örneği veya daha başka sinemacıların örneği, bir angaje filmi, bir mesaj ileten filmi de çok severim. Bir anlamda birisinin öbürüne karşı olduğu kanısında değilim. Tabii genelde Amerikan sinemasının son dönemde tamamen göz boyayıcı bir sinemaya kaydığı, serüven ve bilimkurgu yapıtlarının allanıp pullanıp en etkileyici şekilde seyirci karşısına çıkarıldığı olgusu var. Bu tehlikeli bir gidiş. İçerikli sinemayı tamamen yok etmeye veya ikinci plâna atmaya yönelik bir gidiş. Sorumlu bir eleştirmen olarak bunun farkına varmak ve bu olayı eleştirmek durumundayız. Ama yani ben bir korku filmi, bir bilimkurgu filmi görmeden bir mevsim geçirmeyi düşünmüyorum doğrusu…

Hakan Sonok: Şu anda dünya sinemasından çok kısıtlı örnekler izleyebiliyoruz. Bu da yurt dışında film izleme olanağı olmayan sinemaseverler, sinema tutkunları için çok zor bir durum. Ne dersiniz?

Atilla Dorsay: Amerikan sinemasının dışında kalan ve çok önemli filmleri izleyemiyoruz. Benim en çok yakındığım şey, Japon sinemasını izleyemiyoruz. Meselâa şu kanıda değilim: İlericilik gereği kapitalist bloktan film geldiği kadar sosyalist bloktan da film gelsin görüşünde değilim. Benim görüşüme göre sosyalist blok son yıllarda ilgi çekici filmler üretmiyor. Japonya’dan çok önemli filmler çıkıyor, bunları göremiyoruz. Hint sinemasını, orta Avrupa sosyalist blok sinemasını, İtalyan sinemasını, Alman sinemasını göremiyoruz. Dolayısıyla Türkiye’de yaşanan sinema olayı çok sınırlı. Aslında her ne kadar köşeden bucaktan bazı örnekler sızıyorsa da, meselâ Polonya sineması gelmedi ama Wajda’nın “Mermer Adam”ı geçtiğimiz yıllarda o kadar gösterildi ki, sinemaya giden herkes aşağı yukarı görebildi. Keza Fassbinder’in “Lili Marleene”i araya sıkıştı. Kenarından bucağından da olsa bir ölçüde geliyor, eskisi gibi değil. Fakat genelde bu tür sinemaları tanıyamıyoruz, bu bir gerçek. Sinema üzerine edindiğimiz genel izlenim çok eksik, Türkiye’de…

Hakan Sonok: Her mevsim başında ithalâtçı firmalar tarafından sinemaseverlere sunulacağı duyurulan, vaad edilen pek çok filmin sonradan Türkiye sinemalarına gelememesinin nedenlerini anlatır mısınız?

Atilla Dorsay: Aslında temel etken bence Türkiye’de pazarın sınırlı olması. Yani Türkiye’de bazı filmlere sınırlı talep var. Bu talep Ankara ve İstanbul’da biraz daha artıyor. Ama meselâ birçok filmi getirip de yalnız bu büyük kentlerimizde göstermekle, parasını çıkaramayacaklarına göre şirketler bu filmleri meselâ Adana, İzmir, Karadeniz bölgelerine satamadıkları için fazla film getirmiyorlar.

O bölgelerde Türk filmlerinin, üstelik onların en kötülerinin yani arabesklerin filân hakim olduğu bir piyasa düzeni var. Yabancı sinemaya kalan yer zaten çok az. O yer içinde de yine birtakım filmler ön plâna geçiyor. Dolayısıyla kalabalık (30 – 40 filmlik) bir liste getirip de, filmleri yalnız büyük kentlerimizde oynatmak durumunda kalacağına, şirketler getirmiyor. Böylece çok az film geliyor Türkiye’ye. Oysa mevsim başında biraz daha geniş liste ilân ediyorlar. Anlaşma yaptıkları filmlerin yarısına yakını ertesi mevsime kalıyor. Bu kaçınılmaz bir olay.

