Kategori arşivi: Yazılar

08 Şubat 2008 Haftası

“Charlie Wilson’ın Savaşı”, tarihteki çok büyük olayları tetikleyen ve günümüzü şekillendiren olgulara yol açanların, bazen, risk almayı seven ‘endirekt’ iki üç kişi olabildiğinin ‘fena halde’ farkına varmanızı sağlayan, senaryosu derslerde örnek gösterilebilecek, mizahla dokunmuş bir gerçek hikâye; yaşayan en değerli yönetmenlerden Mike Nichols’ın filmi: ABD’nin (dolayısıyla dünyanın büyük bölümünün) gerçekten de birkaç bin zeki insan tarafından yönetildiğine dair varsayımın da deneyi gibi.

“Esrarengiz Kadın”, varlığının her zerresi örselenmiş bir ‘kader kurbanı’nın incelikle uygulamaya koyduğu plânın ‘neden?’ine, sürprizler içeren, biraz değişik bir stille yanıt veren ve başroldeki Rus oyuncunun performansından büyük oranda güç alan bir dram-gerilim: Bugün itibariyle tam 80 yaşında olan Ennio Morricone ustanın müziği, ana tema ‘sevgi arayışı’nı notalarla öyle güzel ifade etmiş ki…

(05 Şubat 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Ulak

Daha ilk birkaç dakikada anlamıştım insanların bu konuda ikiye ayrılacağını. Memleketin bir yanında, bu memleketin kendisinde, köylerden bir köye açıldığında perde: Ulak’ı sevenler ve Ulak’tan haz etmeyenler. Ben kendimi o masalsı dünyaya bırakmaya tüm benliğimle gönüllüyken, birileri “kıkırdadı” çünkü. Neye gülüyorlardı bilmiyorum, ama içimde bir öfke dalga dalga kabardı. Benim gibi hissetmemelerinden çok, beni, o masal dünyasına balıklama dalmaktan alıkoydukları içindi o öfke. İşte o an adlandırdım Ulak hakkında ikiye ayrılacak insanları. Bir kısmı, filmi çocuk gözüyle, aydınlık bir dimağ, tertemiz bir yürekle seyredecekti çünkü. Diğer kısımsa, günün gerçeklerinden ve bedeninin, beyninin ve yüreğinin sahip olduğu yaştan kopamadan. Yani onların bu masalsı dünyayı ve Çağan Irmak’ın anlattıklarını anlamalarına imkân yoktu. Kendime bunları söyledikten sonra, kulaklarım filmdekinden başka seslere sağır oldu adeta. O masala daldım, büyülendim kaldım. Ama yetmedi. Belki filmin başında, dış sebepler yüzünden düşüncelere dalmam sebebiyle bilmiyorum, Ulak’a doyamadım. O yüzden de film hakkında yazmak istediğim halde, tek satır yazamadım. Geçtiğimiz hafta gidip tekrar izledim filmi. Hafta içi bir çok insanın işte olduğu bir saatte, içinde sadece 9 – 10 kişinin olduğu bir salonda. İyi geldi.

Bu defa hazırdım, kolayca kayıverdim masal dünyasının içine. Tavşan deliğinden Harikalar Diyarı’na dalan Alice gibi. Ama Harikalar Diyarı’ndan çok ama çak farklıydı o dünya. Daha baştan uyarıyordu insanı:

“De ki evvel hepimiz kardeştik. Ne oldu bize, ne değişti?”

O cümleden itibaren, filmi ikinci kez izliyor olmanın da rahatlığıyla, beynimin serbest çağrışımlarına izin verdim. O masal, bugünü anlatıyordu aslında. İşin sırrı, bugünde durup masala bakmakta değil, masalda durup bugünü görmekteydi galiba. Mekânsız, zamansız bir boşlukta. Onu fantastik kılan da bu yanıydı zaten. Bir de Çetin Tekindor’un sürmeli gözlerine eşlik eden etkileyici sesi. Köy meydanında toplanıp masalcının anlattıklarını dinleyen çocukların arasına karışıveriyordunuz birden. Öyle merak ediyordunuz ki, bir an önce anlatsın masalın sonunu diye ısrar ediyordunuz sessiz çığlıklarla. Sizi duyuyordu sanki masalcı: “Anlatırız be güzel, sabreyle” deyişi sizeydi belki. Masal bitse de “gitme!” diyordunuz çocukça bir bencillikle. Yeni masallar anlatsın, ama hep size anlatsın diye. Ama o “Dilim olmasa ben neylerim çocuk” diyordu ve anlatıyordu, başka çocukların da Ulak İbrahim’in hikâyesini öğrenmesi gerektiğini…

Masalı “Anlatan kadar dinleyene de iş düşmekte”ydi… Öğrenecekleriniz vardı masaldan. Yüreğinizde saklayacaklarınız kadar, aktaracaklarınız da. “Suretleri kafanızda canlandırın” diyordu Zekeriya. Herkes kendi karakterlerini yerleştiriyordu masala. Kötünün yerine yerleştirecek suret boldu. Teker teker o zamansız, mekânsız boşluğa taşınıyordu bugünün kötüleri. Durduruyordu masalcı: “Bir tek, kötü, kara bir suret olarak kalsın kafanızda. Çünkü fenalık bağışlanır yeri gelince. İnsan korktuğu şeyi sevmez bir tek”… Korkularınızı düşünüyordunuz o vakit. Bir türlü yüzleşemediklerinizi. Zekeriya’nın söyledikleri, tokat gibi iniyordu yüzünüze: “Korkarsan, öğrenemezsin sonunu. Sonunu bilmediğin şeyden de ömrü billâh korkarsın.”

O, yüreği soğusun diye anlatıyordu Ulak İbrahim hikâyesini, siz yüzleşmek için dinliyordunuz. Onun yüreği soğudukça, sizin yüreğimiz yanıyordu. “Sen ne anlattığımı anlamazsın” diyordu Zekeriya, köyün kötüsü Adem’e. Çağan Irmak’ın hani o başta anlattığım izleyiciye mesajı gibiydi bu cümle. Onlar anlamayanlardı, ya da anlamazlıktan gelenler. Çünkü “yapan kadar bilip de susan da günahkâr” diyordu masalcı. Bunu kabûl etmekse, günahı kabûllenmekti belki. Bir tek çocuklar masumdu filmde. Ellerinde gaz lâmbalarıyla, gecenin karanlığında ateş böcekleri gibi masala uçan çocuklar. Bir de aşk… Meryem’in çırpınan, Zekeriya’nın nasırlı, Ömer’in asi, Emine’nin yaralı yüreğinde filizlenen.

NOT: “Babam ve Oğlum”la karşılaştırıyorlar filmi. Ne çok insan onun devamını bekliyormuş meğer. Sormak isterim onlara: Bir yönetmen kendini tekrarlamalı mı? Peki, neden sebep?

(05 Şubat 2008)

Gülay Oktar Ural

SİYAD Ödülleriyle İlgili Açıklama

Yeni katılımlarla 70 üyeye ulaştığını söyleyen SİYAD – Sinema Yazarları Derneği, rekor bir katılımla (55 üye) 40. Türk Sineması Ödülleri’nin adaylarını açıkladı. Bunların arasında yazıp – yönettiğim SUNA filmi bulunmuyor. Çünkü sinema yazarlarının büyük çoğunluğu filmi gösterim sırasında sinema salonlarında seyretmediler. Yani filmden haberleri yok. Doğaldır ki yok olan bir şey aday da olamaz. SUNA filminin gerçekleşmesinde özveriyle katkıda bulunan ve ödül kategorilerinde yer almayı bekleyen sanatçı arkadaşlarıma önce teşekkür ediyorum, sonra da onlardan özür diliyorum, SİNEMA YAZARLARI’NIN bile seyretmediği bir film yaptığım için.

Bu arada, üyesi olduğum Sinema Yazarları Derneği’nden (SİYAD) yıllar önce çıkarıldım. Yeniden üyelik başvuruma ise yanıt bile verilmedi. Ama Engin Ayça sinema yazarlığına hâlâ devam ediyor. Bilmeyenlere duyurulur.

SUNA filminin yapımcısı, yazarı ve yönetmeni
ENGİN AYÇA

*****

SİYAD Yönetimine,

Türk Sineması Ödülleri’nin 40. Yıl adayları arasında SUNA filminin bulunmayışını şaşkınlıkla gördüm. O kadar kötü bir film yaptığımı bilmiyordum. Sayenizde öğrenmiş oldum. Aslında yıldız tablolarında da, eleştiri yazılarında da SUNA’yı görememiştim. Ama en azından olumsuz da olsa bir – iki cümleyi benden esirgemezler diye düşünüyordum. Yanılmışım.

Anladığım kadarıyla, sinema yazarı eleştirmen arkadaşlar, SUNA filmini seyretmeye bile değer görmemişler. Sağ olsunlar. Bu da bana ders olsun.

Sevgiyle hepsinin gözlerinden öperim.

ENGİN AYÇA

(01 Şubat 2008)

01 Şubat 2008 Haftası

“Asteriks Olimpiyat Oyunları’nda”, günümüz yaygın kültüründen fırça darbeleri de vurulmuş bir haşmetli şenlik: Maksat, safi keyfetmek yani!

“Fidel’in Yüzünden!”, 1970’lerin başındaki siyasi çalkantıların içinde yer alan ailesindeki değişiklikleri ve bir yığın kavramı anlayıp yorumlamaya çalışan küçük kızın duygularını pürüzsüz bir akışla aktarırken, aynı zamanda, zaten dünyanın da içinde kaybolunan – acı çekilen bir tür keşmekeş olduğunu onun bakış açısıyla vurguluyor: Kadın duyarlığını her karede hissettiren yönetmen, tam da ‘babasının (Costa-Gavras’ın) kızı’!

“John Rambo”, ‘bu dünyanın!’ insanlarının türlerine uyguladığı şiddete iyi niyetle karşı çıkmanın ne denli beyhude olduğunu ve en şiddet karşıtı insanın bile zulümler karşısında şiddete başvurabileceğini savunup haklı çıkıyor: Şaşırtıcı derecede gerçek, afallatıcı biçimde sert!

“Kızımı Kurtarın”, zengin ve güçlü Amerika Birleşik Devletleri’nin Boston kentindeki alt tabakada, refahın etkisini kaybettiği ‘yitikler’in arasında geçen öykü vasıtasıyla, insan doğasının karmaşıklığını, vicdanın ne menem bir kavram olduğunu, önemlisi de hukukun çizdiği sınırlarda sınanmanın zorluğunu, gerçeklik duygusu baskın bir sinemayla kafanıza çakıyor: Bu enfes filmi yöneten Ben Affleck ispatlıyor ki, yakışıklı / güzel, çok ünlü, zengin olabilirsiniz ama ‘çağdaş – gerçek bir sanatçı’ sayılabilmek için, yaşadığınız dünyada canınızı sıkan – acıtan tüm meseleler üzerine düşünmeli ve üretmelisiniz!

“Şimdi ya da Asla”, bir insanın, ölümüne çok az kala o güne dek gerçekleştiremediği – ıskaladığı bir yığın çılgınca şeyi yapabileceğini gösterse de, yaşamının asıl anlamının ailesi ve sevdikleriyle olan ilişkilerindeki başarısının güzelliğinde yattığını anlatmakta: İki dev oyuncu ‘döktürüyor da döktürüyor’; mutlaka izlemelisiniz!

(30 Ocak 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Ah Bu Geceler Olmasa

Aşk üzerine bir çok ünlü deyiş vardır: Onu serbest bırak, eğer seni seviyorsa geri dönecektir gibi. Ya da zaman her şeyi iyileştirir gibi. Ya da gerçekten birbiriniz için yaratılmışsanız hiçbir şey sizi ayıramaz gibi. Aşk ustası Wong Kar Wai yine tüm bu deyişler üzerine düşündüğümüz ve hayatımızı gözden geçirmemizi sağlayan bir film yapmış.

Benim Aşk Pastam öyle içten, öyle sıcak bir film ki ben gidip, iki kere izledim. Çok yoğun duygular ince ince işleniyor ama film sizi depresyondan depresyona sürüklemiyor. Bilâkis sinemadan hoş bir umut dalgasıyla çıkıyorsunuz.

Benim Aşk Pastam’da hikâyenin omurgasını bir kadının yolculuğu oluşturuyor. Bir kadın, ki bu, sesi kadar yüzü de insanın için yumuşatan Norah Jones, bir noktadan yola çıkıyor ve aynı noktaya geri dönüyor. Ama hemen hemen bir yıl kadar sonra. Ne geldiği yer aynı yer artık, ne de kendisi aynı kadın. Yani mekânlar bile sabit olmuyor yıllar geçtikçe. Zamanla mekânlar da yeni anılarla bezeniyor ve farklı biçimlere bürünüyorlar. Norah Jones’un karakteri Elizabeth de yolculuğunda Elizabeth’in çeşitli yüzleri oluyor. Aldatıldığı için şehri terk ediyor, yepyeni bir şehirde geceleri bir barda, gündüzleri de bir kafede çalışmaya başlıyor. Ardından gecesinin gündüzüne karıştığı bir kumarhanede servis yapıyor. Tüm bu farklı mekânlarda Elizabeth’in farklı yüzlerini taşıyor. Birinde Lizzy oluyor, diğerinde Beth.

