Kategori arşivi: Yazılar

Bakırköy / Bahçelievler

Bakırköy’e akşamları İETT otobüsleri ile dönen Güven Bey, tek başına yaşadığı evini, iş yerinde ailesi ile birlikte yaşadığı ‘yuva’ olarak gösterir, her gün saat dörtte okuldan dönen kızı (Çiçek) telefon ederek babası ile konuşmaktadır. İşini ‘saat’ olarak dahi aksatmayan Güven Bey, bu düzeni sürdürürken masasında karısı ile kızının -aslında bir dergiden kesilmiş bir kadın ile çocuğun- fotoğrafı durmaktadır. İşyerine yeni gelen, yeni çalışanın, kapısında ‘muhasebe’ yazan Güven Bey’in yanına yerleştirilmesi bir şeyleri değiştirecektir…

O güne kadar her gün saat dörtte çalan telefonla konuşan Güven müdürünün yanında olduğundan ve telefon beklediği için huzursuz iken çalan telefonu -ister istemez- oda arkadaşı Arzu hanım açacaktır ve karşısında ‘uyandırma servisini’ bulacaktır… Daha sonra Arzu, Güven’in evinde gerçek karısının fotoğrafını görecek ve ‘insanların çok değiştiği’ konuşulacaktır bir kaç cümle ile aralarında…

Arzu’nun beş yaşında bir kızı vardır ve kocası ile ilişkileri kopma noktasına gelmiştir. Beş yıl önce bir gün, doğumuna kısa bir süre kalmış olan Güven’in karısı kocasının ısrarı ile ‘ormana’ kamp yapmaya giderken; alkolik kocasının ağırdan alması ile sancıları son aşamaya gelmiş Arzu’nun çığlıkları üzerine acele ile yola çıkan karı koca hastaneye giderken acele geçtikleri bir KAVŞAK’ta gidiş yönlerine dik olarak seyreden Güven’in kullandığı arabanın ani durmasına neden olunca, arkadan çarpan bir araba yüzünden karısını ve -doğmamış kızını- kaybeder…

Bakıcısının bir gün izin alması nedeni ile Arzu artık beş yaşında olan kızını bir gün iş yerine getirir ama Güven hâlâ -doğamamış- kızı ile ‘uyandırma servisi’ aracılığı ile her gün saat dörtte konuştuğunu “göstermekte”dir çevresindekilere… Daha başka kişilerde var, Güven’in iş yerinde -kız kardeşi ameliyat olacaktır, O’na para bulmak durumundaki- servis çalışanı ve O’nu izlemeye çalışan aynı serviste çalışan kız; kiracı olarak oturduğu evi müteahhide vermek düşüncesindeki, kızından şüphelenip döverek sokağa atan, sinir gerginliği içindeki emekli polis; Arzu’nun kaç defa tövbe ettiği belirsiz, ayrılmalarından sonra iyice kontrolünü kaybetmiş alkolikliğin eşiğindeki kocası…

Telefonda, karşısında ‘uyandırma servisini’ bulan ve masadaki fotoğrafın (anne / kız) bir yakıştırma olduğunu öğrenen Arzu, -gizliden- Güven’i araştırmaya girince, edindiği bilgilerden sonra, bir gün Güven üstüne gelince, meraklılığının doğru olmadığı ikazını alır ama şemsiyesini arabasında unutan Güven’in evine gidip, -gerçeği- anlatıp anlatmak istemediğini soracaktır, -yalnız- Güven, kimselere söylemediği şeyleri Arzu’ya anlatacaktır… Güven’in doğrudan veya dolaylı katkıları ile evi müteahhide vermekten vaz geçen emekli polis, sokağa attığı, sonradan evden kaçacak kızına almamakta direndiği telefonu alacak, muhasebenin açık vermesine neden olan servis elemanının kız kardeşi başarılı bir ameliyat geçirecek ve hastanede ziyaretlerine giden Güven -elemanına – o işin (!) çözüldüğünü söyleyecektir. Arzu ise kucağındaki çocuğu ile kendilerini kapıda şaşkın karşılayan kocasının kapısını çalar ve Güven sandıkda sakladığı defin ruhsatını çıkararak yıllardır gitmediği mezarlıkta, hamile iken ölen karısını ziyarete gider. -ilk defa MI?-

Selim Demirdelen’in yazarak yönettiği Kavşak, iyimserliği biraz öne çıkarılmış finali ile de olsa, bir kişi (Güven) aracılığı ile bize gündelik yaşamın içindeki karşılaşmaları -finalde sonuçlandırma gibi bir kolaya kaçsa da- anlatıyor.

Bahçelievler’de oturan, baba baskısındaki delikanlı, kendisine tutkun Van’lı kız ile birazda arkadaşlarının gaz vermesi ile ilişki kurar ve babasının tepkisi ile karşılaşır. Alkollü ilken yaptığı trafik kazasından babasının ilişkileri nedeni ile -kendilerinin çözümleyemediği- trafik raporundan kurtulur. Askere gitmemek için, ilgilenmediği açık öğrenimde okur görünmektedir, babasının iş yerinde bir şey yapmazken gönderildiği Gebze’deki şantiyede yetkiyi ele geçirirse yeteri kadar bilgisi olmadığı konularda bile nasıl baskıcı olduğunu gösterecektir. Geliştirdikleri ilişki sonunda evlenmeyi bile düşündüğü kızı, babasının kabûl etmemesi nedeni ile kendinden uzaklaştıracak ve bu sırada akrabalarınca memleketine götürülünce kurtulmuş olduğuna sevinecektir. Kısa süren Gebze -“sürgün” mü demeli?- günlerinden sonra zaten içinde olduğu ÇOĞUNLUKa -sağlam- bir dönüş yapacaktır.

Seren Yüce, Çoğunluk filminde, “öyküsüz” bir film ile karşımıza çıkıyor. Filme öyküsüz diyorum, bu uzun yıllar Yeşilçam filmlerinde derdin “çoğunlukla” öykü anlatmaktan kaynaklanmış olmasından geliyor. Anlatılmak istenen öykünün tutarlı olup olmaması önemli değildi o dönem ama bu olgu hep vardı. Yeşilçam döneminde gündelik yaşamı anlatmak pek itibar edilmeyen bir olgudur. Yüce filminde gündelik yaşamdaki kişilerin davranışları ile anlatısını sürdürürken, büyük sözler söylemeden -oysa bu önemli- bir dönem içinde bulunulan düzenin dışınına bilinçsiz olarak çıkılmasının olanaklı olmayacağını gösteriyor.

Bir akşam yemeği sofrasında bitirilen filmde her akşam eve dönen kişiler belli bir ritüel ile ayakkabılarını çıkarırlar Yüce bunu her defasında tekrarlatıp filmine yerleştirmiş ve bu böylece sürüp gidecektir. Bir takım ilişkilerle değiştirilen rapor sonucu, trafik kazasında hasar gören taksinin, şoförünün, kasko sigortayla yetinmesinin neden olunmasından sonra, şoförün Gebze’ye gelip “kaderine razı” olduğunu söylemesi ve -bir anlık geçici pişmanlığın- duyulması ile duygusallaşan film, şantiyedeki diğer davranışlarla gerçekçiliğine tekrar dönecektir.

Çoğunluk gerçekci finali ile sonuçlanırken, sıra dışı -karşılarındaki kişilerce beklenmeyen davranışlarda bulunan- Güven Bey’in neden olduğu olaylar ile giderek romantikleşen bir sonuca ulaşır Kavşak. İki yeni yönetmen, Yüce ve –Anlat İstanbul’daki skecini gözardı etmeksizin- Demirdelen, ilk filmleri ile sinemamızda büyük lâflar etmeden, gösterişe kaçmadan ama bir çok şeyi içinde barındıran çalışmaları ile izlenilmeyi hak ediyorlar.

(24 Ekim 2010)

Orhan Ünser

Derviş Zaim’le Vicdan ve Hakikatin Peşinde

Derviş Zaim’le; son filmi “Gölgeler ve Suretler”in teknik sorunlar yüzünden gecikmeli olarak gerçekleştirilen galasından bir gün sonra ve ödüllerin açıklanmasına saatler kala görüşme olanağı bulduk. Basın söyleşisinde, “Cenneti Beklerken” ve “Nokta”nın ardından gelen filmiyle üçlemeyi tamamlayan Zaim, coğrafyanın her defasında farklı noktalarını göstermeye çalıştığını vurgulamıştı.

Geleneksel formlardan yola çıkarak film yapma mantığını “kes-yapıştır” olarak adlandırdığı yöntem yerine bu unsurların yapılarına bakıp onlardan hareket etmek ve bunların nasıl metafor üreteceğini düşünmek olarak açıklayan yönetmen, temel başvuru kaynakları arasında (Karagöz’ün dışında) Eflatun’un “etik” meselesini gösteriyordu.

Senaryo danışmanları arasında bir Yunanlı yazarın da bulunduğunu belirten Derviş Zaim, ele aldığı dönemin olaylarına mesafeli yaklaştığını özellikle vurguluyordu. Festivalden (kişisel bir yorum olsa da, şaşırtıcı biçimde) yalnızca SİYAD ve Kurgu ödülüyle dönen “Gölgeler ve Suretler”in, yakın bir gelecekte kimi tartışmaların merkezine oturacağını şimdiden söyleyebiliriz:

Sinemanızda bu toprakların geleneksel formlarından yararlanmak konusuna basın toplantısında bir parça açıklık getirmiştiniz. Başlangıçta bunu biraz daha açmak istiyorum. Gölge oyunu ve 60’lardaki Kıbrıs… Bu iki unsur nasıl bir araya geldi?

Gölge oyunu aslında her yere girebilir; ama şöyle bir tespitte bulunabiliriz Gölge meselesine ilişkin olarak: Eflatun’un meşhur mağara metaforunu göz önüne alarak konuşalım. Mağara duvarına vuran gölgeler ve o gölgelere bakıp, dışardaki esas nesnelerin nasıl olduğunu tahmin etmeye çalışan esirlerden bahseder Eflatun ve ahlâki / etik olarak bütün sistemini bunun üzerine kurar, özgürleşmeyi bu yolla savunur. Dolayısıyla insanın karanlık tarafıyla kurduğu ilişki söz konusu olduğunda, gölge oyununun bu kadar yoğun kötülüklerin yaşandığı bir coğrafyayla ilişkilendirmek bağlamında benim işime çok yarayacağını söyleyebilirim. Asıl ilgi alanım olan insanın karanlık tarafını incelerken çerçeveyi Kıbrıs olarak ele almanın mümkün olabileceğini düşündüm.

Belki kritik ya da rahatsız edici bir soru olabilir; ancak filminizin gösterime girmesinin hemen ardından, (bir gün önceki basın toplantısında da ipuçlarını edindiğimiz üzere) sıklıkla karşılaşacağınızı düşünüyorum: “Gölgeler ve Suretler”, -olaylara mesafeli yaklaştığınızı belirtmenize karşın- resmi tarihin izini sürmek veya onu aklamaya çalışmak türünden iddialarla karşı karşıya kalabilir.

Bir film ortaya çıktıktan sonra; seyirci, eleştirmen, yazar-çizer cephesinde okunması anlamında bazı iddialarla karşı karşıya kalabilir; ama ben yorumlara röportajlar aracılığıyla yanıt vermektense, filmimin kendisinin bir cevap oluşturmasını isterim. “Gölgeler ve Suretler” zaten buna benzer sorulara dürüstlük ya da durduğu yer bağlamında yeterince açıklık getiriyor, bu anlamda içim son derece müsterih. Buna rağmen, “resmi tarih” tezleri vb. yaklaşımlara dair belirtmeden geçemeyeceğim bazı şeyler var: Olaylara Rumlar cephesinden bakıldığında, onlar 60’lı yılları yok sayıyorlar ve şöyle bir argüman geliştiriyorlar: “Bizler önceden gayet güzel yaşıyorduk, daha sonra Türkler emperyalizmin ajanı olarak 1974’te adaya girdi ve bütün bu olaylar başladı.” Dolayısıyla 60’lar, onlar adına varolan bir zaman dilimi değil; yani onların resmi tarihinde böyle bir dönem hiç yok. Dolayısıyla filmi izleme olanağı bulan 18 yaşındaki bir Rum genci de kendi yakın tarihiyle ve coğrafyasıyla ilgili önemli bir bilgiye sahip olacak. Bunun özgürleştirici bir tarafı var. Yine mağara metaforuyla ifade edecek olursak: gölgeleri değil de, gölgelere sebep olan nesneleri gösteriyor bu film. Bu hem Türkler, hem de Rumlar için böyle.

Tam da bu noktada, filminizdeki Rum oyuncuların her gün sınırı geçerek çekimlere katıldıklarını belirttiğinizi hatırlıyorum. Yanlış hatırlamıyorsam, pek çok şeyi riske ettiklerini söylemiştiniz. Bu konuyu oldukça önemli buluyorum.

Bakın, Popi Avraam, 2003’teki Rum halkı tarafından %75’le reddedilen referandum esnasında “evet” oyu verenlerden biriydi ve dört yıl boyunca iş bulamadı. Yıllar sonra Kuzey’de çekilen bir Türk filmine her gün sınırı geçerek katıldı ve bu onun adına büyük bir riskti.