Birtakım filmler var, aslında o tür filmlerin Samsun’da da, Eskişehir’de de, İzmir’de de seyircisi var. Bu filmler seyircisine ulaşamıyor. Daha küçük sinemalar, yeni dağıtım, gösterim olanakları yaratılırsa ve daha çeşitli bir film listesi sunma imkânı sağlanırsa, özellikle büyük kentlerin dışındaki (bölgelerdeki) gösterim zinciri içinde sinemacılar da bu kanalları zorlayarak, daha çok film getirecektir. Açıklanan listeler o yıl içinde gösterilecektir. Şimdi böyle olmuyor, tabii…

Hakan Sonok: Türk sineması yurt dışındaki festivallerde kendine yer ve ödül bulmaya başladı. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Atilla Dorsay: Çok olumlu tabii… Benim de bir katkıda bulunduğum (16 yıldır yazan bir yazar olarak) kendi ölçülerim içinde desteklediğim bir olay, bir hareket. Genç Türk sineması diye nitelendirdiğimiz hareket (doğru veya yanlış) nihayet uluslararası plânda kendini gösterdi. Bundan çok mutluluk duyduğum aşikâr. Çünkü bir anlamda kendimi adadığım bir davanın yavaş yavaş sonucuna ulaşmakta olduğunu gösteriyor. Bundan Türk sanatı adına mutluluk duymayacak olan kişiler ancak kendileri bu düzeye ulaşamamış olan ve yıllardır film yapmalarına karşın ortaya dişe dokunur bir şey koyamamış olan bir eskimiş sinemacı kuşağı olabilir. Bir de bu filmlerin politik olduğuna inanan (ki bir kısmı öyledir, ama hepsine bu nitelik yakıştırılamaz) ve bu filmlerin içerdiği politik özü kendi gerici politik kanılarına, görüşlerine aykırı bulan bir gerici kesimin memnun olmaması sözkonusu edilebilir. Bunun dışında düşünen her çağdaş Türk vatandaşının bu sonuçtan ancak memnunluk duyması gerekir.

SİYAD ONURSAL BAŞKANI: Atilla Dorsay

1939 İzmir doğumlu. Galatasaray Lisesi ve Devlet Güzel Sanatlar Akademisi (şimdiki M. S. Ü.) Yüksek Mimarlık Bölümü’nden mezun oldu (1964). 1966 yılından itibaren Cumhuriyet Gazetesi’nde sinema üzerine yazmaya başladı ve sonra bunu asıl meslek olarak seçti. Cumhuriyet’te 27 yıl sürekli yazdıktan sonra ayrıldı, Milliyet ve Yeni Yüzyıl’da yazdı. Şimdi Sabah’ta yazıyor. Atilla Dorsay çoğu sinema üzerine olmak üzere bugüne dek 35 kitap yayımladı. Bunların arasında “Mitos ve Kuşku”, “Sinema ve Çağımız – 2 cilt”, “Sinemayı Sanat Yapanlar”, “Yönetmenler, Filmler, Ülkeler – 2 cilt”, “O İsimler, O Yüzler”, “Yılmaz Güney Kitabı”, “Yüzyüze”, “Beyazperdede Kırmızı Filmler”, “Yüreğimin Orta Yeri Sinema” gibileri var. Türk sineması üzerine eleştirilerini “Sinemamızın Umut Yılları”, “12 Eylül Yılları ve Sinemamız” ve “Sinemamızda Çöküş ve Rönesans Yılları” adlı üç kitapta, yemek kültürü üzerine yazılarını “Ağız Tadıyla”da, şehircilik üzerine yazılarını “Benim Beyoğlum” ve “İstanbul’da Devr-i Sözen”de, kültür ve yaşam üzerine yazılarını “Ajda Pekkan’ın Yüzü” gibi kitaplarda topladı. Sinemanın 100. yılı dolayısıyla hazırladığı üç ciltlik çalışması “100 Yılın 100 Yönetmeni”, “100 Yılın 100 Filmi” ve “100 Yılın 150 Oyuncusu” yayınlandı. Son yıllarda film eleştirilerini “Hayatımızı Değiştiren Filmler- iki cilt”, “Sinema ve Çağımız”, “Sinema ve Kadın” kitaplarında topladı. Türkân Şoray üzerine yazdığı “Sümbül Sokağın Tutsak Kadını” ise en çok baskı yapan kitabı oldu. Çeşitli dergilerde sinema üzerine yazdığı deneme tadındaki yazılarını “Düşen Yapraklar, Geçen Yıllar” ve “İşte Büyü Zamanı”, gezi izlenimlerini “Yaşam ve Ölüm Kentleri”, hafif müzikle ilişkili anılarını ise “Ne Şurup – Şeker Şarkılardı Onlar” ve “Kişisel Bir 20. Yüzyıl Pop-müzik Tarihi” adlı kitaplarda topladı. En son söyleşilerini topladığı “Sinema… Ve Unutulmayanlar” kitabı çıktı. Dorsay, TRT 2. kanalında açıldığı 1985 yılından beri film programları yaptı. Özellikle “Sinema 100 Yaşında” kuşağında önemli klâsikler sundu. 1986 – 1994 arası TRT Radyo 3′de müzik programları yaptı. Sayısız yerli – yabancı dergide yazıları yayımlandı, birçok festivalde jüri üyeliği yaptı. Başlangıcından (1982’den) bugüne dek İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı Uluslarası İstanbul Film Festivali’nin yürütme kurulunda bulunuyor. Ayrıca TÜRSAK’ın da danışman kadrosunda… SİYAD – Sinema Yazarları Derneği’nin kurucusu olan Dorsay yıllarca dernek başkanlığını yürüttü, şimdi onursal başkan. Dorsay’ın Legion d’Honneur – Palmes Academiques, Türk Dil Kurumu Basın Ödülü, İstanbul, İzmir ve Antalya Festivalleri Emek Ödülü, Eskişehir Anadolu Üniversitesi Onur Ödülü gibi birçok ödülü bulunuyor. Fransızca, İngilizce ve İtalyanca bilen Atilla Dorsay, Leman Dorsay’la evli, Gökhan ve Ece adında iki çocuk babası…