Elizabeth yolculuğuyla biçimleniyor. Kalp acısını yollara akıtıyor. Her durağında aşka dair değişik hikâyelerle karşılaşıyor. Sevginin çeşitli yüzlerini görüyor. Yola çıkarken tanıştığı adama kendini yenilemiş olarak geri dönüyor. Jude Law’un tüm şirinliğiyle oynadığı Jeremy onun vardığı gerçek aşkı oluyor. Ayrı kaldıkları sürede ikisi de hayatlarını gözden geçiriyorlar, anahtarlarını tuttukları ama uzun süredir uğramadıkları kapıları tam olarak kapayarak birbirlerine hazırlanıyorlar. Jeremy o özlü deyişlerdeki gibi Elizabeth’i serbest bırakıyor… Elizabeth de zamanın ilâcını gerçekten en verimli şekilde kullanıyor.

Wong Kar Wai samimiyetiyle ve sıcaklığıyla yine kalbimizde taht kuruyor. Bu onun Amerika’da çektiği ilk filmi. Nerede ve hangi dilde olursa olsun Wong Kar Wai kendi dünyasını yine sinemaya başarıyla taşıyor. Ne de olsa evrensel bir dili var.

Filmin tek bombası Norah Jones değil. Sanki film boyunca çok başarılı sinema yıldızları özel geçit düzenliyor. Kimler yok ki? Jude Law, Rachel Weisz, Natalie Portman… İşin ilginç yanı bu yıldızların hepsine irili, ufaklı çeşitli roller verilmiş ve hiç biri diğerlerinden öne çıkarılmamış. Hepsinde sanki ailemizden biri, en yakın dostumuz havası var. Ama bir yandan da rollerini öyle güzel giyiyorlar ki hepsi oyunculuk başarılarıyla parlıyorlar. Star auralarıyla değil, gerçekten oyunculuklarıyla dolaşıyorlar filmin içinde.

Wong Kar Wai seviyorsanız, Norah Jones seviyorsanız, Natalie Portman seviyorsanız bu filme kesin gidin. İçinde aşk var, sevgi var, güzel şarkılar, hayati anlar, uzun geceler, güzel tatlılar var. Doyamayacaksınız.

(30 Ocak 2008)

Nur Özgenalp

Araf, Çok İyi Bir Okuldu, “Cennet” Bu İşin Doktorası

1976 İstanbul doğumlu Biray Dalkıran. 2000 yılında çektiği A. B. M. E. (Anne Beni Merak Etme) ile En İyi Kısa Metrajlı Film Ödülü’ne lâyık görülen yönetmen, bir diğer kısa metraj filmi Sis ile de Avşa Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü’nü aldı. San Francisco, Ziff, Afo gibi film festivallerinde de ödüllere sahip olan Biray Dalkıran şu sıralar Marmara Üniversitesi Radyo TV Bölümü’nde doktorasına devam etmekte ve bir taraftan da reklâm filmi ve klip çekiyor. “Bütün Türk filmlerini ve yönetmenlerini takip ediyorum hepsini de çok seviyorum” derken içten ve samimi. Bir tek Mahsun Kırmızıgül’ün Beyaz Melek’i için böyle düşünmüyor. Bunun nedenini de şöyle açıklıyor; “insanların duyguları, zaaflarıyla oynamayı ve bunun üzerinden reklâm yapmayı sevmiyorum. Araf vizyona girmeden bir gün önce yasal olmayan yollardan kürtajdan ölen bir kadın anlatılıyordu ama ben onu bile reklâm yapmadım, etik olmazdı çünkü” diyor.

“Bu sezonda vizyona giren Türk filmlerini nasıl buldunuz?”

“Çok güzeldi hemen hemen hepsini izledim ve hepsinden de memnun kaldım. Keyifli filmlerdi, teknik olarak iyiydi, oyunculuklar çok başarılıydı, konular güzeldi, ışık, ses, efektler hepsi iyiydi. Ümit vaao etmeyi bıraktık artık iyi şeyler yapmaya başladık. Güzeldi yani, ben mutluydum.”

“Bu seneki Altın Portakal Film Festival’i için ne düşünüyorsunuz? Yumurta En İyi Film seçildi, sizce nasıldı?”

“Öncelikle Yumurta’yı izlemediğim için bu film üzerine yorum yapamayacağım ama Zeki ağabeyi (Zeki Demirkubuz) çok severim. Jüride o olduğuna göre mutlaka iyi bir filmdir. Aslına bakarsanız bu iyi de, tartışılır yani; sanat göreceli bir kavram, ne neye göre, iyi kime göre iyi bilinmez. Şöyle söyleyebilirim ama bir film Altın Portakal Film Festivali’nde yarışmaya değer bulunduysa zaten bu bir ödüldür.”

“2000 yılında kısa metrajlı filminiz A. B. M. E. ile ödülünüz var Altın Portakal’da, geçtiğimiz yıl Araf yarıştı. Cennet’i göndermeyi düşünüyor musunuz önümüzdeki yıl Altın Portakal’a, ya da yeni bir kısa metraj film projesi var mı aklınızda?”

“Kanal D ile anlaşabilirsem DVD’sini biraz geç çıkartıp Altın Portakal’a katılmak istiyorum. Ayrıca kısa filmde çekmek istiyorum, çok da güzel bir konum var henüz zaman bulamadım.”

“27 çekim gününde tamamlanan filmin % 80’i Şile’nin doğal ortamında, geriye kalan cennet ve uçma plânları ise platoda 5 günde çekildi. Günde 18 saat süren plato çekimlerinde bir ilk yaşandı ve uçma sahnelerinin inandırıcı olması için 4 ayrı düzenek kuruldu. Bu düzenekler Harry Potter filminde kullanılan düzenekler ile aynı.”

“Biray Dalkıran filmi nedir peki? Sizin filmlerinizin özellikleri nedir, yaratmaya çalıştığınız bir dil var mı?”

“Zaten benim asıl derdim o. Kendime ait bir dil oluşturma çabası içerisindeyim. Ben filmlerimde her şeyi kısa ve net anlatırım, oyunculuklar yalındır, müzik oldukça etkilidir. Bunları birleştiririm. Araf’tan sonra Biray Dalkıran ismi biliniyor artık bir de klip ve reklâmlar var. Cennet’in fragmanını Müşfik Kenter seslendiriyor. Müşfik Kenter’den kendi ismimi duymak da güzeldi.”

“Biray Dalkıran Türkiye’de film çekmenin çok zor olduğunu ve bu işin büyük bir fedakârlık işi olduğunu düşünüyor. Milyon dolarlık film çekmediklerini, kendi imkânlarıyla bir şeyler yapmaya çalıştıklarını söyleyen yönetmen, ikinci filmleri Cennet ile sınıf atladıklarını bir nevi ikinci sınıfa geçtiklerini vurguluyor.”

“Araf’la ilgili olarak; filmdeki kürtaj konusu gerçekten işlemesi, vurgulaması gereken bir konumuydu yoksa ilgi çekici olması mı cazip geldi?”

“İkisinin de payı yüksekti, vurgulanması gerekiyordu bence. Türkiye’de çok yaygın yasa dışı yollardan kürtaj yaptırmak. Birçok kadın ölüyor bu yüzden. Biz filmde bunun psikolojik etkilerini işlemeye çalıştık. Evet, ilgi çekici de aynı zamanda ama sadece o değil, anlatılması gerekiyor böyle konuların. Hep aşk filmleri, sabun köpüğü komedi filmleri… Bir yere kadar. Biz kalıcı olabilmenin peşindeyiz. Tekrar tekrar izlenebilmeli bir film, her seferinde de keyif alınabilmeli yeni bir şeyler keşfedilebilmeli.”

“Filmdeki cennet efektlerinde kullanılan teknik, 1998 yılında yönetmen Vincent Ward’ın yönettiği ve başrollerinde Robin Williams’ın yer aldığı, görsel efekt dalında Oscar ödüllü ‘What Dreams May Come’ filminde kullanılan teknik ile aynıydı. Bu teknik de Türkiye ilk defa ‘Cennet’ filminde kullanıldı”

“Cennet’te Araf gibi gerçek bir hikâyeden mi oluştu yoksa hayal gücüyle mi yazıldı? İki filmi karşılaştırmak gerekirse ne gibi farklıklar, benzerlikler var?”

“Hayal gücüyle yazıldı. Hikâyeler benzemiyor, türlerde benzemiyor. ‘Cennet’, komedi dram türünde bir film oldu. Anti psikoz bir karakterle, şizofren bir karakterin kendilerine ait dünyaları var. Bir doktor çıkıyor ortaya ve bunları iyileştirmeye çalışıyor, bu da işin dram tarafı. Çocuk sadece kendi dünyasında, kendi cennetinde annesiyle birlikte olabiliyor bu yüzden o dünyadan kopmak onun için çok zor. ‘Araf’tan farkı komedi dram olması, ‘Araf’ psikolojik dram türündeydi.”

“Türkiye’de ilk defa bir filmin tamamında ‘kamera map’ tekniği, ‘matte paint’ uygulama ve ‘motion track compositing’ teknikleri kullanıldı. Cennet mekânlarının tamamında ise, 3D animasyon uygulandı.”

“Üçleme olacak değil mi ama?”

Evet. Araf, Cennet ve Cehennem olacak. Dilek isimli bir projem var, araya Dilek girecek yani. Ondan sonra da Cehennem gelecek.

“Genellikle genç oyuncularla çalışıyorsunuz, oyuncu seçerken kriterleriniz nelerdir?”

“Karakter üzerine oturacak mı, diye bakarım. En önemlisi o her şeyden önce. Onun yanında akademik bir kariyeri, bir background’u olmak zorunda, yani mankenlikten oyunculuğa geçmiş biriyle çalışmam. Sinema için canını verecek insanlar olmalı oyuncularım, sinema aşığı olmalı. Sinema çok özel bir şeydir bunun kıymetini bilen oyuncular daha tutkulu daha heyecanlı oluyor, ben de öyle oyuncularla çalışmayı tercih ediyorum.”

“Sette oyuncularla aranız nasıl peki, oyuncularınızı özgür mü bırakmayı tercih ediyorsunuz sınırlarınız var mı?”

“Yok, zaten okuma provalarında ben ne istediğimi, ne beklediğimi açıkça söylüyorum, onlar da üzerine ne koyabilirize bakıyorlar. Zaten tartışıyoruz, nasıl yapsak daha iyi olur diye. Bazı kalıplarım var tabiki ama meselâ dediğim gibi oyuncuların doğallığı çok çok önemli benim için abartılı, yapmacık oyunculuğu sevmiyorum. O kalıplar aşılmadıktan sonra her türlü yeniliğe açığım.”

“Araf’ta kendinizi eksik bulup, Cennet’te daha iyi oldu dediğiniz şeyler neler?”

“Oyuncu yönetimimi çok geliştirdim. Senaryo anlatımında çok daha başarılı oldum. Araf çok iyi bir okuldu ama Cennet işin doktorası.”

“Hayko Cepkin’le bu kez neden birlikte çalışmadınız?”

Bir kalıp tuttu ondan ekmek yiyelim değil benim derdim. Hayko o filmin müzikleri için uygundu çok da eli ayağı düzgün oldu. Bu türün daha değişik gerekleri var. Böyle kısmet oldu. Hayko tuttu diye tüm müzikleri Hayko yapacak değil.

Cennet’in müzik klibi olarak yönetmen Biray Dalkıran’ın çektiği Harun Kolçak’ın sevilen bestelerinden bir olan Yanımda Kal isimli bir şarkısı var. Ayrıca Harun Kolçak 30 Kasım’da Line’da gerçekleşen Cennet’in basın toplantısında daha önce yönetmen Çağan Irmak’ın Babam ve Oğlum filminde kullanmak istediği ama o filme kısmet olmayan Mavi Dünya isimli bestesinin filmin hem sonunda ve hem de filmin albümünde yer alacağını belirtti.

Harun Kolçak’ın yanı sıra Cennet filminin müziklerinde bir başka ünlü müzisyen, İhtiyaç Molası’nın solisti Taner Sarf’ın da imzası bulunuyor. Filmin fragman müziği olan Ölüyorum’a ise, sinemaseverlerden gelen talep üzerine söz yazıldı. Harun Kolçak’ın Yanımda Kal isimli parçası ile Taner Sarf’ın Gamze Amos ile birlikte seslendirdiği Ölüyorum bulunuyor.

“Cennet, 137 dakika olarak çekilmişti daha sonra 94 dakikaya indirdiniz. İzleyicinin sıkılabileceğinden mi çekindiniz?”

“Evet, ben 137 dakika olan halinden çok da keyif almıştım. Ama artık insanlar yürüyen, yemek yiyen bir insanı dakikalarca görmek istemiyor. Almak istediği yemek yiyor olduğu, nasıl yediği değil. Bunu 3 saniyede verebilirsiniz, 3 dakikaya gerek yok. Zamanın çalınmasını istemiyor. Çünkü artık hayat hızlandı. Her şey çok hızlı yaşanıyor, aşkları bile hızlı yaşıyoruz. Bu yüzden sinemada anlatım dili de hızlandı. 90 dakikada çok daha fazla şey anlatmak zorundayız, çok da hızlı anlatmak zorundayız “

“Gişe için sinema mı, sinema için sinema mı?” İzleyici seçiyor musunuz?