Kuşkusuz filmin bir de Rum kamuoyu cephesi var. “Gölgeler ve Suretler”in o tarafta nasıl karşılanacağını düşünüyorsunuz?

Muhtemelen beğenilmeyecektir; ancak bu tür filmler beğenilecek / sevilmeyecek türünden yaklaşımlardan ziyade ele alınmalıdır. Sinema tarihinde örneklerine defalarca rastladığımız üzere, böyle filmler, insanların yoğun olarak aynı fikri paylaştıkları yapımlar kategorisine girmezler; ama farklı görüşler uyandırabilirler ve bu da önemli bir şeydir.

Bu arada filmin yapımcılığını da üstlendiniz ve bu durumu “bir delilik yaptım!” şeklinde açıkladınız.

Yapımcı olarak akıllı bir insan, gider Taksim ve çevresinde üç haftada filmini çeker ve işine devam eder. Akılsız bir insan ise benim yaptığım gibi Kıbrıs’a gider ve film çekmeye çalışır; çünkü bunun finansal ve lojistik, hizmetler, maliyet ve gümrüğe dair bir sürü problemi vardır, risk faktörü neredeyse iki katına çıkar. Dolayısıyla bunun, -üstelik günümüzde değil, 40 yıl önce geçen bir hikâye olduğunu düşünürseniz- böylesi bir bütçeyle kendi adıma bir çılgınlık ve aynı zamanda bir yapım başarısı olduğunu vurgulamam gerekiyor. Sonuçta yapmayı çok istediğim bir filmdi, şimdiye kadar söylenmemiş bir cümlenin söylenmesi gerekiyordu. İnsanlar kalkıp da “filânca tarihin sözcüsü” türünden kelimeler sarfedebilirler; ancak şunu unutmamak gerekiyor: bir yerde acı çekiliyorsa bunun resmisi-gayriresmisi olmaz. Bu acının dile getirilmesi gerekiyordu ve ben de bunu yaptım. “Eğer gerçekliği gösterirsem resmi tarih beni kullanır” diye düşünüyorsanız, çekilen bir acıyı perdeye getirmemek suçuna iştirak edersiniz ve tarih de bunun hesabını bir biçimde Kıbrıslı bir sanatçı olarak bana soracaktır.

Dilerseniz filme dönelim. Filmin iki kadın karakterin portreleri, Ada’da yaşayan iki unsuru adeta simgeler nitelikte çizilmiş. Finaldeki karmaşa dışında köyde başka kadın figürüne rastlayamıyoruz.

Dikkate almanız açısından üstüne basarak söylüyorum, bir erkek tarafından çekilen bu filmin başrol karakterleri, gerek dramatik yapı gerek de hacim olarak kadınlar. Kadına yaklaşımımı, bilinçli/bilinçsiz önyargıları dışlamaya çalışan tavrımı film esnasında gözlemlemiş olmalısınız. “Gölgeler ve Suretler”de kadın karakterler, en olumsuz koşullarda dahi tek başına ayakta durabilmektedir. Anna karakterine bakın: oğluyla yaşamaktadır, bir kahve çalıştırmakta ve tek başına var olmaya çabalamaktadır. Kendi kararlarını kendisi verir, erkeklerin dayatmalarına rağmen inisiyatif alıp uygulayabilen bir yapıdadır. Diğer cephede yer alan kız ise erkeklerden oluşan bir topluluğun baskılarına ve karşı koyuşlarına rağmen babasını aramaya kararlıdır. Köyün erkekleri komutanla konuşmaya cesaret edemezken o bu görevi başarır, kısacası kendi hayatına dair kararları alıp uygulayabilecek durumdadır. Türk sinemasında kadınların temsili konusunda geçer not alan çalışmaların çok az olduğunu takdir edersiniz. Ben bu konuda da oldukça müsterihim.

Filmde ‘zaman ve mekânın oynak inşa edilmesi’ üzerinde durduğunuz ve sıklıkla vurgu yaptığınız bir başka konu.

Bu konuyu pek çok bağlamda konuşmamız mümkün olabilir. Karagöz ve Hacivat konusuna kafa yormaya başladığınız zaman bunun biraz da Araf’ta olmayı gerektiren bir durum olduğunu farkediyorsunuz. Gölge oyununu oluşturan metinlerin tamamında bu durumu görebilirsiniz, Karagöz oynatıcısı Araf’tadır, o herşeyi söyler, hiçbir şeyden sakınmaz. Bu filmi çekerken bunun farkındaydım. Dolayısıyla biçim ve içeriğin araştırılmasında gene önceki filmlerimde olduğu gibi Gölge Oyunu’na bakarak, bundan bir şeyleri filme yapı olarak aktarmaya karar verdim. Bu noktada, perdenin sonsuz görüntüleri içerebilecek bir potansiyele sahip olması kritik bir kavramdı. Fotoğraf geçişlerini hatırlarsanız, görüntünün kendisinin bir başka karakter tarafından alınıp, bir sonraki plânda gösterilecek bir geçiş haline dönüştürüldüğünü farkedersiniz. Ruhsar’ın yaşadığı evin içerisinde bulunan o fotoğraflar odadaki masanın üzerinde öylece duruyorlar ve filmde yer alan karakterlerin geçmişleri ve gelecekleriyle ilişki içindeler. Hayat, bize bazı yeni biçimler sunuyor; mağaranın duvarındaki görmek, onları yorumlamak, ya da dışarıdaki esas nesneleri farkedip özgürleşmek bize bağlı olan şeylerdir. Yani hayat bize masanın üzerinde fotoğraflar sunuyor; ister onlara bakar ve birleştir, onların ardındaki gerçeklere ulaşırız, istersek de özgürleşiriz. Film, bunun biçimlerini kavramaya çalışıyor diyebiliriz.

Karamsar gibi görünen; ama belki de yaşanılanın özetine işaret eden final, babanın yeniden belirmesiyle farklı bir yöne kanalize oluyor sanki… Bugüne gelirsek, Ada’da hâlâ sancılı bir süreç var; kalıcı barış ve bir arada yaşama koşullarının sağlanması önündeki engeller sürüyor.

Bu mesele Hukuk’la, yeni bir Anayasa’yla ve karşılıklı görüşmelerle çözülecek bunlara inanıyorum; ama insanların ruhuna, kalbine ve aklına hitap edemezseniz, üç-beş sene sonra yine silâhların konuştuğunu görürsünüz. Bu noktada “ne yapmalı” sorusunu kendimize sormamız gerekiyor: Demek ki bu işin vicdan ve akılla çok yakın bir ilişkisi var. Bu ikisi arasındaki bağı ve kaynaşmayı en çok sinema yoluyla sağlayabileceğimizi düşünüyorum. “Gölgeler ve Suretler” en çok bunun için yapıldı. Bu işlerin farkında olmayan Türk ve Rum gençleri bu filmi görsünler, akıl ve vicdan melekeleriyle, durumlarla ilgili fikir yürütsünler; çünkü siz vicdanınızı ve aklınızı harekete geçirmezseniz Anayasa’ya atılan imzalar üç günde ortadan kaldırılır. İnsanlık tarihi bunun örnekleriyle doludur. Buradan hareket ederek, kendi sinemamı da ilgilendirmesi bağlamında ‘vicdan ve hakikat’ diyorum.

Bir diğer konu da, filmde finalden önce beliren karamsarlık. Bu, sinemadki ilk günlerimden beri dikkatli olduğum bir konu. Filmlerimin sonu problematik olabilir; ama karamsarlığa soru işareti koyuyorum. Tüm o yaşanan acılara, köyden sürgün edilişlere rağmen kız babasını bulur. Babası o son noktada, gene Kıbrıs’a özgü bir stilde Karagöz oynatmakta ve şunları söylemektedir: “Belki bir gün aklımız ve ruhumuz arasında bir denge olur, iyi insanlar olur ve mağaradan çıkarız.” Dolayısıyla bu sonu bütünüyle karamsar olarak da nitelememek gerekir. “Böyle gelmiş, böyle gider” türünden kaderciliğe ve yazgıya mahkûm olmak akıllıca ve vicdani bir şey olmaz.

Bütün bunların sonucunda, “Gölgeler ve Suretler”de gerçeğe sadık kalmaya, o dönemi perdede doğru biçimde temsil etmeye gayret ettim. 60’larda sürülen, yok sayılan taraf Türklerdi. Bu gerçeğin bu biçimde perdeye aktarılmaması hakikate ve benim değerlerime aykırı olacaktı. Öte yandan benim Kıbrıs’a ilişkin bakış açımı yargılamak isteyenlerin “Çamur”u bir kez daha izlemelerini tavsiye ederim.

Bütün bunların ışığında sinemanızı ve bir bütün olarak sinemamızı kapsayacak bir soruyla sonlandırmak istiyorum. Bugün Türkiye’de bir Derviş Zaim Sineması gerçeği var ve filmlerindeki kavrayış, 47. Portakal’da da bolca gözlemleme olanağı bulduğumuz gibi özellikle Batı’da (ya da içerde, kimi çevrelerce) övgüye boğulan yapımların biçim/anlatım kalıplarından uzakta bir yere konuşlanıyor.

Altyazı’da iki bölüm halinde yayınlanan bir makale yazmış, özellikle de ikinci bölümün sonunda Batı’nın Türk sinemasına bakışını ve bizden nasıl filmler talep ettiğini açıklamaya çalışmıştım. Özetle yineleyebilirim ki, Batı bizden kendi taleplerine uygun filmler istiyor. Üstelik bu filmleri hem biçim hem de içerik olarak talep ediyor. (Eskiden bu talepleri sadece biçimsel olarak ifade ederdik; ancak bugün ikisini birlikte ele almamız ve kavramsallaştırmamız gerektiğini düşünüyorum.) Bunu ben ‘ehlilleştirilmiş öteki’ olarak adlandırıyorum. Yabanıl bir şey var orada ve onu o haliyle kabûl etmiyor, kendi süzgecinden geçirdiği şaraba, bala, yağa yatırdığın ve istediği koşullarda hazırladığın ve sunduğun koşullarda kabûl ediyor, hazmedebiliyor. Aksi taktirde dışarda bırakıyor. Bunun iyi tarafı ne? Ülkenin görünürlüğü artıyor diyebilirsiniz, Batıyı fethettiğinizi düşünebilir “Türkler geliyor’” diye böbürlenebilirsiniz. Görünürde gerçekten de güzel şeyler olabilir; ancak bizim kafa kafaya verip Türk sinemasının ortak aklının şunu tartışması gerekiyor: “Bu süreç bize neyi kaybettiriyor?” Bu sorunun yanıtının bizde var olan bir takım potansiyellerin ortaya çıkmasını engellediği olduğunu düşünüyorum. Bu ancak bizi şöyle bir köle ahlâkına götürebilir; “ben, ancak onlara yarandığım zaman bir yerlere gelebiliyorum.” Yapabileceğimiz üç-beş-on şey varken, ancak bir kaç tanesini değerlendirerek, o potansiyeli aktife geçirerek hayatınızı idame ettirebileceğiniz anlamına geliyor. Sinemada yapmanız gereken ve belki de daha değerli olacak olan alternatifleri ta başından itibaren dışarda bırakmanızın yaratacağı sonuçların ortak akılla tartışılması büyük önem taşıyor ve bundan sonraki on yıllar içinde esas gündeme gelecek olanın bu olacağını söylüyorum.

(23 Ekim 2010)

Tuncer Çetinkaya
Modern Zamanlar Sinema Dergisi
m_zamanlar@hotmail.com
www.modernzamanlar.com

Doğuştan Bir Dahi: Orson Welles

Sinemanın önemli sanatçısı Orson Welles sinemanın temel yönetmenlerindendi. 1941’de çektiği “Yurttaş Kane”, sinemanın gelmiş geçmiş en önemli filmidir. Sinema onu özlüyor. Ama televizyon kanalları hariç.

Orson Welles, doğuştan bir dahiydi. Daha üç yaşında Shakespeare oynadı. Yirmili yaşlarının başlarında bir radyo programıyla Amerika’yı birbirine kattı. Welles on altı yaşında Dublin’de başrol oynadı “Gate Theater”da. Doğumundan ölümüne kadar mutluluğa pek ulaşamadı. Çocukluğunda ardarda anne ve babası öldü. 6 Mayıs 1915’te Winconsin’de doğan Welles, 10 Ekim 1985’te Los Aneles’ta öldü. Sanat dışında hayatı mutsuzluklarla geçen Welles’in, sanatın içerisindeki arayışları ve denemeleri sinema sanatının gelişimine çok önemli katkılar sağladı.