(12 Ocak 2011)

Hakan Sonok

hakan.sonok@tr.net

Çocuklar İçin Cinecity Sinemaları’nda Sürprizler Devam Ediyor

İzleyicilerine ayrıcalıklarla dolu sinema keyfi sunan, güzel sürprizlerle üyelerini her zaman farklı hissettiren Cinecity Sinemaları, çocuklara özel 10:30 çocuk seansı için Cineclub kartı ile bilet alan herkese popcorn hediye ediyor. 01 Şubat 2011 tarihine kadar geçerli olacak “Popcorn Hediye Kampanyası” ile çocuklar bir yandan çocuklara özel ses sistemine sahip salonlarda sinema keyfi yapacaklar, bir yandan da hediye popcornlarını keyifle yiyecekler. Cineclub, üye olan izleyicilerine her 10 bilete 1 davetiye hediye ediyor.

  • Basın Bülteni
  • Yüksek çözünürlüklü görsele haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Çocuklar İçin Cinecity Sinemaları’nda Sürprizler Devam Ediyor yazısına devam et
  • Öteki Dünya

    Clint Eastwood’un yönettiği ve Matt Damon, Cecile De France, Thierry Neuvic ile Lisa Griffiths’in oynadığı Öteki Dünya (Hereafter), önümüzdeki aylarda Warner Bros. dağıtımıyla Warner Bros. tarafından vizyona çıkarılıyor.
    George, yaşam ötesiyle özel bir bağı olan Amerikalı bir işçidir. Fransız gazeteci Marie bir ölümden dönme deneyimi yaşamıştır. Londra’daki küçük öğrenci Marcus ise en yakın olduğu kişiyi kaybettiği için bazı cevaplara ihtiyaç duymaktadır. Her biri gerçeğin peşindeyken hayatları kesişir ve yaşamdan sonra ne olacağına dair inandıkları şey sonsuza dek değişecektir.

  • Basın Bülteni
  • Fotoğraflar
  • Web Sitesi
  • Fragman
  • IMDb
  • 5 No.lu Cezaevi 1980 – 1984

    Çayan Demirel’in yönettiği belgesel film 5 No.lu Cezaevi 1980 – 1984, 07 Ocak 2011’de Surela Film Yapım dağıtımıyla Surela Film Yapım tarafından vizyona çıkarıldı.
    Belgesel, tutuklu ve hükümlülerin çoğunun Kürt olduğu Diyarbakır 5 No.lu Cezaevi’ndeki tüm tutuklulara, 12 Eylül askeri darbesinden sonra, devlet tarafından ne tür akıl almaz sistematik işkencelerin yapıldığını ve nasıl Türkleştirme politikalarının uygulandığını gösteriyor. Film, 42. Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) Ödülleri, 21. Ankara Uluslararası Film Festivali ve 46. Antalya Uluslararası Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Belgesel Film ödülüne lâyık görülmüştü.