Hayır, seçmem. Ben filmi yaptıktan sonra olay benden çıkar, tamamen seyirciye kalır. İsteyen herkes gider hatta istemeyenler de gider. Arkadaşı zorla götürür gider. Cennet bir Türkün kendisini bulabileceği bir hikâye. Benim istediğim çok insan gelsin paylaşsın, birlikte paylaşalım, film üzerine tartışabilelim. Benim anlatmak istediğim derdi görsün. Filmden bir şeyler bulsunlar kendilerine ait. Film üzerine tartışabilsinler. Hollywood filmlerinden çok daha düzgün filmler çekmeye başladık. Gişeyi sorarsanız ne yazık ki gerekli, çünkü film çekmek çok pahalı. Minimum bir film 650 milyardan aşağı yapılamıyor. Bu da bir film 300.000’i geçmese zararda demektir. Bu da bu yıl 50 film çekiliyorsa seneye 30 film çekilecek demektir. Hollywood da bize film üretmekten sıkıldı artık. Orada televizyon için yaptıkları dizileri filme basıp Türkiye gibi ülkelerde vizyona sokuyorlar. Türkiye gibi diyorum çünkü sineması kendi ülkesini besleyemediği için bu durum böyle. İşin komik tarafı insanlar da gidiyor o filmlere.

“Sizi derinden etkileyen, çok sevdiğiniz, defalarca izlediğiniz film hangisi?”

Alex Proyas filmlerini çok severim. En başta da The Crow. Dark City, I Robot… Ama öncelikli tercihim Türk yönetmenlerdir. Yavuz Turgul’u çok beğenirim. Koyu Beşiktaşlı olduğu için Zeki Demirkubuz’u çok severim.

Biray Dalkıran günlük hayatında nasıldır? Hayatınız sinema mı?

Ben oğlak burcuyum yani iş koliğin önde gideniyim. Günde en az 2 film izlerim. Reklâm çektiğim için günde en az bir buçuk saatimi reklâma ayırırm. Senaryolar üzerine çalışırım. Onun dışında cafede oturup birşeyler içmeyi ve tanımadığım insanlarla muhabbet etmeyi çok severim. Saatlerce konuşabilirim çünkü her insandan öğrenecek bir şeylerin olduğuna inanıyorum.

Eğitim

– Beykent Sinema TV lisans
– Liverpool John Moores Media Business sertifika
– Beykent Sinema TV master
– Marmara Radyo TV doktora (devam etmekte)

Yönetmenliğini yaptığı reklâm filmleri

– Brillant Perde
– Roman
– Ülker Golf Çokoprens Dondurma filmi
– Ülker Golf Fantesia Dondurma filmi
– Ülker Golf Metro Dondurma filmi
– Minton Mp3 Player Diş Fırçası & Dergi filmleri
– Bal Küpü Çay Harman & Poşet & Demlik Poşet (Hıncal Uluç ve Yaprak adamlar)
– Yayla Bakliyat Kurumsal Kimlik
– Philip Morris Türkü Sigarası | Philip Morris Kurumsal Kimlik

Yönetmenliğini yaptığı video klipleri

– Hayko Cepkin – (Son Kez – Araf Soundtrack EMI)
– Ferhad Poye (Bu Şehir – Türküola)
– Alpay & Işın Karaca (Sessiz Kalma – Emek Müzik)
– Öztürk (Yalnızım Dostlar – Elenor Plak)
– Alpay & Işın Karaca (Remix – Emek Müzik)
– Elya (Yüreğime emanet – Mod Müzik)
– Onur Şan (Kara Kiraz – Arma Müzik)
– Emy (Akşamlar – Birdem Sanat)
– Alpay (Bu ne sevgi – Emek Müzik)
– Sinasi Kula (Annem – Ati Müzik)
– Arda (Arma müzik)

Yönetmenliğini yaptığı kısa metraj sinema filmi

– A. B. M. E. (Altın Portakal ödülü)
– Sis (Avşa Film Festivali En İyi Film, San Francisco, Ziff , Afo Film Festivalleri ödülleri)

Yönetmen Ödülleri

– Sis (Avşa Film Festivali En İyi Film)
– San Francisco
– Ziff
– Afo Film Festivalleri Ödülleri
– A. B. M. E. (Altın Portakal Ödülü) (Bu röportaj Mirror Dergisi’nin 43. sayısında yayınlanmıştır.)

(20 Nisan 2008)

Gizem Ertürk

25 Ocak 2008 Haftası

“Ben Efsaneyim”, dünyanın başkenti New York’ta sadık dostun köpeğin hariç tamamen yalnız kalmanın nasıl bir şey olabileceğini ve geceleri seni parçalamaya hazır binlerce farklılaşmış / vahşileşmiş türdeşine karşın umudunu – inancını muhafaza edip edemeyeceğini öğrenmek, daha önemlisi ‘denemek için’ gitmen gereken film: Yani perdenin ‘içinde’ olduğun duygusu etkin; hele bir de IMAX’de izlersen!

“Don Kişot”, Sancho’nun eşeği Rucio’nun anlatımıyla bir ikinci maceraya sürüklenirken düşleri ve yüreği en zengin edebiyat karakterlerinden biri ile onun sadık dostlarını sihirli bir unutulmazlık zırhıyla kuşatan Cervantes’i tekrar hayranlıkla andığınız, seyri çok zevkli ‘geniş ekran’ animasyon: Londra Senfoni Orkestrası’nın icra ettiği müziğe bayılacaksınız!

“İçerde”, ucu sivri cisimler atar damarlara sokulduğu için fıskiye gibi fışkıran kanları, vuruş gücü yüksek silâhlar marifetiyle parçalanan kafaları, lime lime doğranan uzuvları izleyerek ‘mutluluğun üst katları’na çıkan seyirciye özel, ‘dumanı üzerinde’ Fransa’dan geldi: Kapalı mekân gerilimi olarak üçte birlik ilk bölüm gayet etkili ama sonrası yok mu sonrası!

“Red Kit: Batıya Hücum”, western temalarının / figürlerinin / unsurlarının sessiz sinema geleneğinden damıtılan bir mizahla hareketli bir yol serüvenine dönüştürüldüğü, hem çizgi romanın özüne sadık, hem de yenilikler içeren, bir ‘herkes için’ eğlence: Canlandırma sineması -kuşkusuz- en zor ve en kolektif yaratı içeren sanatların başında geldiğinden, bu tür 2D ve 3D bileşimi içeren başarılı örnekleri, özellikle tutkunları görmeli.

(23 Ocak 2007)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

18 Ocak 2008 Haftası

“Amerikan Gangsteri”, 70’lerin Harlem’inde (adeta yeniden yaratılmış) piyasanın egemeni uyuşturucu patronu ile çok dürüst kanun adamının, önce paralel ilerleyen, sonra da kesişen dünyalarını, sinemada büyük hacimli bir öykünün nasıl anlatılacağına dair bir ders veren ‘büyük Ridley Scott’ sunuyor: Dış dünyaya/Vietnam’a bulaşmış ABD’nin ‘içerideki çocuklarını’ nasıl unuttuğuna ve umutla çarpan ‘yürekleri’ nasıl yok ettiğine dair de bir ‘günah çıkarma’!

“Gecenin İki Yüzü”, gece âleminde tatlı kazanç sunan ‘kirli bir aile’de yer alan genç adamın doğruyu ve adaleti savunan ‘asıl aile’sine dönmesinin hikâyesini anlatırken, pamuk ipliğine bağlı yaşamlarımızda seçimlerimizin ve aile bağlarımızın önemini gayet net vurguluyor: Zaman 1980’lerin sonu ve New York’un suç, eğlence, polis dünyası en can alıcı ayrıntılarla yansıtılmış.

“Hairspray”, 60’ların Baltimore’unda bağnazlığın/ırkçılığın karşısında değişimi zorlayan tatlı şişman kızın çevresine yaydığı iyimserliği, göz kamaştırıcı biçimde izleyenlere de geçiren ve “işte müzikal!” dedirten film: İnsana yaşam sevinci aşılayan müzik, dans ve şarkılarla, ‘su içse yarayan’ tüm dostlara moral verdiği için teşekkürler!

“Kelebek ve Dalgıç”, bedenimiz, bir gün gelip dalgıç giysisine hapsolmuş gibi tümüyle dursa da, sadece sol göz kapağımızı oynatarak bile kelebek özgürlüğünde, düşlerimiz ve anılarımızla hayatı yeniden, capcanlı yaşayabilmemizin pekâlâ mümkün olabileceğini, öykülemeye yeni bir soluk kazandırarak etkili bir sinema olayına dönüştürüyor: Eğer ölüm korkunuz baskınsa, aşma yolunda ilerleme sağlayabilirsiniz.

“Şamar Oğlanı”, komik mi komik fakat aslında sevdiklerinizin arasında bile nasıl yapayalnız kalabileceğinizin hüznünü barındırdığı için dramatik: Steve Carell artık çok değerli bir oyuncu ve bu filmde canlandırdığı karakterin başına gelenleri, genel hatlarıyla, Peter Sellers’in “The Party”deki rolüyle karşılaştırabiliriz.

(14 Ocak 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Sarışınım’dan Beyaz Melek’e

Müzik piyasasının popüler isimleri, hemen her yerde, sinema için cazip kişiler olmuş ve zaman zaman beyazperde de seyircileri ile ilişki kurmaları uygulaması yapılmıştır. Bizde ilk kez Muhsin Ertuğrul, Münir Nurettin Selçuk’u Allahın Cenneti ile seyircisi ile buluşturmuş ise de, asıl seyirci ile solisti arasındaki ilişki, Zeki Müren’in Beklenen Şarkı’sı filmi ile olmuştur. Sonraki yıllarda bir filmlik sinema serüveni yaşayan erkek veya kadın solistlerin yanında bu ilişkiyi uzun yıllara yayan sanatçılarda olmuştur.

Uzun bir süre tek filmli bir sanatçı olan Mahsun Kırmızıgü’ün sinemayla ilişkisi 1987 yılında Sarışın (Temel Gürsu) ile başlamıştır. 80’li yıllarda, Yeşilçam’ın bir değişiklik geçirerek erotik ağırlıklı filmlerin çoğunluğa dönüştüğü bir dönemde yapılan Sarışınım bu kategorinin dışında kalıyordu sanırım ama filmin afişe çıktığını ben hatırlamıyorum, yanılıyor olabilirim. Kırmızıgül’ün o filmle sevenlerine ne kadar ulaştığı benim için bir bilinmez. Tam yirmi yıl sonra, tanınmışlığı daha da artan, sinema değilse de televizyonda -kliplerle- çalışma olanağı bulmuş, bir ara kısa film ile ilgilenmiş -bu magazin basınında bu günlerde daha sık çıkan söyleşilerinden edinilmiş bilgi- Kırmızıgül çekmeyi düşünmeden yazdığı senaryo ile sinemaya sessizce adım attıktan sonra, gelen öneriler ile filmi kendisi çeker. Daha önce kendisi gibi şarkıcı kökenli İbrahim Tatlıses, Ferdi Tayfur, Ali Avaz ve Gökhan Güney de hem oynayıp hem de yönetmenlik yapmışlardır. Mahsun Kırmızıgül’de yapar.

Beyaz Melek, tüm Yeşilçam kalıplarını kullanan öykü ve aynı anlayışla yapılan yönetimi ile rahat seyredilen bir film. Çok kısa süreli sinemasal keyifleri de yok değil, binilen minibüsün Diyarbakır’da köylerine yaklaşırken, atlılar tarafından karşılanma sekansının ilk çekimleri filmin zirvesi.

Kırmızıgül, kendinde sinema sevdasının başlamasına Yılmaz Güney’in neden olduğunu söylüyor. Güney’in Umut filmi için ilk yarısı ile ikinci yarısının anlatım farklılığı nedeni ile eleştiriler yapılmıştı; neo-realist bulunan ilk yarıdan sonra, hazine arayışından oluşan ikinci bölüm belgeselciliğe yaklaşıyordu. Kırmızıgül’ün filmi aynı farklı yapılaşmayı gösteriyor. Haber filmi gibi başlayıp huzurevi bölümü ile Yeşilçam dramatikliğine bürünen film, köye düğün yapmaya giden ekiple bir yol filmine dönüşüyorsa da, köyde başlangıçtaki dramatikliğine didaktikliği de ekleyerek sonra, sona öğüde ulaşıyor. Barındırdığı sinemamız ve tiyatromuzun star oyuncuları yerine, Yeşilçam döneminde olduğu gibi, belli rollerin belli kalıp kişiler tarafından oynandığı dönem de artık sona erdiğine göre, daha tanınmamış oyuncularla oynansa idi, film -oyuncu Kırmızıgül faktörü dışında- ne kadar ilgi görürdü? Oyuncuları kötü mü oynuyorlar, hayır, hepsi kendilerinden beklenenleri yapıyorlar, ama hepsi birer tip (karakter değil), bu nedenle alıştığımızdan farklı bir şey bulamıyoruz.

