Kategori arşivi: Yazılar

Suna

Suna, dört üniversite arkadaşının, 1971 ve 1980’deki dağılışlarından sonra bir araya gelişleri ile başlayan gerçeklerle (kendi aralarında bile, birbirlerine söylemedikleri, kişisel, kendi ilişkilerine ait gerçeklerle) yüzleşmeyi sinemalaştırıyor… Anlatıyor demiyorum, çünkü filmin açılışından başlayarak olanlar, sinemamızın alışık olmadığı bir üslûpla görselleştiriliyor.

Babasının ölümü ile taşraya (Edremit) dönen Suna, eczaneyi devam ettirmek durumunda kalır (dönmeyebilirdi), bir süre sonra, hem hemşerisi hem üniversiteden arkadaşı Erol ile ısrarları (ve çevresinin itelemesi) ile evlenir. (Evlenmeyebilirdi.) Oysa aynı gruptan Selim ile diğerlerinin bilmediği yakınlaşmaları olmuş, hatta nikâh günü almışlardır. Dağılışları sırasında birbirlerinden kopuşlarının nedeni ve aralarındaki yakınlaşma yıllar sonraki buluşmada ortaya çıkacaktır. (Söylenmemiş gerçeklerden biri.) Sevgi ise yurt dışına gidenlerdendir, araya giren zaman, gidiş nedenlerini ve orada olanların öğrenilmesini engelleyecektir, ta ki son buluşmaya kadar.

Sinemada bir öykü nasıl anlatılır? Sinema dili ile (görüntü ile). Yazında anlatım dil ile yapılır, yazarlar ait oldukları dili kullanırlar ve her ne kadar bu dil yazı ile kullanılırsa da, başlama noktası ses’e dayalıdır. Sinema da ise görüntüdür, ama nasıl görüntü?

Suna, bir aşk filmi, ama yaşanmış, kopukluğa uğramış, yanlış değerlendirilmiş, küllenmiş, gerçeklerin ortaya çıkışında ise araya giren zamanda yaşananlarla geri getirilmesi olanaksızlaşmış, buruk acısı hâlâ yürekleri sızlatan bir aşk.

Ama Suna’yı değişik bir film yapan, kullanılan sinema dili (görüntü). Sinemamızın çok kullandığı, karşılıklı konuşan iki kişinin çekimlerinde, açı/karşı açı çok kullanılan bir tekniktir. Ayça, açı/karşı açıyı kullanmıyor. Bunun için konuşan kişiler görüntüde ikiside aynı anda bulunuyorlar. Sevgi eczaneye gelerek Suna ile ilk konuşmasında, Sevgi’nin yüzünü bir süre göremeyiz. Yaşamda da böyledir, hayatta açı / karşı açı yoktur. Bu, filmin gerçekçilik iddiasından kaynaklanmıyor, Ayça’nın benimsediği anlatımdan (görüntülemeden) kaynaklanıyor. İç sahnelerin çekimlerinde, özellikle, Suna’nın evinde görüntüde bulunanlar alıcı ile izleniyorlar çoğunlukla; kesme (cut) kullanılmıyor. Açı/karşı açı yapmayan Ayça kaydırma (traveling) ve çevrinme (pan) kullanmayı seçiyor, uzun uzun. Kahramanlarımız ikili konuşmalarda bazı sır’lar açıklıyorlar veya konuşmalarda geçmişteki olaylardan söz ediyorlar, ama filmde hiç flash-back yok. Geçmiş sadece söz ile dile getiriliyor, herkes kendi gerçeğini açıklıyor ve karşısındakini şaşırtıyor. (Sözlü bir sürprizi İstanbul’dan gelen Selim yapıyor, sorulan soruyu, “soğuktu ‘ve’ yağmur yağıyordu” diye cevaplandırıyor.)

Suna’dan başlayarak dört karakterinin uzun yakın plân çekimlerinden sonra görüntüyü donduruyor. Bunları izlerken aklıma, yazın alanında yazarların, bazı altını çizmek istedikleri kelimeleri BÜYÜK harflerle yazmaları veya dikkati yoğunlaştırmak istedikleri kimi zamanlarda birkaç kelimeyi aralıkvermedenbirleşikyazmaları gibi kullandıkları (kullanabildikleri) teknikler geldi. Evet bir çok çekim uzun, uzun olduğu için de filmin temposu ağır, Suna’nın da -büyük şehirde kalarak- bu tempoyu (en azından kendisi için) değiştirme düşü, kimsenin (kocası dahil “eski arkadaşlarının da”) ilgisini çekmiyor. (Bu filmin temposunu değiştirir mi idi? Değişmesi gerekir mi?)

Suna -bana göre- finaldeki son sekanstan önceki sekansta bitiyor. Final sekansında Suna kumsalda yürür tek başına ve denize bakmak için seyirciye / kameraya sırtını döner ve jenerikte ki şiir tekrar geçmeye başlar. Suna denize bakar, denize, sonsuzluğa… (Deniz sonsuz mudur? / Edremit’te çakılıp kalmış, yıllar sonra yapılan açıklama ile nedenini öğrendiği, artık kavuşması imkânsız aşkını bulan biri için? Hâlâ devam edecek olan, sıkıcılığı bile sıradanlaşmış evliliği olan biri için?/)

*****

Fikret Bey

İlerlemiş yaşına, geçirdiği onca badireye, bir süre önce atlattığı hastalığa, iflâsın dağıttığı işine rağmen emektar bekçisi ile kendisinden başkasının olmadığı işyerine devam eden Fikret Bey’in bir gününün ilginç ne tarafı olabilir? Sabahleyin gelip çayların içildiği, kirasını ödemeyen kiracılardan, hele bir tanesi işinde kullandığı Fikret Bey üzerine olan elektriğin ücretinide ödememektedir. Fikret Bey yurt dışında olan beş yıldır görmediği oğlunu da anar, hasretle, vakit geçip zaman ilerler, akşam eve geleceğine kızına söz verdiği halde, iş yerinde kalarak -güya, ödenmeyen elektrik borcunu çözümleyecektir- emektarı ile menemen, beyaz peynir yerler, rakı içerler… Alınıp okunan “Cumhuriyet Gazetesi”nden 1988 yılında olunduğunu öğreniriz, bahçelerinde bulunan köpekleri “prenses” zabıta ekiplerince vurularak öldürülmüştür, fotoğraflar arasındaki görüntüsü diğerlerinden ayrılarak duvardaki yeni yerine konulur. İkinci Dünya Savaşı çıkmasa idi, gittiği Almanya da mühendislik eğitimi görme düşüncesindeki Fikret Bey ülkesine dönerek çıraklık ilişkisinden usta olur. Ülkenin ilk kalorifer kazanlarından birini yaparsa da, işten elini çektiği günlerde sobalı evde oturmaktadır, çevresindekilerin hepsinin “amca”sıdır ama. Günün sonunda, emektarına ölürse işyerinin bahçesine gömülmek istediğini söyler, domates yetiştirdikleri bahçeye…

Sibel Köksal’ın Fikret Bey’i büyük çoğunluğu bir oda içinde geçen, oda tiyatrosunu andırır (böyle bir deyim hiç kullanmadım ama) bir oda sineması (oda filmi!) Necla Algan’ın senaryosu, hiçbir şeyin olmadığı bir günün yaşanırlılığını, dramatik tuzakların uzağında hazırlamış, yılların birikimi ile Erol Keskin, Fikret Bey ile yeni bir kimlik üretiyor. Çay, sütlü kahve ve rakı, birde bol bol sigara içiyor Fikret Bey, bu eylemsiz gününde.Elektrik bedelini ödemeyen, kirasını ödeyemediği için tahliye kararı almasına rağmen acıyıp çıkarmadığı o gün ortalıkta görünmeyen kiracısına çatıyor, prenses’e yanıyor ve on beş gündür evine gitmeyen emektarına yine izin vermiyor -yalnız kalmamak için, yalnız kalmamak…

Fikret Bey gibi Fikret Bey filmi de -ne yazık ki- yalnız kalacak filmlerden biri sinemamızda; yalnız olmak (kalmak), hiç olmamaktan iyidir. İyi yalnızlıklar Fikret Bey.

*****

Orhan Ünser’in Bir Okuruna Cevabı:

Sn. Jale Yılmaz

Öncelikle ilginize teşekkür ederim. Yönetmenlik konusundaki kafama takılan bazı şeyleri yazıya geçirince, Sn. Çilingir kanalı ile sizlere ulaştı. İlgilenmişsiniz. Yönetmenlik yazdım ama bu konuda amatör, profesyonel deneyimim yok. Denemediğim bir alanda öneride bulunmak istemem ama, size şunları söyleyebilirim. Yönetmenlik konusunda, bulabilirseniz kitaplar okuyun, okulda bu konuda öneride bulunacaklardır. Bu size yönetmenliğin teknik taraflarını öğretebilir. Klâsikleri izleyin. Okuduğunuz öykü ve romanları görsel olarak düşleyin ve bunları -kendinize saklamak üzere- yazın / yazmaya çalışın. Yazdığınız, kurduğunuz öyküleri görsel olarak tekrar yazın, saklayın, bir zaman sonra elden geçirip yazdıklarınızı okuyun ve yeniden değerlendirin. Makineniz varsa fotoğraf çekin, kurgu yapılabilecek filmler çekin. Eğitiminizi tamamlayın, öğrendiklerinizi, sindirmeye, yeniden üretmeye çalışın, olanağı varsa set’lerde bulunun… Erksan’ın dediği gibi, “sinema kolektif sanattır ama herkesin benim dediğimi yaptığı bir kolektif sanattır.” düşüncesini unutmayın. Bir gün set’e -yönetmen olarak çıkarsanız- teknik olanaklarınız ne olursa olsun, kafanızda daha önceden (senaryo yazarının yazdığı üzerine yaptığınız) kurguyu, oyuncular ve görüntü yönetmeni ile canlandırın, sonra kurgucunuz ile teknik bakımından ve kendiniz olarak içerik bakımından (yeniden) üretin.

Aslında yönetmenlik, bir meslek olarak yapılabilen bir sanatkârlıktır, her yönetmen sanatkâr olmayabilir. Yönetmenliği sanatkârca yapmak da, yapmış olmak da bir meslek sahibi olmak değildir.

Tekrar ilgine teşekkür eder, yaşamda, çalışmalarında ve sinemada başarılar dilerim. – Orhan Ünser.

(29 Kasım 2007)

Orhan Ünser

Belgesel Yarışmasında Birinci Bulanamaması Üzerine

Antalya Film Festivali Belgesel Film Yarışması’nda birinciliğe lâyık belgesel film bulunmaması üzerine kameraarkasi.org sitesinden Hayri Çölaşan konuyu inceliyor:

Merhaba; Ankara Film Festivalinde belgesel bölümü jürisi birinciliğe aday film bulamadı. Bunun nedeni yarışma şartnamesinde belirtilen; belgeselde yeni çekim teknikleri yaratmak, yeni anlatım dili oluşturmak şartalarına uygun film bulunamaması olabilir.

Antalya Film Festivali belgesel jürisi de yine belgesel dalında birinciliğe aday bulamadı. Bunun nedeni de resmi açıklanma yapılmadığı için söylenilenlere göre belgesel film çekim tekniklerinin yetersizliği olarak görünüyor. Bir durum değerlendirmesi yapalım.

Neden belgesel jürileri böyle kararlar alıyor? Belgesel hocaları, eski ve tecrübeli belgeselciler hatta iyi yönetmenler jüride yer alıyor. O zaman hemen jüriyi suçlamayalım.

Bu soruyu kendimize sormalıyız.

Cevabı ise tahmin edebiliyoruz.

Madde 1

El tipi (Hadycam) amatör kameralar ucuzladıktan sonra herkes artık bu kameralara ulaşabiliyor. Canon XL1 veya Sony FX1 gibi kameralar da amatör sınıfına giriyorlar. Diğerlerinden farkı yok.

Amatör olma nedenleri broadcast olmayışları ve broadcast gereklerini yerine getiremeyecek kadar basit olmaları.

Amatör kavramında en önemli unsur ışığı kontrol etmektir. Bu tip kameralar ışığı kontrol edemez. Bu nedenle de ürettikleri resim kötüdür.

Ancak ev kullanıcıları, evde çocuklarını çeksinler, anılarının çeksinler diye üretilmişlerdir. Film çekelim diye değil.

Ancak bizler özellikle içimizde mektepli olanlar bir belgeselin görüntü kalitesinin seyirciyi etkilemede önemli bir unsur olduğunu biliriz.

Madde 2

Pekiyi sadece iyi bir broadcast kamera ile belgesel çekmek yetiyor mu?

Hayır. Çünkü görüntü kalitesi kadar içerik yani ne çektiğin de önemli. Çektiğin görüntünün amaca hizmet etmesi, konuya yardımcı olması ve estetik olması lazım.

Bunu yapmak için örneğin ben 23 yıl önce fotograf çekmeye başladım. 9 yıl ışıkta çalıştım. 11 yıldır da kamera kullanıyorum ve zorlanıyorum, benim durumumda olan bir çok iyi kameraman da bazen uygun resim şartı sağlayamıyor. Çeşitli nedenlerden tabii.

Şimdi, biz kameramanlar iyi eğitim alıp, kendimizi doğru ve düzeyli yetiştirmemiz gerekir. Bir kere kameraman yönetmenden tecrübeli olmalıdır. Yönetmenin isteklerini yerine getirirken kendi yorumunu ortaya koymalı, amaca hizmet eden görüntüleri çekerken estetik resimler çekmelidir.

Eline her kamera alan belgesel çekerse tabii ki görüntülerin amaca hizmet etse bile estetik kaygısı taşımaması kaçınılmazdır.

Profesyonel bir kameraman montaja uygun çekim yapar. Kameram var diye çekim yapan ise montajda görüntüleri ekleyemez ve kurtarmaya çalışır.

Madde 3

Işık yapılmıyor. Belgesellerde ışık yapılmıyor, ışık yeterince kullanılmıyor, setlerde profesyonel ışık ekibi artık unutuluyor. Işığa uygun mekanlar seçilmiyor ve görüntü yönetmenine sormadan burada çekeceğiz diye set kuruluyor.

Madde 4

Ses alınmıyor. Profesyonel bir sesçi gibi ses alamazsınız. Kamera üzerine ses kaydı yapılırsa bunun bedeli ağır ödenebilir. Ekip sesli çekime uygun olmalıdır.

Örnek;

Ben sesçi olmadığım halde yeni çektiğimiz bir belgeselde sesleri ben almak zorundayım. Kocaman kulaklığı takıp kamera kullanırken sese mi dikkat edeceğim yoksa görüntüye, ışığa mı? Herkes bizi kahraman zannetmesin. Bu savaşta olur, biz ise belgesel çekiyoruz. Her işi erbabı yapmalıdır.

Ayrıca ses alırken yaka mikrofonunu saklamaya çalışıyorum, yönetmen aman görünse ne olacak dışarıda olursa ses daha iyi alınır diyor.

Şaşırıyorum, ben imkansızlıklar çerçevesinde durumu kurtarmaya çalışırken, kapıdan girip odaya gelen ve babaannesiyle konuşmaya başlayan bir kızın yakasında mikrofon olacakmış.

Madde 5

Neden kısa filmlerde ödül veriliyor da belgeselde aday film bulunamıyor?

Çünkü belgesel önemli bir formattır. Kısa film gibi değildir. Belgeseldeki konuyu iyice araştırırsınız, önce kendiniz öğrenirsiniz. Konuya iyice hakim olduktan sonra buradan bir hikaye çıkarıp bu hikaye üzerinden konuyu anlatırsınız.

Kısa filmde görüntü ne kadar iyi olursa olsun 5 – 15 dakikada biter. Ama belgesel 15 – 52 dakikadır. Bir seyirciyi bu kadar süre seyretmeye zorlamak zordur.

Görüntülerle onu kalbinden ve beyninden vurmalısınız. Ses etkileyici ışık ise bütünleyici olmalıdır. Sanki orada belgesel çekim ekibi yokmuş gibi her şeyi doğal şartlara uydurarak çalışmak tecrübe ister.

Belgeselde kameraman daha da önem kazanır. Kamera kaliteye yardımcı olur.

Madde 6

Mali sıkıntılar. Maddi imkansızlıklar, ucuza mal etmek, bir şey yapmamaktansa hiç yoktan bir şeyler yapalımlar…

Doğru bunlar. Ama ortaya çıkan esere yansıyor. Işık ekibinin olmaması ışığın yeteri kadar, ses ekibinin olmaması sesin eh işte kadar, iyi bir kameramanın bulunmayışı ve broadcast teknik malzemeler de görüntü kalitesinin kötü olmasına neden oluyor.

Çekim gününün azlığı çekim sırasında telaşa ve taviz verilmesine neden oluyor. Ama maliyeti düşürüyor.

Montaj gününü az almak sonlara doğru sıkışmalara ve bu kadar yeter’e neden oluyor. Bütün bunlar da ortaya çıkan belgeselin kalitesini bozuyor.

En ucuz malzemelerle en az ekiple çalışarak ne kadar iyi bir belgesel üretebiliriz?

Üretelim… Tabii ki üretelim. Ama böyle üretilmiş belgesellerden de ödül beklemeyelim. Jüri kötünün iyisini seçmek zorunda değil.