  • Basın Bülteni
  • Fotoğraflar
  • Diğer haberlere haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    5 No.lu Cezaevi 1980 – 1984 yazısına devam et
  • Tarih, Sinema ve Kılıçları Çekmek

    “Tarih” bir bilimdir, “Sinema” da bir sanat… Bilimler sonuçlarını “dir/dır” diye ispatlamak, sanat/sanatçı ise, “bence, şöyle bir şey” yorumuyla yetinmek durumundadır.

    Kimse bir tarih kitabını rastgele eline almamalı. Önce onu yazan hakkında bir şeyler bilmeli. Bu tarihçi kimdir, nesnel dünya, bilgi ve tarih bilgisi hakkında (epistemolojik) ne tür bir fikri vardır, diye sormalı. “Bir sarayda farklı bir köylünün kulübesinde farklı düşünülür” diye bir söz var. Bu tarihçiler için de sinemacılar için de geçerli…

    Louis Althusser, “Birey tarihi sürecin taşıyıcı öznesidir” diyor. Popüler tarih tartışmalarımız da zaten bu cümlenin iki ucu arasında bir sarkaç gibi gidip gelir. Bir uçta tarihi “birey”in yaptığını sananlar vardır, diğer uçta bireyi “süreç”in taşıyıcı öznesi olarak yerine koymaya çalışanlar. Babil Kulesi neden vardı ve kim yapmıştı? Kuleyi kral mı düşünüp yaptırdı? Yoksa kule bir toplumsallığın ihtiyacı olarak mı yapıldı? Hollywood’un ilk Vietnam filmlerinden “Platoon”a kadar aldığı yol nedir? Önce Vietnam’a kahramanca çıkartma yapan Hollywood, süreç içinde bilerek veya bilmeyerek neyi öğrenmiştir? İlle de öğrenmesi mi gerekir, yoksa ABD halkının artan “Vietnam Sendromu”nun yansıması o filme yetmez mi? Veya dünyanın bütün zamanlarında ve bütün coğrafyalarında cirit atmış Hollywood’un hâlâ kendi toprağında 1492’den bir yıl aşağı neden inemez?

    Sonra bir soyutlama düzeyi aşağı inip, tarihçinin genel dünya görüşünü, düşünce sistemini de bilmek gerekir. Dünyayı nasıl kavrıyor, nasıl değerlendiriyor acaba, diye… Bunu bilmesi gerek, çünkü ileri süreceği savlar onun dünya görüşünden etkilenecektir. Dindar veya ateist bir bilimcinin aynı cümleleri kurması o kadar kolay mı? Yoksa Galileo nasıl kopardı zamanın ideolojisinden ve nasıl kurardı o bilimsel cümlesini?

    Sonra bir dizey daha aşağı inmek gerek. Çünkü tarihe bakışın da birçok yöntemi var. Tarihçinin tarih biliminin nasıl yol aldığıyla ilgili fikirlerini ve kullandığı teorik yöntemini de bilmek gerek. Çünkü tarihi olguları açıklayacak birçok hipotezler ileri sürecektir. 1930’larda birçok insana doğru gelen bir “Güneş-Dil Teori”miz vardı. Ama çoktan tarihin çöplüğüne atıldı. Ya da hâlâ hakim bir “Gaza Teorisi” var, Altaylardan gelip çala-kılıç Viyana kapılarına dayanan… Zaman içinde herkes o kadar kendini bu sorunsala kaptırmıştır ki, Alpaslan Malazgirt’i kazandıktan sonra, üstelik tüm Anadolu bomboş iken, neden Selçuklu’nun ovadan bir adım ileri gitmediğini sormayı unutur. Ama o teori, kişilerin üstünden atlayıp sıçrayıp Viyana kapılarına dayanıverir. Okul kitaplarımızdaki tarih bu yüzden hâlâ Viyana kapılarında kalmaktan umutsuz!