Dediğim gibi rahat seyredilen -söylenildiği gibi ağlatması da bol olmayan (hem bu ne biçim bir kriterdir!)- bir film. Bu filmden sonra istemese de sinemaya (yönetmen olarak -?) devam etmek zorunda kalacak olan Kırmızıgül’e kolay gelsin diyorum.

(Kırmızıgül ilk filmi yaptı ya… Bir gazete haberi: Madonna ilk yönetmenlik denemesini yapmış. “Filthand Wisdom”, 2008 Berlin Film Festivali’nde yarışma dışı gösterilecekmiş.)

*****

Beyaz Melek’e Ek:

Sinema görsel bir sanat. Beyaz Melek’te “huzurevleri” konunun bir bölümünün ağırlığını taşıyor. Sanatların ele aldığı toplumsal sorunların bazıları, bu yolla gündeme gelir, Beyaz Melek de “huzurevlerinin” gündeme gelmesine neden oldu. Siyasi otorite, sinemada izlediği filmden etkilenmiş, konu ilgili yasal düzenleme çalışmalarına başlıyormuş. (Gazetelerden) Buna “sanatın gücü”, “sinemanın gücü” demek isterdim ama, (diğer dalları ile de) “sanat / sinema” zaman zaman böyle konuları ele alırsa da, her zaman dikkat çekemeyebilir. Beyaz Melek’in uyandırdığı ilgi ile, ana/babalarına evlerinde bakmaları halinde asgari ücret tutarında bir yardım düşünülüyormuş. Yapılan uyarının dikkat çekmesine bir şey demek mümkün değil ama, önerilen çözüm yanlış. Beyaz Melek “melek”liğini yapmış ama, gerçek yaşamda çözümün daha devamlı, yerleşik olması gerekir. “Huzurevlerinde” otorite, denetleme boşluğunu gidermek ve sağlanacak akılcı düzenlemeleri devamlı kılmak gerekir diye düşünüyorum.

(Toplumumuzun kanayan bir yarası, kan davası -şimdilerde töre cinayetleri- yıllardır bir çok sanat yapıtına, bir çok filme konu olmuştur. Bu konudaki yasal düzenlemelerin yanında kökendeki feodal yapı çözümlenemediğinden bu gerçeğimizin daha uzun zaman devam edeceği düşüncesindeyim. Hiç değilse, “huzurevleri” probleminin kökeninde feodal bir yapılanma yok.)

(14 Ocak 2008)

Orhan Ünser

İkiz Filmler!

İkiz filmler, belki bir yanlış tanım, ama benim hoşuma gitti, siz değiştirebilirsiniz. Bir filmin aynı yönetmen veya farklı bir yönetmen tarafından ikinci kez çekilmesini kastediyorum. Daha yaygın deyişi ile filmlerin remake olarak yeniden yapılması. Filmler aynen tekrar yapılabilir mi? Bir kitabın ikinci kez basılması, film için düşünülürse, bu filmin ikinci kez gösterime çıkarılmasıdır. Bir kitabın ikinci kez, eskisi mevcut iken, yeniden basılması pek uygulaması olan bir şey değilken, filmlerin yeniden çekilmesi çok rastlanan bir olgu. İkinci kez basılan kitabı son teknolojiye uydurmak olası iken, yeniden gösterime çıkarılan bir filmin teknolojisini değiştiremezsiniz, çok çok ABD sinemasının son yıllarda yaptığı gibi, siyah/beyaz filmi renkli hale getirirsiniz. (Aslını görenler, ne kabûllenir bilemem.) Bir yeniden çevrim yapılınca, önceden yapılanın yeniden yapılması, yeni bir filmin ortaya çıkmasına neden olur. Bu da ne kadar ilk film olur?

Konuyu şöyle düşünelim, yapıt değişik formda bir yapıta, ‘romana’ dayanıyorsa ki, çok yaygın bir örnektir, Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı King Vidor (ABD) ve Sergei Bondarchuk (SSCB) tarafından sinemaya uyarlandı. Örneği bizden verirsek Vasıf Öngören’in Asiye Nasıl Kurtulur?’u Nejat Saydam ve Atıf Yılmaz uyarladı; seyredin bakalım filmleri, ikinci çevrim (remake) tanımlamasına ne kadar uyarlar.

Bundan sonra sadece filmlerden söz edeceğiz, her ne kadar filmler aslına “sadık” kalınarak yeniden yeniden çekilirlerse de, hepsi farklı filmlerdir; filmlerde, yorumdan öte değişikler yapılarak yeniden çevrim söz konusu ise -çünkü “yorum” farklı bir şeydir- hareket noktalarının asgari müşterekleri göz önüne alınarak karşılaştırılmaları olasıdır. Filmler farklı ise bu karşılaştırmaların yapılması ne kadar doğrudur ama yapılması da kaçınılmaz olmaktadır. (“Yorum” denilince, şöyle bir açıklama yapılması gerekebilir: Her öykü fazla değişikliğe yer vermeden de, idealist veya diyalektik yorumlanabilir.)

İmdi; yeniden çekilen filmlerin bir listesini vermeye kalksak, bize de yazık olur, sayın okuyuculara da. Bu nedenle tarafımız için ilginçlik gösteren tekrar çekimlerden (remake’lerden) bazılarını karşılaştırmak istedik.

1) ÜÇ ARKADAŞ / MEMDUH ÜN (1958) – MEMDUH ÜN (1971)

Bir çok yönetmen çektiği bir filmi farklı nedenlerle tekrar çekebilir, Ün’ün çektiği Üç Arkadaş’lar arasında on üç yılık bir zamanın dışında, çoğunlukla olduğu gibi, ikincisinin renkli olması da var. İlkinin künyesine bakarsanız (Özgüç) senaryo takımı olarak Aydın Arakon, Metin Erksan, Muammer Çubukçu, Memduh Ün, Ertem Göreç, Atıf Yılmaz isimlerini görürsünüz (Belleğimdeki bilgi hatalı değil ise, senaryoyu ilk üç ismin taslak senaryosu üzerine diğerleri yazıyor). Öykü, sinemanın (edebiyatın…) daha öncede, sonrada çok kullandığı beylik bir öykü. Kendilerini zor geçindiren (geçindiremeyen) üç kafadar, bir gece sokakta buldukları “kör” bir kıza yardım ederler, gözlerini bile açtırırlar… Filmi Ün’ün yıllar sonra çekmesine her hangi bir şey diyemeyiz, bizim altını çizeceğimiz şey, ikinci çekimde hemen hemen aynı senaryonun değil, aynı çekim senaryosunun kullanılması. Yönetmenlerimiz çoğunlukla -hele o eski günlerde (50’li yıllarda)- pek çekim senaryosu kullanmadan çalışırlardı. Ün filmini ikinci kez çekerken, ilk filmine, çekimlerine sadık kalmış, aynı mizanseni ve çerçeveleri kullanmıştır. Bundan dolayı her hangi bir sözümüz olamaz, ancak takdir ederiz, yıllar sonra aynı mizanseni kullandığı için. İkinci Üç Arkadaş ilkinin gördüğü ilgiyi görmemiş, tepkiyi almamıştır, görmemesi ve almaması da normaldir. Ama yukarı da kullandığımız “ikiz film” tanımlamasına en uygun film sanırım bu olsa gerek. Ün, ilk versiyonda ‘üç arkadaş’ı Fikret Hakan, Salih Tozan ve Semih Sezerli’ye oynatırken ikincide, Kadir İnanır, Müşfik Kenter ve Halit Akçatepe’ye oynatır, Muhterem Nur’un rolünü ise Hülya Koçyiğit’e verir.

İbrahim Tatlıses, 1984’de –sinemada- yönetmenlik günlerinde, üç arkadaş’ı “sekiz”e çıkararak ve Ün’ün filmini lâstik gibi esneterek, ‘Sevdalandım’ isimli bir film yapar. Bu hali ile Sevdalandım bir yeniden çevrim değil, esinler taşıyan bir uyarlamadır.

Üç Arkadaş -lar sinemamızda çok kullanılan, küçük yoksul insanların dayanışmasını, duygu zenginliklerini dillendiren, özellikle ilkinde yakaladığı şiirsellikle sinemamızda köşe taşı olmuş filmlerdendir. Yukarıda değinildiği gibi aynı mizansenle çekilen ikincisi ise, mizansen aynılığına rağmen, artık alışılmış olan duygusallık ve eski yoğunluğuna ulaşamayan şiirsellik nedeni ile ilki kadar ilgi görmez, dikkat çekmez.

2) ERKEK ALİ (1964) / GÜNAHSIZLAR (1972) / ATIF YILMAZ

Atıf Yılmaz, bir çok yönetmenimiz gibi zaman olur, çektiği filmleri tekrar çeker, bir roman (Peride Celal) uyarlaması olan Kızıl Vazo’da (1961 ve 1969) olduğu gibi; ya da Erkek Ali ve Günahsızlar gibi. Erkek Ali, Herman Zudermann’ın “Mix Bumbalis” öyküsünden Vedat Türkali’nin senaryosu ile çekilir. Urfa kırsalında geçen öyküde, bir kaçakçı bir gece ağanın adamları tarafından dövülünce, kendisine yardım eden dul femme fatale’nin kışkırtması ile ağayı öldürür, -katil bulunamaz- sonrasında öldürdüğü adamın küçük kızı ile ilgilenmeye başlar, O’nu himayesine almaya çalışır. Bu ise dul femme fatale’nin hışmına uğramasına neden olur ve küçük kızı, tercih ettiği nedenle yaşamını yitirecektir, ama son yolculuğuna yalnız çıkmayacaktır, beraberinde götürecekleri de vardır. Eşref Kolçak ile Sevda Ferdağ bu trajik ilişkinin taraflarıdır, üçgenin diğer köşesini Parla Şenol oluşturur.

Yılmaz sekiz yıl sonra aynı öyküyü Selim İleri’nin senaryosu ile, bu kez İstanbul cangılında tekrar anlatırken, hayli değişikliğe uğramış hali ile ele alır. Cüneyt Arkın, taşradan İstanbul’a gelir, gittiği pavyonda dövülen assolisti kurtarır ve onun kışkırtması ile döven gazino sahibini öldürür, tanıklıklarla ceza almadan kurtulur. Bu kurtuluş assolistin üzerinde ağır bir hakimiyet kurmasına neden olur, yukarıda femme fatale dediğimiz dul, burada assolisttir ve Yılmaz yine bu rolde Sevda Ferdağ’ı oynatır. Bu kez, tutsak haline getirilmek istenilen Arkın, Ferdağ’ın yanında çalışan genç kıza (Arzu Okay) aşık olacak ve assolist femme fatale’leşecektir.

Konudaki benzerlik, üçgenin üçüncü köşesinin hayli farklılaşması ile belki ortadan kalkıyor ve bu filmlere ikiz film denmesini belki önleyecektir ama, -başvuru kitaplarında, ikinci film için, kaynak öyküden hiç söz edilmemektedir zaten- benim için ‘tek yumurta ikizi’ olmasalar da, bu filmlerin ikizliği devam etmektedir. Ferdağ’ın Kolçak’tan sonra Arkın’a aynı kaderi uygulama çabaları ve bu çabaların arkasındaki duyguları bu yaklaşımı hak ediyor. Ayrıca işlettirilen cinayetin doğurduğu vicdan azabı bu duygunun alternatifini oluşturuyor. İlkinde küçük bir kıza duyulan, -acıma ile başlayan- yakınlık, burada daha farklı bir boyutla filmleri de farklılaştırıyor.

3) ASİYE NASIL KURTULUR -lar / NEJAT SAYDAM (1973) – ATIF YILMAZ (1986)

Vasıf Öngören, Asiye Nasıl Kurtulur’u epik bir oyun olarak yazar, tiyatro için yazar. Oyun metnin gerektirdiği biçimde oynanır. Asiye’de Zeliha Berksoy; küçük, yaşlanmaya başlamış bir genelev sermayesinin, okutmak istediği, yaşamında kişisel ilk darbeyi nişanlamakta olduğu gün yiyen küçük kızından, yavaş yavaş yükselerek genelev patronluğuna varan bir yolculuğu, diyalektik bir açılımla oynuyordu. Tiyatro metinleri ile her zaman ilişkili olmuş sinemamız, bu epik oyunu Nejat Saydam eli ile hem Yeşilçamlılaştıracak hem de Türkan Şoray’laştıracaktır. Sonuç, tam oturmadığı için tam bir Türkan Şoray filmi (!) de olamayan, oyun’a nazaran hayli değişik, öyküye bakış açısından değişik bir film çıkar ortaya. On üç yıl sonra A. Yılmaz, Asiye’yi, oyuna daha yakın, epik tarza yakın, ele alırken, müziği de, “şarkılı film” tarzının dışında, -aşama yaparak da- kullanarak bir adım daha uzaklaşıyor, Saydam’ın filminden. Aslında “ikiz film”ler diyerek başlanan bir yazıda birarada kullanılmaması gereken, aynı kaynaktan uyarlanan, iki film. Saydam’ın filmi yukarıda değinildiği gibi bir Yeşilçamlılaştırma uyarlaması iken, Atıf Yılmaz’ın Müjde Ar’lı Asiye’si biraz daha Asiye Nasıl Kurtulur olur. Cevabı farklılıklara yol açacak bir soru: Asiyeler Nasıl Kurtulur? Final’de Türkan Şoray, kendini kötü yola düşüren adamı vurarak, namusunu mu kurtarıyordu? Yoksa, Müjde Ar -elit teorisine uygun olarak- mesleğinin en üstüne çıkarak, patroniçe olarak mı? kurtulur. Sahi Asiyeler nasıl kurtulur?

4) BEKLENEN ŞARKI -lar / SAMİ AYANOĞLU / ORHAN MURAT ARIBURNU / CAHİDE SONKU (1953) – ÜLKÜ ERAKALIN (1971) – ÖLMEYEN ŞARKI (ORHAN AKSOY / 1977)

Beklenen Şarkı, Zeki Müren’in ilk filmi. Yapımcısı Cahide Sonku. Daha önce de şarkıcılar filmlerde rol almışlardı. Zeki Müren popülerliğinin başladığı yılların başında idi, yapımcı Cahide Sonku tarafından, Sadık Şendil’in senaryosu ile beyazperdeye taşındı.

Beklenen Şarkı, aranılan bir “beste”nin öyküsü. İmparatorluk günlerinde, zengin bir adamın kızına “müzik” dersi veren müzik hocası ile genç kız arasında bir yakınlaşma olur, durum anlaşılınca baba, dersleri keserek, hocasını kızından uzaklaştırır. Hocası, savaşa giderken, ayrılışında öğrencisi / sevgilisine yarım bir beste verir. Yıllar sonra, evlenen kadın bu yarım besteyi çalıp yarım bırakınca, nedenini soran kızına, ilişkisini ve yarım bestenin öyküsünü anlatır. Bestenin diğer yarısı ise, adamın evlendiği kadındadır, kadın ve oğlu bestenin başını aramaktadırlar. Oğlu, müzik tutkusu nedeni ile konservatuarda müstahdemlik yapmaktadır. Konservatuarda öğrenci olan kız ile yakınlaşmaları olur, böylece farklı ellerde bulunan yarım besteler bir araya gelir. Sinemanın tüm dramatik yapılanmalarını içeren senaryodan yapılan film, Ayanoğlu, Arıburnu ve Sonku tarafından yönetilir; yıllar sonra Erakalın filmi “renkli” olarak tekrar çekerken, başka bir değişiklikte yapar. Kahramanları ters yüz eder, kadın kahramanı erkek, erkek kahramanı kadın yapar. Sinemamızda bir çok filmin yeniden çekimleri yapılmıştır. Erakalın başka filmlerde de (Gözleri Ömre Bedel / Yıldızların Altında) yaptığı kahramanları tersyüz etme işini, bu filmde de yapmıştır; bu nedenle, Beklenen Şarkı -lar (1953 – 1971) “yalnız” bu özellikleri ile “ikiz film” seçildiler.

Konu, 1977’de Orhan Aksoy tarafından Ölmeyen Şarkı adı ile tekrar çekilir. İlk versiyona yakın olan filmin künyesinde, Sadık Şendil’in adı “eser” sahibi olarak anılır, oysa Şendil’in bu isimde bir eseri yoktur, üçüncü filmde “eser”leştirilen metin, ilk filmin senaryosudur. (Senaryo, yazılı bir metindir ama, bağımsız bir edebi tür değil, sinemaya bağımlı bir metindir.) Üçüncü filmdeki değişiklik ise, ilk filmdeki gencin o ortamda bulunmak için konservatuarda müstahdemlik yapmasında görülür, bu kez gencimiz konservatuara öğretmen olarak gelecektir.

5) KANUN NAMINA -lar / LÜTFİ ÖMER AKAD (1952) – ARAM GÜLYÜZ (1971) / YİRMİ YIL SONRA / OSMAN FAHİR SEDEN (1972)

Yeniden film çekme kararı alan Kemal Film, Osman F. Seden’in senaryosundan Kanun Namına’yı çeker. (1952) Seden senaryoyu yazarken basın araştırması yapar ve arşivlerden çıkardığı bir öyküyü senaryolaştırır. Aldatılma şüphesi ise bir seri cinayet işleyen torna ustası Nazif Kuş kendini kapattığı atölyesinde bir gece geçirdikten sonra, intihar edecektir. Senaryo tabii değişikliğe uğrayarak yazılır. Küçük ve kısıtlı aile ve çalışma hayatı içinde yaşamını sürdüren Nazım Usta, baldızının düzenlediği bir takım oyunlarla, karısının kendisini aldattığını sanarak, baldızını ve karısı ile ilişkisini olduğunu sandığı adamı vurarak, karısını da yaraladıktan sonra, kendini kapattığı atölyesinde polisle çatışmaya girer ve yaralı karısının hamile olduğunu söyleyip, kendini aldatmadığına ikna etmesi üzerine teslim olur. Akad’ın, Kanun Namına’sı Nazım Ustanın teslim olması ile biter. 1971 yılında Aram Gülyüz, Kanun Namına’yı yeniden çeker, ama bu Kanun Namına kimse tarafından hatırlanmaz, her sinema kitabının değişmez konularından biri olan Akad’ın Kanun Namına’sının bir ikinci çevrimi olduğu unutulur. Film, küçük büyük değişiklerle bir ikinci çevrimdir ama, o kadar göze batmaz ki, gelip geçer, hiçbir bir iz bırakmaz. Bir çok filmin ikinci çevrimlerinin yapıldığı sinemamızda, bir özellik taşımayan bu ikinci çevrimin nedeni ile Kanun Namına -ları ele almamız gerekirdi; ama bir yıl sonra (1972’de) senaryo yazarı Seden, bıraktığı yerden değil de, yirmi yıl sonrasından Kanun Namına’nın devamını yazar ve Yirmi Yıl Sonra adı ile yönetir. Dünya sinemasında o yıllarda başka örneği var mı, bilemiyorum, ben rastlamadım. Yirmi Yıl Sonra, aradan geçen yirmi yıl sonrasında, cezasını çeken Nazım Usta’nın tahliye olması ile başlıyor. İkiz film değil tam bir “devam filmi”. Maceranın başladığı İstanbul’da değil de, taşrada cezasını tamamlayan Nazım Usta, bu uzun sürede ailesinden uzak kalmış ve onlardan dolaylı yollardan bilgi almıştır. Karısının hastalığı (erken bunama) bu nedenle sürpriz olur, fakat asıl darbe çocuklarının toplumda erime, kaybolma durumları olmalarıdır. Çocukları için mücadeleye girecek, karısını için de çareler arayacaktır.

Yıllar sonra, Akad’tan çok sonra Un Homme Une Femme (1964) (Bir Erkek Bir Kadın – fakat bizde Bir Kadın Bir Erkek) filmini çeken Claude Lelouch, Seden’in taktiğini uygular ve yirmi yılın aradan sonra filmine bıraktığı yerden, ama yirmi yıl (1984) sonrasından devam eder.

6) FOSFORLU CEVRİYE (m) -ler / AYDIN ARAKON (1959) – NEJAT SAYDAM (1969)

Mal varlığı nedeni ile bir adam, ikinci karısı ve ortakları tarafından öldürülür. Öldürülmek istenilen kızı ise kaçar ve tanıştığı bir sokak serserisi tarafından korumaya alınır, katillerin ve servet avcılarının peşine düşerler. Sinemamızın ‘geçiş dönemi’ yönetmenlerinden Aydın Arakon’un, değişim söylemli, kendine yeni bir üslûp (diyaloglar açısından) oluşturan filmi, bu yolla bu tarz filmlerde devam edecek olan bir kanal açarken, devam filmleri ile (üç tane) ortak kahramanlı ‘grup filmleri’ içinde bir örnek oluşturur. Saydam bu grubun ilk filmini on yıl sonra tekrar çekerken, aynı ‘diyalog’ üslûbunu devam ettirir, tam bir ikinci çevrim yapar. Birinci çevrimin gördüğü ilgi üzerine devam filmlerinin çevrilmesinden sonra, başlangıç filminin tekrarı ve filmlerin diyalog üslûbu bakımından sinemamızda açtığı ve Yeşilçam’ın uzunca bir süre kullandığı “söylem” ile bizce ve genel olarak, ikiz film olmaya hak kazanıyorlar.

7) VURUN KAHPEYE -ler / LÜTFİ ÖMER AKAD (1949) – ORHAN AKSOY (1964) – HALİT REFİĞ (1973)

Halide Edip Adıvar, Kurtuluş Savaşı’nın hemen arkasından, sıcağı sıcağına Ateşten Gömlek’i yazar. Roman bir yıl sonra Ertuğrul tarafından sinemaya uyarlanacak ve ilk Kurtuluş Savaşı filmi olacaktır. Adıvar 1926’da, Kurtuluş Savaşı’nı dolaylı yoldan ele alan Vurun Kahpeye’yi yazar, Aliye öğretmenin savaş içindeki bir kasabada işgâl güçleri ile işbirliği yapan kişilerle mücadelesi ve fonda Kurtuluş Savaşı; 1949’da Akad tarafından sinemaya uyarlanır. Romandaki, işbirlikçi kişilerden birinin “hacı” olması, romanın ve sonrada filmin zaman zaman bazı çevrelerce eleştirilmesine neden olur. Akad filmini ülkede siyasi iktidarın değişime uğrayacağı yıldan bir yıl önce çeker. Bu iktidar değişikliğinden on yıl sonra yapılan devrim’in heyecanı devam ederken 1964 yılında Orhan Aksoy, Vurun Kahpeye’yi tekrar çeker. Âlim Şerif Onaran tarafından en başarılı olarak kabûl edilen Aksoy’un uyarlamasının, bu değerlendirmesine katılmayanlar da olacaktır. Cumhuriyet’in ellinci yılı nedeni ile düşünülen bir projenin ürünü olan Halit Refiğ’in filmi ise -bu defa ikiz değil üçüz- üçlemenin en zayıf filmi olarak değerlendirilir. Kurtuluş Savaşı’nın ideallerini taşıyan roman ilk iki uyarlamasında bu ideallere daha yakınken, üçüncü çevriminde dini yorumlara da yer verilir. Böylece üçüze çıkan filmler, aynı metinden farklı yorumlarla yapılan filmlere ilginç bir örnek oluşturur.

8 ) SENEDE BİRGÜN -ler / FERDİ TAYFUR (1946) – ERTEM EĞİLMEZ (1965) – ERTEM EĞİLMEZ (1971)
SÜRTÜK -ler / ADOLF KÖRNER (1942) – ERTEM EĞİLMEZ (1965) – ERTEM EĞİLMEZ (1970)

Senede Bir Gün, İhsan İpekçi’nin İhsan Koza adı ile yazdığı bir roman. İmparatorluk toprakları dışında kalmış Rumeli’nde yaşayan bir ailenin kızı ile sevgilisin, kızın ailesi ile birlikte kaçma girişimlerini, bu girişimi kızın ve ailesin başarmasını, nişanlının (sevgilinin) başaramamasını, bir süre sonra ise kızın evlendiği gün dönmesini ve bu dönüşe rağmen kavuşamayan sevgililerin -yıllarca- belirli bir gün -“düğün günü”- belirli bir yerde buluşmalarını ve bunu yıllarca devam ettirmelerinin öyküsü. Sinema için çok ilginç olan öyküyü, 1946’da Ferdi Tayfur, sinemaya uyarlar -kayıp filmlerimizden biri… Yirmi yılı aşan bir süre sonra Eğilmez ikinci kez, çektiği Senede Bir Gün’ü altı yıl sonra tekrar çekerken Ün’ün Üç Arkadaş’da yaptığına yakın bir çalışma yapar. Tam bir ikiz film yapar. Ayrıca “renkli” çektiği -kendi- ikinci uyarlamasında, birinci filme bir gönderme yapar gibi erkek karakteri aynı oyuncuya (Kartal Tibet) oynatır.

Mahmut Yesari’nin G. B. Shaw’dan uyarlayarak yazdığı Sürtük’ü ilk kez Adolf Körner çeker. Senede Bir Gün’ü çektiği yıl, yine bir kayıp film, Sürtük’ü de çeker Eğilmez, beş yıl sonra tekrar çekmek üzere. Eğilmez’in Sürtük’leri M. Yesari’nin oyunundan daha çok Shaw’un oyunundan yapılan Pigmalyon filmlerine yakın durur. Bu nedenle birbirine yakın duran filmler, Senede Bir Gün’deki uygulamaya da öncülük eder. İkincisi “renkli” olan Sürtük’lerde gazino patronu rolünü, her ikisinde de -birincide Antalya’da Altın Portakal (1966) kazanan- Ekrem Bora oynar. Üçüzleşmiş bu filmlerin ilk versiyonları kayıplıkları ile özelleşirken, özellikle Sürtük pek çok farklı uyarlamaları ile de benzerleri ile ayrıcalık gösterirler.

9) DELİCESİNE / OSMAN FAHİR SEDEN (1976 ) – TATLI TATLI / MELİH GÜLGEN (1975) —

Delicesine, Irving Wallace’nin “Fan Clup” isimli romanından yapılan bir uyarlama. Roman, çok ünlü bir sinema oyuncusunun, hayranı olan bir grup tarafından kaçırılması, tecavüze uğraması, zamanla aklını kullanarak dışarıya bilgi sızdırması ve kurtarılmasını anlatır. Sinema için cazip öykü, Yeşilçam için es geçilmez. İkiz film diye iki örneğini ele alacağız ama, başka uyarlamaları da yapılacaktır. Örnek aldığımız Delicesine ve Tatlı Tatlı da pek ikiz film sayılmaz. Seden, “Yeşilçam starlığı” koşullarına uydurduğu romanı Türkan Şoray ile çekmek ister, Şoray tecavüz olasılığı olan kaçırılmış bir starı oynamak istemez, yerine ithâl bir oyuncu bulunur, Sonia Viviani oynatılır, Kadir İnanır’ın karşısında. Romanda gerçekleşen tecavüzler Seden’in filminde gerçekleşmez, ya teşebbüs halinde kalır veya geçiştirilir. Aynı romanı uyarlayan Melih Gülgen, daha erotik filmlerde oynayan Mine Mutlu’yu oynatırken romana bağlı kalacaktır. Aynı romanın değişikliğe uğramış ve uğranmamış uyarlamaları ile filme çekilmesi ilk kez olan bir şey de değildir, ama bir yıl ara ile çekilen filmler gerek oyuncu kadrolarının (Delicesine / Kadir İnanır – Fikret Hakan – Süleyman Turan – Ali Cağaloğlu // Tatlı Tatlı / Mesut Engin – Kazım Kartal – Yüksel Gözen – Özcan Özgür) gerek hitap ettiği seyirci bakımından da farklılık gösterir. Bu farklılaştırma filmlere eleştirel bir yaklaşım değildir, sinemamızın seyirci yapısı ile ilgili, sınırları belirli olmayan bir sınıflandırmadır.

Fan Clup romanının (yoksa Tatlı Tatlı ve Delicesine -nin mi?) başka uyarlamaları da bulunmaktadır.

10) ATEŞTEN GÖMLEK -ler / MUHSİN ERTUĞRUL (1923) – VEDAT ÖRFİ BENGÜ (1950) – (ZİYA ÖZTAN)

Kurtuluş Savaşı yeni bitmiştir, savaşa önce bir izleyici olarak katılan, sonra cephelerde görev yapan ve onbaşı rütbesi alan Halide Edip 1922’de sıcağı sıcağına Ateşten Gömlek romanını yazar. Roman 1923’de Cumhuriyet’in sinemasını başlatır. Muhsin Ertuğrul bu ilk kurtuluş savaşı filminde başka yeni şeylerde yapar. Filmin konusu gereği; o güne kadar kullanılan İmparatorluğun azınlıklardan oluşan kadın oyuncular ile savaş ve devrim nedeniyle Sovyetlerden kaçarak gelen beyaz Rus kadınlarının oynadığı oyuncular yerine, Cumhuriyet’e destek verecek Türk kadın oyuncular oynatmak ister. Bu nedenle duyurular yapılır ve başvuran Neyyire Eyüp seçilir ve Mustafa Kemal’in önerisi ile romandaki karakterlerden birini canlandıracak Bedia Muvahhit ile birlikte Neyyire Neyir adı ile filmde rol alırlar ve sinemamızın ilk “Müslüman” kadın oyuncuları olurlar.

(Sinemamız tarihine bir ilk olarak geçen bu olaya yıllar sonra Ali Özuyar müdahale eder ve bir yıl -1922- önce çevrilen “Esrarengiz Şark – Mösyö Anders” filminde Nermin adlı bir Türk / Müslüman kızın rol aldığını ileri sürer. O günlerde yayınlanan gazetelerde ilânlarının yer aldığı bu film hakkında çeşitli fikirler ileri sürülmektedir. Filmin Türk (=Osmanlı) filmi olmadığı, bir levanten tarafından yapıldığı nedenle yabancı film sayılması gerektiği ileri sürüldüğü gibi, Nermin isminin de takma isim olacağı ileri sürülür, araştırılması, sonucunun belirlenmesi gerekli bir konu.)

Sessiz çekilen Ertuğrul’un filminden yirmiyedi yıl sonra, Vedat Örfi Bengü romanın yeni uyarlamasını (yoksa ilk filmin ikinci versiyonunu mu?) yapar. Sinema tekniği çok hızla gelişmiş, bu gelişme ülke sinemasına da nispeten yansımış, filmler seslenmiştir. İlk film savaşın hemen sonrasında heyecanlı günlerde yapıldığı için çok ilgi görür ve beğenilir. Bengü’nün filminde başrollerden birini oynayan, ilk filmde de çok ufak bir rolü olan Refik Kemal Arduman, “ikinci filmi beğenenler, daha çok ilk filmi görmeyenlerdi” diye fikrini açıklamaktadır. Roman / film Kurtuluş Savaşının heyecanlı günlerinde aynı kadını seven değişik konumdaki iki erkekle birlikte kadının savaş içindeki ateşle mücadelelerini anlatır. Televizyon günleri gelince, Ziya Öztan romanı dizi film olarak televizyona uyarlayacak ve çekecek, adını Ateşten Günler olarak değiştirecektir. Gelişme nedeni ile renklileşen televizyon versiyonunun kurgu ile sinema versiyonu da hazırlanacak, Ateşten Gömlek’de “ikizlikten”, “üçüzlüğe” devredecektir.

11) AVARE MUSTAFA (1961) / ZİLLİ NAZİFE (1967) / DEVLET KUŞU (1980) / MEMDUH ÜN

“İkiz film” diyerek başladık ama, bir çok filmin üçüncüsünün yapıldığını da gördük. Üç Arkadaş’da bir “ikiz film” yapan Ün, farklı isimlilerle bir üçleme yapar. Orhan Kemal’in Devlet Kuşu romanı ele alan Ün, daha sonra İspinozlar adı ile “oyun” olarak da yazılacak yapıtı sırası ile Avare Mustafa, Zilli Nazife ve Devlet Kuşu isimleri ile üçleme yapar. Ele aldığı küçük insanların yaşamlarını sıcak bir dille anlatan Avare Mustafa, tüm olumlanmalarından sonra, sonunda avareliği övme eleştirisini alacaktır. Bir kenar mahallede kalabalık ailesi ile yaşayan işsiz, yapacağı işlerin hayalini iki arkadaşı ile birlikte kurarak yaşayan Mustafa, mahallesinden komşusu Ayten ile flört etmektedir. Mahallede inşaat yaptıran iş adamının kızı Mustafa’yı görünce tutulur. Şımarık büyütülen kız, Mustafa’yı babasının yanında işe aldırır. Ailesine gelecek yardımlarla ikna olan Mustafa zengin kız ile evlenmeyi kabûl eder, ama kızın babasının küçümseyici davranışları nedeni ile gergin olduğu bir gün Ayten’in kışkırtması ile karısının yaşgününe geç vakit sarhoş olarak gider ve hakaret görünce, cevap vererek köprüleri atar ve avarelik günlerine geri döner. Ün, konuyu ikinci kez ele alırken, Erakalın’ın Beklenen Şarkı’da yaptığını yapar, Mustafa’yı (Ayhan Işık) dişileştirir Nazife yapar. Nazife’yi, Mustafa’nın sevgilisini oynayan Fatma Girik’e oynatarak ilginç bir durum ortaya çıkarır. Üçüncü versiyon, yapıtın roman formatının adını taşıyan Devlet Kuşu ise, başrolü oynayan Kemal Sunal’ın sinemadaki yarattığı ve filmlerinde hep çevresinde döndüğü ortak özellikleri olan tiplemeyi, bu filmde de devam ettirmesi ile dikkat çeker. Tamamen olmasa da, diğer filmlerindeki tiplere benzer bir tipe dönüştürür Mustafa’yı. İlk filmde, Mustafa zengin kızı ile evlenirken, Ün 19 yıl sonra, evlilikten vazgeçer, finalde Mustafa karısının yaş gününe değil gerçekleşmesi kapıya gelmiş düğününe gitmez. 19 yıl içinde Ün’ün elinden, aynı öyküden, farklı yapılarda üç film çıkar. Sinemanın cilveleri.

“İkiz filmler” diye bir terim ortaya atarak, benzerlik durumları tartışılır bir grup filmden söz ettikten sonra, aynı konunun yeniden çevrilmelerini ele alan, ama bu konuda kişisel seçimleri yan yana getiren bu araştırmada; yeniden çevrilen filmlerin sayısının sinemamızda çok daha fazla olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Yönetmenlerin kendi filmlerini farklı yöntemlerle tekrar çektiği gösterdikten sonra, aynı konunun benzer şekilde veya değiştirilerek farklı yönetmenlerce de çekilebildiğini gördük. Konunun ikiden fazla çekimlerinin yapıldığı örnek adedi de artırılabilir. Bu tarz filmler bir edebiyat yapıtından uyarlama da olabilir; yabancı bir filmden de (veya kitaptan). Aslında bu noktada “ikiz film” terimine daha yakışacak başka bir örnekleme grubu ile karşılaştık. Az da olsa bunun örnekleri verildi. Seden, Ne Şeker Şey (1962) diye bir film çeker. Kalabalık kadrolu (Arsoy, Şoray, Serengil, Efekan, Candan, İnsel, Tekçe, Öz, Şen, Kentmen…) filmin ticari başarısı üzerine, bir salon komedisi olan filmin, bir benzeri, -devamı değil- farklı bir öyküyü aynı espri anlayışı içindeki bir benzeri, bir yıl sonra Badem Şekeri (1963) adı ile ve yine kalabalık bir kadro (Hakan, Şoray, Girik, Efekan, Serengil, Öz, Avcı, Kentmen, Akçatepe…) ile çekilir. Seden, bu filmlerin ayrı ayrı yeniden çevrimlerini yapacaktır. (Ne Şeker Şey – “Gül ve Şeker” ve “Dokunmayın Şabanıma” / Badem Şekeri – “NewYork’lu Kız”) Seden, Ne Şeker Şey ve Badem Şekeri’nde yaptığını, 1972’de tekrar yapacak, “Aslanların Ölümü” / “Tövbekâr”, konuları farklı ama, kadroları birbirine yakın ve ilki ikinciyi tetikleyen (“ikiz”-?) filmler olacaktır. Tekrar etmiş olacağız ama, yapılmış birçok filmin tekrar yapıldığını gösterecek liste hayli kabarıktır. Biz yukarıda farklı nedenlerle tarafımıza ilginç gelen filmlerden bazılarına değindik.

Ne kadar “ikiz” denir bilemem ama birbirini hatırlatan, bir başka değişle “bağlantılı” iki filmde Gemide ve Azize’dir..

12) GEMİDE (SERDAR AKAR) / AZİZE (LALELİ’DE BİR AZİZE) (KUDRET SABANCI)

Sinemada, farklı kişilerin, farklı olaylarla başlayıp, belirli bir mekânda veya olayda kesişen öykülerini farklı anlatım dilleri ile anlatan filmler zaman zaman yapılmaktadır. Ne Gemide, ne Azize (1998) böyle filmlerden ama bir kendine haslığı var. Farklı grupların öykülerini anlatan filmlerin, kahramanlarının yolu bir yerde kesişiyor, bu kesişme anı iki filmde yer alıyor. Yani bir film içinde kesişen öyküler yerine iki filmdeki olaylar/öyküler arasında yer alan, bu nedenle de her iki filmde de anlatılan bir öykü bölümü var. Bu ise filmleri, diğerlerinden farklı kılıyor.

(Benzetmek ne kadar uygun düşer bilemiyorum ama, Balzac benzer bir yöntemi romanlarında kullanır. Bir romanında bir cümlede söz ettiği bir kişi diğerinin kahramanı olabilir, birbirinin devamı olmasa da romanlar arasında, kahramanları ile bağlantı vardır, bizde de Attila İlhan, Aynanın İçindekiler üst başlığında topladığı romanlarında aynı yöntemi uygular.)

Akar ve Sabancı’nın filmlerinde yer alan bölümler her iki filmin içinde bir bölüm olarak yer alırken filmleri de birbirine “bağlantılı” hale getiriyor.

(Bu arada Azize filminin bir özelliğinden daha söz etmek gerekir. Filmin afiş adı “Laleli’de Bir Azize”, jenerik adı ise “Azize – Bir Laleli Hikayesi”. Bunun bir başka uygulaması 1949 yılında yapılır. Hadi Hün’ün yönettiği tek film İstanbul yakasında Harman Sonu, Kadıköy yakasında Köy Güzeli adı ile gösterime çıkarılır.)

12+1) BİR MİLLET UYANIYOR -lar / MUHSİN ERTUĞRUL (1932) – ERTEM EĞİLMEZ (1966)

Sinemamızda iki tane Bir Millet Uyanıyor isimli film var. Afiş ve jeneriklerinde ve de kaynak kitaplarda her iki filmin de Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu’nun “eserinden” uyarlandığı yazar. Tepedelenlioğlu’nun böyle bir eseri, en azından bir öyküsü, bir romanı yoktur. Gerçi filmin ön metnini Tepedelenlioğlu yazmıştır, bu roman veya öykü, hatta senaryo değildir; bir sinema için yazılmış metin, bir film öyküsüdür. İçinde filme esas olan olaylar olduğu gibi yer yer Nutuk’dan (M. K. Atatürk) alıntılarda bulunmaktadır. Bu özellikleri yanında film, özellikle Ertuğrul’un en önemli filmleri arasında yer alır, buradan sinemamız tarihinde de -yapıldığı zaman unutulmamak kaydı ile- önemli bir yer tutar. Bu filmle aynı adı taşıyan, afiş ve jenerik bilgileri ile aynı eseri (!) kaynak gösterilen Eğilmez’in filmi ise bir “ikiz film” birlikteliği taşımaz, bu filmleri birbirleri ile benzerlik nedeni ile karşılaştıramazsınız. Eğilmez’in filmi, Ertuğrul’un filmi ile ilgisiz iken daha çok John Sturges’in The Magnificent Seven filmine yaklaşır, öykü olarak yeni bir uyarlama değilse de, atmosfer olarak bu filme yaklaşır.

Bir Millet Uyanıyor -ların ilginç bir ortak noktası vardır, öyküler farklı olmasına rağmen her iki filmde de, gerçek bir kişi ve Kurtuluş Savaşı kahramanlarından olan Yahya Kaptan filmin karakterlerinden biridir. Her iki filmde de Yahya Kaptan’ı -34 yıl ara ile- Atıf Kaptan oynar (her iki filmde de pusuya düşürülerek öldürülür -gerçekte de öyledir-) Ertuğrul’un filmindeki oynayışı ile çok beğenilen Atıf Kaptan, Kaptan soyadını, bu filmde canlandırdığı tipten dolayı alır. (Atıf Kaptan’ın soyadı daha önceden Terzioğlu idi, Bir Millet Uyanıyor 1932 çevrildi, soyadı yasası ise 21.6.1934 yürürlüğe girdi. Sinemamıza uzun yıllar emek veren Atıf Kaptan, bu rolün gördüğü kabûl ile soyadını değiştirdi.) / Bir not daha: Yahya Kaptan karakteri daha sonra bir TV dizisine (Hilmi Akyalçın – Engin Temizer) konu oldu ve dizinin sinema versiyonu da hazırlandı. /

(13 Ocak 2008)

Orhan Ünser

11 Ocak 2008 Haftası

“4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün”, komünist rejimin ‘her anlamda’ soğuk, gri, tedirgin edici yüzünü gösterdiği son dönemde, genç bir kadın / üniversite öğrencisi olmanın ve bir de arkadaşı için fedakârlıkta bulunmanın en gerçek haliyle nabzını tutarken, bazı anlarda nefesiniz kesiliyor: Gerçek zamanlı sahnelerde, oyunculuğun en yalın – çıplak hali şaşırtıcı!

“Bana Söz Ver”, Kusturica’nın eğlenceli, çılgın, ‘saçma!’, iğrençlikle estetiği aynı sahnede barındıran filmlerinin son halkası; ona çok bayılanlar için ideal tabii: Sinemanın en uzun soluklu ve ‘geniş’ öpüşmeleri bu filmde!

“Benim Aşk Pastam”, insanın sonsuz sevgi ve aşk arayışının bu durağında, çerçevenin en sağında ya da en solunda yer alan karakterlerin yanlarındaki o ‘büyük boşluğu’ doldurma arayışları, ılık bir öyküleme biçimiyle yüreğinizi kıpır kıpır yapıyor: “Aşk Zamanı”nı anlatmış bir Uzakdoğu feylesofunun bakışıyla, Amerika’da bile düş kırıklıkları, acılar, yalnızlıklar aşılabilir, buna inanın! Not: Albümü de en az film kadar değerli.

(08 Ocak 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Antalya Altın Portakal Jürisinin Kararıyla İlgili Zorunlu Bir Yazı

Belirli bir emek ve genelde de acılı bir süreç gerektiren sanatsal üretimin, belgesel üretiminin ya da herhangi bir üretimin bir aşamasında filminizi, yada ürettiğiniz sanatsal ürünü DVD.lere basıp zarflara koyup hiç tanımadığınız ya da biraz tanıdığınız, kimisinin belgesel ve estetik anlayışına, etik anlayışına, cesaretine güvendiğiniz veya güvenmediğiniz veya hiç de aynı fikirde olmadığınız veya olduğunuz insanlardan oluşan bir jürinin beğenisine yolluyorsunuz.

Geçen yıllarda jürilerin manipüle edildiğine, tehdit edildiğine ya da açık bir sübjektiflik içinde karar verdiğine tanık olduğum zamanlar oldu ancak bunlarla ilgili konuşmamayı tercih ettim. Çünkü filminizi yollarken bu sübjektiflik payını hesaba katıyor ve risk alıyorsunuz.

Herhangi bir jüriden dürüst bir karar kadar sübjektif ve taraflı bir karar bekleyebilirsiniz. Herhangi bir jüriden ahlâki ya da estetik bir suç işlemiş, hırsızlık yapmışsanız meselâ hakaret de bekleyebilirsiniz. Bunun ötesinde ne kadar emekle çekildiği filân zerre kadar önemli değildir sanatta işiniz kötüyse olumsuz eleştiriye maruz kalabilirsiniz.

En iyi ve olumlu bir yaklaşımla bile sanatsal uluslararası tanınırlıkları, belgesellerinin estetik ve etik duruşu hemen herkesinki kadar ve gibi olan bir jürinin, içlerinde yaptıklarının belgesel olup olmadığı bile tartışılabilecek kişiler olan bir jürinin, bugüne kadar diğer üç versiyonu olan hayır, ışık insanları ve ışık insanlarının ince yürüyüşü ile uluslararası ve ulusal festivallerde ödül almış olan belgeselimizi amatör olarak değerlendirmesi anlayışla karşılayabileceğim bir durum değil.

Eğer bu jüriyi değerlendirirken onların benim işime gösterdikleri saygısızlığın binde biri kadar kötü niyetli olsaydım bir yukarıdaki paragrafı şöyle yazabilirdim: Benim yaptığım estetik düzeyde ve çeşitlilikte işleri olmayan, benim işlerimin gösterime girdiği coğrafyanın çok daha sınırlısında tanınırlıkları olan ve sınırlı kabûl gören, sürekli olarak belli kurumların desteğinde ve televizyonda sürekli var olma kaygısıyla hayat boyu etik ve estetik tavizler veren… Teorik ve teknik birikimleri benden çok daha geride bir jürinin gaddarlığının derecesini anlamama ve anlayışla karşılamama olanak yok.

Bunu yapmaya hakları yok. Bunu hangi kriterlerle yaptıklarını açıklamaları gerekiyor. Bu jürinin durup dururken yalnızca bana değil ama bu kadar yönetmene böyle bir şey yapmaya hakları yok. Bunun için benden daha iyi, önemli birer yönetmen olmaları gerekiyor en azından.

Peki biz bu kadar kinci, acı dolu ve yaralı (ki yaralı olmak ölü olmaktan beter bir durumdur) bir insan gurubuyla ülke ve toplum olarak ne yapabiliriz. Bunun yanıtını bu yazıyı okuyanlara bırakmak isterim.

Ulusal festivallerin önemli bir kısmi ile ilgili genelde olumsuz fikirlerim var, bunları ve gerekçelerini geçmişte yazdım. Bu nedenle de çok uzun bir müddettir bir iki özel festival hariç, özel gösterimler ve toplu gösterimler hariç filmlerimi ulusal festivallerin yarışmalı bölümlerine yollamıyorum.

Geçmişte hangi festivalleri eleştirdiğimi, ya da hangi kurumları eleştirdiğimi o kurumlar bilir çünkü ben her şeyi dolaysız ve insanların yüzüne karşı yapmak prensibinde birisiyim. Eleştirilerim ve gerekçeleri bu kurumların birer arşivi varsa duruyordur. Yazılı olarak da yolladım.

Bu filmimizi ulusal festivallere yollama sebebimiz çok önemli bir antiemperyalist sivil itaatsizlik olan Bergama halkının ve bilim insanlarının direnişinin özellikle Kaz dağları ile tekrar gündeme gelen çok uluslu altın şirketlerinin Anadolu’yu talanı anlamında Türkiye’de halk tarafından izlenmesini önemli bulmamızdı.

Sonuç olarak tekrar etmek gerekirse, Antalya Altın Portakal Belgesel Jürisinin kararını ve bu kararın gerekçesini hiç bir şekilde kabullenmiyorum ve içtenlikle kınıyorum.

Diğer filmleri seyretmedim, onların içinde önemli bir kısminin belki de tümünün ön elemeyi geçtiğine göre ödüle lâyık olduğunu düşünüyorum. Ön eleme bu manaya gelir, ön elemeyi geçen her film potansiyel bir finalist ya da ödüllü filmdir. Final jürisi bunu bilerek görev alır. Bütün bu tartışmaları insanların sürekli birbirinin canını yakmaya çalışacak kadar acılı bir ruh halinde yaşadığı bu ülkede bile doğal karşılamıyorum. Bu jüri benim festivale yolladığım film için bu gerekçeyi kullanamaz. Kullanırsa bu benim baktığım noktadan saygın bir karar olmaz şeklindeki düşüncemi jüriyle ve sanat anlayışını anlamlı bulduğum çevremle paylaşıyorum. Nasıl onlar bu absürd kararlarını herkesle paylaşacak yetkiyi bulmuş ve bu kararı imzalamışlarsa ben de kendimi bunları söylemek zorunda hissediyorum.

1995 yılında kısa bölümünü oluşturduğumuz ve başlattığımız ve bir çok kişi tarafından hâlâ hatırlanan Antalya Altın Portakal Festivali’nin bize teşekkürü de böyle olmalıydı herhalde. Halktan kopmuş, sırça bir sarayda, sanattan başka her şeyin öne çıktığı ve dedikoduları sanattan daha önde, uzun film festivali dışında hiç bir bölümü önem taşımaz görünen bir festival.

Kültür ve sanatla uğrasan gazetecileri bu gazetelerin sahipleri bir bardak suyu bile festival yönetiminden talep etmeyecek bir maddi ve manevi güçle festivallere yollamadıkları sürece biz festivallerde neler olduğunu basından ve televizyonlardan asla tam olarak öğrenemeyeceğiz, eleştirinin bu kadar eksik ve yetersiz olduğu bir ortamda da festival yöneticileri ve festival yapan kurumlar kendilerini bir tur tanrı gibi görmeye, insanlar da içeriği son derece tartışılır olsa da sanatsal etkinlikleri gayet parlatılmış görmeye devam edecekler.

Maalesef şimdi oturdum iki saattir bunları yazıyorum. Değer mi acaba benim başka işim yok muydu. Sessiz kalmaya olağanüstü dikkat ettiğim bir ortamda bunu mu konuşmalıydım.

Cevap evet olmalı. İnsanların bu kadar ağır yaralı olduğu bu ülkede yaralanmadan kalmayı nasıl başaracağız.

(04 Ocak 2008)

Ethem Özgüven

Yeni Bir Atıf Yılmaz Kitabı

Gazeteci Müjde Arslan’ın (fotoğrafta sağda) Atıf Yılmaz’ın yarım asrı geçen sanat yaşamında yaptığı röportajları derlediği kitabı Rejisör / Atıf Yılmaz, Agora Kitaplığı’ndan çıktı.

Atıf Yılmaz’ın en eski röportajı olan, 1952 yılında Orhan Kemal’in yaptığı röportajla başlayan kitap, 2006 yılında Pınar Tınaz Gürmen’in yaptığı röportajla son buluyor.

Kitapta yer alan ve sinema eleştirmenleriyle, gazeteciler tarafından yapılmış olan bu röportajlarda samimi itiraflarda bulunan Atıf Yılmaz’ın, sanat görüşünü, filmlerini ve yaşadığı döneme ilişkin fikirlerini öğrenmek mümkün.

Müjde Arslan Kimdir?

1981 Mardin doğumlu. Dicle Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü’nden mezun olduktan sonra yüksek lisans eğitimini Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema Bölümü’nde yaptı. 2001 – 2007 yılları arasında Gündem Gazetesi’nde kültür-sanat muhabiri, sinema yazarı ve kültür – sanat editörü olarak çalıştı. Yurtiçi ve dışında çeşitli ödüller alan ilk kısa filmi Son Oyun’dan sonra Nora adında bir kısa film ve İkinci Adres adında bir TV belgeseli çekti. Sinema filmlerinde reji asistanlığı yapan Arslan, Sinemada Ölüm kavramı üzerine akademik çalışmasını sürdürüyor. ‘Rejisör’ Atıf Yılmaz, Arslan’ın ilk kitap çalışması.

Sizler için kitabın yazarı Müjde Arslan (fotoğrafta sağda) ile kitabıyla ve Atıf Yılmaz ile ilgili kısa bir röportaj yaptık.

* Kitabınızın doğuş hikâyesi nedir? Neden Atıf Yılmaz’ı seçtiniz?

Atıf Yılmaz, arşivi en dağınık yönetmenlerden biridir, kimi filmlerini bulmak bile pek olası değildir. Sinemada yüksek lisans öğrencisi olarak Türk sinemasına dair kaynakların yetersizliği, kendi kaynağını oluşturma ve başka çalışmalara yol açmasını sağlama ihtiyacı bu çalışmanın başlamasına yol açtı. Toplam bir buçuk yıllık sürece yayıldı, ancak bu süreçte bile her defasında vazgeçtim çünkü elde çok az röportaj vardı ve röportajların kalitesi günümüze yaklaştıkça düşüyordu. Bu aynı zamanda Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu kültür sanat ortamına da ayna tutuyordu. Bu çalışmanın başkalarıyla paylaşma ihtiyacı Orhan Kemal’in 1952 yılında yapılmış röportajını bulduğumda belirdi, çünkü Atıf Yılmaz sinemaya başladıktan bir yıl sonra yapılmıştı röportaj ve bugün hiç duymadığımız türden cesur, amacı net, gevelemeyen sorular soruyordu.

* Her dönem ses getiren bir yönetmen olan Atıf Yılmaz hakkında yazılan ve yayınlanan çok fazla yazı olsa gerek. Siz bu kitap için derleme yaparken neye göre seçtiniz yazıları?

Filmografisini esas aldık. İlk başta kaynakçalarda belirli kaynakları taramak dışında bir takım kıyıda köşede kalmış röportajları arıyorduk, kimsenin fark etmediği. Röportajlarda sanat görüşünü açıklıyor, filmleri üzerine düşünüyor, yanıtlıyor ya da yeni sorulara sürüklüyor. Ama en önemlisi o dönemki sinema ortamı hakkında, üretim tarzları, düşünce tarzları hakkında bize önemli bilgiler veriyor. Türkiye’deki kültür ortamının 1950’lerden günümüze nasıl değiştiğinin, bir film yapım sürecinin nasıl evrildiğini ortaya koyuyor. Röportajların içeriğinde çok önemli anekdotlar da gizli, bu tabi ilgilisi için, bu çalışmayı devam ettirmek isteyenler için birer ipuçları verecektir.

* Hangi yazarların yazıları var kitabınızda?

Kitapta bir araya getirdiğimiz röportajlar, yarım yüzyılı aşan bu süreç içinde dönemin en önemli sinema yazarları tarafından yapılmış. Bunlar arasında Orhan Kemal’in yanı sıra Engin Ayça, Attila Dorsay, Vecdi Sayar, Hilmi Etikan, Ayça Atikoğlu, Mehmet Erdem, Hızır Tüzel, Erhan Sökmen gibi isimler bulunuyor.

* Atıf Yılmaz’ın sineması hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Atıf Yılmaz çeşitlemeleriyle tanınıyor. Bu yüzden sinemasına belli dönemlere ayırmak gerekir. Yarım asrı geçen sürede, bu kadar çok film çeken bir yönetmenin denemeler yapmaması, başka stiller uygulaması kaçınılmazdı, kaldı ki buna Atıf Yılmaz’ın girişimci yenilikçi ruhunu da katmak gerekir. Atıf Yılmaz’ın sinemasında ilk yıllarından itibaren piyasa filmleriyle, meselesi olan filmler birbirini izler. Gişede başarısız olan her film, olumsuz yeni bir kaç film yapımı demek. Bu sadece Atıf Yılmaz için değil, anılarında bunu dillendiren Lütfi Akad ve diğer yönetmenler için de geçerli. Her ne kadar bugün çok sevdiğimiz filmlerin yönetmeni olarak nitelesek de bu isimleri, yapımcı baskısı ve sansür korkusundan ötürü tüm sanatsal birikimlerini ortaya koyduklarına inanmıyorum. Her yıl film, kesintisiz film çekmelerine rağmen ciddi ekonomik sorunları o yıllarda, bu da onları sinemada istemedikleri başka arayışlara götürmüş. Ucuz melodramların, kokuyu tahlil edip, pazara sunulan filmlerin çoğunluğunun sebebi budur.

* Atıf Yılmaz, hiç sinema kitabı okumadığını söylermiş bu doğru mu gerçekten? Cevabını alma şansınız oldu mu?

Evet, bunu birkaç röportajında söylüyor, önce ti’ye mi aldığını yoksa ciddi mi olduğunu anlamaya çalıştım. Doğrusu ilk başlarda Atıf Yılmaz’a bu sözlerinden dolayı kızıyordum, hayalimi, imgemi parçalıyordu ancak sonradan düşünceleriyle mesai yaptıktan, sinemasının bu kadar içine girdikten sonra başka yüzlerini gördüm Atıf Yılmaz’ın. Evet, teori, kuram okumuyordu ama hayatla yan yana duran başka bir okuma üslûbu vardı onun.

* Atıf Yılmaz’ın kişiliği hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Atıf yılmaz’la birkaç kez yan yana gelme fırsatını da buldum, herkesin bildiği üzere çok samimidir, bu filmlerinde aldığımız hissin çok benzeridir, o filmleri gibidir, filmleri onun gibi. Herkes başka bir Atıf Yılmaz’ı sever, onu tanır, kimisi kadın filmlerini, kimisi kasaba filmlerini, kimi uyarlamalarını sever, onunla ilişki kurar. Benim en çok sevdiğim Atıf Yılmaz filmi Ah Güzel İstanbul’udur, bu filmin yönetmenin ruhuna en yakın duran ve en başarılı filmi olduğunu düşünüyorum. O yıllardan bugüne öyle büyük anlamlar taşır ki, bize günümüz hakkında bugün Türk sinemasının söyleyemediği sözleri söyler, önemli açılımlar sağlar. Meşhur olmak isteyen saf, naif, sevimli bir genç kız (Ayga Algan), henüz ölmeyen değerlerin temsili bir İstanbul beyefendisi Haşmet ve eski bir fotoğraf makinesi…

* Türk sinema tarihinde Atıf Yılmaz nasıl bir yerde?

Atıf Yılmaz, Yeşilçam’ın doğuşunda, Türk sinema tarihinde Lütfi Akad, Metin Erksan gibi birkaç isimle birlikte köşe taşlarından biridir. Üretimi de hesaba kattığında hiç durmadan film çekmiş, yılda 6 film çektiği yılların olduğu filmografisi nasıl bir öneme sahip olduğunu gösterir ancak sadece nicelik olarak değil, en kötü Atıf Yılmaz filmi bile özenlidir ve belirli bir estetik değere sahiptir. Çevre düzenlemesi, çerçeve, kalabalık kadroları yönetişindeki incelik, ekip kurmaktaki ve yetiştirmekteki başarısı onu usta yapan özelliklerindendir. Şu da atlanmamalıdır, Atıf Yılmaz Türkiye sinemasında ekip olarak çalışmasını başarmış, Türkiye’nin en önemli düşünce adamlarıyla yan yana durmuş ve Türkiye sinemasına yön verecek genç sinemacıları yetiştirmiş bir yönetmendir. Sanıyorum bizim gibi genç sinemacıların da ondan öğreneceği çok şey var.

(04 Ocak 2008)

Serpil Boydak

04 Ocak 2008 Haftası

“Büyük Hazine: Sırlar Kitabı”, şifre çözmeyi ve zekâ oyunlarını sevenleri ipuçlarının peşine takarak teknolojisi yüksek bir maceraya, yeni-cazip oyuncuların katılımıyla çıkarıyor: Örneğin “Kraliçe” Helen Mirren, bir aksiyon oyuncusu olarak hiç de fena değil.

“Hayatta İki Kez”, otuz-kırk yıl öncesinin Avrupa Sineması’nı bilenleri mıknatıs gibi çekebilecek hikâyesi, iki oyuncusu ve ‘şık bir güldürü’nün inceliklerini taşıyan komiklikleri sayesinde, bu haftanın en iç açıcı filmi olma vasfına erişiyor: Tam 60 yaşında korkusuzca soyunabilen Charlotte Rampling’e gelin de âşık olmayın!

“Rıza”, sıradan insanların acılarını kusursuz bir öykülemeyle aktaran, minimalist sinemanın dünya çapında değerlendirilebilecek örneklerinden: İlk sinema filmlerinde, Rıza Akın ve Nurcan Eren’den mükemmel performans elde eden yönetmen Tayfun Pirselimoğlu’na bravo!

“Yargısız İnfaz”, Güney Afrika doğumlu müthiş bir yönetmen olan Gavin Hood’dan, herkes için son derece güvensiz, hoşgörüsüz, acımasız bir hale gelen dünyamızda, büyük güçler ve maşalarının uyguladığı insanlık suçlarına dair keskin bir eleştiri: Devletin, radikal örgütlerin ya da bireylerin, hangisinin uyguladığı olursa olsun, terörün terörü doğurduğuna da çok isabetle dikkat çekiyor!

“Ölüm Bekçisi”, modern makyaj etkilerinin yaratılmasında önemli role sahip birkaç isimden biri olan Stan Winston ile ekibinin ağırlığını koyduğu ve korkularımızdan beslendiği için bir solukta izlenen fantastik korku: Aşkınız tüm korkularınızı bastırabilecek denli güçlüyse hiç telâş etmeyiniz; ‘Hasatçılar’ sizi alt edemezler!

(05 Ocak 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

İyi Seneler Londra (Bolvadin. İstanbul.)

Şimdi, Berkun Oya, filmine, hiçde önemli olmayan “bir terlikli ayak” ayrıntı çekim görüntüsü ile başlıyor. Sonra Enver’in eşliğinde Yaşar şarkısını söylüyor. Değişik ve zaman zaman araya giren (devam eden), oyuncuları ve de oynadıkları karakterlerin adını veren (!) bir jenerik yurtdışında da tanınan bir şarkıcı, yeni turnesinin basın toplantısında (London) Londra’ya da gideceğini öğrenince, menajeri ile -sonuçsuz- bir çatışmaya girer. Londra’da İngiliz ile evlilik yapmış ve bir bebeği olan arkadaşı vardır. Londra’ya gider. Londra’da bulunan hayranı bir Fransız, gazetede Yaşar’ın orada olduğunu öğrenince, yolculuğunu bir gün erteler ve aynı otele yerleşmeye çalışır, yerleşir de. Yaşar, Enver’in yaşadığı Londra’ya gelmiştir, ama arkadaşının Enver ile görüşüp, geleceğini bildirmesine tepki gösterir. Kalınan otelin mutfağında görevli, Bolvadinli bir aşçı yamağı, kendini otelin protokol görevlisi yerine koyar -Yaşar’a yaklaşmak niyeti ile- birlikte fotoğraf bile çektirir. Arkadaşı, bebeğini bırakacağını Polish bakıcının mazeret bildirmesi üzerine, bebeğini, Yaşar’a bırakarak, kocasının bir konuşma yapacağı yemeğe giderler. Gece devam eder.

Berkun Oya yazarak yönettiği filmi, yazarken düşündüklerini, ne kadar görüntüledi, bunu ancak kendi bilir, ama, bir film yazdığını unutmadığı, çektiği filmle belli oluyor. Sinema olarak yazılırken, film olarak düşünülmüş… Senaryo doğal olarak, film yapmak için yazılan bir metindir ama, dramatik yapısı olmayan (gerçekten yok mu?) İyi Seneler Londra gibi film yazılırken -ve yönetecek kişi tarafından yazılıyorsa- sinema olarak çözüme hazır hale gelmiştir. Görüntü yönetmeninin algıları, oyuncuların yorumları (yoksa rolü değerlendirmeleri mi?) ile senaryo filmleşirken, yönetmen kontrolü elinde tutabilirse (Oya oyuncularına çok hakim) ortaya, dramatik yapı ile ilgi çekmek peşinde olmayan, bir günlük birbirini kesen olaylar / birbiri ile kesişen kişiler, üzerine bir film; gecenin bir yerinde balkondan atlayan (düşen!), aşağıdaki hiç ilgisiz (ilgisiz mi?) bir kişi üzerine düşmesi ile finale ulaşan bir labirent öykü çıkıyor.

Oya’nın sürprizleri de var, yıllar sonra Can Tokay’ı sinemamıza tekrar konuk ediyor.

(Senaryosunu da yazdığı Beyaz Melek ile ilk yönetmenliğini yapan Mahsun Kırmızıgül de bir öykü anlatıyor, kendi senaryosunu yönetirken, -belki- aksamayan bir yöntem kullanıyor, sinemasal keyifli zamanlar yakalaya biliyor, ama yeni hiçbir şey yok, eski Yeşilçam anlatımın teknolojisi gelişmiş yeni hali—)

Hiçbir filmi bir diğeri ile karşılaştırmak istemem ve filmler hakkında da genel olarak eleştiri yazmam ama, İyi Seneler Londra’yı seyredince, bu film hakkında yazı (eleştiri değil) yazmak istedim. (Beyaz Melek, bu isteği vermedi, -belki- Çilingir’in talebi ile yazabileciğim.)

(28 Aralık 2007)

Orhan Ünser