(01 Kasım 2007)

Hayri Çölaşan

http://www.kameraarkasi.org
hayri.colasan@gmail.com

Artun Yeres Röportajı

FOTOĞRAFLAR İÇİN RÖPORTAJIN SONUNA BAKINIZ

Kendinizden biraz bahseder misiniz?

İstanbul doğumluyum. Eğitimimi ilköğretimden sonra Fransız okulunda okuyarak tamamladım. Güzel sanatlara ve resme karşı bir ilgim vardı. Bedri Rahmi Eyüboğlu atölyesinde bulundum. Bedri Rahmi, hocalığın yanı sıra, bana yol gösteren, yaşamı belirleyen bir kişi olarak, bende önemli bir iz bırakmıştı. Daha sonra sinemaya merak sarmıştım. Bu arada sinema nedir, ne değildiri öğrenmek ve sinemayı yakından tanımak için bir ara yurtdışına gidip geldim. Dönüşümde Türkiye’de nasıl film çekildiğini merak ettim. Ömer Lütfü Akad’ın bir film hazırlığında olduğunu öğrendim. Gittim ve kendisine asistanlık yapmak istediğimi söyledim. Dedi ki, “benim asistanlarım var, sen kimsin?” Ben her gün setine gitmeye başladım. Çünkü model olarak Ömer Hoca’yı daha çok merak ediyordum. Sinemasını, tarzını… Sonradan film çekimlerinin yarısında beni asistan olarak aldı yanına. Ondan öğrendiğim çok şey oldu. Bir gün bana “Niye geliyorsun? Ne yapmak istiyorsun?” diye sordu. “Hocam” dedim, “Türkiye’de bir film nasıl çekiliyor? Neler yapılıyor? Bunları öğrenmek istiyorum” dedim. O da bana şu cevabı verdi; “Türk sinemasında ne yapmaman gerektiğini öğrenirsin, başka da bir şey öğrenemezsin” dedi. Daha sonra Sinematek’in kuruluş aşamasında Onat Kutlar ve Sungu Çapan’la bir tanışıklığım olmuştu. Ben de o kadroya dahil olmuştum. Hisar’da bir kısa film festivali yapılacağını duyduk. Bende bu yarışma için kendimce bir kısa metraj çektim. Biz o zamanlar Sinematek’te toplanan bir avuç gençtik. Varolan sinemaya karşıydık. Farklı düşüncelerimiz vardı. Ülkenin yapılanması da o yıllarda çok farklıydı. 68 yılları. Devrimci ideolojiye doğru inançlarımız gelişti. Kendi harçlıklarımızla bir dergi çıkardık. Çok sert bir manifesto yayınladık, varolan Yeşilçam sinemasına karşı.

Peki, sizle beraber kimler vardı bu kadroda?

Ahmet Soner, Mustafa Irgat… vs. vardı. Sonra filmler üreteceğimizi iddia ettik ama üretemedik. Başlamadan biten bir sevdaydı o zamanlar Genç Sinema. Belli bir hedefimiz vardı. Ama sonra bölünmeye başladık. Farklı bir siyasi yapı ve karışıklık vardı o zamanlar Türkiye’de ve zamanla bir çok fraksiyon çıktı meydana. Kimsenin kişisel bakışına müdahale edilemez ama sonuçta film yapılamadı. Sadece konuştular veya yazdılar. Böylesi daha kolaylarına geldi. Bir de tabii o zamanlar bizlerde fazla para yoktu. Kimimiz öğrenciydik, kimimiz ev geçindirmek zorundaydı. Şimdiki gibi kolay ulaşılabilen film makineleri yoktu. Film bulunmuyordu. Filmleri stüdyoda yıkama zorunluluğu vardı. Bütün bunlar ekonomik olarak güçtü. Ama bu işlere soyunmuşsak bütün bunları göze almamız lâzımdı. Neticede film üretilemedi. Böylece genç sinema doğamadan kürtaj olup gitti.

Kendi çalışmalarınıza dönecek olursak?

O yıllarda Amerika’nın Vietnam saldırganlığı vardı. Sadece fotoğraflara dayalı bir film yapmıştım. Bir de Goya’nın “Savaşın Felâketleri” adlı bir gravür serisi var. İşte o gravürde çizilenlerle, Amerikan emperyalist askerlerinin mazlum halka yaptıkları paralelde, aynı resimlerdi. Sanki o gravürlere bakılıp fotoğraf çekilmiş gibiydi. Sonuçta film sansür tarafından engellendi. Yurtiçi, yurtdışı gösterimleri yasaklandı. Dost ülkeyi rencide etmek gibi bahaneler bulundu. Oysa ben tüm fotoğrafları Amerikan Konsolosluğu’ndan ve dergilerinden edinmiştim. Ardından Nazım Hikmet’in sakıncalı olduğu yıllarda, onun bir şiirinden yola çıkarak, ağır yük işçilerini anlatan yarı belgesel bir film yaptım. O film de yok oldu veya yok edildi. Bilmiyorum. Bütün bunlardan sonra ben koptum tabii. Özür değil ama ekonomik ve ailevi sorunlarım da vardı. Çalışmam da gerekiyordu. Onun için gazetelerde yazılar yazdım, fotoromanlar çektim. Yani kendi kendimi sattım. Böylelikle tecimsel filmler yaparak piyasaya girdim. Uzun yıllar böyle devam etti. Yaşlandığımı hissedince, “artık kendi inançlarım doğrultusunda film yaparım” dedim. Yapamazsam da kısa filme geri dönerim dedim. Zorunluluk olarak değil tercih olarak… 1995’de “Buluşma” adlı bir film çektim. Severek yaptığım ve sevdiğim bir filmimdir. Yapımcıyla alâkalı olarak magazinsel bir talihsizlik yaşadı bu filmim. Film birkaç salonda oynayacakken, bir salonda gösterildi. Beşinci gün kaldırıldı gösterimden. Festivallere gönderilmesi engellendi. Filmi kaçırarak bir iki festivale sokabildim. Daha sonraları ressamlarla ilgili, onların tablolarından yola çıkarak onların iç dünyalarını kendi yorumumu da katarak yansıtmak istedim. Bunlardan 6-7 tane yaptım. Fırsat buldukça da yapacağım. Bunların yanı sıra belgesel tasarılarım var ama yapabilir miyim, yapamaz mıyım bilemiyorum. Ara sıra da boş kalmamak için sinema üzerine kitap çalışmaları yapıyorum. Kendimi hem oyalıyorum, bir yandan da geliştiriyorum hâlâ.

Kısa film nedir? Ne değildir? Nasıl olmalıdır?

Tam olarak kimin söylediğini hatırlamıyorum ama şöyle denir; “sinema boks maçı gibidir. Uzun film puan toplar, kısa film nakavt eder.” Ya da edebiyata benzetecek olursak, uzun film roman, kısa film öykü gibidir. Romanda olaylar ve karakterler anlatılır. Bunların uzamaları olur, geriye sıçramalar olur. Öykü de bir an, durum belirlemektir. Kısa filme çok şey yüklememek lâzım. Ama tabii, bu da yıkılabilir bir kural belki de. Ben biraz kuşkucu biriyimdir. Ama bu paranoya şeklinde değildir. Daha fazla şeyin farkına varmak için bu şekilde düşünüyorum biraz da.

Çoğu kişi kısa filme, uzun metraja geçiş için bir köprü olarak bakıyor. Bir derece doğru ama salt bu gözle değerlendirmemek lâzım kısa filmi. Önce sinemanın ne olup olmadığının farkına varmamız lâzım. Sinema bir dilse ve biz bu dili öğrenmek istiyorsak, elbette ki bazı kuramsal kaynaklara başvuracağız. Ama sadece bunlarla sinema öğrenilmiyor. Sinemayı mutlaka uygulamaya geçirmek lâzım. Belli yasalar, belli kurallar var. Bunları tabi ki öğrenmemiz lâzım ama bunlara bağlı kalmak da yanlış olur. Bazı şeylere cesaret etmek lâzım. Farklı anlatımlar denememiz lâzım. Nasıl yaparsak yapalım, yeter ki doğru yapalım. Örneğin devrimci bir film yapmak isteniyor. Konu ve içerik belli, ama anlatım klâsik. Öz ve biçim birlikteliği gerekiyor. Demek ki ben farklı bir anlatım endişesi duymalıyım. En azından bunun için çabalamalıyım. Aksi halde olmuyor. Meselâ “Buluşma” filmim, iki kişilik bir filmdir ve tek mekânda, bir odada geçer. Nerdeyse 90 dakikalık bu filmde, açı-karşı açı ve amors çekim yoktur. Ama izleyen fark etmez bile. Filmin iyiliği kötülüğü tartışılır. O önemli değil. Ama üslûbu farklıdır. Şimdi bu bir endişedir. Sürekli bu endişeleri içimizde taşımamız lâzım. Ne yapıyorum? Ne yapmalıyım?

Sinema ister kurmaca olsun, ister belgesel olsun, ne olursa olsun, bir şey anlatmaktır. Bir durum göstermektir. Bu durumu ben beş dakikada da gösteririm, beş saatte de gösterebilirim. Tabii, ticari olarak bakarsak, bazı süre kısıtlamalarına zorunlu olarak uymak durumundayız. Bu açıdan bakıldığında, ben pek bir fark görmüyorum. Sinema işte. 60 dakikalık filme ne diyoruz? Uyduruk bir kelime takmışız orta metraj diye. Neye göre orta? Neye göre kısa? Neye göre uzun?

Siz, bugünkü anlamda kısa filmin, Türkiye’deki ilk üretenlerinden birisiniz. Geçmişten günümüze baktığımızda kısa film nasıl bir değişim geçirdi. Gelecekte nasıl olacak?

Gelecekten söz etmek falcılık gibi geliyor bana. Onun için bu noktaya yaklaşmayacağım. Dünde de bir şey yoktu aslında. Kişisel başarılar her zaman yok olmaya mahkûmdur. Yani bir ekolden bahsediyorsak tabii. Türk kısa film tarihine baktığımız ve belirlemeye çalıştığımız zaman. Bizden de önceleri yapılmış tek tük örnekler vardı. Ve bunlar daha çok belgesel ağırlıklı idi. Örneğin çekilip çekilmediği bile hâlâ tartışılan “Ayestefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı” gibi. İşte bu tarz filmlere sahip çıkmaya çalışmak, bana biraz yoksunluktan kaynaklanan mecburiyet gibi geliyor. Kısa film, hatta genel anlamda sinema, bilinçli olarak gelişmemiş bir sanat dalı Türkiye’de. Çok gariptir; önderimizin “Sinemaya gerekli önemi vermeliyiz” diye bir sözü vardır. Fakat ben şaşırıyorum; bale okulu, tiyatro, konservatuar, opera ve akademi açılıyor, ama bir sinema okulu açılmıyor o dönemde. Sinemaya bu kadar önem veren bir lider niye bunu es geçmiş? Bu bende hep bir sorudur. Foto Film Merkezi vardı, ordunun. Tabii, amaç belli. Militarizm, propaganda. Hatta 10. yıl kutlamaları için Rusya’dan bir yönetmen getiriliyor. Buradan bir tiyatrocu alınıyor, Sovyetler dolaşılıyor, Avrupa dolaşılıyor falan. Muhsin Ertuğrul diye sinemayı katleden bir adam. Sinemayı daha doğmadan katleden biri. Tiyatroda çok önemli bir yeri olabilir. O benim dalım değil. Akad’lar falan döneminde de sinemanın yapısı bir başka. Köylere elektrik gelince birdenbire sinemada arz talep çoğalmış. Tiyatroculardan başka sinemanın ne olduğunu bilen yok. Yani, işte, sokaktan geçen kadın, kameranın önünden geçen adam beğeniliyor, güzel deniyor, yakışıklı deniyor, oyuncu yapılıyor. Adam muhasebeci, adam doktor, adam bilmem kim, alınıyor yönetmen, yapılıyor. Bir de Arap filmleri, Hollywood filmleri, tipik melodramlar örnek alınıyor. Şimdi biz neye sahip çıkıyoruz, neden söz ediyoruz? Türk sineması yoktur demiyorum ama günümüzde bile hâlâ bir kimliği yoktur. Bugün bir İran sinemasına baktığımız zaman, molla rejimine rağmen bir kimliği var. Ve onların filmlerini seyrettiğim zaman çok düşündürtüyor beni. Oysa bizim sinema tarihimizde böyle bir kimlik endişesi de yaşanmamış. O zaman olmayan bir şeyi niye göklere çıkarmaya çalışıyoruz? Bugün ben iddia ediyorum ki, geçmişteki Yeşilçam yapımcılarının hiçbiri cebinden on lira çıkarıp filme koymamıştır. Hepsi işletme zincirlerinden alınıyordu. Adam diyordu ki, bana dört tane Türkan Şoray – Cüneyt Arkın filmi çek. Bunun parasını yolluyordu ve yapımcı bu gelen paranın % 30-40’ını bankaya yatırıp, kalanı ile o dört filmi çekiyordu. Şimdi böyle bir ortamdan da iki-üç kişi çıkmış sorumluluk taşıyan, Ömer L. Akad veya Metin Erksan gibi. Fırsat buldukça kendilerini dile getirecek filmler yapmaya çalışmışlar. Tabii, bu isimleri çoğaltabiliriz de. Ama genel olarak baktığımızda vahim bir sonuç çıkıyor ortaya. Bu yüzden kısa filmi, bu tarihsel süreçten ayrı tutamıyoruz. İster istemez bir bütün bu. Farklı bir sinemamız olsaydı, eminim ki farklı bir kısa film geçmişimiz de olacaktı.

Bugün ne durumda kısa film?

Ben tabii, sizin kadar izleyemiyorum. Ara sıra bir gösterim olursa, ya da bazen festivallere çağrıldığım zaman, izleyebiliyorum. Genel olarak sinemamız hakkında pek umutlu olmasam da, kısa filmde, Bach’ın müziği gibi küçük pırıltılar görüyorum. Temennim bu pırıltıların artması ve büyümesi. Çünkü, bu ülkenin kadersiz yapılanmasına rağmen, farklı düşünen ve sinemayı seven gençlerin bu tarz filmler çekeceğine inanıyorum. Kendi gerçeğini, yaşama ekleyerek, bizleri uyaracaklarına inanıyorum. Çünkü, ne düşünüyoruz, ne düşündürtülüyoruz. Ne bakıyoruz, ne baktırılıyoruz. Tek boyutlu insan haline dönüştürülüyoruz. Tek düşünce, tek ideoloji… vs.

Dünyada kısa filmin durumu nasıl?

60’lı yıllarda nasılsa, hâlâ aynı olduğunu düşünüyorum yurtdışında kısa filmin. Dünyada kısa film şenliklerinde hiçbir azalma olmadığını, tam tersine arttığını, kısacası kısa filmi destekleyici bir sistem olduğunu görebiliyoruz genelde. Ticari veya değil, kısa film bir şekilde yaşatılıyor, çünkü öteki türlü sinema da ilerlemez.

Kısa film üretiminde nelere dikkat edersiniz?

Öncelikle öz ve biçimi ayırmamamız lâzım. Kendimi nasıl yenileyebilirim endişem var. Oyuncu, müzik, renk, neler görünüyorsa, bu daha önemli, daha öne çıkmalı demiyorum. Aynı derecede önem vermemiz lâzım. Zaten önemsemediğini hiç kullanmayacaksın.

Biraz festivaller üzerinde konuşalım… Kimisinin festival enflasyonu olarak nitelediği hızlı bir artış var… Hatta son zamanlarda televizyon kanalları ve özel şirketlerde giriyor bu işin içine. Nedir bu durum?

Bu başıboşluktur, bu denetimsizliktir. Ben yıllardan beri Kültür Bakanlığı yapacak kimlikte bir bakana rastlamadım. Ali gidiyor, Veli geliyor. Hepsi aynı. Ne olacak bu artış. Herkes kısa film çekiyor, herkes şenlik yapıyor. Ama kimsenin aklına bunları şekillendirmek gelmiyor. Örneğin yoksulluk üzerine, aşk üzerine, çocuk üzerine… vs. Belki bu kısa filmcilerin üzerine bir sorumluluk yükler. Öğrenci filmleri de aynı yarışmaya katılıyor, kısa film yapmak isteyen de aynı yarışmaya katılıyor. Yani bir abur-cubur şeklinde gidiyor. Pek sıhhatli bir şey değil.

Büyük festivaller de görüyoruz. Ankara olsun, Antalya olsun. Bu yıl gittiğim Ankara Film Festivali’nde sordum, niye bu kadar çok film getiriyorsunuz diye? Amaç belli; izleyici sayısını çoğaltmak. Bir kere ücretsiz gösterim yapıyorlar kısa filmleri. Broşürü doldurmak, çok film gösterdik bu sene demek. Bu da, sponsorlardan ve belediyeden daha çok para talep etmek falan. Hep böyle başka oyunlar oynanıyor gibi. Yani aslında kimsenin kısa filmi iplediği yok. Daha önceki Antalya Festivallerinde, kısa film ödülleri, alelâde bir otelin alt katında bir salonda verilirdi. Yani hem kısa filmi teşvik ediyorsun, hem de üvey evlât muamelesi yapıyorsun. Kısa film kullanılıyor. Festival organizatörlerini de suçlamıyorum aslında. Yanlış anlaşılmasın. Onların ne güçlüklerle bu işleri yaptıklarını duyuyorum ve şahit oluyorum. Ama ortam bu. Bir de ben uzun olsun, kısa olsun ödül sistemine karşıyım. Filmler at değil, atlet de değil. Yarıştırılıyorlar. Bunlar sistemin getirdiği şeyler. Sanat eseri yarıştırılır mı? O zaman Bach, Mozart, Beethoven dinleyelim, birinci, ikinci, üçüncü seçelim. Sinemaya saygısızlıktır bu. Ben de çok jürilerde bulundum, çok ayak oyunları yaptım tuttuğum filmlerin elenmemesi için. Sonuçta başka bir jüri gelse, başka türlü değerlenecek o filmler. Pek sağlıklı değil yani.

Bir de Türkiye’de, toplamda çekilen kısa filmlerin, tüm festivalleri dolaşmasından dolayı, belki de bir şartlanma oluşuyor. Jüri üyelerinin seçimleri genelde diğer festivallerinkiyle benzerlik gösteriyor.

Çünkü, yetkin değil o jüri üyeleri. Birinci, ikinci, üçüncü belirleyip, çoğunlukla da birer anı niteliğinde plâket verip yolluyorlar. Böyle olacağına bence, en iyi 10 film seçilsin, ardından da en iyi umut veren 10 film seçilsin. Böylece en az 20 filmin yönetmeni moral olarak güçlendirilir. Eğer yönetmen ilk üçe girerse, kendini yeterli görüyor. Ben oldum diyor. Bu tehlikeli bir durum.

Gelişen teknolojinin artıları, eksileri?

Gelişen teknolojinin ürünlerini, özellikle de Hollywood’da görüyoruz. Ben bunlara sinema değil, başka bir ad takılması gerektiğini düşünüyorum. Örneğin bir “Matrix” denildiği zaman, buna film denilmesin. Başka bir isim bulunsun. Bu başka bir şey. Yalın, arı bir anlatım giderek yok oluyor. Cannes Film Festivali’nden örnek vereceğim. Bizim Nuri Bilge Ceylan da dahil olmak üzere, örneğin arka arkaya patlayan İran sineması örnekleri falan… Bunların sebebi yok olan arı sinemaya sahip çıkmaktır. Ne istediğini direkt anlatan, sade sinema. Ticarete, daha çok para kazanmaya dayanan teknoloji beni ürkütmeye başladı. İletişim çağı diyoruz, ama evde en yakınımızla bile iletişim kuramıyoruz artık.

Film çekmek pratikleşti. Ama önemli olan bu teknolojiden yararlanıp öz sinema yapmak. Yalınlık çok şey gizler içinde.

Türk sinemacıların, kısa filmi bir basamak olarak kullandığından bahsettik. Uzun metraja, dizi filmlere, televizyona yada reklâma, kısacası maddi getirisi de olan profesyonel iş hayatına geçtiklerinde kısa filmi unuttuklarından söz ettik. Hatta bazılarının buna rağmen, belki de sırf isim olsun diye kısa film festivallerinde jüri üyeliği yaptığını görüyoruz. Bu tarz insanların, kısa filmcilere fiili olarak destek vermesi gerekmiyor mu?

Örnek vererek özetlemek istiyorum. Jean-Luc Godard, 68 olaylarında komünist partisinden bir arkadaşıyla birlikte kısa filmler çekmeye başladı. Olaylara katılan gençlerin bir kısmının eline birer kamera verdi ve film çekin dedi. Bunun yanı sıra örneğin Passolini’ye baktığımızda, uzun metraj film çekmeye gittiği yerde mutlaka orayla alâkalı kısa metraj belgeseller çekmiştir. Keza Antonioni de öyle. Örnekleri çoğaltabiliriz. Böylesine ünlenmiş, büyük yönetmenler hâlâ kısa film çekme derdindeler. Kısa filmden para mı kazanacak? Hayır. Kısa filmi hiçbir zaman bir köprü olarak görmemişler. Uzun metraja geçmelerini sağlayan kısa filme saygılarını hep göstermişler. Türkiye’deki profesyoneller kısa filmi hor görüyorlar. Bazıları reklâm ve kliplerin kısa film olduğunu iddia ediyor. Ama kısa filmin amacı başka. Onlar kısa film olamaz.

Son olarak, genç kısa filmcilere neler söylemek istersiniz?

Keşke şimdiki nesil de kendi aralarında birleşseler, toplansalar. Bir amaç uğruna bir şeyler üretseler. İnsan bunu bekliyor. Çünkü sürekli bir değişim var. Ama maalesef bu değişim umutsuzluğa doğru gidiyor. Her şey gençlerin elinde çünkü. Kendilerini değiştirecekleri ve geliştirebilecekleri gibi, ülkelerini ve dünyayı da değiştirebilirler. Belki ütopik bir bakış bu ama bu inancı da taşımazsa insan mistik bir umutsuzluğa doğru gider. Sinema yapmak isteyen birinin umut taşıması lâzım ve kendisini sevmese bile insanı ve yaşamı sevmesi lâzım. Ben buna inanıyorum. Bakıyorum, umutsuzluktan mı, ülkenin bugünkü koşullarından mı bilmiyorum, genç nesilde bir kabûllenme, bir razı olma durumu var, başkaldırma dürtüsü yok. Daha bir burjuva bakışı, bana dokunulmasında ne olursa olsun durumu var. Bunlar beni çok tedirgin ediyor. Ben farklı mı yaşadım? O ayrı bir şey ama farklı olmaya çabaladım en azından. Ben sadece düşüncelerimi söylemek istiyorum genç kuşak sinema yapmak isteyenlere. Amacım nasihat vermek ahkâm kesmek değil. Ama kısa filmden 35’e geçenlerin de yaptıklarını görüyoruz. Genç bir insanda olmaması gereken bir teslimiyet var. Biraz o 68 ruhunu taşımaları lâzım. Belki de bunlara tarih öncesi gözüyle bakıyorlar. Bizi ilgilendirmez diye düşünüyorlar.

Bir de kanımca, kurmacadan önce belgesel çalışmaları lâzım. Sinemanın gizi hayatın içinde çünkü. Belgesel çalışmak, hem sonradan yapacağı filmler için bir rehber niteliğindedir, hem de kendi daha çabuk gelişir. Belgesel, yaşamdan bir kesit göstermek, bir durum saptamaktır. Biraz Godardvari düşünüyorum; hiçbir zaman sonuç vermemeli, bir durum göstermeli. Truffaut’un “400 Darbe”si gibi. Hollywood kalıplarını sevmiyorum.

Biraz silkinmek lâzım. Olaya beğenilme açısından bakıyoruz. Çevremiz, yakınlarımız tarafından beğenilmek tatminini yaşamaya çalışıyoruz. Bu tam bir burjuva yapısı. Bunu da delmemiz lâzım.

Bir kısa filmci, yaptığı işi geniş kitlelere ulaştırmaya çalıştığında, bu isteği ön plâna geçtiği zaman, o şartlara göre kısa film yapmaya iteleniyor. Yani doğru dürüst düşünen bir insan bile bu yolda, teslim oluyor. Trajik olan bu durumun değişmesi şart.

(16 Haziran 2006 Kadıköy)

Fırat Sayıcı

Artun Yeres’e Saygıyla

Filmlerinden Fotoğraflar

Hiroşima

Katliam

Mevsimler

Şeker Ahmet Paşa ve Orman

Yalnızlık Baladı

Hazırladığı Kitaplar

Bir Abbas Kiyarüstemi Klasiği: Kirazın Tadı Çekim Senaryosu

Bir Akira Kurosawa Klasiği: Rashomon Çekim Senaryosu

Bir Michelangelo Antonioni Kitabı

Gündüz Güzeli Çekim Senaryosu

Sakıncalı 100 Film

Yönetmenlik?

Sinemada yönetmen, ne yapar? Bir sinema sitesi için garipsenecek bir soru! Evet, senaryo yazarı tarafından yazılmış bir metni, film üzerine geçirme sürecini yöneten kişi. Senaryonun gereği oyuncular seçilmiş, iç ve dış mekânlar belirlenmiş, mekânların düzenlenmesi gereken bölümleri hazırlanmıştır. Aslında yönetmenin bunlarda da etkin olması gerekir; bu ortamda oynayacak oyuncuların rolleri önce kendilerine kabûllendirilir ve sonra görüntülemenin, kamera hareketlerinin, çekim uzunluklarının plânları yapılır, kamera yerleri ve hareketleri belirlenir, istenilen görüntü için ışık düzenlemeleri yapılır…. neler söylüyorum. Bir film çekimi kolektif bir iştir, ama Metin Erksan’ın deyimi ile “herkesin benim istediğimi yaptığı, kolektif bir iştir”. Sinema en genç (7.) sanat olarak, diğerlerine farklılıklar gösterir, kolektifliği de, beraber çalışmayı gerektirecek olması da ayırıcı özelliklerindendir. İş çekimle de bitmez, laboratuar işlemlerinden sonra kurgu, seslendirme, müzik döşenmesi… aslında bunlar konusunda uzman kişilerce yapılır, hele müzik tamamen farklı bir yapı gösterir, ama müzikçinin yönetmenin yapmak istediğini anlamış olması gerekmez mi? Yani yönetmen sinema yolu ile bir şey anlatmak istiyorsa, buna senaryoyu kendisi yazarak başlayabileceği gibi başkasının senaryosunu yorumlayarak da yapacaksa, bütün bu aşamalarda etken olmalıdır diye düşünüyorum. Böylece aynı senaryodan farklı filmler yapılabileceğini sinema ile ilgilenen herkes bilir.

Ama işin farklı bir boyutuda var, biz “sanat” diyorsak da, sinemanın bir de ticaret tarafı var. Sinemanın ağırlıklı olduğu günlerde, filmler bir ticari meta olarak da hazırlanırken, yapılması gerekli görülen bazı ticari yönü baştan az olan filmlerin, yapımevine yükleyeceği giderleri de karşılamak üzere ticari yönü daha öncelikli olan filmler her yapımevi tarafından yapılmıştır; bunda da eleştirilecek bir yan bulunmamaktadır. Baştan ticari olduğu düşünülen ve bunu da haklı çıkaran filmlerin, o kadar seyircisinin bulunması da -ki ticarilik başka nedir?- bu uygulamayı haklı çıkarır.

Ticari yönü baştan az olan dedik, ister bu filmler olsun, ister ticari yönü fazla olan filmler olsun yine yukarıda belirtilen aşamalardan geçilerek yapılır. Her iki tür de yönetmen elinden çıkar, her filmin bir sav’ı vardır, bu boyutlu bir konu da olabilir, sabun köpüğü de. Sanat filmi, denilen kategori ise benim için hâlâ meçhul bir kavramdır, sinema sanatsa, film yapmak bu sanatı yapmaktır, en sabun köpüğü filmde bile sinema sanatını hakkı ile kullanarak iyi film yapma olasılığı vardır. Çok ciddi olan bir konuda yapılan filme sanat filmi demek yanlıştır, ciddi sözüne rağmen, kotarılamamış ise film, kötü olabilir ama içeriği filmi seyredilebilir kılar. Sanat filminden daha çok “sanat üzerine film” tanımı doğru olur ki bu tamamen başka bir türdür, lokal bir türdür, belgesel veya dramatik olabilir. Tekrar ediyorum, bütün bu filmleri yönetmenler ekipleri ile yaparlar. Özellikle ticari filmlerin belli türlerde devamlı yapılması hazır şablonların ortaya çıkmasına neden olabilir ki, işte burada yönetmen de mekanikleşme, bir takım teknik biçimleri tekrarlama durumunda kalabilir.

Şimdi sinemada değilde televizyonlarda giderek ortaya çıkan bir sonuca değineceğim. Ülkemize TV’nin yeni geldiği günlerde ABD kaynaklı dizileri izlerdik ve bunların 50 – 70 dakikalık sürelerde olduğunu görmüştük. Şimdi ülkemizde, sinema üretiminin azalmasından da istifade ile ağırlık kazanan televizyon dizileri önce sürelerini reklâmlarla 120 dakikaya çıkardılar. Her hafta bir bölümün çekilir olması gerektiği için de gününe yetişme çabası içinde hızlı çalışmak zorundalar. Bu bir genelleme değil ama, diziler de çoğunlukla olayın geçtiği belirli mekânlarda, belirli çatışmalar veya komik durumlar üzerine kurulu olarak gelişiyor. Seçilen beylik konular, detaylandırılarak bunlar üzerinde oynanıyor, hemen yukarıda söylediğimiz unsurlar da buna eklenince, diziler gerek oyunculuk gerek yönetim bakımından kalıplaşmalara gidiyor; burada yönetimde dizinin mekânik bir parçası olarak kalıyor.

Yönetmen hakkında tüm bu dediklerim, aslında beni uzun zamandır tedirgin eden bir deyişten kaynaklanıyor. Gazetede (Cumhuriyet) özellikle televizyonda oynayan filmlerden (sinema) söz ederken “yönetmenliğini falancanın üstlendiği…” deniliyor. Yani, filmin tüm diğer işleri ayarlanmış, kotarılmış, bir yönetilmesi kalmış, falancaya “Gel kardeşim, şunu yönet” demişler, O’da gelmiş yönetimi üstlenmiş ve iş bitmiş. Tabi böyle değil ama bu deyimi ilk okuduğumdan beri bende bu düşünceyi doğurdu. Bu gün (06 Ekim 2007) TV.de gösterilen One Flew Over the Cuckoo’s Nest filmi için “yönetmenliğini Milos Forman’ın üstlendiği” yazıldığı gibi, hemen yan sütunda Sensiz Yaşayamam içinde “Metin Erksan’ın yönetmenliğini üstlendiği” yazıyor. Ne Forman, ne Erksan yönetmenliği üstlenmemişlerdir, o filmi yönetmişlerdir. “Aynı şey değil mi?” diye sorabilirsiniz, ben “Aynı şey değil” diyorum, -belki biraz kelimelerle oynuyorum, ama- yönetmenliğin üstlenildiği filmler olabilir, fakat film yönetilir, iyi yönetilir, kötü yönetilir. Sensiz Yaşayamam bilinen bir konunun, yazım aşamasından yönetim aşamasına çok kişiselleştirilmiş bir örneğidir ki, üstlenilmiş bir görevi çok aşan bir noktadadır, filmi beğenir veya beğenmezsiniz, ama böyledir. One Flew Over the Cuckoo’s Nest üstelik bir romandan da kaynaklanmasına rağmen sinema için yeniden üretilmiştir. Senaryo yazarının (Ken Kesey’in romanından), görüntü yönetmeninin, tüm oyuncularının ve de (hele hele) Milos Forman’ın ürettiği bir üründür, üstlenilmiş görevler değil yapılmış bir iş vardır, ortada.

(14 Ekim 2007)

Orhan Ünser

Yılmaz Güney’di

Evet di’li geçmiş ile, Yılmaz Güney’di. Aradan 23 yıl geçmiş, doğum günü hâttâ yılı tam ve net olarak bilinmiyor ama, 1984’de (09.09.1984) yitirdik O’nu.

Umut filminin ODTÜ’de yapılacak gösterisine gittik, gösterilip gösterilmeyeceği bilinmiyordu. Bilenler bilir, ODTÜ’nün geniş alanında hangi yerde gösterileceğini bile net öğrenemedik, vakit ilerliyor, hava kararmaya başlıyor, güneş batmıştı, kuyruktan ayrılmıyor, ama hangi kuyruktan, dört beş tane kuyruk vardı. O gün filme ulaşamadık, kaç gün sonra idi bilemiyorum, ama bir sonbahar günü olmalı, fakültemizde (A. Ü. Hukuk Fakültesi) filmin gösterileceğini öğrendim. Konferans salonunda gösterim yapılacaktı, okulda bir sinema kulübü kurulmuştu (Neler mi göstermişti?: Prof. Hannibal ve Cehennemde İki Devre / Z. Fabri, Yedi Samuray / A. Kurosawa, Sevmek Zamanı / M. Erksan v. b.) işte onlar bulup buluşturmuşlar, filmi getirdiler, derslere girdiğimiz, çeşitli anma toplantılarının yapıldığı bu salonda bu kez Umut ile buluştuk. Gösterim öncesi, asistanımız olan Uğur Mumcu, Özkan Tikveş’in sinemada sansürü konu alan doktora tezinin kitabı ile gelerek, bir konuşma yaptı ve o zaman geçerli olan sansür kuralları gereğince, biraz titizlik gösterilirse, sansür edilmeyecek filmin olmadığını söyledi ve gösterim sonunda filmin, finaline ulaştık. Filmi, Umut’u anlatacak değilim. Finalde define peşindeki gurup, gömünün izini bulduğuna inandıkları Cabbar’ın (Güney) gözlerini bağlayarak, o’na doğru yürümesini isterler, bir süre yürüyen Cabbar daire çizmeye başlar ve bu daire üzerinde döner döner döner. ‘Umut’ bir kısır döngüdür, -‘umut’, akıllıca ve var olanları doğru değerlendirdiğin zaman, ileriyi görebilmene yardımcı olur ve o zaman varılacak hedef olur.- Cabbar’ın ‘umut’u ise kendi çevresinde dönmektir, yani hiç yere gitmemek, ve döner, döner, döner…. Perdenin sağ alt köşesinde UMUT yazar, bir süre sonra ise, görüntü kararır ama yazı ‘umut’ perdede kalır ve film, ‘son’ yazmadan biter. O zamanlar filmlerimizde final jeneriği bulunmazdı, bu nedenle film ‘umut’ yazısı ile biter; aslında filmler bitmez, gösterimi biter. (Sonradan sinemalarda gördüğüm gösterilerde, büyük bir olasılıkla sinemacı tarafından filme ‘son’ yazısı eklenmişti.)

Yılmaz Güney’in sinema serüveni çok öncelerde başlar, Atıf Yılmaz ile çalışmalarından öncesi de var, Adana’da afişleri yatak yapıp üzerinde uyuduğu sinemalarda, bölge işletmelerinde çalıştığı günler, fakat sinema ile ilk kez on yaşında tanışmış olması acaba kayıp mı kazanç mı?

Oyunculuğa başladığı günlerde / filmlerde, aynı zamanda senaryo yazımına katılıp, asistanlık da yapıyor (Atıf Yılmaz’a), ben sinemaya böyle üç koldan bir girişi başkasında hatırlamıyorum (yanılıyor olabilir miyim?)

Sonra zaman zaman, birbirine benzese de, oynadığı filmlerin bazılarının senaryolarını yazıyor, bazı kendi seçtiği bölümleri yönetiyor, bu yönetmenliğe geçtikten sonra da (başkalarının yönettiği filmlerde) devam ediyor; deneysel çalışmaya olanak vermeyen ortamımız, piyasanın talebi ile peşi peşine benzer film üretilmesi sonucunu doğuruyor. Kendi ağırlığını koymaya başladıktan sonra, istediklerini yapabilme olanağına biraz daha kavuşuyor ama senaryo yazarlığından önce gelen yazarlığı (öykü – roman) daha tam yerine oturmuş değildir, fakat kafada mevcut bir öykünün setlerde yazılan senaryoları ile zaman zaman dağınık (Ağıt), silâh romantizmi (Acı – Umutsuzlar) ağırlıklı sonuçlar elde ediyor.

Bu sitede daha önce de yer almış, Baba ve Zavallılar filmlerine ait yazılarda sözü edilen durumlar nedeni ile, ben Güney’in yapabileceklerinin bir kısmını çeşitli nedenlerle yapamamış olduğunu düşünüyorum. Yapılamayanlar için yakınmanın anlamı yoktur, yapılanlara bakılıp arkasını da / eksik kalanı da (yapılanamayanı da) düşününce, keşke böyle olsaydı demek de sonuç vermiyor.

Her ölüm erkendir derler, bazılarının ölümü daha mı erken?

Sinemaya giriş filmleri (Bu Vatanın Çocukları / Alageyik), giriş biçimi ile ilgi topluyorsa da, zorunlu ara vermesi (Boynu Bükük Öldüler’in yazıldığı cezaevine günleri) ile, araya zaman girmesi ile çabuk unutulması, geri döndüğünde hatırlanmaması, ancak dar bütçeli yapımlarda, kimi zaman sırf gelir için, ama zaman zaman kişisel tavrını (biçimini) koyarak bir Anadolu seferine çıkıyor, sonuç kendisine bir kitle bağlıyor, bir lâkap ediniyor: (‘Çirkin Kral’). Bu lâkabını korurken, sinemasınında düzeyini -kendi biçimi ile- kotarabildiği kadar yükseltme çabası… Geç tanıştığı sinemanın, görselliğini çabuk çözümlemesi, bu konuda kısa ama sinemasal doruklara ulaşması, şimşek gibi çakıyor. (Bana göre) Umut’ta bir özel arabanın çarpması sonucu ölen atını Çukurova’da kırsal araziye götürüp bırakma sahnesi, çocuklarının tren rayları arasında kömür toplarken oynadıkları oyun sahnesi…, birinci sahnenin destansı görselliği ardında, arabanın atına çarpması, karakolda haksız çıkması, filmde (filmlerinde) zaman zaman vurgulanacak, sınıf (sosyal katman) farklılığının belirtildiği içerik ile birleşir. Görselliği ve doğallığı ağırlık taşıyan ikinci sahne ise Baba’nın ilk bölümündeki çocukların tavuk kovalaması sahnesinin habercisidir. Daha öğrenmedikleri bir ayrılığın öncesindeki çocuklar acımasızca tavuğu kovalarlarken, kendileri de tavuk kadar çaresizdirler: (yaşam ne sürprizler hazırlar). Filmlerinde, öykü dışında, çevre gözlemleri yaparken -asıl / görsel sinemasını yaparken-, çocuklara yaklaşımı dikkate değer, çocuklar doğallıkları içinde, gerçek durumları ile görüntülenir. Son filmi Le Mur (Duvar) çocukları daha büyük yaşlarında ‘delikanlılıklarında’ ve cezaevi ortamında ele alırken, yaşamın daha katılaşan gerçekleri ile verilir.

Beyazperdeden, ince uzun bacakları üzerinde, dar siyah veya beyaz pantolonu ile yaylana yaylana geçerken, çirkin ama ‘onun’ yüzünde hiç de çirkin durmayan burnu, gözleri ile birlikteki gülüşü ile geçen Güney, aramızdan yirmi üç yıl önce ayrılmıştı, yurt dışında idi, vatandaşlıktan dışlanmıştı, yapabildikleri ile bile sinemamızda bir döneme damgasını vurmuştu. Sonuçta sinemanın her geçen gün gelişen teknolojisi ile -belki- yeni yetme seyircinin bu gün ‘gülebildiği’ filmler yaptı, ama yukarıda da kısmen değindiğim gibi, yapabildikleri düşündüklerinin az bir kısmı idi. İstediğini yapabilecek noktaya hiç bir zaman gelemedi ama kısmen ağırlığı koyduğu ve o günün tekniği ile yaptığı, en sıradan filmlerine serpiştirdiği politik göndermeleri ile olsun, zaman zaman sinemasının şiirselleştiği daha ağırlıklı politik filmlerinde olsun, fikirlerine katılın veya katılmayın, başından sonuna kadar hep bir ‘sinema adamı’ olmayı hak etti. Sinemamızdan geldi geçti, Yılmaz Güney’di.

(07 Eylül 2007)

Orhan Ünser

Öteki’ni Kucakla!

Bu hafta evlere şenlik bir film gösterime giriyor. Öncelikle filmin ismini Türkçe’ye çevirenleri başarılarından dolayı kutlamak istiyorum çünkü Damadı Öpebilirsin tam da filmin İngilizce isminin yarattığı şaşkınlık ve gerginlik durumunu Türkçe dile getiriyor. İngilizce ismi “Sizi karı – koca ilan ederim” cümlesinin iki erkek ismiyle söylenişi; yani “Sizi Chuck ve Larry ilân ederim.” İki erkeğin evlenmesi fikri hepinizi şaşkınlığa uğrattı değil mi? Üstüne üstlük bu öyle keyifli bir şaşkınlık değil, neyi nereye koyacağınızı şaşırdığınız bir gerginlik durumu olsa gerek. O zaman bu filmi izleyin ve şaşkınlık ve gerginliğinize gülmeyi ekleyin.

Film iki itfaiyecinin sıradan yaşamlarıyla başlıyor. Sıradan dedik ama itfaiye görevlerinde sürekli eşleşen bu çift, aslında günlük hayatlarını birbirinin zıttı şekillerde yaşıyorlar. Biri çok-eşli (hâttâ ona çok-eşli de denemez, “her zaman birileri var ama hiç biri eş değil” daha uygun), çapkın bir hayat sürerken, diğeri fazlasıyla tek-eşli (ki onunki de epey çarpık, çünkü artık hayatta olmayan birine bağlılığını koruyarak, yani “hiç-eşli”) ve mazbut aile babası hayatı sürüyor. Aslında bu iki adam da son aşamada birbirlerinin aynısı; yani “hiç-eşli” oluyor çünkü ikisi de varolan bir eşe sahip değiller. Bu da onları aynı elmanın iki yarısı kıvamına getiriyor. Hem durumları gereği birbirlerine benziyorlar, hem de zıtlıklarıyla birbirlerini tamamlıyorlar.

Eşini kaybettiği için sigorta haklarını da kaybeden ve çocuklarının geleceği hakkında dertten derde savrulan baba Larry en yakın arkadaşı Chuck’ı domestik partneri olmaya ikna ediyor. Domestik partnerlik iki eşcinsel kişinin birbirleriyle eş olma isteklerini akit etmesi, yani evlenmesi oluyor. Bu iki adam tamamıyla heteroseksüel olmalarına rağmen, geleceklerini düşündükleri miniklikler adına bu çılgınlığa girişiyorlar. Çılgınlık diyorum, çünkü hiç hesaba katmadıkları olaylarla yüzleşmek durumunda kalan çiftin başına bin bir çeşit olay geliyor.

Damadı Öpebilirsin, sanıldığının aksine bir “eşcinsel hakları” filmi değil. Tabii onu da içinde barındırıyor ama daha genel bir düzlemden bu konuya giriyor: İç içe yaşadığımız herkeste bizden bir parça var ve onları dışlayarak, “öteki” yapmak yerine kabullenmek ve sevmek daha yapıcı bir çözüm. Çevremizdekileri farklılıklarıyla kabûl etmek bize bir zarar vermez, bilâkis hem ufkumuzu genişletir hem de yaşamımızı daha canlı kılar çünkü hayat tek tipli olduğunda yeterince boğucu ve sıkıcı, oysa rengarenk olunca bu yaşam daha güzel. Ayrıca kalkıp, tüm sevdiklerimizi, aslında bizim pek hoşumuza gitmeyen özelliklerimizi yansıttığı için “öteki”lere boğup, “hiç-eşli” olmak yani şu koca dünyada yapayalnız kalmak yerine onlarla hayatı paylaşmak daha keyifli olmaz mı? Burada en zor olan ise tüm sorunun kendimizden kaynaklandığını kabûl etmek. Çünkü biz sinir oluyoruz; biz kıllanıyoruz; biz o kişiyi veya kişileri dışlayarak, kendimizi yalnızlığa mahkûm ediyoruz. Oysa hayat sevdiklerimizle paylaştıkça güzelleşiyor, yeşeriyor, canlanıyor. Biz de sevdiklerimizle daha sağlıklı ilişkiler kurdukça iç dünyamızı zenginleştiriyoruz.

Larry çok mutsuz ve yalnız; varolan bir ilişki yaşayamıyor çünkü kendini tek bir yere kitlemiş durumda. Rahmetli karısını seviyor ve özlüyor ama yaşamaya devam etmiyor. Chuck ise “bekarlık sultanlık”tır adı altında çiçekten çiçeğe konan, hâttâ aynı anda birçok çiçekle olan bir böcekken gerçekten varolan bir ilişki yaşayamıyor. O da birisini sevme ve ona bağlılık gösterme konusunda kısır kaldığı için aslında “yaşamıyor”.

Bu iki adam da, birbirlerine duydukları içten sevgiyle (evet, bu arkadaşlık sevgisi, birbirlerine cinsel arzu duymuyorlar) gerçekten varolan bir ilişki kuruyorlar. Bir evliliğin gerektirdiği gibi birbirlerinin iyi gününde ve kötü gününde yan yana oluyorlar. Zorluklarla birlikte savaşıyorlar. Evlilik bir toplumdaki en küçük kurum. İki kişi yeterli. Peki toplumun diğer alanları için de bu söz edilenler geçerli değil mi? Din, dil, ırk, cinsel yönelim, siyasi görüş gibi bir çok etiketimiz var. Karşımızdakileri ve dolayısıyla kendimizi tanımlamamız için bunlara ihtiyacımız oluyor ama bunlar tanımlama araçlarından çok saldırı araçlarına dönüşmeye başladığında iş çığırından çıkıyor.

Damadı Öpebilirsin, kendisinden beklenenin aksine bu konuları tatlı bir dille irdeliyor. Bir yandan güldürüyor, bir yandan düşündürüyor. Size tavsiyem, kendinize biraz zaman ayırın ve bir düşünün, aklınıza son dönemde sizin hoşunuza gitmeyen bir özelliğe sahip olduğu için soğuk davrandığınız bir eşiniz, dostunuz, arkadaşınız geliyor mu? Onu arayın ve birlikte bu filme gidin. Hem aranızdaki buzlar erir, hem de keyifli, güleç bir gün geçirirsiniz.

(02 Eylül 2007)

Nur Özgenalp

Kültür Bakanlığı Destek Listesi

Sinema Destekleme Kurulu’nun 2007/5 Sayılı Kararı

Sinema Destekleme Kurulu, 25 – 26 Ağustos tarihlerinde yaptıkları toplantıda, 24 belgesel, 29 senaryo diyalog ve yazım geliştirme, 16 amatör yapım ile 1 belgesel yapım geliştirme ve 1 animasyon filme destek sağlama kararı aldı.

Kurulun kararına göre, toplam 71 projeye KDV dahil 1 milyon 500 bin YTL destek verilecek.

Belgeseller arasında, 60 bin YTL ile doğrudan ve geri ödemesiz en fazla desteği Sinema Televizyon Film’in yapımcılığında, Savaş Güvezne’nin yönetmenliğini üstlendiği Beşiktaş’ta Bir Tayyare Fabrikası adlı proje alacak.

Yönetmenliğini eski TRT Genel Müdürü Şenol Demiröz’ün yapacağı Ölüler Şehri belgeseline de 30 bin YTL destek verilecek.

DOĞRUDAN VE GERİ ÖDEMESİZ DESTEKLENMESİNE KARAR VERİLEN BELGESEL FİLM YAPIM PROJELERİ VE MİKTARLARI

1- PRT Planlama Reklam Tanıtım Müzik Yapımı İsmail Kılıçarslan’ın Yavuz Turgul’un Dünyası adlı projesinin 45.000 YTL,
2- T. C. Maltepe Üniversitesi Rektörlüğü’nün Anadolu’nun Renkleri: Doğum, Düğün, Ölüm adlı projesinin 35.000 YTL,
3- Yeni Sinemacılık Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.’nin İğne Deliği adlı projesinin 30.000 YTL,
4- Atadeniz Film – R.Yılmaz Atadeniz’in Sami Hazinses Dramatik Belgesel adlı projesinin 50.000 YTL,
5- Uzman Filmcilik ve Sinemacılık Turizm Tic. San. Ltd. Şti.’nin Tek Rakibim Zaman adlı projesinin 45.000 YTL,
6- As Ajans- Nevin Dal’ın Anavarza’nın Anası adlı projesinin 35.000 YTL,
7- Esra Film İletişim A. Ş.’nin İstanbul Konuşuyor adlı projesinin 40.000 YTL,
8- Güney Film Yapım Basım Reklam Sanayi ve Dış Ticaret Ltd. Şti.’nin Özgürlük Treni adlı projesinin 35.000 YTL,
9- Zed Tanıtım Organizasyon Ltd. Şti.’nin Kültürümüzde Çörek Derme adlı projesinin 35.000 YTL,
10- Yedi Renk İletişim Yapım Org. Reklam ve Basın Yayın Hiz. San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin Benimle Oynar mısın? adlı projesinin 35.000 YTL,
11- Şarküteri Prodüksiyon Haber Ajansı Tanıtım Org. Rek. San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin Pazarlar adlı projesinin 30.000 YTL,
12- Bilge Yapım Prodüksiyon Org. Araştırma Tic. Ltd. Şti.’nin Beyaz İnci adlı projesinin 30.000 YTL,
13- Raslantı Film Yapım Reklam ve Eğitim Danışmanlık Hiz. Tic. Ltd. Şti.’nin Usulünce Müzik adlı projesinin 14.000 YTL,
14- On Reklam Ajansı Prodüksiyon Araş. Org. Yay. Taahhüt Tur. Ltd. Şti.’nin Kılıçların Fatihi: Yatağan adlı projesinin 25.000 YTL,
15- ATT Basım Yayın Reklam Org. İnş. San. ve Ticaret Ltd. Şti.’nin Günden Geceye İstanbul Bir Şehir Senfonisi adlı projesinin 30.000 YTL,
16- İstanbul Senkron Reklam Müzik ve Film Yapımcılığı Danışmanlık Turizm Tekstil San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin Perdede Işık İzi adlı projesinin 30.000 YTL,
17- İlta İletişim ve Tanıtım Hizmetleri A. Ş. Ölüler Şehri adlı projesinin 30.000 YTL,
18- Kök Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Vakfı Basın Yayın Ticaret Şti.’nin Yaran: Kadim Dostlar adlı projesinin 30.000 YTL,
19- Grup Doğayla Barış Çevre Eğitim ve Sanat Derneği’nin Akdeniz’in Tılsımı adlı projesinin 30.000 YTL,
20- Sinema Televizyon Film Yapım Etkinlikleri Merkezi Ltd. Şti.’nin Beşiktaş’ta Bir Tayyare Fabrikası adlı projesinin 60.000 YTL,
21- Hacettepe Üniversitesi’nin Ebe ile Gassal Arasında adlı projesinin 25.000 YTL,
22- Ora Reklamcılık Turizm ve Ticaret Ltd. Şti. Son Usta: Mehmet Usta adlı projesinin 25.000 YTL,
23- And Bilimsel Film Proje Yapımı – Reyhan Saral’ın Yesemek Taşlarında Tarihin İzleri adlı projesinin 25.000 YTL,
24- 3 Adam Prodüksiyon Görsel Tanıtım Hizmetleri Ltd. Şti.’nin Bir Roman Nefesi: Ergün Şenlendirici adlı projesinin 25.000 YTL, ile desteklenmesine,

DOĞRUDAN VE GERİ ÖDEMESİZ DESTEKLENMESİNE KARAR VERİLEN SENARYO DİYALOG VE YAZIM GELİŞTİRME PROJELERİ VE MİKTARLARI

Destekleme Kurulu, doğrudan ve geri ödemesiz 29 senaryo diyalog ve yazım geliştirme projesine destek kararı aldı.Senaryolara, 5 ile 10 bin YTL arasında olmak üzere toplam 203 bin YTL destek sağlanacak.

1- İbrahim Kayan’ın Ağustos Sıcağı adlı projesinin 7.000 YTL,
2- Ahmet Uluçay’ın Kuzey Masalı adlı projesinin 10.000 YTL,
3- Hicri Bozdağ’ın Yoketme Duygusu adlı projesinin 7.000 YTL,
4- Tahir Alper Çağlayan’ın Kartalın Oğlu: Sultan Cem adlı projesinin 8.000 YTL,
5- Filiz Terzi Sülün’ün O Kadın adlı projesinin 10.000 YTL,
6- Mustafa Haldun Çubukçu’nun Medine Savunması adlı projesinin 9.000 YTL,
7- Murat Menteş’in Kız Meselesi adlı projesinin 8.000 YTL,
8- Kamil Renklidere’nin İlk Çember adlı projesinin 9.000 YTL,
9- Maşallah Varlık’ın Kan Sesleri adlı projesinin 5.000 YTL,
10- Güven Güzel Yurtsevener’in Cennetin Arka Bahçesi adlı projesinin 7.000 YTL,
11- Fikret Babaoğlu’nun Duvarın Ötesi adlı projesinin 8.000 YTL,
12- Dilek Çolak’ın Limon Ağacı adlı projesinin 5.000 YTL,
13- Gülin Tokat’ın Ağır Çekim adlı projesinin 8.000 YTL,
14- Kadir Akel’in Kelebeğin Ömrü adlı projesinin 5.000 YTL,
15- Umut Aral – Ahmet Ümit’in Beyoğlu Rapsodisi adlı projesinin 8.000 YTL,
16- Hurşit İlbeyi’nin Yitik Ülkenin İnsanları adlı projesinin 10.000 YTL,
17- Deniz Sertbarut’un Ege Türküsü adlı projesinin 5.000 YTL,
18- İsmet Karalar’ın Hafız adlı projesinin 5.000 YTL,
19- Fatih Altınöz’ün Arife adlı projesinin 9.000 YTL,
20- Ensar Kılıç’ın Dede Korkut Hikayeleri adlı projesinin 5.000 YTL,
21- Zeynep Özlem Havuzlu’nun Ararat’ın Yolculuğu adlı projesinin 7.000 YTL,
22- Levent Kurtuluş Elpen’in Kayıp adlı projesinin 5.000 YTL,
23- Zeynep Alanç’ın Kanla Sulanmış Topraklar adlı projesinin 5.000 YTL,
24- Arslan Kaçar’ın Dağ ya da Surlu Kent adlı projesinin 5.000 YTL,
25- Recep Yener’in Ölümcül Sınav – Derinlikler adlı projesinin 5.000 YTL,
26- Berkun Oya’nın İyi Seneler Bolvadin adlı projesinin 8.000 YTL,
27- Emine Emel Balcı’nın Küçük Balıklar adlı projesinin 5.000 YTL,
28- Rıza Kıraç’ın Uzakta Kahvaltı adlı projesinin 7.000 YTL,
29- Burak Zeybek’in Miras adlı projesinin 8.000 YTL ile desteklenmesine,

DOĞRUDAN VE GERİ ÖDEMESİZ DESTEKLENEN AMATÖR YAPIM PROJELERİ VE MİKTARLAR

1- Erdoğan Tokatlı’nın İzzet Günay – Alnımdaki Bıçak Yarası adlı projesinin 25.000 YTL,
2- İsmail Öztürk’ün Benim Oyuncaklarım Nerede? adlı projesinin 30.000 YTL,
3- Yunus Yılmaz’ın Yönetmen Natuk Baytan adlı projesinin 25.000 YTL,
4- Zuhal Albayrak Butler’in Salıncak adlı projesinin 6.000 YTL,
5- Kenan Kavut’un Simetrik Çatışmalar adlı projesinin 7.000 YTL,
6- Mehmet Can Mertoğlu’nun Yokuş adlı projesinin 4.500 YTL,
7- Murat Kirişçi’nin 2D 3D 1D adlı projesinin 10.000 YTL,
8- Yusuf Niş’in Öyküleyen Eller adlı projesinin 20.000 YTL,
9- Nuri Erol Onur’un Veresiye Defteri adlı projesinin 20.000 YTL,
10- Erdem Tüfekçi’nin Babaannem adlı projesinin 10.000 YTL,
11- Hamit Annak’ın Gulyabani adlı projesinin 15.000 YTL,
12- Müslim Şahin’in Bir Milletin Kaderini Değiştiren Adam: Ebubekir Efendi adlı projesinin 30.000 YTL,
13- Haluk Ölçekli’nin Nargin Adası adlı projesinin 25.000 YTL,
14- Zuhal Çetin’in Kıbrıs Sinemaları Tarihi adlı projesinin 15.000 YTL.,
15- Batuhan Ener’in İnsanlık Öldü mü? adlı projesinin 6.000 YTL.,
16- Nurşen Bakır’ın Gıyaben adlı projesinin 10.000 YTL, ile desteklenmesine,

DOĞRUDAN VE GERİ ÖDEMESİZ OLARAK DESTEKLENEN BELGESEL FİLM YAPIM GELİŞTİRME PROJELERİ

1-Safir Yayıncılık – Muhsin Kemal Şimşek 55 Kapı Aralığından İstanbul adlı projesinin 5.000 YTL. ile desteklenmesine,

DOĞRUDAN VE GERİ ÖDEMESİZ OLARAK DESTEKLENEN ANİMASYON FİLM YAPIM PROJELERİ

1- Kompügraf Bilgisayar Grafikleri A.Ş.- Celal Can DERVİŞ’in “Ben Bir Küçük Cezveyim” adlı projesinin 40.000 YTL. ile desteklenmesine, (Madde 1, 4 ve 5’te belirtilen destek tutarlarına KDV dahil değildir.)

DESTEKLENMESİ UYGUN BULUNMAYAN BELGESEL FİLM YAPIM PROJELERİ

1- Can Ajans Turizm İşletmeleri Medikal Sanayi ve Tic. A. Ş’nin Çalı Dibinden WC’ye,
2- Netvizyon Tanıtım Org. Basın Yayın Danışmanlık Bilişim Turizm Tic. Ltd. Şti.’nin Buluşmalar Kenti İstanbul,
3- Arsel Turizm İnşaat Taahhüt Reklam Ajansı İletişim San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin Yetişin Şehir Yanıyor,
4- Hammer Film ve Prodüksiyon Mobilya İnşaat Turizm San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin Ateş Ter Ekmek: Tandırdaki Emek,
5- BTS Müzik Film Yapım Org. İnşaat Turizm Gıda San. Ve Tic. Ltd. Şti.’nin Mevlana’dan Kalan (Afganistan) Ben Rüzgarım Sen Ateş,
6- Vedat Şahin – Göz Yapım’ın Yayla Konağı,
7- Hayal Fabrikası Film Yapım Yayıncılık Reklam Org. San. Ve Tic. Ltd. Şti.’nin Aydın Eli Efesi: Atçalı Kel Mehmet Efe,
8- Kıvanç Amber – Tike Medya Ajans Film Yapımları’nın Ve Bizim Kadınlarımız Amazonlar,
9- A.N.C Prdodüksiyon – Zekeriya Karadoğu’nun Ahi Evran ve Ahilik Belgeseli,
10- Filmsan Ajans – Gülçin Üçer’in En Baba Kahramanımızdı Kadir Savun,
11- T Yapım – Tülin Eraslan’ın Ahlat’ta Zaman,
12- Rengarenk Film – Elvan Kığılcım’ın Taşın Ağırlığı,
13- Giyotin Prodüksiyon Reklam Hizmetleri Tic. Ltd. Şti.’nin Bu Nasıl Müzik Hanımefendi,
14- Nano Film Turizm ve Emlak Danışmanlığı San. Tic. Ltd. Şti.’nin Hanedan Kırmızısı,
15- C-S Basın Yayın Film Yapım Reklam Org Sanayi ve Tic. Ltd. Şti.’nin Ustadan Çırağa Altıneller Oltu Taşı,
16- Kutup Ayısı Yapımcılık Filmcilik ve Reklam Hizmetleri Tic. Ltd. Şti.’nin Geceyarısı Ekspresi’ni Yakalamak,
17- Beta Film Ltd. Şti.’nin Suya Yazılan Yazı,
18- Sezgin Türk – Esi Film’in Anadolu’nun Barışsever Konuk Halkı Malakanlar,
19- As Yapım Film Yapımcılığı Ltd.’nin Karadeniz’de Atmaca Tutkusu,
20- A.R.S Yapım Yayın Bilişim Turizm Tic. Ltd. Şti.’nin Bozkurt Lotus,
21- Maker Prodüksiyon Tanıtım ve Tic. Ltd. Şti.’nin Türkçe Öğrenmek / Learning Turkish,
22- Dadaş Film’in Şadan Kamil Belgeseli,
Belgesel Sinema kavramının gerektirdiği sinematografik estetik ve bilimsel çalışma konusunda veya ilgili yönetmeliğin 14. maddesinde yer alan destek kriterlerine uygunluk açısından yeterli bulunmadığından reddine,

DESTEKLENMESİ UYGUN BULUNMAYAN SENARYO VE DİYALOG YAZIM VE GELİŞTİRME PROJELERİ

1. Hamit Koptekin’in İlk Kurşun ve Hasan Tahsin,
2. Vural Pakel’in Semer
3. Ahmet Rıfat Ortaçdağ’ın Rumi
4. İbrahim Vurmaz’ın Beyaz Aslan,
5. Gülsüm Öz’ün Hoşbulduk İstanbul,
6. Mustafa Karnas’ın Elif Kızı Ormanı,
7. Kasım Uçkan’ın Helmut Abi,
8. İsmet Soydan’ın Kilid-i Cihan,
9. Mehmet Atay Sözer’in Bir Otobüs Kayboldu,
10. Ayhan Ergürsel’in Boşluk,
11. Deniz Çetintaş’ın Dönüş Yolculuğu,
12. Ufuk Mağden’in Göldeki Resim,
13. Mehmet Naci Çelik’in Tavşan,
14. Hilal Çelenk’in Beyaz Kelebekler de Öldü,
15. Ayhan Özen’in Etüv,
16. Nasim Kuzan’ın Aynalı Kedi,
17. İlker Aktürk’ün Güçlülerin Dünyası,
18. Kenan Kuzan’ın Gizli Kahraman,
19. Melek Özman Elhan’ın Yaşar Nezihe,
20. Vasıf Küçükoruç’un Affet,
21. İdris Bayhan’ın Aşkım ve Dostlarım,
22. Koray Dündar’ın Ne Değişti,
23. Ömer Çevirme’nin Oduncu,
24. Mevlüt İpek’in Nasrettin Hoca Hayatım Sinema,
25. Özkan Çelik’in Büyük Plan,
26. Yasemin Zorlu’nın Sonbahar,
27. Mihriye Meral Yurderi’nin Güvercin ve Gözyaşları,
28. Zehra Lale Müldür’ün Bizansiyya,
29. Aslı Saçak’ın Kenan Bey,
30. Levent Özayan’ın Koca Yusuf,
31. Gökben Ülkem Gürbüz’ün Gül ve Buse,
32. Müjdan Kayserli’nin İstanbul’da Vals,
33. Hikmet Ülger’in İkili,
34. Ceylan Gülçehre Ünal’ın Aliko ve Caher,
35. Ebru Suna’nın Kaffa,
36. Hüseyin Günay’ın Uçurtma,
37. Nevzat Çelik’in Bağışlanmış Hüzün,
38. Hüseyin Arlı’nın Yanmayan Ormanlar,
39. İbrahim Başer’in Devşirme,
40. Engin Erdem’in Kendi İçine Dökülen Kaçak Sular,
41. Kıvanç Kuday’ın Karanlık Yüz,
42. Suna Ekici’nin Her Şey Tesadüf,
43. Oruç Aruoba’nın Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı,
44. Serdar Tütün’ün Büyük Deney,
45. Sinan Güldal’ın Demarke,
46. Kahir Temimoğulları’nın Kolici,
47. Merlyn Solakhan’ın Pastırma Yazı,
48. Sühan Bozdağ’ın Ceza,
49. Aliye Mutlu’nun Yalnız ve Güçlü,
50. Dila Çakıl – Gökçe Ayça Gündüz Kuyucu’nun Evsizler Dünya Kupası,
51. Ümit Elçi’nin Bir Hayat Hikayesi,
52. Engin Altun’un İnce Hesaplar,
53. Füsun Ataman Berke’nin Bir Deste Hayat,
54. Yusuf Güven’in Hiç,
55. Birol Tezcan’ın Eşik,
56. Ali Altan’ın Gidiş / Dönüş,
57. Osman Dikiciler’in Pazar Babaları,
58. Mustafa Şen’in Yılın Filmi,
59. Ali Demir’in Yerçanik ve Aynur,
60. Güven Yılmaz’ın Koca Yusuf,
61. Eylem Kaftan’ın Benim Saklı Kalbim,
62. Gökçen Eroğlu’nun İnce Sızı,
63. Ömer Faruk Boyana’nın Şeytan Arabası,
64. Korhan Günay’ın Öğleden Sonra,
65. Mustafa Ünlü’nün Kanadı Kırık Kuşlar Cenneti,
66. Nadir Faruk Özgören’in Vize Kıskançlıkları,
67. Ayşegül Üstünipek’in Üç Konaklar,
68. Zeynep Seçim’in Sınır Ağacı,
69. Hüseyin Tolga Baysal’ın La Martin Gerçekliği,
70. Firuze Engin’in Hıdrellez,
71. Güner Erduğan’ın Bir Çift Yürek,
72. Serhat Sarı’nın Kardelen,
73. Ceylan Ünal’ın Sandıkbaz,
74. Seza Güneş’in Rol,
75. Hülya Şahin’in Acıma,
76. Mustafa Eğriboz’un Geçit,
77. Seyfi Teoman’ın Hayaletler,
78. Yüksel Budak’ın Gerçeğin Adı Ölüm,
79. İlhan Deliktaş’ın Tesadüfler Apartmanı,
80. Aysun Erdoğan’ın Extazy,
81. Serdar Şendilmen’in Sky,
82. Esra Arı’nın Teslimiyet ya da Müdahale,
83. İdil Kuzuoğlu’nun Elveda Güzel Ülkem,
84. Orhun Bora Çetin’in İçgörü,
85. Haluk Koçoğlu’nun Bugün 23 Nisan,
86. Emre Karahan’ın Kuram,
87. Togay Şenalp’in Asyalı ve Batılı,
88. Boğaç Babür Turna’nın Geçmişin Gölgesi,
89. Olcay Halulu’nun Aradığınız Ali Benim,
90. Ali İhsan Yeşiloğlu’nun Bici Bici,
91. Halil Özer’in Fa,
92. Seyfettin Tokmak – Cengiz Çakmak’ın Karayazı,
93. Abdullah Ayata’nın Son Ermeni,
94. Bilal Babaoğlu’nun Metropol Masalı,
95. Ceren Olpak’ın Güz Bitimi,
96. Gülce Uğurlu’nun Beyaz Gecelik,
97. Yücel Müştekin’in Toprak,
98. Ayşe Altunç Yarbaşı’nın Merzuka’nın Masalları,
99. Burak Sesli’nin Karga,
100.Yakup Yılmaz’ın Osmanlı Daması,
101.Sabahattin Kerik’in Suçlu,
102.Aysun Şenoğlu’nun Siyah Önlük, Beyaz Düşler,
103.Mustafa Ziya Ülkenciler’in Bahçıvan,
104.Faruk Ersan Üço’un Hikayenin Öyküsü,
105.Halit Soysal’ın F2 Yükselme Grubu,
106.Suavi Cem’in Kağıt Mendil,
Dramatik yapı ve sinematografik özellikleri veya ilgili yönetmeliğin 14. Maddesinde yer alan kriterler açısından yeterli bulunmaması sebebiyle reddine,

DESTEKLENMESİ UYGUN BULUNMAYAN AMATÖR YAPIM PROJELERİ

1- Faruk Keysan’ın Renk Körü,
2- Volkan Dede’nin Zehir,
3- Engin Ayça’nın Bir Tutkudur Devecilik,
4- Murat Ünal’ın Stradivari ve Ben,
5- Kasım Yeter’in Ayna Oyunu,
6- Anushka Ünel’in Aşkın Şiirsel Müziği,
7- Ülkü Oktay’ın İnce Sızı,
8- Tuğrul Kabacıoğlu’nun Mektup,
9- Seza Güneş’in Medet,
10- Mustafa Azizoğlu – Aykut Aykanat’ın Boğaziçi’nin Son Dalyanı,
11- A. Ayten Altunç Yarbaşı’nın Üstü Kalsın – Bir Cemal Süreya Protresi,
12- Yasin Hutbi Kuzucu’nun Padişah Yolu,
13- Mehmet Saygın’ın Meraklı Uğurböceği,
14- Elif Kifayet Erciyas’ın Senin Duvarın Hangisi,
15- Fatih Yamangül’ün Aç ve Dost,
16- Alkım Özmen’in Dedem,
17- Rafet Çevik’in Yolda Kalmış Fikirler,
18- Tarkan Elbingil’in Şeker Kız,
19- Yusuf AslanyüreK’in Şah-ı Zinde,
20- Mehmet Bahadır Er’in Kıyamet,
21- Levent Soyarslan’ın Tatlı Rüyalar,
22- Övünç Tüzün’ün Resim,
23- Ege Edener’in İstanbul İstanbul,
24- Adem Aslandoğan’ın Anadolu’da Semahlar,
25- Yeşim Gökçe’nin Güneşin Atlı Arabaları,
26- Özcan Yurdalan’ın Asya’nın Masalcıları,
27- Hamit Usanmaz’ın 3F,
28- Nadir Buçan’ın Yanlış Hesap,
29- Mesude Eğilmez’in Onların Öyküsü,
30- Tarık Köksal’ın Keşif,
31- Necdet Taşçıoğlu’nun Türkiyemin Güzel Kızı: Hülya Koçyiğit,
32- Nursel Doğan’ın İyi ki Doğurdum Seni,
33- İlkay Nişancı’nın Veda,
34- Ömer Tuncer’in Çağların İçinden: İznik,
35- Gürsel Sütemen’in Keresteciler,
36- İsmail Kemal Çiftçioğlu’nun Uyanış,
37- Selahattin Çağkan Özegen’in İnter Kahve,
38- Mustafa Sencer Kiremitçi’nin Geçmişe Yolculuk,
39- Nuri Ertuğ Tuğalan’ın Film Başlıyor,
40- Nadim Güç’ün Sesli Mektup,
41- Tülay Karacaörenli Bozkurt’un İşkence İzleri – İstanbul Protokolü,
42- Elif Nur Kerkük’ün Kutu,
43- Elif Refiğ’in Buluşma,
44- Hakan Tabakan’ın Arasta,
45- A. Gülümser Şavk Belkaya’nın Bizans’ın Gemileri,
46- Konur Alp Koz’un Türkiye’de 100’ler,
47- A. Haydar Erdoğan Tombak’ın Angara Misketi,
48- B. Öncel İnaldı’nın Tornet,
49- Tunç Küçükaslan’ın Kız Alacaksan Muğla’dan,
50- Ahmet Çevikaslan’ın Sırlı Mektup,
51- Aylin A. Dikicioğlu’nun Cilalı Saç Devri,
52- Hülya Önal’ın Boğazın Kilidi, Barışın Anahtarı Çanakkale,
53- Serin İnan’ın Gündelik Bilmeceler,
54- Cemal Kurucan’ın Şampiyon,
55- Dilek Çolak’ın Deniz Kızları,
56- Zeynep Yıldız – Murat Yıldırım’ın Makine,
57- Mustafa Kural’ın Gökten 3 Elma Düştü,
58- Gülüzar Kayaoğlu’nun Muhteşem Düğün,
59- Ceyhun Konak’ın Kabil’in Çocukları,
60- Sevil Nursan’ın İbadethaneleriyle Engin Anadolu,
61- Evrim Özsoy’un Ya Sus Ya Allianoi,
62- Bülent Avcu’nun Hayata Tutun,
63- Emre Karahan’ın Beyaz Perde,
64- Şule Gürbüz’ün İstanbul’da Jinekolog Olmak,
65- Sidar İnan Erçelik’in Saraydan Sokağa Santur,
66- Mehmet Özgür Candan’ın Lamekan,
67- Esra Özfaris’in Lityum,
68- Cemal Arabacı’nın Kazdağı,
69- Can Yıldırmaz’ın Damıtık,
70- Ayşegül Kanyılmaz’ın Eksi,
71- Anıl Armutçu’nun Unutmadan,
72- Çağlar Şişman’ın Gökova’nın İncisi Akyaka,
73- Yelda Kapkın’ın Oda,
74- Serkan Şavk’ın Türkiye Hatırası,
75- Fatih Çetin’in Kuruyan Göller,
76- Murat Özbaş’ın Aladağlar,
77- Ahmet Gökşan Adışanlı’nın Sualtı Cenneti Ayvalık,
adlı projelerinin, sinematografik açıdan veya ilgili yönetmeliğin 14. maddesinde yer alan kriterler açısından yeterli bulunmaması nedeniyle reddine,

DESTEKLENMESİ UYGUN BULUNMAYAN BELGESEL FİLM YAPIM GELİŞTİRME PROJELERİ

1- Hammer Film ve Prodüksiyon Mob. İnş. Tur. San. ve Tic. Ltd. Şti.’nin Efe Zeybek Yürek,
2- Bora Prodüksiyon Film T. V. Reklam Video Emlak İnşaat İthalat İhracat Tic. Ltd. Şti.’nin Kayıp Hafızalar
adlı projelerin, Belgesel sinema kavramının gerektirdiği sinematografik estetik ve bilimsel çalışma konusunda veya ilgili yönetmeliğin 14. maddesinde yer alan destek kriterlerine uygunluk açısından yeterli bulunmadığından reddine,

DESTEKLENMESİ UYGUN BULUNMAYAN ANİMASYON FİLM YAPIM PROJELERİ

1- Tonguç Film Video – Çizgi Film – Tonguç Yaşar’ın Küçük Sinan’dan Koca Sinan’a, adlı projesi,
Çizgi Sinema kavramının gerektirdiği canlandırma tekniği ya da estetik açıdan yeterli görülmemesi veya benzerlerinin Bakanlık arşivinde bulunması nedeniyle reddine,

DEĞERLENDİRME DIŞI BIRAKILAN PROJELER

1- Kamil Bilici’nin Selymbria – Silivri Belgeseli,
2- Mehmet Ezici’nin Afeti Devran Neriman Köksal,
3- Remziye Topdemir’in Cem Karaca ve Yol Arkadaşları,
4- Zübeyde Arslan’ın Karınca Ezmez Şevki,
5- Nahed Awwad’ın Evimden Beş Dakika,
6- Tunç Boran’ın Polis Memuru Cemil Efendi ve Şeytan Adası,
7- Gökhan Yorgancıgil’in Menekşeler ve Güller,
8- Mustafa Cemal Sağol – Artı İletişim Prodüksiyon’un Gizli Cennet: Macahel,
9- Duru Reklam Film Yapım Pazarlama Ltd. Şti’nin Bacıyan-ı Rum,
10- Ka Prodüksiyon Reklamcılık Yayıncılık ve Tanıtım Hizmetleri Ltd. Şti’nin Bir Osmanlı Bibliyomanı: Ali Emiri Efendi,
11- Rota 25 Kare Reklam Org. Basın Yayın Sanayi Ticaret Ltd. Şti’nin Nedret Güvenç Belgeseli,
12- Birsel Turizm Filmcilik ve Reklamcılık Ltd. Şti’nin Sadık Şendil Belgeseli,
13- 8. Sanat Multimedya Yapım ve Organizasyon Ltd. Şti’nin İstanbul Semalarında,
14- Sidem Reklam Org. İthalat İhracat Hediyelik Eşya San ve Tic. Ltd. Şti’nin Elde Var Hüzün adlı projelerinin,
proje dosyasındaki eksik belgeler (yapımcı belgesi, telif haklarına ilişkin olarak eser sahiplerinden, ilgili şahıstan ya da mirasçılarından alınması gereken muvafakatname v. b.), yanlış kategoriye başvuru, başvuru sahiplerinin bir başka kategoriden destek alıp projelerini henüz teslim etmemiş olmaları veya projenin il tanıtımı kapsamına giriyor olması gibi nedenlerle değerlendirme dışı bırakılmasına karar verilmiştir.

(30 Ağustos 2007)

Serpil Boydak

(benim) BERGMAN’ım / (benim) ANTONIONI’m

Haddime mi düşmüş, ne Bergman, ne Antonioni benim, ama onların bende uzantıları var, yeterli olmasa da, eksikliğini, azlığını bilsem de, ama yine bir uzantıları var.

Tuncan Okan, Milliyet’te film eleştirileri yazıyordu, onlar içinde La Notte’ye yazdığı yazı beni hayli etkilemişti, orijinal adını Fransızca gibi okumaya çalışmıştım, yarım yamalak İngilizcem ile, sonra İtalyanca olduğunu öğrenecektim. İşte gazetedeki eleştiriyi okuyunca, filmi görmek istedim. İstediğimde oldu, o zamanlar bulunduğumuz Tokat’tan Samsun’a gittiğimde, bana müjde verir gibi Gece filminin oynadığı söylediler. O akşam saat 18:00 matinesinde (Cumartesi) Gece filmini seyrettim, Pazartesi günü saat 14:00 matinesinde tekrar seyrettim. Sonraları tekrar seyretmelerim oldu, birde tek kanal olduğu dönemde TRT televizyonunda seyredecektim, eğer ikinci kasetle üçüncü kasetin yerleri karışmasa idi. Gece, başladı, gördüğüm, bildiğim film, biraz sonra epeyce bir sıçrama yaptı, -o zamanlar film arasında reklâm göstermiyorlar daha– biraz sonra da FINE yazdıktan sonra, sıçrama yaptığı noktadan devam etmeye başladı, bir dakika sürmeden yayın kesildi. TRT, Gece’yi böyle göstermişti. Bir yıl kadar sonra, artık Ankara’da idim, L’Eclisse gösterime girince koşa koşa gittim, onu da iki kez seyrettim, üst üste. Bu arada, sinema dergilerinde Antonioni hakkında okumuş ve kendisine lâyık görülen, “sinemada bir filezof”u unutmamıştım. Sinematek’de, bir türlü göremediğim L’Avventura öncesi kimi filmlerini gördüm. La Notte ve L’Eclisse gibi değildi, onlar çok konuşkan filmlerdi, hâlbuki üçlemenin son iki filmi oldukça az konuşmalı idi. Sonra Blow-Up geldi. Bu kez renkli idi, ilk renkli filmi Deserto Rosso’yu bir yerlerde yakalayamamıştım. Blow-Up için ölümü üzerine çıkan bir yazıda “tanındığı” film diyorlardı. L’Avventura’dan beri tanınmıyor mu? Le Amiche, Kadınlar Arasında olarak Tokat’ta oynadığı zaman, ben de tanımıyordum, yoksa yine büyük bir olasılıkla bol diyaloglu bu filme gitmez mi idim. Zaten çok az gösterilmişti. Uzun süre inatla siyah/beyaz yapılan filmlerden sonra Deserto Rosso’da rengi oynanabilen bir unsur olarak kullanarak renkliye geçmek, giderek görüntü ağırlıklı ama kameranın teknik özelliklerinin canbazlığını -artık- yapmadan filmler yapmak, filmlerinin tamamını göremediğim, La Notte (Gece)’sine hâlâ hayran olduğum, L’Avvetura (Macera)’sını hâlâ merak ettiğim, (benim) Antonioni’m.

Bergman’ın haberini daha önce duyduk ve hemen, önce Il Silenzio olarak tanıdığımız Tystnaden ile ilk kez karşılaştığımız, kuzeyin bu -yine- suskunluklar arkasına saklanmış yönetmeninin filminin adı (Sessizlik) belleğimize yansıdı. Sık sık uğradığım Bilgi Kitapevi’nin (Ankara) vitrininin bir gün bir tek kitapla doldurulmuş olduğunu gördüm: Yaban Çilekleri. Bu Bergman’ın senaryosu idi (Smuktronsstallet) Yayınevi bu senaryo ile yayınına başlıyordu, sonra bir çok senaryolar daha yayınladı. Bu kitaplar arasında, bir kitapta birleştirilmiş olarak yine Bergman’ın Det Sjunde Inseglet / Yedinci Mühür ve Sasom i eh Spegel / Aynadaki Gibi de yer alacaktı. Bunlardan Yedinci Mühür’ü Sinematek’de izlediğimde, filmin açılış sahnesinedeki kayan siyah, gri, beyaz bulutlar önündeki -havada asılı gibi duran- kartal’ı unutmam mümkün değil. Çok vurucu bir açılıştı. (Yıllar sonra Yılmaz Güney’ın Umutsuzlar filmini hemen hemen aynı sahne ile açılır görünce de hatırlamıştım. Güney’in filmi renkli, vakit gündüz ve kuş da martı, bembeyaz bir martı idi.) Sinema tarihinde yer alan ünlü sahnelerden biri olarak Yedinci Mühür’deki ölüm ile satranç oynama hayli ilginç idi. Araya bazı çok filmi girdi ama benim Bergman’da favori filmim Persona olarak kalacaktır. Persona, Gece gibi de değildir. Biçim olarak bambaşka bir şeydir. Yine ne yazık ki tüm filmlerini göremedim.

Antonioni, Bergman, sinemada hem farklı (diğerlerine nazaran ve kendi aralarında), hemde benzer yönleri olan iki usta. Sinema yapmada usta, yoksa sinemanın, kameranın verdiği teknik olanakların canbazlığını yapmada değil. İnsan yüzünü kullanmada, insanın iç dünyasına kişisel, toplumlarına has sorunsalına, (belirli bir dönem) sınıfsal yapısına çözümleyici (farklı) bakışlar, bu iki ustayı sinemaların olgunluğa ulaşmış yalınlığında da birleştiriyordu. İkisi de, oyuncu kullanımında (ve yetiştirmede) -hele kadın oyuncu- yarışmadan, birbirlerine nazire yapar gibiydiler. Uzun yaşamlarına, Bergman sinemanın yanında bolca tiyatro da yerleştirmişti. Kendi özelliklerini koruduğu sürece bu iki zıt kardeş sanatın, aynı kişi tarafından yapılması, yapanı her iki dalda da değerlendirme olanağı verecektir. Antonioni ise görselliğin başka bir alanına yönelmiş idi, son yıllarında, resim yapıyordu.

Sinemadan derin izler bırakan iki usta geçti; ikinci yüzyılında sinema, kral olduğu günleri hayli geride bıraktı, yine sinema var ama tekniği değil de teknolojisi ile, anlatım anlayışları ve içerikleri ile hayli değişmiş, yönetmenlerinin olaylara bakıştaki derinliğini ile (biraz) sığlaşmış, fotoğrafın hareketi ile değil de fotoğraftaki hareketle ön plâna çıkmaya çalışan bir sinema.

Her dönem, kendi anlayışı içinde -bazen anlayışının dışında da- kendi ustalarını yetiştirecektir. Yeni ustalar Antonioni ve Bergman’a benzemese de.

(28 Ağustos 2007)

Orhan Ünser

Serin Gerilim

Sinemaya gideceğim zaman salonun rahat, klimalı, büyük ve temiz olmasını isterim, hâttâ bugünlerde böyle bir ortamda bulunmak benim için tam bir şölen. Sıcaklardan bunalıyorum ve hemen hemen her gün sinemaya gidiyorum.

Zamanımın birazını farklı dünyalarda geçiriyor, salondan çıktığım zaman hayatın gerçeklerine geri dönüyorum ve her şeyin ne kadar sıradan olduğunun farkına varıyorum. İnsanlar sabah işe, akşam işten eve gidip geliyor, televizyon karşısında aynı olayları, aynı sunucuları izliyorlar, hayat dümdüz bir çizgi gibi çiziliyor sanki ve bu sıcakta daha da çekilmez bir hâl alıyor.

Eğer yaşamınızda çok kısa bir süre için, günün yarısını bile doldurmayacak kısalıkta da olsa bir değişiklik yapmak istiyorsanız evinizden çıkın, farklı bir ortama, sinemaya gidin, başka bir dünyaya girin, bu dünya gerilimlerle dolu olabilir, dramlar içerebilir, komik ya da fantastik bir dünya da olabilir.

Siz yeter ki yaşadığınız dümdüz hayattan kopup gidin. Şu sıcaklarda eğer tatilde değilseniz buz gibi bir sinema salonundan daha rahatlatıcı ne olabilir?

Bu hafta, Harry Potter’i arkadaşlarımla birlikte göreceğim için Şüphe filmine gittim. Şüphe (Disturbia) ilk yarısı biraz durağan geçse de gerilim dolu bir film.

Babasının ölümünden sonra bunalıma giren Kale, okulda bir öğretmenine şiddetle karşı geldiği için üç ay ev hapsi cezası alır. Uzun günler ve geceler boyunca dürbünüyle komşu evleri izler ve karşı evdeki esrarengiz cinayetlere tanık olur. Ama polisin gözünde suçlu olduğu için buna kimseyi inandıramaz. İki arkadaşının da yardımıyla sonunda her şey açığa çıkar.

Bu film insanın tüylerini ürpertirken Amerika gerçeğini de ortaya koyuyor. Yalnız, mutsuz, bunalımlı insanlar, hayatla tek başlarına başa çıkmak zorunda olan gençler, temiz ve düzenli bir monotonluk Amerika’da geçirdiğim bir seneden hiç de farklı değil. Bütün sıkıntılarına rağmen bizim ülkemizde yaşam çok daha insancıl. Acaba Kale’nin başına gelenleri ben yaşasam o kadar yalnız kalır mıydım, yoksa o üç ay boyunca bütün aile bizim evde mi yaşardı, ne dersiniz?

(17 Ağustos 2007)

Emir Batuş

Georgia Şaşkınlıkları

Georgia Yasası filmini geçen hafta Sadi Bey’in düzenlediği basın gösteriminde izledim. Hayatımda gittiğim ilk basın gösterimi olduğu için kendimi epey yabancı hissettim, birde yanımda annem olunca kendimi şahsiyetsiz anne kuzusu gibi görmeye başladım ama öyle bir ortama da benim yaşımda bir çocuğun yalnız gelmesi doğru olmazdı.

Galada annemin öğrencileri ile karşılaştık, bende anasının oğlu olarak kokteyldeki misafirler tarafından tanındım. Alin Taşçiyan, Atilla Dorsay gibi ünlü eleştirmenler de basın gösterimine gelmişti.

Film başlamadan önce Sadi Bey cep telefonlarını kapatmamızı rica ettiğinde Atilla Dorsay, “Telefonumu kapatamam hayatımın en önemli telefonunu bekliyorum” diyerek espriyi patlattı.

Sadi Bey de arkasından “Hayatınızın telefonu yanınızda diyerek” Atilla Bey’in hanımını gösterdi ve film başladı.

Georgia Yasası filmini komedi türünde olarak tahmin ettiğim için psikolojik ağırlıklı bir filmle karşılaşınca şaşırdım. Film parçalanmış bir Amerikan ailesinin bunalımlarını anlatıyor.

Bir zamanların protest filmlerinin yıldızı ve aerobik hocası Jane Fonda’yı bu filmde kuralları olan disiplinli ve tatlı bir büyükanne rolünde izliyoruz. Zaten son dönemde hep bu rollerde karşımıza çıkıyor. Tıpkı Jennifer Lopez ile rol aldığı Vay Kaynanam Vay filmi gibi. Lindsay Lohan ise sorumluluk sahibi olmayan bir genç kız olarak karşımıza çıkıyor. Filmin içinde alınacak çok güzel mesajlar var örneğin; paranın bir süre sonra aile ilişkilerinin önüne geçemediği, kuşak çatışmalarının her zaman yaşanacağı, düzensiz yaşamanın verdiği zararlar anlatılıyor. Eğer aile ilişkilerini anlatan filmlerden hoşlanıyorsanız Georgia Yasası güzel bir film.

(09 Ağustos 2007)

Emir Batuş

Outlaw – Kanunsuzlar

Erk duygusu, isyan duygusu, psikolojik rahatsızlık, nedeni her ne olursa olsun, toplumda şiddet eğilimli insanlar var. Her gün gazetelerde okuduğumuz, artık, belki de bu tür haberlere fazlasıyla rastladığımızdan, neredeyse kanıksadığımız birtakım insanlar bunlar. Zevk için cinayet işleyenler, insanları haraca kesenler, cinsel tacizciler… Liste böyle uzar gider.

Sinemanın en büyük kaynaklarından biri de toplumsal olaylar olunca, bu konu da beyazperdeye yansımakta gecikmedi. Dünya üzerinde çeşitli yönetmenler şiddet konulu filmler için kamera arkasına geçti. Bu sene gösterime giren Serdar Akar imzalı Barda da bu tür filmlerin yerli örneklerinden biri. Bu ay da, türün İngiliz yapımı bir örneği buluşuyor izleyiciyle: OUTLAW ya da Türkçe adıyla KANUNSUZLAR…

Filmin yazar – yönetmeni Nick Love, gazetelerde rastladığı güncel haberlerden yola çıkarak oluşturmuş senaryoyu. Yani Outlaw, bir anlamda, yönetmenin toplumdaki şiddet olaylarına tepkisinin dışavurumu. Filmde izlediğimiz olaylar, her an karşımıza çıkabilecek olaylar olduğundan, izleyici hemen özdeşlik kurabiliyor filmle. Özellikle de, sonradan bir rüya olduğunu anlamamıza rağmen gerçekçiliğinden hiçbir şey yitirmeyen ilk sahne, koltuğa çiviliyor insanı.

Şöyle bir canlandırın gözünüzde: Yaşamınız huzur içinde akıp giderken, aniden bir el uzanıp onca emekle kurduğunuz düzeni yerle bir ediyor. Gasp, cinayet ya da tecavüz korkusuyla sokağa adım atamaz oluyorsunuz. Kendinizi bile koruyamazken, sevdiklerinizi korumak adına hiçbir şey yapamamanın çaresizliğini yaşıyorsunuz bir yandan da. Tüm bunları birkaç saniyeliğine düşünmek bile, Ağustos sıcağına rağmen tüylerinizin ürpermesine neden oldu değil mi? İşte Outlaw ve benzeri filmler, her ne kadar bazılarını izlemek cesaret istese de, toplumsal gerçekleri yansıtan birer ayna görevi görmekte ve kabûl etmek güç olsa da, toplumlar git gide daha karanlık bir dünyaya sürüklenmekte.

Filme dönersek… Outlaw, gerçeğe dayanan güçlü bir öyküye sahip olsa da, senaryoda birtakım boşluklar ve izleyiciyi filmden uzaklaştıran bazı saçmalıklar mevcut. Bunlardan en çok göze çarpanı, filmin başında bizi fazlasıyla etkileyen Gene karakterinin, filmin sonunda, yaralı olmasına rağmen, onca polisin arasından sıyrılıp, intikamını almak adına işyerine varabilmesi. Aynı sekansta karşılaştığımız bir başka saçmalık da, bunca adamı olan, üstelik ciddi anlamda koruma altında tutulan uyuşturucu baronu Manning’in, sıradan bir adama rüşvet babında verilecek para dolu bir zarfı, kendi eliyle vermek için kendi kullandığı bir arabayla tek başına getirmesi! Filmdeki mantık hatalarının yanı sıra, teknik anlamda beni rahatsız eden bir şey de kameranın sürekli titremesi oldu. Bu durumun, ‘dogma’ geleneğinden beri süregelen ‘filmleri el kamerasıyla çekme modası’ veya görüntüdeki titremenin ‘şiddetin insan ruhunda yarattığı sarsıntının filme yansıması’ şeklinde açıklamaları varsa, kabûl!

Outlaw’ı, tüm bunların ötesinde, çizdiği karakterler üzerinden yorumlamak çok daha doğru olur belki de. Filmin ana kahramanı Danny Bryant (Sean Bean) başta olmak üzere, Gene Dekker (Danny Dyer), Cedric Munroe (Lennie James), Sandy Mardell (Rupert Friend), Simon Hillier (Sean Harris) ve Walter Lewis (Bob Hoskins)’in, toplumun farklı kesimlerinden gelen altı kişinin, kesişen yaşamlarına tanık oluruz Outlaw’da. Hepsinin yaşamlarında baş etmekte zorlandıkları problemleri vardır ve ‘şiddete karşı durmak’ adına kurulan bu birliktelik, ya da medyada yer alan adıyla Kanunsuzlar Çetesi, her birinin yaşamında olumlu ya da olumsuz değişiklikler yaratacaktır.

Danny Bryant, Irak’taki görevinden henüz dönmüş emekli bir paraşütçüdür. Ülkesini korumak adına bunca yılı evinden ve sevdiklerinden uzakta geçirmek zorunda kalan bir insan için, geri döndüğünde, sokaklarında suçun alıp yürüdüğü ve devletin bu konuda hiçbir şey yapmadığı bir ülkeyle ve kendisine sadık kalmamış bir eşle karşılaşmak yıkıcı bir darbedir. Danny bir otele yerleşir. İçine kapanıktır. Dertleşmek için buluştuğu eski komutanına bile, yaşamındaki büyük boşluğu anlatamaz. Kaldığı oteldeki güvenlik görevlisi Simon’la birlikte, şiddete karşı mücadele edecek bir çete kurmaya karar verir. Liderlik ve şiddete karşı girdiği savaşım Danny’i yeniden ayağa kaldırsa da, çok geçmeden o da sistemin oyununa gelecek ve kendi kendini yok edecektir.

Güvenlik görevlisi Simon, askerlikten atılmış, yalnızlığın kendisini ‘insanları röntgenleme’ye ittiği bir adam olarak çıkar karşımıza. O da şiddete karşı savaşmak istemektedir. Ama film ilerledikçe, Simon’un tam anlamıyla ırkçı ve faşist olduğu çıkar ortaya. O güne kadar içinde beslediği topluma karşı duyduğu büyük öfke bir anda patlar. Aslında tek istediği şiddet uygulamakken, buna temiz bir kılıf bulmaya çalışır çete aracılığıyla. Sonuç, lider tarafından çeteden ihraç edilmesi olur.

Gene, sıradan bir hayat süren, orta sınıf bir vatandaş. Evlenme hazırlığı yaptığı nişanlısı ile birlikte yaşıyor. Karakterlerimizin çoğu gibi, şiddet yanlısı değil. Aksine şiddetten ürküyor. Sokakta, kendinin ya da nişanlısının başına gelebilecek kötülüklerden o denli ürküyor ki, rüyalarında bile bununla uğraşıyor. Uğraşmak zorunda olduğu bir sorun da işyerinde başına çöreklenen şirket mafyası. Çete sonrası Gene’in yaşadığı değişimse gözler görülür derecede. Evlenmekten vazgeçiyor. Şirkette ona musallat olan adamı bir yumrukta deviriyor ve filmin sonunda (saçma da olsa!) mafya babasını öldürüyor.

Cedric bir savcı. Uyuşturucu baronu Manning’e karşı olan davada görevli. Mahkeme tuvaletinde Manning’in adamlarından biri tarafından tehdit ediliyor. Huzuru kaçıyor ama ses çıkarmıyor. Ama tehdit gerçekleşiyor. Manning’in adamları Cedric’in karısını karnından bıçaklıyor. Bebek anında ölüyor, kadınsa hastanede. Aradığı adaleti artık hukuktan bulamayacağını anlayan kanun adamı da Kanunsuzlar Çetesi’nin bir üyesi oluveriyor! Ama filmin sonunda yine kanuna güvenip teslim olduğunda sistemden son tokadını yiyor ve polisler tarafından ‘ortadan kaldırılmak’ adına öldürülüyor!

Walter, önce Cedric’i mahkemeye götürmekle görevli sıradan bir polis memuru olarak çıkıyor karşımıza. Çetenin bir üyesi olmasa da, onlara destek veriyor. Çünkü, meslekte geçirdiği bunca yıldan sonra, doğru biri olmanın insanı bir yere götürmediğini anlamış durumda. Üstelik polis merkezindeki yozlaşmanın, dönen dolapların, cebe atılan rüşvetlerin de farkında. Böylece Walter, çeteye içeriden bilgi aktarıyor. Bunu yaparken de belki meslek hayatı boyunca hissetmediği kadar işe yaradığını hissediyor ve bu his içindeyken de öldürülüyor!

Sandy bir üniversite öğrencisiyken, eşcinsel olduğunu düşünen birtakım adamların saldırısına uğruyor. Bu dehşet verici saldırıdan geriye, yüzünde ve bedenindeki artık birlikte yaşamak zorunda olduğu izler kalıyor. Sandy’i tanıdığımızda, içine kapanık, yara izlerinden utandığından ve yeniden saldıra uğramaktan korktuğundan kendini toplumdan uzaklaştırmış bir genç adam. Üstelik kendisine saldıran adamların salınıverdiğini öğreniyor. Çetenin dağılmasından sonra, Sandy’i yeniden üniversiteye başlamış halde görüyoruz. Korkuları geride kalmış. Kızlarla flört edecek kadar yeni yüzüyle barışmış, spor müsabakalarına katılan dışa dönük bir genç adam artık o. Çeteye yeniden katılmayı reddeden de tek o oluyor. Bunun için suçlamalı mı? Suçlanmamalı mı? İşte size medyadan çok alışık olduğunuz türde bir oylama sorusu. Filmi izlerken de benzeri bir oylamayla karşılaşmıştık, hatırlarsanız. Haber spikeri yüzünde kocaman bir sırıtış, konuşuyordu: “Kanunsuzlar Çetesi halktan yana mı? Değil mi? Eğer halktan yana diyorsanız…”

(31 Temmuz 2007)

Gülay Oktar Ural

Sıkı Aynasızlar (Hot Fuzz)

Ben bu güzel filmi görmeyi çok istemiştim ama biraz tedirgindim çünkü +18 yaş sınırı vardı. Oysa hiçbir engelle karşılaşmadan biletimi aldım ve salona girdim, yine de bileti bana satmalarına çok şaşırdım. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir olay olacağına inanmıyorum, Amerika’da da bu filme +18 yaş sınırı getirilmiş ve ben 14 yaşındayım. Salonda benden başka da kimse yoktu. İçimdeki huzursuzluk ilk 5 dakikadan sonra giderek azaldı ve gayet rahat bir biçimde filmi izledim, hâttâ yaş sınırı getirilmesine şaşırdım çünkü bu film şiddetle dalga geçen aksiyon – komedi türünde keyifli bir filmdi ve benim yaşımdaki herkesin oynadığı bilgisayar oyunlarındaki şiddet sahnelerinden pek de bir farkı yoktu.

Gelelim Filmin Konusuna

Shaun Of The Dead ve The Land Of The Dead gibi sansasyon yaratan filmlerin yönetmeni Edgar Wrigh’in yönettiği filmin başrollerini Simon Pegg ve Nick Frost paylaşıyorlar.

Film, Londra’da başarılı bir polis olan Nicholas’ın Sandford kasabasına tayininin çıkmasından sonra kendisine eşlik eden çılgın polis Met ile beraber başına gelen komik olayları anlatıyor.

Sandford öyle bir kasabadır ki halkın polislerden korkusu yoktur, insanlar aklına esen her şeyi yapmaktadırlar ve her gün esrarengiz cinayetler işlenmektedir ama kasabanın yerlileri o kadar duyarsızdır ki Nicholas ve umursamaz partneri Met’in o cinayetleri çözmesi çok zordur ve de ortada hiçbir ipucu yoktur.

Günümüzde nedensiz işlenen cinayetlerle ve insanların bunalımlarıyla dalga geçen, gerek komedi olarak gerekse aksiyon olarak çekilmiş olan ve hiçbir mesajı olmayan, sadece şiddet içeren Hollywood filmleriyle dalga geçen bu yapıtın bir özelliği de hem güldürmesi hem heyecanlandırması, hem de düşündürmesidir. Film, tam gerilecekken güldüren ama güldürürken de gerebilen akışıyla seyirciyi etkilemekte ve şaşırtmaktadır.

Dünyada İngiliz sinemasına karşı genel bir kanı olduğu için biz izleyiciler, bu filmi Hollywood’un taklidi olarak görebiliriz, bu yüzden bu film sinema salonlarından erken kaldırılabilir. Eğer biz içimizdeki önyargıyı atarsak İngiliz sinemasındaki devşirmeyi bu filmde de görebiliriz. Korku filmlerindeki başarılarıyla tanınan Edgar Wright komedi dalında da başarısını göstermiş, filmin esprileri de taze ve zeki olmuş. Final sahnesinde de çok büyük bir sürprizle karşılaşacaksınız. Bence bu güzel yapıtı kaçırmayın.

(27 Temmuz 2007)

Emir Batuş

Mehmet Soyarslan’dan “Cevap İstemek Hakkı…” Üzerine Bir Yazı

Her yıl dünyanın çeşitli kentlerinde birçok film festivali düzenlenir. Bunlardan bazıları film türlerine göre yapılır. Örneğin Fantastik Filmler Festivali, Korku Filmleri Festivali, gibi.

Bazı festivaller kadın filmlerini bazıları ise örneğin Sinema Tarih Buluşması gibi tarihi filmleri buluşturur.

Bazen filmleri müşterek yönleri bir araya getirir. Meselâ Sırbistan’da bu yaz Eurimages Filmleri Festivali var. Filmler o yıl Eurimages’dan destek almış yapıtlar arasından seçiliyor.
Mehmet Soyarslan’dan “Cevap İstemek Hakkı…” Üzerine Bir Yazı yazısına devam et →

(Önemli) Bir Roman: Sahnenin Dışındakiler

(ÖNEMLİ) BİR ROMAN: SAHNENİN DIŞINDAKİLER
(TAMAMLANMAMIŞ) BİR SENARYO: İKİ ATEŞ ARASINDA
(ÇEKİLMEMİŞ) BİR FİLM : …………………………..

Fethi Naci, 1981’de yayınladığı “100 Soruda Türkiye’de Roman ve Toplumsal Değişme” (Gerçek Yayınları) isimli kitabının 99. sorusu olarak sorulan “en beğendiğiniz yirmi romanı sayar mısınız?” sorusuna verdiği cevapta, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Sahnenin Dışındakiler* romanını da sayar. İşgâl İstanbul’unda geçen roman, Cemal’in anlatışı ile iki bölüm olarak, geniş bir dönemi zaman olarak verdiği gibi, bir kişiler galerisi de oluşturur. Sinema yazıları ağırlıklı bir sitede, bir roman üzerine bir yazı değil bu. Ahmet Hamdi Tanpınar, romanından İki Ateş Arasında* isimli bir senaryo da çıkarmış, daha doğrusu, romanda ele alınan olayların bir kısmını beş kez senaryo olarak yazmış, karşılaştırmalı bir okumada romandan çıkartılan bir senaryodan çok, romanın çatısı altına biraz girebilen bir çalışma olarak görülüyor. Mehmet Baydur kitaba (senaryo) yazdığı önsözde, final sahnelerinin (veya sahnesinin) yazılmamış olduğunu belirtiyor. Eldeki metin, filme çekilmemiş bir senaryo olarak, hareket noktası aldığı romana nazaran içerik bakımından biraz zayıf kalıyor, bu ise gayet normal. Romanın (edebiyatın) yapısı ile sinemanın (senaryo) yapısal varlılığından doğan bir durum. Senaryoda, Kurtuluş Savaşı filmlerinin hemen hepsinde bol bol gördüğümüz, silâh kaçırma, kişi izleme sahneleri var ki, bunlar romanda bulunmuyor. (Eğer çekilse idi) filme hareketlilik getirecek bu gibi sahneler / bölümler romanın anlatımına da uygun düşmeyebilirdi. (Burada hemen belirtelim ki; romanın ilk bölümü Cemal’in işgâl İstanbul’una dönüşü ile başlıyor ve uzun bir geri dönüşle, Cemal’in İstanbul’dan ayrılmadığı dönemi daha çocuk / genç olduğu günleri anlatıyor ve de Sabiha’yı. İkinci bölümde, ele alınan dönüş, 6 – 7 yıl sonra olacaktır, İstanbul işgâl altındadır ve Anadolu’da direniş ve başkaldırma başlamıştır. Cemal bu kargaşa İstanbul’unda, halkın yoksulluğunu, bazı çevrelerin safahatını, Anadolu hareketine İstanbul’da siyasi çalışmalarla katkıda bulunanların gayretini, böyle bir ortamı kârını artırmak için kullananları, hâlâ padişah veya Anadolu arasında karar veremeden ortada sallananları tanıyacak ve herkesin bahsettiği ve evlenmiş olduğunu öğrendiği Sabiha’yı arayacaktır.)

Eldeki roman ve senaryoyu karşılaştırınca, ben romana daha ağırlık vererek, özellikle ikinci bölümünden çıkarılabilecek daha farklı bir senaryo ile, iyi bir filmin kapısına gelinebileceği kanısındayım. Evet, romanın kahramanları yazarın iki yerde belirttiği gibi, -Kurtuluş Savaşı’na göre- sahnenin dışındadırlar. Bu sahnenin dışındakilerin bir kısmının Anadolu ile ilişkileri, bazılarınınsa sarayla, işgâlcilerle ilişkileri vardır ve hepsinin savaş içinde kendi iç çekişmeleri de devam etmektedir. Bütün bunların yanında Cemal’in Sabiha’yı araması da, olayı kişiselleştiren ve entrikayı yükselten bir olgu olarak yer almaktadır. Romanda -artık finale doğru- iki kez buluşmaları oldukça sinemasal malzeme içerecek biçimdedir. Bir kez yolda karşılaşırlar, önce gören ve seslenen Sabiha’dır, sonra ise Cemal’in evine gelecektir, çok gergin bir anında. İlginçtir, Sabiha, Afife Jale’yi tiyatrodan tanımaktadır, birlikte bulunmuşlardır (çalışmışlardır) ve Cemal’in eline son anda geçen bir tiyatro ilânında Sabiha’nın sahneye çıkacağı duyurulmaktadır. Romanın (senaryonun değil) içerdiği hayli sinematografik bölümler vardır, bunlarda göz önünde bulundurularak, romanın ikinci bölümünden çıkarılabilecek bir senaryo ile eğer Sahnenin Dışındakiler (bu isimle Yeşilçamda ne kadar ilgi çekebilirdi (!?) filmleştirilebilse idi…. perdeye yansımadan hiçbir şey söyleyemeyiz. Ama romanı ve senaryoyu (önce senaryoyu olmak üzere) tekrar okuyunca iyi olabilecek bir filmin kapısını çalmadan geçmişiz gibime geliyor. Ama roman hâlâ oralarda bir yerlerde. Yazık demek istemiyorum, çünkü benim okurken izlediğim filmin romanı, diğer bir çok film malzemesi olabilecek romanlar ile birlikte kendi alanlarında bulunurlarken, sinemacılarımızın bunlardan yapabilecekleri filmlerin vereceği sonuçlar ile uyuşmayabilirler. Uyuşurlarsa iyi olur, olmaz ise de, romandan kaynaklansa da o başka bir şey, bir filmdir. Her biri kendi alanında değerlendirilmeli. Sahnenin Dışındakiler iyi bir sinema filminin malzemesini içermektedir, kesinlikle dizinin değil.

Yazıda ağırlıklı olarak romanı, hep ikinci bölümünü göz önünde bulundurarak ele aldım, birinci bölüm, Cemal’in çocukluk / yeni yetmelik günlerini anlatan bölümleri de, ikinci bölüm kadar değerli malzeme içeriyor, yalnız, romana ad olan sahne ve bunun dışındakiler; Kurtuluş Savaşı ve ona uzaktan bakan (mı?) ve İstanbul’da onunla ilgili ve ilgisiz hayatlarını yaşayanlardır.

(25 Temmuz 2007)

Orhan Ünser

* Sahnenin Dışındakiler – Nakışlar Yayınevi – ?
* İki Ateş Arasında – İyi Şeyler Yayıncılık Ltd. Şti. – 1998

Breach – İhanet ****

Bir insan neden ihanet eder?

Tüm yerli ve yabancı düşmanlara karşı devletini savunacağına dair and içmiş üst düzey bir FBI ajanının ihanet gerekçesi ne olabilir? Amerika Birleşik Devletleri’nin gelmiş geçmiş en büyük haini ilân edilen Robert Hanssen’in ihanet sebebi belki intikamdı, belki para. Salt kötülük olsun diye de yapmış olabilirdi bunu ama kesin olan, Hanssen’ın yaptığı şeyden heyecan duyduğuydu. Zira, Hanssen, Rusya hesabına çalışan İngiliz köstebek Kim Philby’nin maceralarını okuyarak büyümüştü ve casus olmayı kafasına koyduğunda henüz 14 yaşındaydı. İlk ihanetini, ABD’deki Rus casuslarının faaliyetini izlemekle görevli bir FBI ajanıyken gerçekleştirdi. İşin ilginç yanı, kendisi gibi ülkesine ihanet eden bir ajanı ispiyonlamış olmasıydı. Tek farkla: adam, Amerika adına casusluk yapan bir Rus ajanıydı! Bu ilk işiyle Rusların gözüne girdikten sonra, sıra, oyunu kendi kurallarıyla oynamaya gelmişti. Evet, Hanssen için bu bir oyundu. Zekice kurgulanmış bu oyununda Hanssen’ın korkacağı tek şey ancak kendisi gibi biri olabilirdi, yani Hanssen’ın Amerika’ya ihanet ettiğini bilen ve kendisi de Amerika için çalışmaya karar vermiş bir Rus ajanı… İşte bu yüzden oyunun kurallarını kendi koydu. Ruslar onun gerçek kimliğini hiç bilmedi. Oyun alanı, Washington civarındaki ormanlık alan ve parklardı. 15 yıl süren bu oyunda Hanssen, FBI’ın karşı istihbarat faaliyetleri, uydu ve erken uyarı sistemlerinin de dahil olduğu 6 bin gizli belgeyi Moskova’ya ulaştırdı. Köstebeklikten kazandığı para ise 1.4 milyon dolardı! Robert Hanssen 2001 yılında Moskova hesabına casusluk yapmaktan afsız müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Gazeteler olayı, “filmlere konu olacak ihanet” başlığıyla verdi. Gerçekten de, Hanssen’ın ihaneti 2007 yılında film oldu…

Film, terfi etmek için canla başla çalışan genç bir FBI ajanıyla tanıştırır önce bizi: Eric O’Neill. Eric, emekli olmaya hazırlanırken Büro’nun bilgisayar sisteminin yenilenmesiyle görevlendirilen Robert Hanssen’ın asistanlığına verilir. Ama bu bir paravan görevdir. Gerçekte, Hanssen hakkında bilgi toplamakla görevlendirilmiştir ve hainin yakalanmasında başrolü oynar. Hanssen’ın yakalanmasından sonra da, büroyu bırakıp hukuk eğitimi üzerine yoğunlaşır. Filmin Eric O’Neill’e odaklanmasının sebebi, yaşananların beyazperdeye aktarılması fikrinin ona ait olmasıdır. Öykü, yapımcılar tarafından beğenilince, geriye FBI’dan onay almak kalır. Sonunda ortaya Billy Ray imzalı dramatik bir gerilim filmi çıkar.

Gerçek bir olayın beyazperdeye aktarılması…

Gerçek bir olayı, hele ki karakterleri hâlâ hayatta olan bir olayı beyazperdeye aktarmak, ustalık, biraz da cesaret isteyen bir iş. Üzerinde düşünülmesi ve çalışılması gereken iki öncelikli konu var. Birincisi, böyle bir film için gerekli dramatik gerilim atmosferini yaratmak, bu yolla da seyirciyi filmin içine çekmek. İkincisi ise, gerçeklerden çok fazla uzaklaşmadan ortaya iyi bir hikâye koyabilmek. İhanet filminin kamera arkasına baktığımızda, tüm yapım ekibinin bu iki konu üzerinde canla başla çalışmış olduğunu görüyoruz. Eric O’Neill’in senaryonun yazımından itibaren yapımın tüm aşamalarına dahil olması filmin en büyük avantajı. Tabii oyuncuların da… Robert Hanssen’i canlandıran Akademi ödüllü Chris COOPER, O’Neill’den “eski patronu” ile ilgili detaylı bilgi alırken, O’Neill rolünü oynayan Ryan PHILIPPE, canlandırdığı kişiyi tanıma ve onunla birebir çalışma şansına sahip olmuş. Bu az rastlanır durum, iki oyuncuyu daha da kamçılamış olmalı ki, rollerinin hakkını verebilmek için onlarca kitap okumuş, her bir sahne üzerinde uzun uzun çalışmışlar. Filme damgasını vuran bir başka “az rastlanır” durum da, hikâyenin doğru aktarılabilmesi için ekiple işbirliği yapan FBI’ın, iç anahtar çekimler için, erişimi kısıtlı FBI binasının kapılarını açmış olması. Mimari açıdan benzersiz olan FBI binasının kopyasını yapmanın zorluğu düşünülürse, bunu da filmin artı hanesine eklemek gerek derim. Bunca emekten sonra, yönetmen Billy Ray, haklı olarak, Hanssen’in tutuklanma sahnesinin, 2001’deki gerçek tutuklanmanın gerçekleştiği yerde çekilmesinde ısrar eder. FBI da kendini filmin heyecanına kaptırmış olmalı ki, sahnenin aslına uygun olarak yeniden oluşturulabilmesi için, ekibe, olayın gözden geçirilmiş bandını bile verir. Daha ne olsun ki? Hanssen’ı hapisten çıkarıp başrolde oynatacak halleri de yoktu ya! Başrolde oynamasa da, kendini canlandıran Chris Cooper’ın oturduğu masanın üzerinde asılı tablodan gülümseyerek filme bir şekilde dahil olur Robert Hanssen.

Gerçeğe sadık kalmak için harcanan tüm bu emekten sonra gelelim işin iyi bir hikâye yaratma kısmına. Yapım ekibinin kararı, izleyicinin olayları O’Neill’in bakış açısından görmesi olmuş. Filmin ortalarına kadar, Eric’in, Hanssen ile ilgili gerçekte neler döndüğü hakkında hiçbir fikri yok. Dolayısıyla izleyicinin de. Bunun çok yerinde bir karar olduğunu söylemek lazım. Zira, gerçek öykü hakkında çok fazla bilgi sahibi olmayan bir izleyicinin, tıpkı O’Neill gibi, Hanssen’ın kişiliği ve yaptıkları hakkında çelişkiye düşmesi muhtemel. Bu da, merak unsurunu artıran ve filmi seyredilir kılan bir durum.

Bir ihanet kaç kişinin yaşamını etkiler?

Eric O’Neill kendini bir açmazda buluyor. İç dünyasıyla dış dünyada yaşadıkları kıyasıya bir çarpışmaya giriyor. İşine ve ettiği yemine bağlı olan tarafı, görevini layığıyla yerine getirmek için çırpınıyor. Eric, hırslı ve oldukça akıllı bir genç adam. Bu özel görev için seçilmesinin kendisi için bir şans olduğunun da farkında. FBI teşkilâtında tam yetkili bir ajan olma hayalini gerçekleştirmesine ramak kaldığının da. Oysa diğer yandan, kendisine şüpheli bir şahıs olarak tanıtılan ve suçunu belgelemek zorunda olduğu adama karşı garip hisler içinde. İlk başta Hanssen’ın garip sorularından, karşısındakini delip geçen bakışlarından, nezaketten uzak tavırlarından oldukça rahatsız olsa da, onu tanıdıkça, torunlarıyla saatlerce oyun oynayan, karısıyla sevgi dolu bir ilişki yaşayan, birlikte çalıştığı bir insanın babasının hastalığıyla ilgili bilgi toplayacak kadar düşünceli davranan ve fazlasıyla dindar olan 56 yaşındaki bu egzantrik adamdan etkilenmeye başlıyor. Ama görevini yerine getirmek, Hanssen’ın cinsel yaşamını internet ortamında sergilediğine dair kanıt toplamak zorunda. Üstelik tam da Hanssen ona güvenmeye başlamışken. Bir haini ortaya çıkarabilmek adına bir haine dönüşmek! Bu çelişki Eric’in canını fazlasıyla yakarken, bir yandan da başka bir sorunla, FBI yaşantısının en zor taraflarından biriyle boğuşmak zorunda kalıyor: Görevinin gizliliğini koruyabilmek için, henüz çiçeği burnundaki karısına yalan söylemek… Juliana, yaşına göre oldukça olgun, eşini fazlasıyla seven ve destekleyen bir kadın. Ama zamanla, kocasıyla ilgili birtakım gerçeklerin dışında kalmaktan -olan bitenin Hanssen’la ilgili olduğunu anlasa da- rahatsızlık duymaya başlıyor. Bildiği tek şey kocasının değiştiği, Eric’in artık o evlendiği insan olmadığı. Evlilikleri çatırdamaya başlıyor.

Hanssen’ın ihaneti, bir başka hayal kırıklığını daha ortaya çıkarıyor. Operasyon boyunca, O’Neill’i bilgilendiren ve onun topladığı bilgileri analiz edip Hanssen hakkındaki gizli soruşturmayı yürüten ekibe bildiren Ajan Burroughs’un kimliğinde vücut bulan bu hayal kırıklığının sahipleri, bunca yıl boyunca Hanssen’la omuz omuza çalışmış ve o süre zarfında aradıkları casusun yanı başlarındaki adam olduğunu henüz öğrenmiş olan ajanlar. Bunca yıllık çalışmanın bir hiç uğruna olduğunu öğrenmek… İşine ve kendisine olan saygısını sorgulamaya sürüklemez mi insanı?

Ve Hanssen’ın karısı Bonnie… Kendisini ailesine adamış fazlasıyla dindar bir Katolik. Akıllı ve güçlü, kocasına destek olmayı da onu yönlendirmeyi de becerebilen bir kadın. Bu kısmı filmde yer almasa da, eklemek istiyorum: Hanssen, tıpkı Eric gibi, FBI ajanlığının kazandırdığı alışkanlıkla, yaptıklarını karısından saklıyor. Tabii bu gizlilikte, casus olduğunu karısına açıklamaktan çekinmesinin de payı olmalı. Ama Bonnie onu gizli bir mektup yazarken yakalayıp başka bir kadınla ilişkisi olduğunu sandığında, ona gerçeği, 20 bin dolar karşılığında Sovyetlere birkaç değersiz bilgi sattığını itiraf etmek zorunda kalıyor. Bonnie de ona günah çıkarmasının söylüyor! İşin bu kısmı kolay atlatılmış gözükse de, Hanssen’ın yakalanmasından sonra patlayan gerçekler, karısıyla yaşadığı mahrem anları kaydedip bir arkadaşına göndermesi, ya da Hanssen’ın “kendisine asla elini sürmediğini” iddia eden striptizci sevgilisinin ortaya çıkması, kadıncağızı nasıl etkilemiştir, bilemeyiz!

Hayatları birebir etkilenen bu insanların yanı sıra, Hanssen’ın ihanetinin Federal Büroya ciddi anlamda zarar verdiğini, köstebeğin Moskova’ya ilettiği gizli bilgilerin Amerika’yı halen içinde bulunduğu tehlikeli bir duruma soktuğunu söylemeye bilmem gerek var mı?

Sonuç olarak, tüm bu bilgiler ışığında çekilen İhanet, sadece oyunculuk başarısı için bile izlenmeye değer bir film olmasının yanı sıra, “gerçeğin öyküsü” olarak nitelendirilmeyi sonuna kadar hak eden bir yapım.

(25 Temmuz 2007)

Gülay Oktar Ural