    Sanat için, buraya kadarı Tarih bilimin işidir. Biz üçüncü dünyalılar (!) bilim ile sanatın yöntemini / söylemini birbirine karıştırmayı pek severiz. O yüzden filmlerden tarihi gerçekleri ortaya çıkarmasını bekler, filmlerimize bol bol tarih ve sosyolojinin görevlerini veririz. Oysa hiç gerek yoktur pahalı bir filmle bunu yapmaya… O sorun aslında tarihçinin bir kitap veya makalesi ile kolayca çözülebilir. Ama inatla öyle yazmak, hem öyle okumak veya
    seyretmek isteriz. İsteriz ki hem film olsun, hem de karakterler bize güzel güzel tarih nutukları atsınlar…

    Sanatın amacı, daha aşağıdaki bir düzeyi, bir toplumsal formasyonu yani yaşantıyı anlatmaktır. O zamanlar orada nasıl bir yaşantı vardı? Fakat bu soru belgesel ile ilgilidir. Dramatik bir film ise daha ileri gider. Dramatik filmler yaşantıyı (maalesef ve maalesef!) bir öykü içinde anlatmak zorundadır. Yani o zaman o sırada insanlar nasıl yaşarlardı?

    Dolayısıyla, dramatik bir tarih film yapmak için, hem iyi tarih bilmek ama tarih bilimini de unutup bir öykü anlatmak gerekir. Nasıl konuşurken dilbilgisini düşünmeden konuşuruz, bu da öyle… Senarist ve onun tarih danışmanının birlikte çözmesi gereken şey tam burada başlar. Senarist tarihçinin görevini asla üstüne almamalı, danışman da anlatılacak yaşantı / öyküye tarihçinin söylemini karıştırmamalıdır.

    Yaşantının belli bir soyutlama ile kavranması da gerekir. Kapitalist veya feodal çağda da sömürü vardı diye feodal beyi / ağayı kabaca fabrikatörün yerine koyamayız. Üstelik yüzyılı aynı olsa da, bunun Avrupa’da veya Osmanlı’da farklı bir şey olduğunu da bilmek gerekiyor. Belki o zaman feodal çağı yaşamamış ABD’ye Oscar için “Eşkıya”yı göndermenin (o tür bir anlatı yapısıyla) abesle iştigâl olduğunu kavrarız. Çünkü seyircinin bir filmi anlaması için o toplumsallığı anlayacak kadar bir ortak paydası, bilgisi olması gerekir.

    Sonra sıra yaşantının olgu düzeylerine inmeye gelir. Soru şudur; Acaba bu öyküde anlatılan bir olay veya olgu o gün orada nasıl olmuştur? Bu aşamada arkeoloji, antropoloji, etnografya, seyahatnameler, resimler, fotoğraflar, mekânlar, vb. her tür bilimsel, kültürel ve toplumsal ürünlerin bir fikir edinmek için mutlaka araştırılması gerekir.

    İç içe geçmiş yaşantı ve olgu düzeylerinin için bir örnek vermekte yarar var. Birkaç yıl önce gösterilen ve sinema seyircisinin büyük çoğunluktaki çok sevdiği “Cesur Yürek” diye bir film vardı. O filmin giriş bölümünde bir sahne vardır. Babasının arkadaşları, William Wallace’a gelip İngiliz kralına karşı ayaklanma teklif ederler. O günlerde güzel nişanlısı ile bir aile kurma derdindeki Wallace ise onlara katılmaz. Fakat daha sonra İngiliz kralının adamları gelip kadını öldürünce, Wallace da kılıcını çekip bir ayaklanma başlatır. Wallace tarihi bir “özne” ise mesele yoktur ve devam edilebilir.

    Fakat ortaçağ Avrupa’sında tarihi “süreç” böyle mi işliyordu acaba? Yani, Ortaçağ Avrupa’sında karısı kralın adamları tarafından öldürülen bir adam, sevilen bir kabile reisinin oğlu bile olsa, bir ayaklanma başlatabilir miydi? Hele hele, tarih bize Ortaçağ Avrupa’sında “İlk gece hakkı”nın bile feodal beyin olduğunu söylerken! Herkes şüphesiz bugünkü kadın haklarından baktığı için, filmi izledi ve Wallace’ın ayaklanmasını akla yatkın buldu. Ama yanlış!

    Doğrusu ne? Ortaçağda Avrupa’daki toplumsal formasyonun en temel çelişkisi ne? Marx bunu; “Feodal çağda artı-değer ekonomi dışında bir zorla alınır” diye cevaplamıştı. Madem öyle, yapılması gereken neydi?

    Pekâlâ da, kralın adamları o yıl harman yerine bir kat daha fazla vergi almak için gelebilirdi. Tarih danışmanı bunu söylemek, senarist de sahneyi harman yerine koymak durumundaydı. Böyle olsaydı kötü mü olurdu? Tam tersine, hem doğru hem de daha güçlü bir sahne olurdu. Wallace başı belâya girmesin diye geride durmak isteyip, kız da pekâlâ vergiye itiraz edebilir ve ölebilirdi. Wallace da hem toplumsal gerçeğin ihlâline hem de sevdiği kızın ölümüne kılıcını çekebilirdi.

    Pek yakıştıramasak da dramatik bir TV dizisi de sinemanın bütün araçlarını kullanan sinematografik bir dramatik anlatıdır. Son günlerde bir TV kanalında “Muhteşem Yüzyıl” adıyla bir TV dizisi oynamaya başladı. Biraz tarih bilen herkes bilir ki, bu ülkede hatta dünyada “Muhteşem” sıfatı ile anılan tek kişi, 10. Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman’dır. Dizi de zaten onu anlatıyor. Üstünde bu kadar gürültü kopmamış olsa da, son günlerde benzer bir tartışma da “Hür Adam: Bediüzzaman Said Nursi” üstüne yapılan bir sinema filmi üstüne yürütülüyor. Ama o tartışma da benzer şekilde ve akla-kara mantığı içinde sürüyor. Bu arada, 2010 İstanbul Kültür Başkenti bağlamında yapılan ve gözden kaçan “Mahpeyker: Kösem Sultan” filmi, vb. de var. Mustafa Kemal Atatürk veya benzer tarihi kişilerle ilgili filmler bağlamında bu tür tartışmalar çok yapılır ülkemizde. Bu yüzden de sinemacılarımız tarihi öykülere sakınarak yaklaşır. Hatta bu yüzden tarihi filmlerimizi yabancılara bile ısmarlamaya kalkarız!

    “Muhteşem Yüzyıl” yayına başlayınca, her zaman olduğu gibi, herkes tarih konusunda döktürmeye başladı. Tarihimize karşı muhafazakâr (!) olanlar, dizideki olguları sayıp dökerek, tarihi gerçekleri saptırdığı için (!) dizinin yasaklanması gerektiğini, onlara karşı duranlar ise bunun “sansür” olacağını, sanatçının istediği yorumu yapabileceği iddiasındalar. Daha temkinli olanlar, “Durun bakalım, dizi biraz daha ilerlesin” diye cevaplarını şimdilik erteliyorlar. Sade vatandaş ise RTÜK’e yasaklama başvurusu yağdırmak konusunda reyting rekorları kırıyor. Medya ilkokul çocuğuna dahi kamerayı doğrultup fikrini soruyor. O da anası ve babası gibi, ilkokuldan beri kendisine öğretilen klişeleri “İstiklâl Marşı” okur edasıyla tekrarlıyor.

    Oysa bu bir fırsattır. Tarihçiler bir ülkede tarih biliminin eğitiminden, sanatçılar da sanatın tarihe bakışını halka anlatmaktan sorumludurlar. Siyasetçiler ve kurumlar ise şu çarpık gürültü karşısında kitlelerin baskısına boyun eğmesin yeter. Medya ne güne duruyor?

    (Bu yazı, yazarı ve alındığı yayın yeri belirtilerek, dileyen herkes tarafında izinsiz olarak yayınlanabilir veya bir kısmı alıntılanabilir.)

    (11 Ocak 2011)

    Hüseyin Kuzu
    Senarist / Öğr. Gör.
    Sine – Sen Eğitim ve Araş. Dai. Bşk.

    Sinemacılık ve Filmcilik Yararına Bağımsız İletişim Platformu