Önce tiyatro…

Welles, sinemaya gelmeden önce tiyatroya sundu yaratıcılığını. New York’taki tiyatro mabedi Broadway’de hem oyunculuk yaptı hem de oyunlar yazdı. Radyo skeçleri de yapıyordu. Kendi tiyatrosunun oyuncularının oynadığı radyo skeçlerinde de büyük başarı kazandı. Özellikle 1938’de, H. G. Wells’ten uyarladığı “The War of the World – Dünyalar Savaşı” radyo oyunu, Amerikalıları birbirine kattı. Korkunç bir tedirginlik ve kaos yarattı bu oyun. Radyo oyununda, Marslıların Amerika’yı istilâ ettikleri sahneleniyordu. Her şey öyle bir gerçekçi bir dille yansıtıldı ki, Amerikalılar gerçekten Marslıların ABD’yi istilâ ettiklerine inandılar. Bu başarı ödülsüz kalmadı ve Hollywood’dan davet aldı Welles.

İlk filmi başyapıt…

Welles, Herman J. Mankiewicz’le ortak yazdığı senaryodan 1941’de çektiği “Citizen Kane – Yurttaş Kane”, her yönüyle olay bir filmdir. Hem anlattıklarıyla hem de sanatsal diliyle. Welles’in yirmi altı yaşında çektiği bu film, sinema tarihi içindeki soruşturmalarda gelmiş geçmiş en iyi filmi oldu hep. Filmde kısaca, bir basın imparatorunun hayatını geriye dönüşlerle anlatılıyordu. Gazete patronu Charles Foster Kane’in ölürken söylediği bir son söz vardı. Kane, “rosebud” der. Yani “goncagül…” Kimse bunun anlamını bilmez. Bir gazeteci bu kelimenin anlamının peşine düşer ve dışarıya karşı çok güçlü ama zavallı bir adamın hikâyesiyle karşılaşır. Welles’in anlatım dili çok çarpıcıdır. Film, şimdiki zamanı, gazetecinin araştırmalarıyla yansıtırken, geriye dönüşleri de belli bir sırayla yansıtmıyordu. Hangi tanık neyi anlatıyorsa film onu gösteriyordu. Böyle olunca seyirci parçaları birbirine ekleyip bir bütünlük oluşturuyordu zihinsel anlamda. Bu filme bir kişi karşı çıktı: Amerika’nın basın imparatoru William Randolph Hearts… Çünkü, filmde anlatılanların kendi hayatına benzediğini öne sürdü. Filmi yapan RKO şirketi, gelen baskılara dayanamayarak filmin kurgusuyla oynadı. “Yurttaş Kane”, gerçeklik üzerine de çok güçlü filmdi. Bu filme dair bir hatıramız da var… 1980’lerin ortalarında İzmir’in Güzelyalı semtinde parkın yanınıdaki kahvehanede “Yurttaş Kane” filmini seyretmiştik. TRT ilk defa gösteriyordu bu filmi. Film başladığında kahvehane birdenbire doldu. Çoğunluğu ayakta “Yurttaş Kane”i seyretti insanlar. Tıpkı heyecanlı bir dünya kupası finalini seyreder gibi. İnsan hayatında gerçeküstü bir anı kaç defa yaşayabilir ki.

‘Alan derinliği…’

Öncelikle bu film, 1940’lardan başlayarak günümüze kadar birçok sinemacıyı etkiledi. Filmin kurgusunun şaşırtıcılığıyla beraber, teknik yönleriyle de etkilemiştir sinemacıları. Filmin görüntü yönetmen Gregg Toland’ın kamerası da sinemada devrim yarattı. Öncelikle kullandığı objektiflerle. Bunlar bir ilk olduğu için, çekimlere deneysel olarak bile yaklaşıldı. Kameraman Toland, bugün çok basit olan teknik işlemler yapmıştı filmde. Kamerada kısa odak uzaklıklı objektifler kullanarak “alan derinliği” yaratmıştı. Bu teknik durum, Rönesans’taki “perspektif”in bulunuşu kadar önemlidiydi. “Yurttaş Kane” filmine kadar görüntüde derinlik duygusu belirgin değildi. Aslında bu olay, basit bir teknik gelişim değil, gerçekliğin yeniden yorumlanması için de sanat estetisyenlerine yeni bakış açıları verdi. Sinemada gerçekçi geleneğin “Yurttaş Kane”le başladığı söyleniyor hep. Bu teknikle, mekânların (uzamların) bütünlüğü sağlandığı ve kurguyla gerçekliğe müdahale edilemediği için, seyirci gerçekliği yorumlayabiliyor. Welles’in bu önemli filminin bir diğer özelliği, “dışavurumcu” estetiği de yetkin bir estetikle perdeye yansıtabilmesiydi. Özellikle ışık düzenlemeleriyle. Gölgeler ve derinliği hissettiren ışık düzenlemeleriyle, karakterlerin ruh hali perdeye yansıyordu böylelikle.

Diğer filmleri…

Sinemada “enfant terrible”. yani “yaramaz çocuk” diye anılmaya başlanan Welles, 2. Dünya Savaşı’nda askerleri eğlendirmek için oyuncu Marlene Dietrich’le beraber oyunlar sahneye koydu. 1945 yılında Hollywood bu “yaramaz çocuğa” bir fırsat daha verdi. Senaryoya sadık kalırsa filmi çekeceği söylendi. O da kabul etti. “Stranger -Yabancı” filminde, Edward G. Robinson’la karşılıklı oynadı. Filmi de yöneten Welles, Amerika’ya kaçmış cani bir Nazi’yi anlattı. Amerika’da saygın bir rahip olan ve kimliğini kimsenin bilmediği Nazi’nin peşine deneyimli bir dedektif düşüyordu.

Kadınlara karşı derin olmasa da yine de içekapanık olan Welles, Anthony Quinn’in çöpçatanlığıyla ulaştığı ve evlendiği ünlü oyuncu Rita Hayworth’la “The Lady from Shanghai – Şanghaylı Kadın”ı 1948’de çekti. Dört yıl evli kaldığı Hayworth’la boşandıktan sonra bu filmi yapmıştı Welles. Bu film seyirciden ilgi görmedi. Ardından aynı yıl Shakespeare’den “Macbeth”i çekti. Otoriteler, Welles’in tiyatro, özellikle Shakespeare uyarlamalarının daha iyi olduğunu söylüyor.

50’lerden sonra…

Filmlerini çekebilmek için para bulamayan Welles, başka yönetmenlerin kötü filmlerinde oynamak zorunda kaldı. 1958’de yönettiği “Touch of Evil – Bitmeyen Balayı”nda, Meksika’nın sınır kasabası Los Robles’ten hikâyeler anlattı. Virane kasabaya balayına gelen yeni evlenmiş bir çiftin kaosun içine düşmesini anlatıyordu bu film. Özellikle filmin girişi, bugün bile muhteşem bir hayranlıkla izleniyor. Çok uzun ve tek bir çekimle Amerika’dan Meksika’ya giren “dolly”ye takılı kamera kayar, kayar, kayar ve kasabanın köhne viraneliğinin içine dalar. Geceleri yaşayan bu Kaliforniya sınırındaki kasaba, Avrupa şehirlerinin “kitsch”i gibidir. Filmin estetik yönü ve kullanılan ışık düzenlemeleri, dışavurumcu anlatımla buluşuyordu.

Welles, en iyi Kafka uyarlamalarından biri olan “The Trial – Dava”yı 1962’de çekti. Bu film bir bakıma modernizmin düş kırıklığı olabilir belki de. Yirminci yüzyıl, faşizmi ve korkunç soykırımı yarattı. Welles’in “Dava”sını, hem Kafka’nın yabancılaşmasıyla hem de modernizmin çürümüşlüğüyle birleştirebilirsiniz. Welles’in Joseph K.’yı takip eden kamerasından yansıyan alabildiğine uzanan bir çölle Auschwitz’i andıran bir toplama kampından kurtulmuş insanlar vardır. Filmin bu sahnesi ve finali, Welles’in kendi düş kırıklıklarını yansıtıyor. Finalde Joseph K. kuyunun içindedir. Kendisine atılan dinamite dokunur ve mantar bulutu gökyüzüne yükselir. Welles bu filmi Avrupa’da çekti. Bir süre orada yaşadı. Yaşlılık dönemini Amerika’da geçirdi. Welles, sinemanın temel yönetmenlerinden biriydi.

(23 Ekim 2010)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Poppy Daima Mutlu

Poppy’nin sevgilisi yok, yalnız, ama mutlu. İlkokul öğretmeni Poppy, iyi erkeklerin bir yerlere gittiği Londra’da aşka büyük özlem duysa da onu hiçbir şey mutsuz edemiyor. Gülüyor. Aşkı bekliyor. 2008 Filmekimi’nde gösterilen “Daima Mutlu” vizyona çıkamadı. Şimd, DVD’de.

Mike Leigh, İngiliz sinemasının Ken Loach’la beraber yaşayan önemli yönetmenlerinden. Filmlerinde orta sınıfı, gerçekçi ve de yer yer mizahi açıdan perdeye yansıtıyor. 20 Şubat 1943 yılında Manchester’da doğan Yahudi kökenli Leigh, İngiliz “Özgür Sinema” akımının içinde yer almadı. 1970’lerin başından bu yana süren sinema yolculuğu günümüzde de sürdürüyor. Televizyonda da dramalar çeken Leigh, 1971 yılında “Bleak Moments – Kasvetli Anlar”la ilk filmini çekti. “Happy-Go-Lucky / Daima Mutlu” onun on ikinci filmi oldu. Nihilist diye nitelendirilen filmi 1993 yapımı “Naked – Çıplak”la Cannes Film Festivali’nde “En İyi Yönetmen” ödülünü almıştı. Leigh, 1996 yılında da yine Cannes Film Festivali’nde “Secrets and Lies -Sırlar ve Yalanlar”la “Altın Palmiye”yi kazanmıştı.

‘Gamsız’ Poppy…

Leigh usta, son filmi “Daima Mutlu”da Londra’da ilkokul öğretmenliği yapan genç bir kadın Poppy’yi anlatıyor. Poppy, insanı çileden çıkartacak kadar hep iyimser. Hep gülüyor. Hep konuşuyor. Hep mutlu. Ama, sevgilisi yok. Poppy, evi bir kız arkadaşı Zoe’yla paylaşıyor. Onun da sevgilisi yok. İyi erkekleri bekliyorlar. O iyi erkekler nereye gitmişler ki? Hangi erkek, Poppy gibi güzel ve daima mutlu bir kadını hayatında istemez? Poppy, bisikletinden sıkılınca araba almak istiyor. Ama, ehliyeti yok. Ehliyet alabilmek için de hep sinirli Scott’a başvuruyor. Scott’tan ders almaya başlayan Poppy, sorunlu öğrencisi Nick’i fark ediyor. Nick, okulda sürekli arkadaşlarıyla kavga ediyor. Nick’in sorunu çözmek için okulun müdiresi Heather’a başvuruyor Poppy. Okula, Sosyal hizmet görevlisi Tim geliyor. Sanki Nick, Scott’ın çocukluğunu yaşamış. Scott, kadınlara karşı öfkeli. Hem onlara ulaşamıyor hem de çocukluğundan gelen bir travması var. En azından çocukluğu Nick gibi geçmiş. Nick’in babası yok. Annesinin erkek arkadaşı Jason evlerinde kalıyormuş ve Nick’e kötü davranıyormuş hep. Mutsuz ve agresif Nick de öfkesini arkadaşlarından çıkartıyor böylece. Hiç sevgilisi olmayan Poppy de bu arada, sosyal hizmet görevlisi Tim’e ilgi duymaya başlıyor. Tango derslerine katılıyor. Evsiz (homeless) bir adamla dostluk kuruyor. Bu berbat dünyada daima mutlu Poppy. Filmin orijinal adı “Happy-Go-Lucky”, İngilizcede bir deyim ve “gamsız” anlamına geliyor. Argoda da kibarca “sevgilisi yok” demek. Tam tamına Poppy de bu tanıma uyuyor işte. Mike Leigh’in bu “Daima Mutlu” filmi, 2008 Berlin Film Festivali’nde Poppy’ye hayat veren Sally Hawkins’e de “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü kazandırmıştı. “Daima Mutlu”, Leigh’in sinemaskop çalıştığı bir filmdi. Londra’yı merak edenler için de iyi bir film bu.

Daima Mutlu (Happy-Go-Lucky)
Yönetmen-Senaryo: Mike Leigh
Müzik: Gary Yershon
Görüntü: Dick Pope
Oyuncular: Sally Hawkins (Poppy), Eddie Marson (Scott), Alexis Zegerman (Zoe), Samuel Roukin (Tim), Sylvestra Le Touzel (Heather), Jack MacGeachin (Nick)
Yapım: Film4 (2008)

(19 Ekim 2010)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

22 Ekim 2010 Haftası

“Sosyal Ağ”ın, salt, başlangıcı 2003 – 04 olan sosyal görüngü, şu an dünyanın en kalabalık üçüncü ülkesi olan Facebook’un kısa yaşamı üzerine olduğunu düşünürseniz yanılırsınız. Bu film, yaradılıştan bu yana tüm bir insanlık tarihini belirleyen, hırs, azim, dayanışma, kıskançlık, ihanet, çatışma gibi, öykü anlatma sanatlarının temalarından bir kısmını içeriyor. Ve öyküyü de, popüler sosyalleşme ağı Facebook’a insanların kurgulayıp yükledikleri ‘gerçekler’ gibi, karakterlerin bakış açılarından üç farklı ‘gerçek’le sunuyor. Nabzı kavramış, mükemmel bir ritimle tabii… Siyahla beyaz arasındaki tonlarda ilerleyen, sinema talebelerine ders olarak okutulması gereken bir senaryo; bu çok yakın geçmişe, oyuncularla birlikte keskin bir ‘dönüş yapmış’ yönetmenlik! Bu yılın en iyilerinden.
Uzun eleştiri için tıklayınız.

“Son Savaşçı”, M. S. 117’de İngiltere’de yayılmaya çalışan Romalıları gerilla taktikleriyle engelleyen Pict halkının hâkimiyetindeki bölgede sıkışan Komutan Quintus Dias ve bir grup askerin kurtulma yolculuğunun hikâyesi: Sert, vahşi, şiddetli, kirli, karanlık, çarpıcı… Yayılmacılığın ve çirkin politikaların bedellerini herkesin, hem işgâle uğrayıp her şeylerini kaybedenlerin hem de işgâl edenlerin ödediği, insanoğlunun güç gösterisini lânetleyen bir dram. Yüksek bütçeli filmlerin ‘plâstik’ gösterilerinden uzak, çıplak vücuda saplanan çeliği iyice hissettirip, et parçalarının dokusunu ve kanın kokusunu algılatan bir gerçeklik! Bir İngiliz yapımı!

“Paranormal Activity 2” ile ilgili, Paramount Pictures’ın gizlilik politikasına bağlı kalarak, sadece fena halde tırstığımı söylemekle yetineceğim. İpucu 1: İlk filmle direkt bağlantılı. İpucu 2: Jenerik izleyenler, film bittikten sonra kararmış perdeye bakarak bir dakika kadar beklemek zorunda! İpucu 3: Yönetmen, sinefillerin iyi bildiği “The Door in the Floor”a imza atmış Tod Williams.
Uzun eleştiri için tıklayınız.

“Aşka Fırsat Ver”de, kariyer hırsı – para kazanmak – rekabet üçgeni içinde sevgili bile olabilmiş erkek ve kadından kadın olanı, ‘yedi yaşındaki kendisinden’ aldığı mektuplarla bulunduğu noktadan geriye doğru bakarak, yaşamının hiç de hayal ettiği gibi gelişmediğini görür ve… Bu duygusal ve zeki film, kökleşik olsa da, bir defa daha, iş dünyasının insan suretli ‘canavar’larından biri olduğumuzda, ’insanlığa dönüş’ yapmamızı salık vermekte: Zengin sinema dili ve Sophie Marceau’nun katkısıyla da, izleyen üzerinde etki kurabilmekte.

“Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor”, ‘canlı ve saldırgan’ dünyamızdan, asıl ait olduğumuz spiritüel evren içindeki evrenlere(Matruşka Bebekleri’ni düşünün), ‘karma’, ruh göçü ve derin düşünme gibi kavramlarla yolculuk yapmamızı sağlayan, rüya görmekle -neredeyse- eş bir film. Bu ruhani yolculuğu, Budizm’in öğretileri ve mistisizmiyle -ticari çarkın dışında kalarak- ilgilenenlere özellikle öneriyorum.

(20 Ekim 2010)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

Hayde Bre

Sadi Bey’in Twitter Günlükleri:

47. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali de hayırlısıyla sona erdi. Alanlar aldığına, verenler verdiğine sevindi.

47. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin en dikkat çeken yönü, ben diyeyim “Türkiye’nin engin ve geniş kültür mozayiğini yansıtan filmler …

… gösterildi”, sen diyesin “Ne âlâkası var”. Şu âlâkası var: Festivalde ilk seyrettiğim “Press” filminin gala gösterimi sonrasında …

… filmin başrol oyuncusu söyleşiye bir güzel Kürtçe başladı, seyirciden gelen tepki üzerine konuşmasını telâşla Türkçe’ye çevirerek …

… sürdürdü. Özgür Gündem Gazetesi’nin başına gelenleri anlatan filmde doğal olarak bol bol Kürtçe konuşmalar da vardı. Daha sonra “Kar …

… Beyaz”ı izledik. Onun söyleşisinde de filmin müziklerini yapan Mircan Kaya, filme 2 adet Lazca şarkı koyduğunu söyledi. Zor anlaşılır …

… bir film olsa da yönetmen Selim Güneş’in dediği gibi diyalogdan çok görselliği ve müziğe verdiği önem nedeniyle ilgiyi hak eden bir …

… film olmuş. “Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak” adlı filmde İsmail Hacıoğlu’nun canlandırdığı gencimiz bir güzel İtalya’ya gidip …

… İtalyanca öğrendi ve Sinyora Enrica ile haşır neşir oldu. Sonra biliyorsunuz Altın Portakal jürisi festival tarihinde bir ilki …

… gerçekleştirerek En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü İtalyan ilâhesi Claudia Cardinale’ye verdi. Orhan Oğuz da Şevket Emrulla ile Nilüfer …

… Açıkalın’ı başrollerde oynattığı “Hayde Bre”de Makedonya’ya gitti geldi. Derviş Zaim “Gölgeler ve Suretler”de Kıbrıs olaylarını …

… tarafsız bir gözle çok güzel anlatmış, filmde bir konuşma Türkçe, bir konuşma Rumca. Festivalde doğal olarak Türk insanını anlatan …

… filmlerde vardı. En İyi Film Ödülü bilindiği gibi bunalımlı insanlarımızı “başarılı bir şekilde” anlatan “Çoğunluk”a verildi. “Gişe …

… Memuru” derseniz çaresiz insanlarımız üzerine odaklanmış. Yönetmenin dediğine göre filmin çekiminden sonra otoban gişelerindeki …

… memurlar yok olmuş, her şey otomatiğe bağlanmış. 05 – 09 Ekim tarihleri arasında İzmir’de gerçekleştirilen Türkiye Psikiyatri Derneği …

… Kısa Film Yarışması’nda birincilik ödülünü -açıklamada yazıldığı gibi- “Bîsqîlet” (Bisiklet), ikincilik ödülü ise “Dut Zamanı” (Dema …

… Tûya) adlı filmler kazanmış. 40 yıllık -lâfın gelişi-, aslında 96 yıllık Türk Sineması, birkaç yıldır Türkiye Sineması olarak …

… adlandırılıyordu. Festivalde muratlara erildi mi ne? Ne diyeyim rahmetli Cem Karaca’nın dediği gibi “Bindik bir âlâmete, gideyoz …

… kıyamete?” mi?

Çeçenlerle ilgili gemi kaçırmaları, vs. olduğu yıllarda Taksim Meydanı’nda metrodan çıktım, tam merdivenin köşesini dönüyorum 50 – 60 …

… yaşlarında bir amcam bana doğru geldi, kızgın kızgın konuşmaya başladı: “Devlette iş yok, olayları iyi yönetemiyor, gideceksin …

… Çeçenistan’a…” vs. gibi bir şeyler söyledi. Merak ettim: “Hayırdır amcabey, seninle ne âlâkası var, nerelisin sen?” Amcam Çeçen …

… imiş, 40 yıl önce Türkiye’ye gelmiş. Açmış, yedirmişiz, çıplakmış giydirmişiz. Doğal olarak tutamadım kendimi: “Amcabey, buradan atıp …

… tutacağına git babavatanına, kurtarıver oraları” deyiverdim. Bilmem doğru mu deyiverdim, eğri mi deyiverdim? Mamafih takıldı kafama.

(19 Ekim 2010)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

Kabaran Dalga

Türk sineması önemli bir ivme yakalamış görünüyor. Çok devingen… Çeşitli arayışlar içinde. Kimileri biraz acemice, özenti de olsa farklı olmaya çalışıyor. Zaman içinde, kalanlar ve yeni gelenlerle Türk sineması belli bir olgunluğa ve yetkinliğe ulaşacaktır kuşkusuz… Daha şimdiden ikinci, üçüncü filmleriyle kendilerini kanıtlamış olanlar az değil. Sürekli yeniler geliyor ve biraz öncekiler bir anda “eski kuşak” oluveriyor. Çoğu çalışmanın gişe kaygısı yok. Ama bir derdi var. Ticari sinema formatlarının dışında kişisel anlatım oluşturma çabaları dikkati çekiyor. Özentiler, acemilikler kuşkusuz var, ama bunlar kolayca aşılabilir. Türk sineması bayrak yarışında gibi, kendisiyle yarışıyor. Bu bir ivmenin sürmesi, boğulmaması ve mutlaka desteklenmesi gerek. Üzümün çöpü var demenin bir anlamı yok. Sinema yazarları, gazetelerdeki kısa eleştiri yazılarının dışında bu oluşumlara eğilmeli, hoş görüyle ama sinema adına ödünsüz araştırmalar yapmalıdır, inceleme yazıları yazmalıdır. Onlara da bu mutfakta çok iş düşmektedir.

Ayrıca seyirci de önemli görev üstlenmelidir. Çünkü iş aslında onda düğümlenmektedir. Seyirci bu filmleri yalnız bırakmayacak. Hep arkasında olacak. Beğenmese de gidip destekleyecek. Futbol seyircisi gibi, sinemasına sahip çıkacak, iyi zamanın da, kötü zamanında da yanında olacak. Tepkisini filmlere gitmeyerek göstermeyecek. Gidecek, ama sözünü de sakınmayacak, esirgemeyecek. Amerikan filmlerinin peşine takılarak şımarıklık yapmayacak, sorumluluğunu bilecek, gereğini yapacak. Bu destek bir görev çünkü… Seyircisiz bir sinema var olamaz. Seyirci zorlayacak kuşkusuz. Alışkanlıklarından, beklentilerinden kopmak kolay değildir. Çaba ister, irade ister. Bu çabayı gösterecek, sabır da gösterecek… Türk sineması ezber bozmaya çalışıyor. Seyirci de ezberini bozacak, başka yolu yok. Zor bir yola çıktı Türk sineması, seyircisiz ve yazarsız kalmamalı.

Özgün Yeşilçam sinemasının üstüne farklı yeni bir özgün sinema oluşturmak kolay değildir… Elbirliğiyle ancak olur… Yeşilçam, seyircisiyle var olmuştu. Bu yeni sinema arayışları da kendi seyircisiyle var olacaktır. Kendi kimliğimizle, kendi sinema dilimizle, algılayışımızla, anlayışımızla dünya sinemasına açılacağız. Biz olarak bunu yapacağız. Sinema tarihindeki çalışmalardan etkileneceğiz, esinleneceğiz ama bu sinema tarihine kendi “taş”ımızı koyacağız. Biz de varız diyeceğiz. Sabırla koruk üzüm olur, helva olur.

Film yapmak para gerektirir. Para yaratıcıda yoktur. Genç sinemacılarda yoktur. Kimde vardır? Devlette vardır, yatırımcıda vardır. Yatırımcıyla bunların buluşması gerek. Devlet, sanata yatırımı özendirmek için sponsorluk yasası çıkarmıştır. Ama sponsorluk, özellikle sinemada pek amacına uygun olarak kullanılmamaktadır. Sinemada sponsorluk para kazandıracak, geniş seyirci hedefleyen projeler yerine, böyle kaygılardan daha çok, sinema sanatındaki yeni arayışlar peşinde olan projelere yönelmesi beklenir. Sponsorlar, özgünlük çabası ve arayışı olan çalışmalara ve kişilere öncelik vermelidir. Bu katkılar, sponsorlara, dolaylı da olsa para kazandırmaz belki, ama prestij kazandırır, onur verir… Ki bunlar asıl kalıcı değerlerdir. Dünyanın ilgi odağı olacak bir Türk sineması ülkemize onur kazandırır. Bunun değeri parayla ölçülemez.

Sanat devamlı yenilik, farklılık, özgünlük, özellik peşindedir, arayışındadır. Sinema sanatını geliştirmek isteyen yaratıcılar da aynı amacı güderler. Sanat özgün ve özel yaratıcılıktır. Geniş kitlelere hemen ulaşması, ticari olması kolay değildir. Bu nedenle yatırımcılar tarafından yaratıcıların desteklenmesi beklenir. Yaratıcılık, yenilik, özgünlük peşinde olan sinemacıların desteklenmesi, özendirilmesi bir çeşit AR-GE olayıdır. Bu şekilde görülmesi, algılanmalı ve düşünülmelidir sponsorlar tarafından. Devlet de desteğini bu açıdan değerlendirmelidir.

Dünyada ses getiren bir Türk sineması, Türkiye’yi temsil eder, Türkiye’ye onur kazandırır, gurur verir. Ve bundan bütün Türkiye kazanır. AR-GE hemen getirisi olmayan bir yatırımdır. Birçok sonuçsuz girişimleri de destekler. Bütün gelişmiş ülkelerde AR-GE çalışmalarına büyük kaynaklar ayrılmaktadır. Devletin de sanata ve sinemaya desteğini AR-GE olarak değerlendirip, daha çok ve geri dönüşsüz olarak kaynak ayırması gerekir. Ticari beklentilerin baskısından kurtulmuş bir Türk sineması çok daha yaratıcı arayışların içine girebilmektir. Belki çok fire verilecektir ama kazanılacak az sayıdaki özgün çabalar buna değer. AR-GE zaten bu demektir.

Bütün olumsuzluklara, parasızlıklara, yazarsızlıklara, eksikliklere, hatta Amerikan filmlerinin kirletmelerine karşın son yıllarda Türk sinemasında gözlenen kabarma, bir yanardağ gibi patlamanın eşiğinde görülüyor. Her yıl dalga dalga yeni yönetmenler, ilk filmler geliyor sinemamıza… Bunlar bir öncüler kuşağı konumundalar. Başlardaki tek tek öncüler çoğalmakta, dalgaya dönüşmekte… Bu ivme iyi gözlemlenmeli, iyi değerlendirilmelidir. İşte bu nedenle, sinemamızdaki bu fokurdama fark edilmeli, seyircilerimizle, yazarlarımızla, sponsorlarımızla ve Devletimizle sabırla desteklenmelidir. Bu, bizim sinemamız, bundan asıl kazanan ülkemiz olacaktır çünkü…

(18 Ekim 2010)

Engin Ayça

Bu yazı Modern Zamanlar Dergisi’nin 18. sayısında yayınlanmıştır.

15 Ekim 2010 Haftası

“Sammy’nin Maceraları”nı izlerseniz, bir deniz kaplumbağasının yanında tam elli yıl gezegenin sularında dolaşıp ‘insanoğlunun ihaneti’ne karşın ‘pes etmeyen’ doğanın mucizevî güzelliklerine tanık olmanın keyfini süreceksiniz. Anımsatalım, IMAX için 3 Boyutlu üretim yapan nWave Pictures’ın filmi, kusursuz bir derinlik duygusu oluşturuyor.
Uzun eleştiri için tıklayınız.

“Red”, biri kadın dört CIA emeklisi sıkı ajanın bir suikastlar zincirinden kurtulmak için teşkilâtta adamları da olan ‘kötü silâh tüccarı’ ve avanesiyle giriştiği -neredeyse- küçük çaplı muharebeleri, ‘kurt oyuncular’ın ayrıntılarla süslediği bir mizahla sunuyor. Bir sürü farklı kentte ve bir tuhaf tanışma / aşk öyküsü ekseninde istemediğiniz kadar aksiyon, tamamen eğlenmeniz için! Ama dikkat: Aynen “Sevgili Hedefim” gibi, katillere fazlasıyla sempati duymanız, sonra rahatsız edebilir!

“Çoğunluk”, dünyadaki yerine, mesleği / kültürel katkılarıyla ile değil de hüviyetiyle (Türk / Müslüman) tutunmaya çalışan, yüzyıllar öncesinden bu yana süregelen can alma / can verme misyonunu iliklerine kadar hisseden, tensel temasın tinsel sağlığa açılan kapı olduğunu bilmeyen ve keşfedemeyen, keşfetmeyen şefkat yoksunu sert erkeklerin kendi çocuklarını da aynı minvalde yetiştirmeye çalıştıkları bir toplumda çekirdek aileye odaklanıp, seyirciyi, evin ‘zayıf halka’sı delikanlının yaşamına bir süreliğine dâhil ediyor. Bu, hiçbir olguyu / detayı seyircinin gözüne sokmayan, her plânı incelikle düşünülüp yazılmış ve çekilmiş, toplum bilimsel spektrumu geniş bir tespit… Yüksek düzeyde bir sanat yapıtı değil; kusursuz bir sinema filmi. Şahsen farkında olmadığım ve bilmediğim bir şeyi anlatmıyor, ancak ‘bir ülkenin anatomik bilgileri’ni tarihe not düşüyor. Bir ilk filmde kırk yıllık yönetmenlerin başaramadıklarını gerçekleştirmek az buz değil. Seren Yüce’ye bravo!

(17 Ekim 2010)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

Sinemanın Unutulmaz İkilisi: Yavru ile Katip

Sinemanın, “Laurel ve Hardy” gibi özel ikilisi olan İtalyan komedyenler Franco ve Ciccio, Türkiye’de özellikle “002 Yavru ile Katip” olarak biliniyor. Erol Günaydın – Altan Erbulak’ın dublajları hiç unutulmadı.

Bir zamanlar Türkiye’de, en çok 1970’lerde, birçok sinemaseverin Louis des Funes’yle beraber en büyük tutkularından biriydi “Yavru ile Katip…” İtalyan sinemasının bu muhteşem kadim dostunu Altan Erbulak’la Erol Günaydın seslendirmişlerdi. “Katip”i Altan Erbulak “donuk” bir ses tonuyla konuşurken, Erol Günaydın da “Yavru”yu “sıcak” ve doğaçlama olarak konuştu. Bu filmleri Erol Günaydın – Altal Erbulak ikilisinin seslendirmesi olmadan seyrederseniz o kadar tat almayabilirsiniz, belirtelim. Kısa boylu ve hafif tombulca olan “Yavru”ya Franco Franchi hayat verdi. Uzun boylu, soğuk, kıvırcık saçlı ve kaytan bıyıklı “Katip”i de Ciccio Ingrassia oynadı. “Yavru”, kaşlarını oynatmakla ve mimikleriyle meşhurdu. Onların hiç parası yoktu ve şehri altını üstüne getirirlerdi.

“Yavru” Franco Franchi, 28 Eylül 1922’de Palermo’da doğdu, 09 Kasım 1992’de Roma’da öldü. “Katip” Ciccio Ingrassia da, 05 Ekim 1922’de Palermo’da doğdu, 28 Nisan 2003’te Roma’da öldü. İkisi de Sicilyalıydı. İkisinin yolları sinemada 1960 yılında buluştu ve küçük rollerde birlikte görünmeye başladılar. Sonra da sinemada kahkaha makinesine dönüştüler. Onların karakterlerinde “aptal – zeki” karşıtlığı vardı. “Yavru ile Katip”, 1960’lı yıllarda Türkiye’de “Bıdık ile Düdük” adıyla anılıyordu. Örneğin, Luigi Scatti’nin yönettiği 1966 yapımı “Due Marines e un Generale” filmi “Bıdık ile Düdük Gönüllü Kahramanlar” adıyla gösterime girdi. İkili bu filmde başrolü büyük usta Buster Keaton’la paylaştı. Sinemaskop çekilmiş bu filmin hikâyesi 2. Dünya Savaşı’nda geçiyordu. Bu muhteşem ikili “Yavru ile Katip” diye de anılıyordu tabii ki.

1970’lere damga vurdular…

Türkiye’de bazı uğraşlar gerçekten uğraş istiyor. 1970’lerde “Yavru ile Katip” filmlerinin sinemada gösterilen Türkçe adlarını bulabilmek gerçekten çok zorlu bir macera. Bulsanız da bu sefer de orijinal adlarını bulmakta zorlanıyorsunuz. Türkiye’de “002” olarak da bilinen “Yavru ile Katip” sinemanın “süperstar”larıydı ama Türkiye’de çabucak unutuldular. Onların yolları, 1960 yılında Mario Mattoli’nin yönettiği renkli ve sinemaskop çekilmiş “Appuntamento a Ischia” (Ischia’da Randevu) filminde kaçakçı rolleriyle buluştu. Ischia, Napoli açıklarında cennet bir tatil adası. Bu muhteşem adada, René Clément’ın 1960’ta yönettiği “Plein Soleil – Kızgın Güneş”, Joseph L. Mankiewicz’in 1963’te yönettiği “Cleopatra – Kleopatra”, Billy Wilder’ın 1972’de yönettiği “Avanti – Dokunma Gıdıklanırım” ve Anthony Minghella’nın yönettiği 1999 yapımı “The Talented Mr. Ripley – Yetenekli Bay Ripley” gibi filmler de çekildi.

1960’lı yıllarda da Türkiye’de filmleri gelse de daha çok 1970’li yıllarda popülerlik kazandı “002 Yavru ile Katip…” Şubat 1970’te Marcello Ciorciolini’nin yönettiği 1968 yapımı “I nipoti di Zorro – Zorro Diye Biri” filmleri gösterildi ikilinin. Yönetmen Giovanni Grimaldi’nin yönettiği 1967 yapımı “Il lungo, il corto, il gatto – Yavru, Katip ve Kedi”, Sergio Leone’ye bir selâm spagetti westerniydi. 1972 yılında Giorgio Simonelli’nin 1966 yapımı “I due figli di Ringo – 002 Yavru ile Katip Konuşan Katır”, Giovanni Grimaldi’nin 1969 yapımı “Franco e Ciccio sul Sentiero di Guerra -002 Apaçilere Karşı”, Osvaldo Civirani’nin 1971 yapımı “I Due della Formula uno alla Corsa piu Pazza Pazza del Mondo – Yavru ile Katip Çapkın Şoförler”, Giuseppe Orlandini’nin yönettiği 1971 yapımı “I Clan dei Due Borsalini – 002 Borsalino Çetesi” filmleri gösterime girdi. Osvaldo Civirani’nin yönettiği 1972 yapımı “I Due figli di Trinita” filmi “002 Trinita’nın Çocukları” ve “002 Trinita Kardeşler” adlarıyla anılıyor. Bu spagetti western 1973 yılında ülkemizde gösterildi. 1974’te Osvaldo Civirani’nin yönettiği 1971 yapımı “I Due Pezzi da Novanta – 002 Hızlı Kayakçılar”, 1974 yapımı “002 İdam Mahkumları” ve Nanno Cicero’nun 1973 yapımı “Ultimo Tango a Zagarol – 002 Roma’da Son Tango” komediseverlerle buluştu. 1975 Mart ayında Riccardo Pazzaglia’nın 1974 yapımı “Farfollon – 002 Kelebek” filmleri gösterildi sadece. Ciccio Ingrassia’nın 1974 yılında yönettiği ve kendinin oynamadığı, ama kadim dostu Franco Franchi’nin başrolde oynadığı “Paolo il Freddo” (Soğuk Paolo) filmini yönetti. Sinemaskop çekilmiş bu filmin kameramanıysa Tino Santoni’ydi. “Yavru ile Katip”, 1970’lerin ortasından sonra artık filmlerde sık sık bir araya gelmiyorlardı. 1980’li yıllarla beraber televizyona ağırlık verdiler. 1980’li yıllarda “Yavru ile Katip” zaman zaman televizyon dramalarında bir araya gelmeye başladılar. Beraber oynadıkları son sinema filmi, Taviani kardeşlerin 1984’te yönettiği “Kaos” oldu. “Kaos”ta “Katip” Ciccio Ingrassia, Don Lollo karakteriyle unutulmaz bir kompozisyon çizdi ve “mamma mia” nidası hâlâ belleklerde. “Yavru” Francho Franchi de Zi’ Dima rolündeydi bu filmde. “Katip” Ciccio Ingrassia, büyük usta Federico Fellini’nin 1974 yapımı “Amorcord – Hatırlıyorum” filminde de Teo karakterini canlandırmıştı. “Katip”, 1990 yılında ustalardan Ettore Scola’nın “II Viaggio di Capitan Fracassa – Kaptan Fracassa’nın Yolculuğu”nda küçük bir rolle göründü. “Katip”, 1992’de “Yavru” öldükten sonra sinema filmlerinde ve televizyon dizilerinde küçük rollerde görünmeyi sürdürdü 1996 yılına kadar. Sonra da ölene kadar hiçbir yapıtta oynamadı. Onlar, bir zamanların “süperstar”ları gibi unutulup gittiler. Bruno Corbucci’nin1968 yapımı “I Due Pompieri – 002 İtfaiyeciler” filminde itfaiyeci olan ikiliden “Yavru”nun “Bastır Ankaragücü” nidası gibi.

Filmlerinden:

1960: Appuntamento a Ischia – Ischia’da Randevu
1964: L’Amore Primitivo – Bıdık ile Düdük Dünyada İlk Aşklar
1964: Due Mafiosi nel For West – 002 Vahşi Batı
1964: 002 Agenti Segretossimi – 002 İtalya’dan Sevgiler
1965: Due mafiosi contro Goldginger – 002 Altınparmak
1965: I due Toreri – Aslan Trafikçiler
1965: I due Figli di Ringo – 002 Konuşan Katır
1965: Per un Pugno nell’Occhio – Bir Avuç Dolar
1966: Due Marines e un generale Due marines e un generale
1966: Due Marines e un Generale – Bıdık ile Düdük Gönüllü Kahramanlar
1966: Le Spie Vengono dal Semifreddo – 002 Kadın Avcıları
1966: I due figli di Ringo – 002 Yavru ile Katip Konuşan Katır
1967: Il lungo, il corto, il gato – 002 Yavru, Katip ve Kedi
1968: I nipoti di Zorro – Zoro’nun Torunları
1968 I Due Pompieri – 002 İtfaiyeciler
1969: Franco e Ciccio sul Sentiero di Guerra – 002 Apaçilere Karşı
1969: Don Franco e Don Ciccio nell’anno della Contestazione – 002 Babanın Oğlu
1971: I Due della Formula uno alla Corsa piu Pazza Pazza del Mondo – Yavru ile Katip Çapkın Şoförler
1971: I Clan dei Due Borsalini – 002 Borsalino Çetesi
1975: II Sogno di Zoro – 002 Zorro Diye Biri

(14 Ekim 2010)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Kako Si?

Daha önce reklâm,video ve müzik filmlerinde yönetmen, yazar ve yapımcı olarak görev alan Özlem Akovalıgil’in ilk uzun metrajlı çalışması olan Kako Si? iki farklı hikâyenin Bosna’nın başkenti olan Sarajevo’da birleşmesini anlatıyor.

Ailesi yıllar önce, savaş zamanında Bosna’dan İstanbul’a göç etmiş olan Semahat Hanım, doğduğu yere geri dönüp akrabalarını bulmak ister. Çekeceği filmde Semahat Hanımın hikâyesini işlemek isteyen yönetmen Fatih ve arkadaşı Ufuk, Semahat Hanımı da alarak Saraybosna’ya doğru yolculuğa çıkarlar. Almanya’da doğup büyümüş olan Selim ve sevgilisi ise araba ile Almanya’ya gitmek üzere İstanbul’dan ayrılırlar, bu iki farklı hayatın yolları Bosna’da kesişir.

Yönetmenimiz Bosna’nın Sırplar tarafından işgâl edildiği dönemde Müslümanların yaşadığı zor durumlara ışık tutarak sinema ile belgesel karışımı bir film yapmaya çalışmış ama Akovalıgil’in ilk filmi olsa gerek, konu amatörce işlenmiş. Özellikle sahneler arası çok hızlı geçilmiş ve yönetmen Fatih ile Selim’in arabanın içindeki diyalogları da çok fazla uzatılmış ama iki farklı hikâyenin birbirine mantıklı bir şekilde bağlanması ve tarihsel olaylardan da bahsedilmesi, izleyicinin filme olan ilgisini bir hayli arttırıyor. Filmde Semahat Hanımı canlandıran Semahat Garuşanin’in samimi ve doğal oyunculuğu dikkat çekiyor, isminden de belli oluyor ki oynadığı karakter ile kendi hayatı hemen hemen birbirine benziyor, Garuşanin’e Mesut Akusta, Deniz Çakır, Kemal Okur ve Muhammed Garuşanin gibi oyuncular eşlik ediyor.

Filmin başarılı görüntülerinin yönetmenliğini ise O… Çocukları, Ali’nin Sekiz Günü ve Dilber’in Sekiz Günü gibi filmlere de imza atmış olan Cengiz Uzun üstleniyor. Saraybosna’nın manzaraları da filme ayrı bir renk katmış. Salondan çıktığım zaman gelecek yaz tatilinde Bosna’ya gidip bize yakın bu yerleri ziyaret etmeye karar verdim.

Az bir bütçeyle çekilmesine ve teknik kusurlarına rağmen Semahat Goruşanın’ın oyunculuğu, görüntüsü ve Bosna-Hersek topraklarında yaşamış olan Müslümanlar (Boşnaklar) hakkında bilgiler almak için görülmeye değer bir film olmuş.

(10 Ekim 2010)

Emir Batuş

Altın Portakal Müzesi İçin Çağrı

Müzeler günümüzde ekonomik, siyasal, kültürel küreselleşme ve dolayısıyla kitle iletişim teknolojisindeki hızlı gelişmelere, bilgi ve insan hareketliliğine bağlı olarak oldukça önemli bir işleve sahiptir. Küreselleşme sonucu kültürlerin müzelere tıkılan folklorik bir nesne durumuna düşeceği yönündeki karamsar anlayışlar bir yana; bugün için turizm, eğitim, iş gücü göçü gibi birçok nedenlere bağlı olarak yaşanan insan hareketliliğinde ülkelerin, toplumların resim, müzik, edebiyat, sinema gibi birçok sanat dalını ve toplumsal, kültürel, ekonomik, tarihsel, dinsel yaşanmışlıklarının geçmişe ve bugüne ilişkin somut örneklerinin sergilendiği ve kuşaktan kuşağa olduğu gibi, dünya insanlarına da aktarılmasında müzelerin işlevi yadsınamaz.

Bugün, ülkelerin tarihsel, sanatsal, ekonomik ve kültürel birikimlerinin sergilendiği müzeler, bulundukları kentle birlikte anılır hale gelmiştir (Paris – Musee du Louvre, New York – Metropolitan Museum of Art, London – Britisch Museum, Madrid – Prada, Berlin – Pergamon, İstanbul – Dolmabahçe Sarayı, Topkapı Müzesi). Bunun dışında farklı ülkelerden insanların yakından takip ettiği ressam ya da yazarlara, önemli devlet adamları ve tarihi kişiliklere ilişkin müzeler de yer almaktadır (Paris – Rodin, Prag – Franz Kafka, Dublin – James Joyce, Amsterdam – Van Gogh). Müzecilik alanında bir diğer kabûl ise belli alanlara ilişkin konulu müzelerdir (Transport Müzesi, Camera Obscura Müzesi, Kommunikation Müzesi, Bilim, Jeoloji, Doğa Tarihi, Sualtı müzesi, Sinema ve Film Müzesi gibi). Günümüzde sinema ve filmleri konu alan müzelerin sayısı da hızla artmaktadır. Bu müzeler sadece filmlerin ve resimlerin arşivlendiği ve sergilendiği yerler olmaktan öte, film-medya pedagojisi, film restorasyonu, halka açık sinema kütüphanesi, film izleme günleri gibi etkinliklere imza atmaktadır. (Örneğin “ulusal miras” olarak tanımlanan Hollanda Film Müzesi’nde yaklaşık 36 bin film bulunmaktadır. Bu koleksiyonda sinemanın başlangıcından günümüze -35 mm, 9,5 mm, 68 mm ve üç boyutlu elle boyanmış filmler- ünlü filmlerin orijinal senaryolarından, dekorlarına hatta hayatta olmayan ünlü yönetmenlerin kişisel eşyalarına, eski film afişlerine kadar birçok obje bulunmaktadır.) Frankfurt Film Müzesi, geçen 25 yıl içinde toplam üç milyon kişi tarafından ziyaret edilmiştir. Bu süre içinde müze, 170’ten fazla film gösterimi, sergi ve festivale imza atmıştır. Türkiye’de ise TÜRVAK bünyesinde İstanbul’da Sinema, TV ve Tiyatro Müzesi geç de olsa kurulmuştur. Müzede Türk sinemasının 100 yılına ait afiş, fotoğraf, ilân, senaryo ve sinemayla ilgili kitap ve dergiler sergilenmektedir.

Lumiere kardeşlerin 18 Aralık 1895 yılında Paris’te resmi olarak gerçekleştirdikleri ilk film gösterimlerinin ardından tüm dünyayı fetheden yedinci sanatın insan yaşamında sanatsal, kültürel, eğlence ve kitle iletişim aracı olarak önemi tartışılmaz. Giderek hem dünyanın birçok ülkesinde hem de Türkiye’nin farklı kentlerinde yaygınlaşan film festivalleri bu gelişmelerin bir devamıdır. Antalya Altın Portakal Film Festivali hem ulusal hem de uluslararası arenada uzun soluklu çabalarla bugüne kadar gelmiş ve kentin bir parçası olmuştur. Böylesi bir potansiyelin kentimizde oluşturulacak Antalya Altın Portakal Film Müzesi ile arşiv altına alınması ve bu arşivin hem Antalya halkının hem de kenti ziyarete gelenlerin hizmetine sunulması, festivalin kalıcılığına ve gelecek kuşaklara aktarılmasına katkı sağlayacaktır.

Böylelikle Antalya’da açılacak olan olası film müzesinde hem filmlerin, müziklerin, posterlerin, fotoğrafların arşivlenmesi, hem de festivale ilişkin tüm görsel materyallerin sergilenmesi mümkün olabilecektir. Ayrıca Altın Portakal Film Festivali katalogları ve yayınlarının bir araya getirildiği bir kütüphanenin oluşturulması, bu bağlamda kurulacak olan fotoğraf ve film atölyesi aracılığıyla çocuk ve gençlerin film yapımı ve çekimi üzerine uygulama yapabilecekleri eğitim ortamlarının hazırlanması, sergilenmesi, okullarla işbirliği yapılarak gelecek kuşakların Antalya’nın kültürel etkinlikleri hakkında bilgilenmesi ve festival çalışmalarına etkin olarak katılabilmeleri sağlanabilecektir.

Köklerinde yarım asırlık kültürel ve sanatsal birikim bulunan, Antalya’yla özdeşleşmiş devasa bir çınarın gölgesinde varolmaktan onur duyan, Altın Portakal’ı yalnızca bir film festivali olmanın ötesinde; sosyal, siyasal ve kültürel yaşamımızın en önemli değerlerinden biri olarak nitelendiren bizler, bu etkinliğin hiç değilse 50. yılında, lâyık olduğu bir Film Müzesi ile taçlandırılmasını diliyor; aydın, sanatçı, yazar ve çizerlerimizin yanı sıra, tüm duyarlı kamuoyunu konu üzerinde tartışmaya davet ediyoruz.

(10 Ekim 2010)

Tuncer Çetinkaya
Modern Zamanlar Sinema Dergisi
m_zamanlar@hotmail.com
www.modernzamanlar.com

Anlamı Kapalı Filme Bakış

Rüya araştırmacıları, film formatında anlattığımız rüyalarımızın aslında, parça-parça, aralıklı ve kısa olduğunu belirlemişler. Uzun uzun anlattığımız rüyamızı tamamen doğal, nasıl bütünleyip biçim kazandırdığımız ise beynin bir sırrı. Başlı başına bir tür olan David Lynch sinemasına bakarken, tipik bir ABD’li olan ustanın ressam, heykeltıraş, müzisyen ve fotoğrafçı olduğunu vurgulamak gerek. Filmlerinin kadrajını bir sanatçı duyarlılığında ve her karesini bir tablo olarak algılaması, özgün mastır plân anlayışı, tedirginlik veren ışık efektleri, müziği ve farklı dönemlerin mekân-kostüm anlayışında bilinçaltına yönelik alt mesajları bundandır.

Yap-boz, çocukluğumda beni fazla sarmayan aktivitelerdendi. Benden daha hızlı ablamın etkisi midir? Bilemiyorum, ama bu karmaşanın süreci ve sonucunun beni heyecanlandırmaması neticesinde bu işi bırakmıştım. Oysa gerçek yaşam, karşılaştığımız tüm öznelerin detaylarını sunmayan, bilinmezlerle dolu bir yap-boz değil midir?

Anlamı kapalı filmlere geçiş

Ruhlarla konuşan, altı yaşındaki bir çocuğa yardımcı oluyor görünen, bir pedagogun filmini seyrettiğinizi zannederken, finalde düşen bir alyans ile aslında doktorun da çocuğun iletişim kurduğu ruhlardan biri olması hikâyesi popüler kültür izleyicisinde, soğuk duş etkisi yaratmıştı. (“Altıncı His” Yönetmen/Senaryo: M. Night Shyamalan – 1999) Shyamalan, o günlerde popüler kültür seyircisine yumuşak bir geçiş yapmış, farklı kitlelerin gönlünü kazanmıştı. İki üç parçalı, sonucu daha başından belli ‘yap-boz’ ile izleyicisini eğiten sinema ardından bütünü gördükten sonra bile çözmek için üzerinde düşünülmesi gereken çok bilinmeyenli denkleme dönüştü.

Lumiere kardeşlerin buharlı treni, bugün artık en karmaşık beyinlerin labirentinde düşünce hızı ile ilerliyor!

Eşinin ölümü ile ateist olan rahibin, tekrar tanrıyı bulma sürecindeki psikolojik çatışmasını, anlatan “İşaretler”i yine M. Night Shyamalan’ın sinematografisi ile izlerken, artık finalde verilen yanıtın yerini işaretler almış, izleyici bir kademe terfi ettirilmişti. Türkiye’de sinema izleyicisinin ya da sinema salonlarının ilgisi daha çok bu isimlere odaklanmışken, aslında 1968’de yarısı animasyon olan “The Alphabet”, ile David Lynch, bu türe imzasını atmıştı. Gerçekleşen kâbus boyunca doğuran harfleri anlatan film simgesel olarak kadınlık üzerine bir denemeydi. Ve sinema tarihi bugün artık kendi adı ile bir tür kabûl edilen David Lynch ile daha o yıllarda tanışmıştı. “The Straight Story” gibi deneysel; “Twin Peaks: Fire Walk With Me” gibi eleştirmenlerce giderek değer kazanan filmleri ile sinema tarihinde kendine önemli bir yer edinen bu özgün isim, anlaşılmaz sinemacı olarak betimlenir. “Blue Velvet” filminde, Jeffrey Beaumont’un babasının bahçedeki kalp krizinde damarlarının tıkanması, su hortumunun düğümlenerek tıkanması ile anlatılır. David Lynch felsefesinde yaşamı sembolize eden elektrik, “Mulholland Drive”de yönetmen Adam ile kovboyun çiftlikte yaptıkları görüşme süresince yanan bozuk bir lamba; “Eraserhead”de ise, Henry Spencer bebeğini öldürdüğünde sönen lambadır. İyilik – kötülük, aydınlık – karanlıktır. ‘Tüm zamanların en anlaşılmaz, rahatsız edici’ gibi kavramlar Lynch sinemasının karakteristik özelliğidir. “Eraserhead”de o güne kadar yaptığı tüm filmlerin, bir geçiş olduğunu anlıyoruz. Lynch’in bilinçaltının bu öyküsü, Kubrick’in ‘en sevdiğim film’ diye övdüğü, etkileyici bir çalışmasıdır. Dizi film olarak tasarlanmış “Mulholland Çıkmazı”nı beğenmeyen ABC yöneticilerine karşın, atılan köprülerde Lyhch’in işine kesinlikle yapımcıları karıştırmayan, uzlaşmaz tavrının da, etkisi büyüktür. “Eraserhead”de, yönetmen, yapımcı, senaryo yazarı, müzik, kurgu, sanat yönetmeni, ses ve özel efekt görevlerini Lynch üstlenmiştir. Filmografisinin en zayıfı “Dune” (1984), televizyon için kurgulanan 190 dakikalık versiyonunda, kendi ismi yerine senaryo yazarı olarak Judas Booth ismini kullanan, Lynch için bu önemli bir özeleştiridir (İsa’ya ihanet eden havari Judas ile Abraham Lincoln’ü öldüren Frank Booth’un bileşimi).
“Rabbits”, “Mulholland Çıkmazı” ile aynı yıl içinde çekilmiş ve bu filmin izinden giderken, televizyon dünyası ile de alay eder. Tavşan kılığındaki oyuncuların, anlamsız soru ve cevapları ile geçen güldürüyü, aslında yerleri değiştirilmiş diyaloglar, fonda tedirgin edici Badalamenti’nin müziği ile izleriz. Yedi bölümden oluşan filmde sabit bir kamera ile bir odaya sıkıştırılmış üç karakter ve dört oyuncu ile anlaşılmaz görünen espriler, mutlaka izlenmesi gereken çok ilginç bir deneme, son filmin bir uzantısıdır.

Anlamı kapalı filmlerin şahikası: “Mulholland Çıkmazı” Ustanın son filmi, sinemaseverlerin ya düşman ya da hayran olduğu “Mulholland Çıkmazı”, tüm ipuçlarını yakalayan sadık izleyicinin bile kafasını karıştıracak kadar sertti. Filmleri ile ilgili konuşmayı sevmeyen Lynch, daha sonra medyaya bu filmi için, bazı maddeleri tartışılır 10 maddelik bir izleme kılavuzu açıkladı. İlk yüz dakikası itibari ile film, ‘Lynch bu filmde neden şaşırtmıyor?’ dedirtecek kadar sıradan görünüyor ki, filmin en güzel tarafı budur. Filmde kovboyun sözleri dikkat çekicidir: ‘Eğer işini yanlış yaparsan beni bir kez daha göreceksin. Eğer işini doğru yaparsan beni iki kez daha göreceksin.’ Doğrudan izleyiciye söylenen bu söz, ‘Dikkatli izler, ipuçlarını yakalarsan kovboyu iki kez daha göreceksin’ mesajıdır. Ve filmin son 30 dakikasında arka plandaki kovboyu yönetmen Adam değil, sadece dikkatli izleyici yakalayabiliyor. İlk yarıda yanıtlanmayan sorular için, büyük bir açlıkla gözlemlediğiniz ikinci yarı sadece bilinmezlik girdabının boyutlarını büyütüyor. David Lynch’in kolâjında, sahnelerin yerinin montajda değiştiğini; zaman-mekân algınızın bozulduğunu hissediyorsunuz. Silencio Kulüp’te sunucunun, ‘Hiçbir şey gerçek değil, kaydedilmiş şeyleri beraberce izliyor ve dinliyoruz’ sözlerinde, Betty ve Rita karakterleri ile seyircinin ortak durumuna vurgu yapılıyor. Ve vurucu tümce: ‘Rüyalarda hiçbir şey gerçek değildir, her şey önceden zihnimize kaydettiklerimizin yansımasıdır’ sözleri ile her şeyin Betty’nin rüyası olduğunu anlıyoruz. Lynch burada izleyiciye, ‘Sadece sinematografiye odaklanmalı, kelimelere takılmamalısın. Zihninin sana oynadığı oyunlardan sıyrılıp, temayı algılamalısın’ diyor. İlk sahnede uçakta henüz tanışmışlar hissi veren yaşlı kadın ve adamla olan diyaloglardan sıyrılıp, satır aralarına bakabilenler, henüz isimler yazarken sunulan mutlu aile fotoğrafında ve ayrılıktan sonraki arabanın içinde çocuklarına istediğini veren mutlu ebeveyni görebilir. İşte o zaman, ‘kadın sevgilisi Camilla’ tarafından terk edilen, Hollywood’ta istediğini yakalayamamış Diane’nin, kendini başarılı oyuncu, masum bir köylü kız Betty karakterine saklayıp, bir erkeğe kaptırdığı Camilla’yı hafızasını kaybetmiş, kendisine muhtaç Rita olarak algılamasını anlayabiliriz. Bir başka kırılma noktası olan, Betty-Rita karakterlerinin Diane’yi evinde çürümekte olan bir ölü olarak görmeleri, aslında Betty’nin Diane karşısında, ne kadar ezik ve ilişkisinin çürümekte hissettiğinin bir tezahürüdür. Sevgilisi Camilla’yı tüm parasını vererek öldürtmesi ve intiharı da bu çürümüşlüğün sonucudur. Lynch, filmlerinde zaten izleyicisinden, henüz kör olmuş bir insanın el yordamı ile etrafındakileri yeniden keşfetmesini, her bir objeyi yeniden adlandırmasını istiyor. Bu isteğin ardında, Hollywood kalıplarının yıkılıp, şartların ve sinema dilinin yeniden yaratılması talebi yatıyor.

Anımsatmak gerekir ki, David Lynch filmi en başta ABC kanalları için bir televizyon dizisi olarak çekmiş. Ama kanal bu diziyi seyirci için fazlasıyla anlaşılmaz bulup üzerinde değişiklikler yapmaya girişince Lynch anlaşmayı feshetmiş ve Canal Plus’un verdiği 7 milyon dolarlık destekle filmi uzun metrajlı bir sinema projesine dönüşmüş. İşte bu olayın etkisi ile filmdeki yönetmen Adam karakterinin hisleri, Lynch’e tercüman olmaktadır.

“Mulholland Çıkmazı” ile David Lynch, Oscar’da en iyi yönetmen dalında aday gösterildi. Ayrıca Boston film eleştirmenleri en iyi film ve en iyi yönetmen olarak seçerken BAFTA, en iyi kurgu dalında ödüllendirdi.

(09 Ekim 2010)

Murat Bayar

Daldan Dala Sinema, Tercüme, Çeviri, Yine Bir Kiralık Kaatil Öyküsü

Sinema ile ilgileniyoruz ya, televizyonda yakaladığım bir sinema programına takıldım. Genç sunucu hanım “daldan dala” sekerek, sinema konusunda haberler, yeni çevrilen filmler hakkında açıklamalar… Hiç birine bir şey demiyorum da bir roman uyarlaması -yabancı- yeni bir filmden söz ederken, “…’nın romanının sinemaya tercümesi” dedi.

Mustafa Nihat Özön’ün (Nijat Özön’ün adını duyduysanız, onun babası olmaktadır) Osmanlıca – Türkçe Sözlük’ünü açıp bakıyorum. Terceme, tercüme: Arapça isim, “bir dilden başka bir dile çevirme” diyor (bir anlamı ile, başka bir anlamı da var, o konumuz dışında). Önce söz, sonra yazı olduğuna göre, bunlar bugün de devam ettiğine göre, farklı dillerin karşılaşması sırasında sözün veya yazının bir dilden başka bir dile (lisana) çevrilmesi durumu söz konusu olur ki, bu eylem mi dersiniz edim mi dersiniz, kısaca yapılan iş çeviri, tercümedir. Yeri geldiği zaman sinemanın da bir dil olduğu söylenir. Akad’ın sinema dili, Seden’in, Welles’in sinema dili, Godard’ın sinema dili, Fransız sineması dili, Yerli (Türk) filmlerin dili denir. Hepsi doğru da, sinemanın dil’inin yanında edebiyatın da dil’i vardır (hem de bu dilin ana malzemesi dil’in kendisidir -sinemanın ise: görüntü-), tiyatronun da dil’i vardır (oyuncuların kullandıkları kelimeler değil, yönetmenin kullandığı yöntem), heykelin de dil’i vardır… ve de tabii ki müzik’in de dil’i vardır, mimarinin de… Sinema dili ile edebiyat dili karşılaştırılmaz, özellikleri birbirini tutmadığı için.

Kendisinin bir dili olan disiplinlerin, resmin, heykelin, müziğin ve de edebiyatın sinemaya etkileri olduğu gibi, bunların filmleri de yapılır. Ayrıca edebiyat yapıtları sinemaya tükenmez bir kaynak oluşturmaktadır. Sinemadan yıllarca önce ürün vermeye başlayan edebiyat, en son ürünleri yanında, en eski ürünleri ile de -aynı zamanda- sinemaya kaynaklık eder, bir başka deyişle edebiyat yapıtları sinemaya uyarlanır. Ama edebiyat eserinin sinemaya tercüme edilmesi…, ne demektir hâlâ anlamış değilim. Bir Fransız romanı Türkçe’ye çevirebilirsiniz, bir Fransız filminin konuşmalarının dublajını (bir tarz tercüme / çeviri) yapabilirsiniz veya konuşmaları aynen bırakıp, tercüme ettikten / çeviri yaptıktan sonra alt yazı ile karelere yerleştirebilirsiniz. Ama ne bir Fransız, ne bir Türk, Türkçe veya Fransızca bir romanı sinemaya çeviremez. Kelimeler ihtiyaçtan doğar veya yeni bir olgu (ürün veya kavram) bütün dillerde aynı veya farklı kelimelerle ifade edilir, dile yeni bir kelime katılır. Dil gelişim gösterir, sinema da gelişim gösterir ama son yıllarda göze olduğu üzere tekniği ile değil, dili ile de… Sinemanın -100 yılı aşan kısa serüveninde- başlangıçta günün ustaları (Chaplin, Eisenstein, Pudovkin, Griffith, Renoir, Dreyer…) sinema dilini hayli geliştirip, bugün artık klâsik diyebileceğimiz, herkesin kullandığı noktalara ulaştırdılar ama her zaman için dile yeni bir katkı yapmak olası, yapılmıyor da değil, (belki bir çok şeyi tekrar ediyor -yeniden yapıyor, ama- Tarantino, Almadovar…). Bunlar ve diğer film yapanlar, önemli veya önemsiz, bir çok edebiyat yapıtını sinemaya uyarladılar, tercüme etmediler. Kimi zaman yapıta bağlı kaldılar.

Tolstoy’un yapıtını -bizde Harp ve Sulh adı ile oynadı- ABD sineması King Vidor eliyle -biraz kısaltarak- çekti, SSCB’de ise Bonderçuk -kimi basında yazılanlara göre- yapıtı senaryo olarak kullanarak çekti. 4 saat süren bu versiyon belki yapıta daha sadıktı ama eninde sonunda bir edebiyat uyarlaması idi ve yapıtın senaryo olarak kullanılması hiç de akla (işin mantığına, tekniğine) uygun değildi. Edebiyat yapıtları kimi zamanda sadece bir hareket noktası olarak alınır ve çeşitli önemli önemsiz değişiklerle uyarlanırken, bazen de değişiklikler kaçınılmaz olacaktır. Daha ileri giderek kapsamlı değişiklikler yapılarak da uyarlamalar yapılacaktır. Ne şekilde yapılırsa yapılsın bu şekilde yapılan işlemler bir uyarlamadır, hiç bir zaman tercüme olarak adlandırılması -yapılan işin mekanizması bakımından- mümkün değildir.

Burada belirtmek gerekir ki, tercüme / çeviri yapmak -bir dilden dile yapılırken bile- yapıta bağlı kalınarak olur, burada tercüme yapanın değişiklik yapmak gibi bir hakkı olmamalıdır. Olayı başka bir ortama taşıyarak yapılan tercüme ise, adaptedir ki, çevirinin farklı bir biçimidir. Bir romanın sinema uyarlaması üzerine, bir kelimeden kalkarak bu yazılanlar, sadece kelimenin (“tercüme”) yanlış kullanılmasıdır, aman dikkat!

*****

Bir Anadolu gecesinde üç seyirci, bir film seyrettik: Paramparça. Yönetmen: Naci Çelik Berksoy. Senaryo yazarı ve başrol Ozan Çobanoğlu. Ozan Çobanoğlu Samanyolu Televizyonu’nda yayınlanan Tek Türkiye isimli dizinin hem yazarı hem oyuncusu imiş, bu sinema filminde de hem senaryoyu yazmış hem de başrolü oynuyor. Bir kiralık kaatil öyküsü. Sinemamız bir çok kiralık kaatil öyküsü anlatmıştır ama ismi Kiralık Katil (Kiralık Kaatil olması lâzım) olan tek film 1971 yapımı İsmet Soydan’ın filmidir.

Kiralık kaatil öyküleri, yalnız adam öyküleridir ve sinemamızın (ve de her sinemanın) hayli itibar ettiği bir konudur. Fakat bu kez -özellikle ikinci yarı- biraz farklı bir gelişim gösteriyor. Başlangıçta eski bir polis olduğunu öğrendiğimiz kaatilimizin, bir çok iş gördüğünü (bir çok kez kiralandığını), fakat bir kez yakalanarak, hüküm giydiğini öğreniyoruz ve bu cezasını çekiş sırasında -cezaevinde- tövbekâr olduğunu… Ama çıkınca kendisini uzun zamandır arayan ve otuz yıllık bir ‘kan davasını’ güden adamın ikna etmesi sonucu işini görür ve kiralayanının kanlılarının küçük oğlunu öldürür. Gerisi öldürme sırasının karşı tarafa geçmesi ve kaatilimizin vicdan muhasebesine girmesidir. Artık kaçacak yeri olmayan bir hedef olmuştur fakat ne zaman ve kimin hedefidir. Daha çok kendinin hedefidir ama buna da yetecek gücü yoktur. Sinemamızda yeni (ve nisbeten değişik) bir kiralık kaatil tiplemesi ile diğerlerinden -biraz- farklılaşıyor. Yine de kiralık kaatillik romantizminden (bu kez içe doğruda) kurtulamıyor.

(“Kaatil” olarak yazıyorum, doğrusu bu olduğu için, sinemamız hep “katil” olarak kullanır -ki yanlıştır. “Katil” = adam öldürme fiili, “kaatil” = adam öldürme fiilini işleyen kişi. Sinemamızda film isimlerinde “kaatil” olması gereken kelime hep “katil” olarak yazılmıştır, bir tek 1955 yapımı Lütfi Akad filminin adı Kaatil’dir, tek doğru kullanım budur.)

(07 Ekim 2010)

Orhan Ünser

08 Ekim 2010 Haftası

“Ye Dua Et Sev”, yaklaşık yedi milyar insandan bir milyarının açlık çektiği şu dünyada, ‘rahatın battığı’ çok gelişmiş New York’lu kadınlardan birinin İtalya’da kendini şımartması, Hindistan’da iç huzurun gücünü öğrenmesi, Bali’de de dengeye hazır olmasından müteşekkil içsel yolculuğunun pazarlanması (filmin de başta söylediği gibi, “herkesin derdi kendine”)… Daha doğrusu, bu pazarlamanın sinema ayağı! Aynı zamanda, 43 yaşındaki Julia Roberts’ın kendini tekrar ederek parlatılması efendim… Yerseniz! Vallahi, refahtan bunalıma giren batılıların saflık arayışlarına çıktığı Asya ülkelerindeki ticari uyanıklıklardan gına geldi. Ha, belki Türkiye’de, içindeki boşlukları doldurmak isteyen özenti kadınlar için bu “yiyip içip derin düşünme ve âşık olma” macerası caziptir, bilemem.

“Toprak Altında”, tabut içinde gömülmüş bir adamın fiziksel değişimleri ve ruhsal dalgalanmalarını seyirciye geçiren, kalp atış hızını aynen hissettiren bir serüven. Evet, yaşamak çabasının, o çok sınırlı süre ve daracık dikdörtgen içindeki ‘büyük serüven’i hem de. Uyaralım; bu sinemanın yaratıcı örneğini, oyuncu, görüntü yönetmeni ve yönetmenin ‘meydan okuması’nı izlemek, eşine az rastlanır bir deneyimdir!

“Şantaj”, tüm yaşamını ‘dini aidiyet’ kaplamış şartlı tahliye memurunun ruhunun diplerine sakladığı tutkularının, hapishaneden kurtulmak isteyen genç bir mahkûmun fettan karısı tarafından açığa çıkarılması ve mahkûmun da, ilginçtir, farklı bir inanışla tekâmül sürecine girmesi… Kısaca, iki erkeğin ve kadınlarının, kendi ‘içlerine’ yaptıkları yolculuklarla, insan denilen çetrefil yaratığın şifrelerine dair bir inceleme. Karanlık bir öykü, akıllıca bir bakış, müessir performanslar. Sinema sanatının klâs takipçileri için.
Uzun eleştiri için tıklayınız.

“Sevgili Hedefim”, enteresan biçimde ‘ahlâksızlık’ sunuyor. Hedefini ‘halledene’ kadar -arada masumları öldürmek de dâhil- gözünü kırpmadan ilerleyen kiralık katillerin dünyasında, her tür şiddeti kanıksayıp, İngilizlere özgü ‘kara komedi’nin zorlama esnekliği içinde bir aşkın doğuşuna bile tanık oluyoruz. Evet, bu bir film; ama filmin süresine küçük gelmiş bir öyküde, katillerin meslek ahlâkı (!) ve insan canı almanın incelikleri kanımızı dondurmaya yetti!

“Satılık Ruh”, Wes Craven’in yeni seri katil öyküsü. Tekinsiz ve koyu siyah! Lânetli ‘beyaz adamlar’ ülkesi Amerika’nın, kendi yarattığı korkular içinde asla huzura kavuşamayacağını bir kasaba ile ‘örnekleyen’ , ‘metninin altı dolu’ bir film.
Uzun eleştiri için tıklayınız.

(06 Ekim 2010)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

Ölümle Yaşam Arasındaki İnce Çizgi: Kavşak

Amorres Perros filmiyle ortalığı kasıp kavuran Alejandro Gonzalez Inarritu’nun tekniğinden esinlenen Selim Demirdelen kesişen hayatların mutlu sonla bitmeyeceğini Kavşak filmiyle aktarıyor.

Hiç düşündünüz mü daha dünyaya gelmeden ana karnında kaç bebek öldüğünü? Bu soruyu yanıtlamak oldukça zor. Çünkü bu tamamıyla bilinmezliğe açılan bir kapı… Hepimizin bildiği üzere bir yaşam biterken diğeri başlar. Bu, yaşamın önemli bir kuralıdır. Çoğu zaman insanlar eceliyle ölür ama istisnai olarak eceli dışında ölenlerle de karşılaşmamız kuvvetle muhtemel. Bu tezi destekleyen “kaderimiz böyleymiş” hipotezi hayatın tesadüfler üzerine kurulmadığını gösteriyor. Kader var mıdır, yok mudur?… diye sorgulayan kişiler gözlerini dört açıp çevrelerine baktıkları zaman hayatın ne kadar kısa olduğunu ve değer verdikleri kişileri bir gün kaybedeceklerini çok net bir şekilde anlayacaklar. İş işten geçmeden hayatı dolu dolu yaşamanın çok önemli olduğunun elinin tersiyle itenlere karşı “didaktik” bir biçimde yaklaşan Kavşak isimli film “kaderden kaçamazsınız, o sizin gölgeniz” görüşünü pekiştirerek tüm yaşantıların kenet taşı gibi birbirlerine bağlı olduklarını, aynı potada eritildiklerini idealize ederek anlatıyor.

Makûs Talih…

Ölüm ve yaşam arasındaki çizgide yer alan oyuncular olarak, bağlantı noktasını çok iyi saptamak için hercümerc içinde meydana gelen olayları bir kenara bırakıp “çapraşık olmayan” bir düzenin varlığına inanmak gerekiyor. Bunu mübalâğa etmeden anlatan yönetmen Selim Demirdelen en ufacık bir şeyden zevk almak uğruna çoğu şeyi riske atmanın ölümle sonuçlanacağını her fırsatta dile getiriyor. Hani ölüm çağırır ya aynen öyle… Kaçış yollarının tamamen kapatıldığı bir kavşakta cereyan eden talihsizliklerin üst üste gelmesi kaderden kaçamayacağımızın önemli bir göstergesidir zaten. Buradan yola çıktığımızda; geçmişten günümüze gelen vicdan hesapları, travmalar, bazı şeyleri inkâr ederek yaşamını sürdürmek, başkaldırılar ve günahlar kesişen kümenin parçalarını bir araya getirirken, yönetmen Demirdelen’in hikâyeyi kavşaktaki karakterlerin üzerine inşa etmesi de filmin soy ağacını oluşturuyor. Minimal bir yaklaşımla çerçevesini çizen Kavşak basit bir fikri hamur gibi yoğurup, fırtınada yolunu kaybetmiş bir geminin yeniden açık sularda yol almasını sağlıyor sanki… Hal böyle olunca, ser verip sır vermeden seyircilerin merak eşiğini en üst düzeye çeken yönetmen Demirdelen karakterler arasında yaptığı geçişlerle bunu pekiştiriyor. Onlarla özdeşleşmemizi sağlaması da cabası…

Pandora’nın Kutusu Açılıyor…

Meselâ aynı şirkette çalışanların kendilerince dertleri var. Aslında biz buna sır desek daha doğru olur. Filmin son sahnesine kadar Pandora’nın Kutusu’nun ne zaman açılacağını bekliyoruz. Pandora’nın Kutusu o kadar sıkı kapatılmış ki, içinden çıkacak şeylerden çok sonra haberdar oluyoruz. Bu sırlar yıllar önce bu kutuya saklanmış ama kutunun açılması için çaba sarf eden bazı kişiler olayların gidişatını değiştirmeye çalışıyorlar. Hele o Güven Kıraç’ın canlandırdığı Fikret karakterindeki gelgitler bunu doğrular nitelikte… Peki ya kutudan çıkan o kötücül olaylara ne demeli? Onlar filmin olmazsa olmazları. Buraya kadar Kavşak’ı olumlu yönleriyle ele aldık. Ama Kavşak sanıldığı kadar mükemmel bir film değil. Üzeri örtülemeyen gedikler ve bazı mantık hatalarına kurban giden Kavşak iyi bir deneysel film olacakken teğet geçmiş… En önemli kusuruna gelecek olursak; yönetmen Demirdelen karanlıktan aydınlığa doğru geçiş yapmak isterken kararsızlığı ön plâna geçiyor ve uzun plân çektiği bazı sahneler eşliğinde aktaracağı hikâyeyi sakız gibi uzatıp dillere dolandırıyor. Bunu yaparken montajlamaya kıyamamış olsa gerek ki, 5 dakikada aktarılması gerekenler 15 dakika içinde gerçekleşiyor. Dolayısıyla sahnelerin bütün bir filme yedirilmediğini görüyoruz. Tabi ilk başta “yeter artık şu sahne ilerlesin” desek bile filmin realist tavrı tüm bu olumsuzlukları ziyadesiyle sıfırlıyor.

Güçlü Oyuncular ve Etkili Müzik…

Kavşak, Selim Demirdelen’in ilk uzun metrajlı filmi olduğu için kendisini anlayışla karşılamak daha mantıklı bence. Çünkü insanın kanına zerk eden fon müziği ve dişe dokunur bir etki yaratması kelimelerin bunu ifade etmek için kifayetsiz kaldığını gösteriyor. İnsanın iç dünyasına demir atan müzik defalarca bile dinlenildiğinde hiç eskimiyor sanki. Aynı şeyi oyunculuk için de söylemek mümkün. Güven Kıraç’ın ve Sezin Akbaşaoğulları’nın kalite standartlarını bir hayli aşan oyunculukları, yıllardan beridir sahne tozu yutmuş olmalarının vesilesiyle daha da güçleniyor. Zaten takdire şayan bir iş çıkardıkları ortada… Hikâyeye ruhlarını teslim eden Kıraç ve Akbaşaoğulları neredeyse bizleri hikâyenin gerçek olduğuna dair inandıracaklar. Elhak Kavşak’ı kavşak yapan unsurlardan biri olan, oyuncuların yerinde seçimi oyuncuların sinerjisini artırmakla yetinmiyor. Adeta bunu en üst mertebeye taşıyor.

Kesişen Hayatlar…

Özetle; iç içe geçen hayatları Meksika sinemasından feyz alarak harmanlayan Kavşak, Adana Altın Koza Film Festivali’nde gösterildiği sırada dört (En İyi Yönetmen, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Müzik, Umut Vaat Eden Oyuncu) önemli ödülle festivale damgasını vurdu. Muhakkak bazı izleyiciler bu başarısının sadece müziğe endeksli olduğunu düşünebilirler. Zira bazı anlarda müzik filmin önüne geçebiliyor. Ama derinlemesine irdelendiğinde müzik ve oyunculuğun gücünden doğan birlik ve beraberlik her şeye kadir… Nihayetinde Kavşak, olmuşa çare olamayacağını, her şeyi olduğu gibi kabûllenmemizi, yaşadıklarımızın bir oyundan ibaret olmadığını, kederleri bir kenara bırakıp bazı şeylerden ders almamız gerektiğini melodramatik bir hikâyeyle anlamlandırıyor. Eğer bu tarz filmlere alerjiniz yoksa kaçırmayın derim!

(06 Ekim 2010)

Arzu Çevikalp

arzucevikalp@arzufilm.com.tr