Kara Fatma’nın Sinemamızdaki Yansımaları Üzerine Bir Ön Bilgi Yazısı

sadibey.com’da yapımcı Gonca Elmas Akay’ın Kara Fatma adlı romanı hakkındaki yazıyı okuyunca, romanı okumamış olmama rağmen Kara Fatma (ve diğerleri) hakkında sinemamızın tutumuna bakmak istedim.

Sayın Akay’ın dikkatini çeker mi veya sinemamızın bu konudaki genel tavrının isim kullanmakta gösterdiği çalışkanlığı, içeriklerde aynı şekilde gösteremediği gerçeğini ne şekilde etkiler, karar veremiyorum. (Bunu şunun için yazıyorum sinemamızın tarihi kişi ve olayları ele aldığı filmler üzerine yaptığım (yapmayı düşündüğüm) bir araştırma için sayın Scognamillo’ya “Sinemamızda ‘tarihi film’ var mı?” şeklindeki soruma, O da, benim gibi yeterli -olumlu- cevap verememişti.)

Kara Fatma, 1966’da Nuri Akıncı’nın bir filmine konu olur. Konu açıklaması, Özgüç tarafından -hiç bir açıklık taşımayan- “İstiklâl Savaşı kahramanlarından Kara Fatma’nın öyküsü” (Türk Filmleri Sözlüğü, sayfa 299) şeklinde yapılmıştır. Başrolü (Kara Fatma) Sevda Ferdağ oynar. Akıncı, aynı yıl Bombacı Emine isimli bir film daha yapar. “İstiklâl Savaşı’ında geçen bir kahramanlık öyküsü.” (age, sayfa 289) Emine rolünü Birsen Menekşeli oynarken, Yusuf Sezgin, Necdet Çağlar her iki filmin diğer oyuncularıdır. Akıncı, aynı yıl “Kahraman Kadınlarımız” diye bir film daha hazırlar; “hazırlar” diyorum çünkü bu sonuncu film diğer iki filmden oluşturulan, konusu “İstiklâl Savaşı yıllarında düşmanla mücadele eden kadın kahramanların öyküsü” (age, sayfa 298) olarak veriliyor. Hem Ferdağ, hem de Menekşeli (ve Yusuf Sezgin) filmin oyuncuları arasında. Bu üç filmi de görmedim ama sinemamızın olaya / olaylara nasıl baktığını biraz bildiğim için bu çıkarsamamın hatalı olduğu düşüncesinde değilim.

Kara Fatma ve Bombacı Emine, Saliha Çavuş ve Pembe Hatun’la birlikte bir yıl önce (1965), Tunç Başaran’ın çektiği “On Korkusuz Kadın” filminin de kahramanlarını oluştururlar. “İzmir’in yabancı güçler tarafından işgâli sırasında kurtuluş hareketine katılan Bombacı Emine, Kara Fatma, Saliha Çavuş ve Pembe Hatun’un kahramanlık öyküsü” (age, sayfa 271) şeklinde verilen konu yine hiç bir açıklama taşımamaktadır.

[“On Korkusuz Kadın” (Başaran / 1964), “On Korkusuz Adam” filminin iş yapması üzerine yapılan bir filmdir. “On Korkusuz Adam Kıbrıs’ta” Rumların yaptığı mezalime mani olmak üzere adaya giden on kişinin serüvenini anlatır. O film ise kuruluş olarak John Sturges’in “The Magnificent Seven / Yedi Silahşör” filminin bir uyarlamasıdır ama aslında Sturges’in filmi de Kurosawa’nın “Shichinin no Samurai / Yedi Samuray” filminin uyarlamasıdır. Japon feodalitesinde yaşanan olaylar önce A. B. D. / Meksika sınırına, sonra da Kıbrıs’a taşınır. “On Korkusuz Adam” filminde Yılmaz Güney’in canlandırdığı tip (hiç konuşmaz -sadece üç kez konuşur ve hepsinde de “benim için fark etmez” der-) çok ilgi çeker, sonradan “Konyakçı” (Başaran / 1965) filminin yapılmasına neden olur. Bu film de George Stevens’ın “Shane” filminin uyarlamasıdır.]

Açtığımız bu parantezin öncesinde, belirtildiği üzere, bir kısım filmlerimizde ele alınan İstiklâl Savaşı kadın kahramanlarımız olayına yaklaşım yeterli olmamakla beraber biraz açıklık kazanmıştır. “Kahramanlar” hakkında yeterli araştırma yapılmadan, seri şekilde filmler yapılmıştır.

1973’de Osman F. Seden, Nene Hatun hakkında bir film yapmaya başlar, daha sonra filmde anlatılanların Nene Hatun ile ilgisiz olduğu söylenince filmin adı “Gazi Kadın” olarak değiştirilir. Eleştiriler sonuna kadar haklıdır, çünkü Seden’in yaptığı film Vittorio de Sica’nın “I Girasilo / Sun Flower / Güneş Çiçeği (Çiçekleri)” filminin uyarlamasıdır. De Sica’nın filminde İkinci Dünya Savaşı’nda geçen olay Osmanlı – Rus Savaşı’na (93 Harbi’ne) taşınmıştır. “Gazi Kadın” filminin afişlerinde “Nene Hatun” ibaresi yer almaz ama sinemamızın kaynak kitaplarında “Gazi Kadın” filminin yanında “Nene Hatun” ismi de yer alır (Özgüç / Evren). Nene Hatun ile ilgisi olmayan bu filmin yapılışından yıllar sonra bu kez adı “Nene Hatun” olan film yapılır (Avni Kütükoğlu / 2010). Ciddi bir ilgi görmeyen filmin de Nene Hatun üzerine bir araştırma olmadan yapıldığı, çok az eleştirisinde belirtildi.

(21 Şubat 2011)

Orhan Ünser

“Kara Fatma’nın Sinemamızdaki Yansımaları Üzerine Bir Ön Bilgi Yazısı” üzerine bir yorum

  1. 1. Ehliyet: Ciddi eleştiri ehliyetli eleştirmenin elinden çıkar. Öncelikle bu işe ehil olunup olunmadığı sorusu sorulmalı. Ehil olmayanın yapacağı bir şey yok mu? Var elbet: Tanıtmak. Eleştiri başka. Taine, “Eleştirmek hüküm vermektir” der. Ele aldığı konuya hakim olanlar verir hükmü. Eleştirmek ehliyetin belgesi değildir. Ehilseniz eleştirmek sizin için bir sorumluluk olur.

    2. Araştırma: ‘Tesessüs’ de diyebilirsiniz. Üstünkörü okunan birkaç eser eleştirmek için yeterli olmayabilir. Bir arkeolog gibi kazmayı çok dikkatli vurmak, bulguların gerçek değerini iyi tesbit etmek, değerli olanı olmayandan ayırabilecek bir yeteneğe sahip olmak gerekir. Eleştirmen, muhatabının ulaşabildiği her ürünü gözden geçirmek zorundadır. Kolay bir iş değildir bu, azim ve sebat ister. Değilse uğruna bu kadarcık zahmeti göze alamadığımız birini ‘eleştirme hakkı’nı kullanmayacağız demektir.

    3. Uyanık Bir Şuur: Söz büyü, sanatkâr ise büyücü. Aleti kelimeler. Tüm mahareti dilinde, dolayısıyla kaleminde. Muhatabı kendine hayran etmek için sahnede kelimelerini kullanarak numaralar yapan bir illüzyoncu. O çok parlak kelimelerin, çarpıcı ifadelerin büyüsüne bir kez kaptırırsanız kendinizi, işte yuttunuz numarayı. Sadece bir hayransınız artık, kelimelerin büyüsünü kapılıp ardından sürüklenen bir hayran; kelimelerin yani “yalanların.” Ele aldığınız kişi çarpıcı bir üslûp sahibiyse çok daha tetikte ve uyanık olmak zorundasınız. İfadelerin parlaklığı gözünüzü kamaştırabilir, asıl görmeniz gerekeni göremeyebilirsiniz. Hayranlık bir teslim bayrağı. Ondan sonra yazdığınız bir methiye değil bir eleştiri olduğuna gelin de inandırın beni.

    Eleştirmenin “tükürmek” demeye gelmediğini bilen “yukarı bıyık, aşağı sakal” biçiminde düşünemez. Bu mantıkla eleştiriden kaçanlar, tükürmeye niyetlenmiş olduklarını ima etmiş olurlar. Öylesine bir eleştiriden hazer etmek kişinin centilmenliğine delil değildir.

    Yukarıda, ‘eleştirmenin bir hakediş olduğunu’ söyledik, hak etmek için de ter dökmek gerektiğini belirttik. Bunun gibi eleştirilmek de bir hakediştir. Hiçbir şey yapmayanların eleştirilmeye ne hakları var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir