Kategori arşivi: Yazılar

Anarşist Müzisyenlerin Şehir Deneyleri

Yaşamın Ritmi (Sound of Noise)
Yönetmen: Ola Simonsson-Johannes Stjarne Nilsson
Senaryo: Jim Birmant-Ola Simosson-Johannes Stjarne Nilsson
Müzik: Fred Avril-Magnus Börjeson-Six Drummers
Kurgu: Stefan Sundlöf
Görüntü: Charlotta Tengroth
Oyuncular: Bengt Nilsson (Amadeus), Sanna Persson (Kendisi), Magnus Börjeson (Kendisi), Marcus Boij (Kendisi), Fredrik Myhr (Kendisi), Anders Vestergard (Kendisi), Johannes Björk (Kendisi), Sven Ahlström (Oscar), Dag Malmberg (Levander)
Yapım: Bliss-Wild Bunch-Nordisk Film-dfm Fiktion (2010)

Simonsson – Nilsson ikilisinin ortak yönettikleri “Yaşamın Ritmi”, deneysel müzik yapan altı anarşistin Malmö şehrine gönderdikleri gürültülerin filmi.

Anlamı “Gürültünün Sesi” olan 2010 yapımı İsveç – Fransa ortak yapımı “Sound of Noise – Yaşamın Ritmi”, deneysel müziğe adanmış anarşist bir film. Hikâye, İsveç’in güneyindeki muhteşem liman şehri Malmö’de geçiyor. Ola Simonsson ve Johannes Stjarne Nilsson’un bu farklı ve deneysel filmi, gerçekten müzisyenleri gibi anarşist. Simonsson – Nilsson ikilisi, 2001 yılında “Music for One Apartment and Six Drummers – Müzik İçin Altı Davulcu ve Bir Daire” kısa filmini yapmışlardı daha önce. Bu filmde de, deneysel müzik yapan müzisyenler Sanna Persson, Magnus Börjeson, Johannes Björk, Fredrik Myhr ve Anders Vestergard vardı. “Yaşamın Ritmi”, bu kısa filmden ilham alıyor. Bu müzisyenler, deneysel müziklerini yaparken, beslendikleri İtalyan fütürist ressam ve besteci Luigi Russolo’nun (1883 – 1947), “The Art of Noises / L’Arte dei Rumori”, yani “Parazitler Sanatı” manifestosundan etkilenmişler. Russolo için, şehirde, doğada ve her şeyden ses elde edilip gürültülü müzik yapılabilir. Elektro deneysel müzik yapanlar, Russolo’nun özellikle perküsyon önermelerinden yardım buldular. Simonsson – Nilsson ikilisinin filmindeki anarşist ve deneysel müzisyenler, ağırlıklı olarak perküsyonla müziklerini kulaklara gönderiyorlar. 94.9 Açık Radyo’da Pazartesileri “Harita Metot Defteri”, Çarşambaları 00:00’da “Psychoacoustics” ve Perşembeleri 23:00’te “Stalker” programlarında bu filmdeki gibi deneysel müzikler çalıyor yıllarca. Yönetmenlerden Simonsson, 1969’da doğdu ve filmler çekerken besteler de yapıyor. Yine 1969 doğumlu diğer yönetmen Nilsson, film çekmenin yanında karikatüristlik ve illüstratörlük de yapıyor. “Yaşamın Ritmi”ndeki çizgi filmler etkileyici.

Şehre müzik dinletmek…

Bir minibüsün içinde, Sanna Persson arabayı sürerken, Magnus Börjeson da arkada davulu olabildiğice gürültülü çalıyor. Peşlerinde de motosikletli bir polis. Magnus, bateriyi polise doğru fırlatırken minibüs de yoldan çıkıyor. Bir zaman sonra polis olay mahalline geliyor. Seyirci orada, polis dedektifi Amadeus Warnebring ve “metronom”la tanışıyor. Polis, minibüste bomba olduğunu sanırken Amadeus, duyduğu o sesi çok iyi biliyor. Minibüse doğru yürüyen Amadeus, minibüsteki metronomu sakince alır ve bu aletin sahibini aramaya koyulur sakince. Amadeus ve metronom, davulcuların deneysel müzikleri kadar fenomenler. Metronom, müzik ve gürültü kadar takıntılı bir şey. Metronom, sözlük anlamıyla sabit bir ritm elde etmek için belli aralıklarla vuruş sesleri çıkartan bir alete deniliyor. Sanna, ortalığı gürültüye boğduklarında her daim bu aleti mekanik aleti de kullanıyor. Amadeus’un takıntısı, çocukluğunda ailesinin müzisyen olması için onu zorlarken, metronomu da kullanması. Ailesi, Mozart gibi önemli bir müzik dahisi olabilmesi umuduyla ona Amadeus adı vermiş. Küçük kardeşi Oscar, asıl Amadeusluğu hak ederek, şimdi İsveç’teki filarmoni orkestrasının ünlü bir şefi olmuş. Polis dedektifi olan Amadeus, kadınsız, uykusuz ve sonsuza kadar yorgun bir insan. Yönetmenler, bazı anlarda kameralarını, Amadeus’un ruh haliyle buluşturmuşlar. Arada bir Amadeus ve bu kamera, sakin ve sükûnet içindeler. Belki de gürültülü ve deneysel müziklere aşina olmayan seyirci de bir an için o sükûtun içinde oluyor. Filmin asıl başrolünde davulcuların gürültülü deneysel müzikleri var. Sanna, geçim derdiyle başka başka yerlerde bateri çalan Marcus Boij, Fredrik Myhr, Anders Vestergard ve Johannes Björk’ü çaldıkları mekânda bulup olağan şüphelileri bir araya getiriyor. Müzik notalarıyla rotalarını da çiziyorlar ve kötü müzik dinleyen şehre gürültülü anlar yaşatmaya başlıyorlar. İlk durak hastane. Gizlice hastaneye girip, basur ameliyatı olacak Levander’i ameliyathaneye götürüp deneysel müziklerini Lavender’in vücudunda yapıyorlar. Notadaki diğer duraksa bir banka. Kafalarına kar maskesi geçirerek bankada da deneysel icralar yaparken banknotları da, kağıt parçalayıcı makinede paramparça ediyorlar. Üçüncü duraksa tehlikeli bir oyun. Şehre elektrik dağıtan santralde elektrik kablolarına asılı olarak müzik yapıyorlar. Dördüncü yerse, Oscar’ın Franz Joseph Haydn konseri. Bu konser sırasında binanın dışında kendi deneysel müziklerini icra ediyorlar iş makineleriyle anarşist müzisyenler.

Çarpıcı bir estetik…

Simonsson – Nilsson, filminde ışık düzenlemelerini yoğunluklu olarak “Six Drummers” grubunun ruh haliyle buluşturmuş. Filmde bir kasvet havası var. Ayrıca bu kasvete, grubun bulunduğu çoğu iç mekân da katkıda bulunuyor. Ama buna karşın, parlak ve yumuşak ışıkların düştüğü anlar da var. Oscar’ın filarmoni orkestrasıyla çalıştığı anlarla Amadeus’un bulunduğu çoğu mekân aydınlık yansıyor perdeye. Yönetmenler, Amadeus’un peşine dolaştıkları anlarda Amadeus’un dalgın ve yorgun hallerini yansıtabilmek için, kameralarını da Amadeus’un ruh haline karıştırabilmişler diyebiliriz. Bu estetikler de bir bakıma deneysellik. Ama, bu filmde en çarpıcı mekân, anarşist müzisyenlerin prova yaptıkları yerdi belki de. Elbette, banka ve elektrik santralinin olduğu sahneler de gerçekten iyiydi. Filmdeki siyah – beyaz animasyon bölümleri de çarpıcı. İskandinav karikatürlerini ve animasyonlarını takip etmek gerekiyor. Avrupalı eleştirmenler, bu sinemaskop çekilmiş filme birazcık mesafeli dursalar da beğenmişler. Deneysel müzik yapan bu anarşist grubun peşine takılan “Yaşamın Ritmi”, kasvetli havasına rağmen gerçeküstücü bir anlatımla yansıtıyor var olduğunu sandığımız hikâyesini. Deneysel müzikçiler, notaya karşılar ve buldukları her nesneden tını elde edebiliyorlar. Bu filmde, Avusturyalı besteci Joseph Haydn’ın (1732 – 1809) olması boşuna değil. Haydn, müzikte kuralcı. Hem yaylılar üzerine hem de geniş orkestralar için besteler yapmış öncü besteci. Filmse, perküsyoncu. Notalara ve büyük orkestralara da karşı. Bu film ve müzisyenleri tam bir anarşist. 30. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde de gösterilen bu film, sinemaseverler için farklı bir deneyim olabilir.

(Bu yazı 29 Temmuz 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

(29 Temmuz 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Büyüleyen Şehirden İnsan Manzaraları

Aşkın Sessizliği (Tous les Soleils)
Yönetmen-Senaryo: Philippe Claudel
Görüntü: Denis Lenoir
Oyuncular: Stefano Accorsi (Alessandro), Neri Marcore (Luigi), Lisa Cipriani (Irina), Clotilde Courau (Florence), Anouk Aimée (Agathe), Fleur Lise Heuet (Louise), Tom Becker (Aurélien)
Yapım: UGC (2011)

Fransız yazar ve yönetmen Philippe Claudel’in “Aşkın Sessizliği” filmi, Strazburg’a, aşka ve İtalyan sinemasına adanmış gibi.

Alessandro’nun eşi Louise, 15 yıl önce trafik kazasında ölmüş. Alessandro’nun kızı Irina da 15 yaşında. Lisede barok müzik dersleri veren Alessandro, karısı öldükten sonra kadınlardan uzak durmuş. Bebeği ve karısının olduğu video kaseti gizli gizli seyrederek geçmişe sığınıyor sık sık. Aslında o, anksiyete içinde. Yani sürekli bir kaygı, endişe ve gerilim içinde o. İçindeki boşluğun öfkesini ergenlik yaşındaki kızı Irina’ya ve kardeşi Luigi’ye patlatıyor Alessandro. Tartışmalarda İtalyanca kelimeler havada uçuşuyor. Allesandro, aslında merhametli ve şefkatli bir insan. Irina, babasının “tatlı” öfkesinin kadınsızlıktan olduğunu hemen anlayıveriyor. Alessandro’nun durumunu açıklayan ifade “pathos” olmalı. Öfkesi, geçmişe sığınması, yeni aşktan korkması, içe dönük yaşaması gibi bazı şeyleri Alessandro’da fark ediyorsunuz. İnsanı rahatlatan barok müzik aslında onu pek rahatlatmıyor. Alessandro’nun “krampon” lâkaplı kardeşi Luigi, tam bir komünist ve Berlusconi düşmanı. Luigi, İtalya’nın şimdiki başbakanından öyle nefret ediyor ki, İtalya’yı bu yüzden terk etmiş ve gerekmedikçe de İtalyanca konuşmuyor. Kapitalizmden de Berlusconi gibi nefret eden Luigi, bir ressam ve tabloları için İsviçre’den gelen paraları da yakıyor. O, tam inanmış bir komünist ve anarşist. Fransa’ya siyasi mülteci olarak başvurmuş. Devrime hâlâ inanıyor. Yeğeni Irina’yı bile devrimci yapmış Luigi. Bu anarşist devrimci, dış mekândan korkar gibi sürekli hep evde. Ev işlerini yaparken ailenin yemeklerini de yapıyor Luigi. Irana’ysa, 15 yaşında ve annesini hiç hatırlamıyor. Ergenlik çağının her şeyini yaşıyor ve babasının üzerine üzerine geldiğini düşünüyor. Elbette tartışmalar oluyor aralarında hep. Irina’yı, babasının geçmişe takılıp kalması da üzüyor. Babasının sinirinin kadınsızlıktan olduğunu bile düşünmeye başlıyor ve ve amcasıyla beraber internet üzerinden babasına bir kadın bile ayarlamaya çalışıyor Irina. Ama o kadın, uzaklardan geliveriyor ve Alessandro’yu büyülüyor. Strazburg (Strasbourg) şehri gibi insana huzur veren Florence, ölen Agathe’ın uzaklardaki kızı. Alessandro, iyi insan ve hastanede hastalara kitaplar okuyor. Agathe’a da kitap okuyor ve ona kendini yakın hissediyor Alessandro. Agathe’ın cenaze töreninde Florece’la tanışıyor Alessandro. Belki de, Florence ona ölen eski karısı Louise’i unutturabilecek. Finalde Alessandro’nun “Silenzio d’Amore” (Aşkın Sessizliği) şarkısını söylerken bir büyük aşkın doğuşuna tanıklık ediyorsunuz belki. Dünyanın bütün güneşleri aşkla aydınlatıyor her tarafı.

Yönetmen ve oyuncuları…

1962 doğumlu Philippe Claudel, ayrıca Fransa’da bir üniversitede edebiyat profesörü. Claudel’in romanları da var. Claudel’in 2007’de “Bay Linh ve Torunu”, 2007’de “Gri Ruhlar” ve 2009’da “Brodeck’in Raporu” romanları Doğan Kitap’tan çıkmıştı. Sanatçı, ilk filmini 2008’de “Il y a Longtemps que Je T’aime – Seni O Kadar Çok Sevdim ki”yle çekti. Bu film ülkemizde, 03 Temmuz 2009’da vizyona çıkmıştı. 2011 yapımı “Tous les Soleils – Aşkın Sessizliği” de onun yönettiği ikinci film. Filmin Fransızca adı “Bütün Güneşler” anlamına geliyor. Zamanında hapishanede öğretmenlik yaptığı için bu insan deneyimleri, romanlarına ve filmlerine de yansıyor.

Yönetmenin bu filmindeki karakterler hikâyeye zenginlik ve derinlik katmış. Alessandro ve Luigi karakterlerinin yanında, Irina ve Florence karakterleri hikâyenin anlamlaşmasına yardımcı oluyor. Filmde, belki de yönetmenin sola bakışı eleştirilebilir. Sanki sol doğuştan şiddet yüklü bir dünya görüşünü savunuyormuş gibi algılanıyor. Yönetmen, solun değişen dünyayı hâlâ yorumlayamadığını da söylüyor sanki. Ortodoks bakışları eleştiriyor. Ama bu filmde, Fransa’nın kuzeydoğusunda Alsas (Alsace) bölgesinde yer alan Strazburg şehri tüm büyüsünü sinemaseverlere sunuyor. İçinden III Nehri geçen Strazburg, Alman kültürünün öne çıkmış Alsas bölgesinin en büyük şehri. Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi ve AİHM bu şehirde. Strazburg, gerçekten açıkhava müzesi gibi. UNESCO’nun “Dünya Mirasları” listesinde ayrıca bu şehir. Filmi seyrederken bir ara İtalyan filmindeymiş hissine de kapılabilirsiniz. Yazar – yönetmen Claudel, İtalyan kültürüne ve sanatına tutkun bir sanatçı.

1971’de Bologna’da doğan İtalyan aktör Stefano Accorsi’yi, ünlü oyuncu Maria de Medeiros’un yönettiği ve Portekiz’deki “karanfil devrimi”ni anlatan “Capitaes de Abril – Nisan Devrimi” filminde devrimi yapan genç subay olarak hatırlayabilirsiniz. İtalyan sineması içerisinde filmler çeken Ferzan Özpetek’in 2001 yapımı “Le Fate Ignoranti – Cahil Periler” ve 2007 yapımı “Saturno Contro – Bir Ömür Yetmez” filmlerinde başrol oynamıştı. 1932’de Paris’te doğan Anok Aimée, Fransız sinemasının divalarından. Federico Fellini’nin “La Dolce Vita – Tatlı Hayat”ı (1960) ve “Otto e Mezzo – Sekiz Buçuk”u, Jacques Demy’nin “Lola”sı (1961), Claude Lelouch’un “Un Homme et Une Femme – Bir Kadın ve Bir Erkek”i (1966) ve devamı “Un Homme et Une Femme, 20 Ans Déja – Bir Kadın ve Bir Erkek 20 Yıl Sonra”sı (1986) gibi önemli filmleri var geride.

(29 Temmuz 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Şeytan Kovulurken Gelen Trajediler

İblis (La Posesion de Emma Evans)
Yönetmen: Manuel Carballo
Senaryo: David Munoz
Müzik: Zacarias M. de la Riva
Görüntü: Javier Salmones
Oyuncular: Sophie Vavasseur (Emma), Stephen Bilington (Christopher), Tommy Bostow (Alex), Richard Felix (John), Jo-Anne Stockham (Lucy), Doug Bradley (Peder Ennis), Isamaya French (Rose), Lazzaro E. Oertli Ortiz (Mark)
Yapım: İspanya Filmax (2010)

İspanyol yönetmen Manuel Carballo’nun ikinci filmi “İblis”, zaman zaman klâsik korku filmi “Şeytan”ın kıyılarında dolaşıyor. Ama yine de Carbolla’nın filminin özgün tarafları var.

Yönetmen Manuel Carballo bir röportajında, William Friedkin’in 1973 yapımı “The Exorcist – Şeytan” filmiyle yarışmadığını söylese de, “La Posesion de Emma Evans – İblis”le Friedkin’in filminin kıyılarında dolaşıyor. Belki de, şeytan kovma üzerine aynı ritüellerin yaşanmasının katkısı var benzerliklerde. Yönetmen, Cizvit okuluna gittiğini de söylüyor. Carballo, 1974’te Barcelona’da doğdu ve ülkemizde fazla tanınmayan bir yönetmen. İngiltere’de İngilizce çekilen “İblis” filmini ülkemizde gösterime sokan Duka Film, maalesef İspanyolca dublajlı kopyasını bizlere sunuyor. Konuşmalar, yapıştırmaymış gibi duruyor sanki. “İblis” filmi, “demonic possession”, yani bizim bilmediğimiz “şeytani sahiplik” üzerinde yoğunlaşan bir yapım. “Şeytani sahipliğe”, kötü niyetli doğaüstü varlıklar deniliyor Hıristiyanlıkta. Film, 15 yaşındaki Emma’nın özgür olmak için şeytana sığınmasını ve ondan kurtulma çabasını anlatıyor. Şeytan, yavaş yavaş Emma’yı ele geçiriyor. Babası John ve annesi Lucy, küçük kardeşi Mark’la beraber kendisini okula göndermiyorlar. Anne-baba, eğitimi evde veriyorlar çocuklarına. Emma’nın amcası Christopher, bir rahip ve geçmişte şeytan kovarken bir genç kızın ölümüne neden olmuş. Şeytanın şiddeti çoğalınca Emma, rahip amcasından yardım istiyor ve ardından şeytan kovma ritüelleri sürerken trajediler de yaşanmaya başlıyor yavaş yavaş. Rahip Christopher, Emma’nın içine girmiş şeytanı kovma seanslarını video kamerayla da kaydediyor. Emma, bir zaman sonra amcasının amacını öğreniyor. Christopher, şeytanı kovmaktan çok şeytanın varlığını kanıtlamaya çalışıyor ve sonunda bunu trajedisiyle ödüyor.

Tedirgin eden anlatım…

Carbolla, bu korku-gerilim filminde, elbette sinemanın bu türdeki birikimlerinden yararlanmış. Yönetmen, klâsik korku geleneklerinden yardım bulsa da, estetik olarak daha çok modern anlatıma yönelmiş. Öncelikle sarsıntılı kamera kullanımlarıyla. Filmin yarıdan fazlasının iç mekânda geçmesi, insana kuşatılmışlık hissini yaşatıyor. Yer yer karanlık kasvetli mekânlar depresif bir ruh hali de veriyor sinemaskop perdede. Britanya’nın bulutlu ve puslu havası da, dış mekânlarda zaman zaman bu kasveti sürdürüyor. Yönetmen, şeytan kovma ritüellerinin görüntülerini de perdeden yansıtarak, önceden göstermediği ayrıntıları seyircilere sunuyor ve başka gerçeklikler üzerine de keşifler yaptırıyor. Belgesel gerçeklik gibi yansıyan bu anlara sinema dilinde “mocumentary”, yani “sahte belgesel” deniliyor. Kamera kullanımları da gerçekten çarpıcı. Bazı anlarda, mekânlar ve olaylar şeytanın öznel bakışıyla yansıyor. Bu dikiz anlarında seyirciler yabancılaşabiliyor. Hatta seyirci, şeytanla beraber dikizliyor her şeyi. Fonda duyulan müzikler de gerilime katkı sağlamış. Emma’yı canlandıran Sophie Vavasseur, 1992 yılında Dublin’de doğmuş. İrlandalı oyuncuyu, Alexander Witt’in 2004 yapımı “Resident Evil: Apocalypse – Ölümcül Deney: Kıyamet”inde Angie ve Julian Jarrold’ın 2007 yapımı “Becoming Jane – Aşkın Kitabı“nda Jane Lefroy karakterleriyle hatırlayabilirsiniz. Bu genç oyuncunun “İblis”teki performansı da gerçekten muhteşem.

(Bu yazı 29 Temmuz 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

(29 Temmuz 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Yumruk Vuruşlarından Biri

The Big Heat – Ölüm Korkusu (1953) / Fritz Lang: Düzenlenen suikastta, Glenn Ford’un karısı yaşamını kaybeder (otomobiline bomba konulmuştur) ve Ford suikasti yapanların peşine düşer. İzini sürdüğü adamın kaldığı dairenin (otel odası? / apartman dairesi?) kapısını yaşlı bir kadına çaldırtır. Kadın uydurma bir adres sorar, “Yanlış” cevabını alır, hemen peşinden Ford kapıyı çalar, kapıyı açan adamın “Sana yanlış ad…” demesini tamamlamadan bir “müthiş” yumruk atar…

Vera Cruz – İstiklâl Kahramanları (1954) / Robert Aldrich: Gary Cooper (durmuş oturmuş, soğukkanlı) ve Burt Lancaster (uçarı, havai, aceleci), Meksika’da giriştikleri macerada bir miktar meblâğı (para) yöneticilerin elinden kurtarmaya çalışırlar (eğer bu hatırladıklarım yanlış ise bu tamamen benim “beşeri hazıfamın nisyan ile malûliyetidir”.) Sonunda Gary ile Burt meyhanede konuşurlarken, Burt tabi parayı “kendileri için kurtardıklarını” söyler (benim hatırlamam böyle). Sinemanın en dürüst cowboy-larından Gary bu sözler üzerine -başlangıçtan beri türlü belâlara girdikleri dostu- Burt’ta bir “müthiş” yumruk atar. Burt yumruğun etkisi ile meyhaneden çıktığı gibi, taa yolun karşısına yuvarlanır ve düştüğü yerde -filmde birçok kez yaptığı gibi- sırıtarak, çenesini sıvazlar…

Seven Brides and Seven Brothers – Yedi Kardeşe Yedi Gelin (1954) / Stanley Donen: Dağda yaşayan yedi kardeşin en büyüğü kasabaya indiğinde “yemeğini beğendiği” aşçı ile evlenerek dağına getirir. Yeni gelin, karşısında yedi tane yabaniyi görünce şaşırır… Sonunda hepsini adam eder. Adam olan kardeşler, ağabeyleri gibi evlenmek isterler, ama çareleri -ancak- kızları kaçırmaktır. Kaçırırlarda ve dönüş yolunda ağızlarını kapattıkları kızları serbest bırakıp bağırttırır ve havaya ateş ederek çığ düşmesine, yolların kapanmasına neden olurlar. Zamanla ağabeyleri yengeleri ile bir anlaşmazlığa düşer ve ağabey evi terk ederek daha yukarılara, daha karlı bölgelere gider. Yengelerinin hamileliği anlaşılınca, haber vermek en küçük kardeşe düşer ve ağabeyinin yanına gider, durumu söyler, ağabey hâlâ dönmemekte kararlıdır. En küçük kardeş (Russ Tamblyn) ağabeyine (Howard Kell), “Sen gelince beni döversin, ama…” diyerek bir “müthiş olmayan” yumruk atar… (eli acır, ağabeye bir şey olmaz ama geri döner.)

İncir Reçeli (2010) / Aytaç Ağaçlar: Sezai Paracıkoğlu (Metin), günlerce kapandığı odasında tüm duvarlara ve camlara yapıştırdığı “not”lar yazılmış kâğıtları toplar, uzamış sakalını keser ve senaryosunu yazar. Şaşırır, çünkü götürdüğü yapımcı kabûl etmiştir senaryoyu ve filme çekeceğini söylemiştir. Filmdeki erkek karakter için seçilen oyuncu adayı, senaryoyu okuduğunu fakat kızın incir reçeline neden bu kadar düşkün olduğunu anlamadığını söyler… Bunlar söylenirken çay almak için yerinden kalkan (böyle toplantılarda çay içilir) senaryonun yazarı, kadın kahramanın incir reçeline düşkünlüğüne anlam veremeyen oyuncu adayına bakar bakar ve bir “müthiş” yumruk atar…

(24 Temmuz 2011)

Orhan Ünser

Düğünden Sonra Olanlar

İyi Günde Kötü Günde (Love, Wedding, Marriage)
Yönetmen: Dermot Mulroney
Senaryo: Anouska Chydzik – Caprice Crane
Görüntü: Ottar Gudnason
Oyuncular: Mandy Moore (Ava), Kellan Lutz (Charlie), Jessica Szohr (Shelby), Jane Seymour (Anne), James Brolin (Baba), Michael Weston (Gerber), Richard Reid (Ian), Christopher Lloyd (Dr. George)
Yapım: IFC (2011)

Dermot Mulroney’nin güldürmeyen “İyi Günde Kötü Günde” romantik komedisine, “eski kurt” James Brolin’in hatırına katlanılabiliyor.

Anlamı “Aşk, Düğün, Evlilik” olan Dermot Mulroney’nin yönettiği ilk film, 2011 yapımı “Love, Wedding, Marriage – İyi Günde Kötü Günde”, romantik bir komedi. Filmin başrolünde de Amerikalı genç şarkıcı Mandy Moore var. Moore, filmlerde de oynuyor. Film, Charlie’nin Ava’ya aşk ilânıyla başlıyor. Charlie, cep telefonunun videosundan Ava’yı etkileyen kelimelerle evlenme teklifi yapıyor. Ardından, Charlie’yle Ava’nın düğünü oluyor. Elbette sonra da evlilikte olan inişler çıkışlar, sırlar, anne – babaların sorunları ortaya çıkıveriyor. Charlie, şarap bağları olan zengin bir genç. Ava, evlilik danışmanı bir psikolog. Hikâye fazla ilerlemeden sorunlar küçük küçük çıkmaya başlıyor. Önce, anne – babasınınn sorunlarıyla ilgilenmek zorunda kalıyor Ava. Annesi, babasının kendisini aldatmasını yirmi beş yıl sonra öğrenince boşanmak istiyor. Annesiyle babasını barıştırmaya yoğunlaşan Ava, kocasını ihmâl etmeye başlayınca aralarındaki romantizm de sarsılmaya başlıyor. Charlie’nin çapkın arkadaşı Gerber, ağzından Ava’nın duymaması gereken bir sırrı kaçırınca, çiçeği burnunda genç evlilerin arasında güven bunalımı da başlıyor. Bu filmin senaristleri kadın. Filmi seyrederken, herhalde kadınlar “ah şu erkekler” diyecekler. “Eskisi de, yenisi de bir” diyerek. Ava’nın babası Yahudi ve anne evi terk edince Yahudi geleneklerini hatırlıyor. Ama bu filmde sırlar çok. Ortaya bir üvey erkek kardeş Ian da çıkıveriyor. Ian, Ava’nın babasının yıllar öncesindeki bir kaçamağının ürünü. Bir de kız kardeş Shelby var. Eğlenceli ve plânsız. Erkekleri etkiliyormuş gibi gözükse de bir sevgilisi bile yok. Annesi onu Yahudi bir gençle tanıştırıyor finale doğru. Onun da sevgilisi oluyor sonunda.

New Orleans havası…

Aslında yönetmen Mulroney’nin filmi umut verici değil. Senaryo iyi yazılmamış. Espriler yerine oturmuyor ve de elbette güldüremiyor. James Brolin dışında oyuncu performansları vasatı aşamıyor. Filmde, muhteşem Christopher Lloyd’un olduğu Dr. George’un muayenehanesindeki sahnelerdeki komedi anları bile kıvamına ermemiş gibi duruyor. Filmde, doya doya New Orleans yansımıyor ama yer yer fonda duyulan caz tınıları oraların havasını hissettiriyor. Film sinemaskop çekilse de estetik anlamda da insanı doyurmuyor. Filmdeki en güzel an son jenerikti. Görüntüde çekim hataları gösterilirken fonda da Dean Martin’in sesi duyuluyordu. Elbette bu filmden hoşlananlar olacak. Esprilere gülecekler. Ama, yine de tamamına ermemiş diyoruz bu filmin. Jane Seymour ve James Brolin, James Keach’in 1998’de “A Marriage of Convenience” adlı televizyon filminde bir araya gelmişlerdi. “İyi Günde Kötü Günde” bu eski oyuncuları yeniden bir araya getirmiş oluyor işte.

(Bu yazı 22 Temmuz 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

(22 Temmuz 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Ustalıklı ve Büyüleyici Bir Çizgi Film

Aşırıcılar (Karigurashi no Arietti)
Yönetmen: Hiromasa Yonebayashi
Roman: Mary Norton
Senaryo: Hayao Miyazaki-Keiko Niwa
Müzik: Cecile Corbel
Görüntü: Atsushi Okui
Seslendirenler: Mirai Shida (Arietti), Ryûnosuke Kamiki (Sho), Shinobu Ôtake (Homiri), Keiko Takeshita (Sadako), Tomokazu Miura (Poddo), Kirin Kiki (Haru), Tatsuya Fujiwara (Supira)
Yapım: Studio Ghibli (2010)

Usta Hayao Miyazaki’nin çırağı Hiromasa Yonebayashi’ye yönettirdiği “Aşırıcılar”, sinema perdesinde seyredilmesi büyüleyici bir çizgi sinema örneği.

İngiliz yazar Mary Norton’ın (1903 – 1992) sevilen aynı adlı seri çocuk kitabından Japon “manga”sına uyarlanan 2010 yapımı “Karigurashi no Arietti – Aşırıcılar”, önce Hollwood’a uyarlanmıştı 1997’de. Peter Hewitt’in yönettiği “The Borrowers – Minik Kahramanlar”da John Goodman başrolü oynamıştı ve hikâye de Britanya”da geçiyordu. Japon çizgi sinema alanında önemli bir yere gelmesi muhtemel, 1973 doğumlu Hiromasa Yonebayashi’nin yönettiği “Aşırıcılar” animasyon filmi, gerçekten çarpıcı ve neredeyse her yaştan çocuğa sesleniyor. “Aşırıcılar”, yönetmenin de ilk uzun filmi. Bu muhteşem filmi seyrederken, Japon çizgi dizi filmi “Heidi”nin tadını alıyorsunuz animasyon anlamında. Ama, bazı anlardaki fotoğraflar gerçekten çarpıcı. Bir an kendinizi gerçek mekânların içindeymiş gibi de hissedebiliyorsunuz. Çizgi kahramanların yüzüne yansıyan o anki duygular etkileyici. Filmin Japonca seslendirmesi de iyi. Filmin senaryosunu Keiko Niwa’yla beraber yazan 1941’de Tokyo’da doğmuş Hayao Miyazaki’yi, yönettiği ve TRT’de de 1980’li yıllarda gösterilmiş “Heidi” çizgi dizi filmiyle hatırlayabilirsiniz.

Küçük insanların evinde…

Orijinal anlamı “Borçlu Arietti” olan “Aşırıcılar”, döşemenin hemen altında yaşayan küçük insanların hayat mücadelesini anlatıyor. Arietti, annesi Homiri ve babası Poddo’yla beraber yaşıyor. Arietti, 14 yaşına giriyor ve babasından “aşırma” işini öğrenmesi gerekiyor. Evin sahipleri var. Kalp hastası 12 yaşındaki Sho, ameliyattan önce halası Sadako’yla kır evine gelirler. Arietti, babasıyla ilk işine çıktığında, Sho’nun odasındaki peçeteyi alırken Sho uyanır ve Arietti’yi görür. Büyük insanlara görünmek iyi bir şey değil. Anne ve babası bu evden göç etmeye karar veriyorlar. Sho ve Arietti arkadaş oluyorlar. Sho, Arietti’yi koruyor. Ama, evin hizmetçisi Haru, döşemenin altında kendilerine hayat kurmuş bu küçük insanlara rahat vermiyor. Poddo, ormanda tanıştığı avcı Supira’yla yola çıkmaya karar veriyor. Sonunda aile, Supira’yla beraber yeni hayatlarına doğru yola çıkıyorlar. Sho, Arietti’yle konuşurken, küresel ısınmadan dolayı birçok canlı türünün yok olduğunu söylüyor. Küçük insanlar da yok olup giderken, büyük insanların nüfusu şimdi altı milyar 700 milyon olmuş. Belki de dev insanlar, bu dünyadaki hayatı tüketiyorlar. Bu filmin hikâyesi, Tokyo’nun hemen dışında “Aşırıcılar” filminin yapıldığı Ghibli Stüdyosu’nun yakınlarındaki kırlardan ilham alınarak gerçekleşmiş. Filmin müzikleri de iyi geliyor. Harpçı Fransız kadın müzisyen Cecile Corbel’in bu film müziği albümü arşivlik.

(Bu yazı 22 Temmuz 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

(22 Temmuz 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Muhammed’in Trajediye Yolculuğu

Ölümüne Kaçış (Essential Killing)
Yönetmen: Jerzy Skolimowski
Senaryo: Ewa Piaskowska-Jerzy Skolimowski
Görüntü: Adam Sikora
Oyuncular: Vincent Gallo (Muhammed), Emmanuelle Seigner (Margaret), Robert Mazurkiewicz (Avcı), Geir Marring (Balıkçı)
Yapım: Polonya-Norveç-İrlanda-Macaristan (2010)

Polonya sinemasının yaşayan büyük ustalarından Jerzy Skolimowski’nin “Ölümüne Kaçış” filmi, Guantanamo’ya götürülen Muhammed’in Polonya ormanlarında ölüm kalım savaşını anlatıyor.

Film, Afganistan’da açılıyor. Koalisyon askerleri, Talibanları yerden ve yukarıdan ararken, Taliban militanı yerdekileri pusuya düşürüp vahşice öldürdükten sonra helikopterlerden kaçamıyor ve yaralı olarak Amerikalıların eline düşüyor. Düşen bomba kulaklarını geçici de olsa sağır yaptığından sorgusunda hiçbir şeyi cevaplayamıyor Muhammed. Amerika’ya göre “terörist” Afganlar, turuncu elbise giydirilip ürkütücü işkencelerden geçiriliyorlar. İşte bu mahkûmlar, Amerika için tehdit olduğu için Guantanamo’ya götürülmek için zorlu ve kirli bir yolculuk da yapıyorlar. CIA, izin almadan bazı ülkelerdeki Amerikan üslerini kullanıyor mahkûmları Guantanamo’ya götürürken. Bu ülkelerden biri de Polonya. Muhammed’in de içinde olduğu mahkûmlar Polonya’da uçağa götürülürken, mahkûm arabaları vahşi doğanın vahşi geyiklerine çarpmamak için kaza yapıyorlar ve kimi mahkûmlar yaralanırken, kimileri de firar ediyorlar. Muhammed de firar edenlerin içinde. Kamera, Muhammed’in peşine düşerek bu zorlu kaçışı ve hayatta kalma mücadelesini gösteriyor. Muhammed, Polonya’nın kuzeydoğusundaki gölleriyle büyüleyen Mazury (Masuria) Ormanı’nda hayatta kalma mücadelesi verirken savaşta geçerli kuralları uygulayarak ölmemek için de öldürüyor. Hatta masum insanları bile. Ama, hepsini tüm bunların önüne geçen açlık duygusu. Yeryüzündeki en büyük şiddet açlıktır belki de. Muhammed’in, buzun içine oltasını salarak balık avlayan adamın balığını çaldığı sahneden de daha yakıcı sahneler var filmde açlık üstüne. Muhammed, karınca, hatta ağaç kabuğu bile yiyor. Bebeğini emziren bir annenin memesinden süt bile emiyor. Ama trajedisinden kaçamıyor. Keresteciler ağaçları keserken bir ağaç üzerine devriliyor. Sabah ormana erken gelen bir işçiyi de öldürdükten sonra yaralı olarak Margaret’in çiftlik evinin önünde buluyor kendini Muhammed. Margaret, dilsiz bir kadın. Kocası da sürekli içiyor. Tedirgin bir andan sonra Muhammed’i eve alan Margaret, yarasını sardıktan sonra sabah bir atın üzerinde Muhammed’i yolcu ediyor. Sonunun da ne olduğunu anlıyorsunuz Muhammed’in.

Ders gibi sinema…

1938’de Lodz’da doğan Polonyalı aktör, yönetmen ve senarist Jerzy Skolimowski, Polonya sinemasının yaşayan büyük ustalarından biri olarak kabûl ediliyor. Skolimowski, Roman Polanski’nin ilk filmi siyah-beyaz 1962 yapımı “Noz w Wodzie – Sudaki Bıçak” filmine senarist olarak da katkıda bulunmuştu. Bu filmdeki o muhteşem diyaloglarıysa kendisi bizzat yazmıştı. 1989’da, 8. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde gösterilen ve Jeremy Irons’ı başrolde oynadığı 1982 yapımı “Moonlighting – Kaçak İşçiler”, yönetmen olarak unutulmaz politik filmiydi Skolimowski’nin. Sinemaseverler bu büyük sinemacının yüzünü, David Cronenberg’ün 2007 yapımı “Eastern Promise – Şark Vaatleri” filminde yaşlı Stepan karakteriyle hatırlayabilirler. Filmde, Londra’daki Rus mafyası anlatılıyordu. Kıyıdan köşeden Türk gangsterler de hikâyeye dahil oluyordu filmde. “Şark Vaatleri”, son zamanlarda perdede gördüğümüz en şiddet yüklü filmlerden biriydi.

Ustanın “Ölümüne Kaçış” filmi, hem içerik hem de biçim olarak sinema dersleri veriyor. Sinema okullarında okutulacak bir film bu. 30. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde de gösterilen “Ölümüne Kaçış”ın kamera kullanımı ve kurgusu, gerçeklik üzerine araştırma da yapıyor perdede. Bu hafif el kamerası, sarsıntılı ve sürekli bir şeyleri, gerçekliği arayıp duruyor. Öncelikle Amerikan karargâhında, Taliban ve El Kaide militanlarının sorgu anlarında. Kameranın sarsıntılı ve kaotik tarzda çerçevenin dışına çıkanları aradığında, seyircinin zihni de gerçeklik üzerine bulanıklaşıyor. Kim terörist, kim haklı, bu olanlar nedir, diye. Aslında bir dolu soru insanın zihninden geçip gidiyor. Muhammed ormana geldiğinde, aslında masumiyetin de olmadığını hissetmeye başlıyorsunuz. Skolimowski, bu savaş içindeki filminde şiddetin her türlüsünü gösteriyor seyirciye. Savaş, işkence, hayatta kalmak için öldürme, açlık, vahşi doğa, aile içi çatışma ve birçok şey. Filmde, Muhammed üşüdüğü o karlar içindeki ormanda, geride bıraktığı eşini hatırlayarak zihinsel anlamda ısınıyor sanki. Arada, Kuran’dan ayetler okuyan hocanın sesini de duyuyor zihninde Afganistan’ı ve Taliban’ı düşünürken. Yönetmen bu sahnelerde daha yumuşak ışık kullanmış ve Muhammed’in hissettiği sıcaklığı seyirci de hissediyor. Muhammed’in Margaret’le olduğu anlarda, kadının hayata getirdiği sıcaklığı da perdeden seyirciye ulaştırabiliyor yönetmen. Muhammed’in, bebeğini emziren annenin memesini emdiği sahnede “deja vu” yaşadık, ama sinema tarihinden bir film aklımıza düşmedi bir türlü. Fellini ruhu vardı sanki bu sahnede. Muhammed, filmde bir tek kelime bile konuşmuyor ama bu film, Lehçe ve İngilizce konuşuyor, belirtmeliyiz.

(22 Temmuz 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Hayatta Kazanmak da Var

Kazananlar Kulübü (Win Win)
Yönetmen-Senaryo: Tom McCarthy
Müzik: Lyle Workman
Görüntü: Oliver Bokelberg
Oyuncular: Paul Giamatti (Mike), Amy Ryan (Jackie), Bobby Cannavale (Terry), Jeffrey Tamor (Vigman), Burt Young (Leo), Alex Schaffer (Kyle), Melany Lynskey (Cindy), David W. Thompson (Stemler)
Yapım: Fox Searchlight (2011)

Amerikalı aktör ve yönetmen Tom McCarthy’nin “Kazananlar Kulübü”, bu ekonomik krizde umuda inanıyor. Paul Giamatti’nin müthiş oyunculuğu filme derinlik katıyor.

İşleri, ekonomik kriz yüzünden kötü giden New Jerseyli avukat Mike Flaherty’nin önüne vesayet davası düşer ve bu sıkıntılı durumundan çıkabilmek için bir plân yapar. Ohio’da yaşayan alkolik kızının ilgilenmediği zengin Leo Poplar’ın devletin yaşlılar yurduna gitmemesi için yargıcı ikna etmesi gerekiyor önce mahkemede. Leo’nun bakımını çek karşılığı alan Mike, hiç beklenmeyecek bir şey yapıyor ve Leo’yu yaşlılar yurduna yatırıyor. Oysa Leo kendi evinde kalmak istiyor. Plânlarını yoluna koyan Mike, Ohio’dan gelmiş Leo’nun torunu Kyle’la da tanışmak zorunda kalıyor. Jackie’yle evli, kızları Stella ve Abby olan Mike, hayatında yeni plân yapmak zorunda kalıyor bir zaman sonra. Ama hayat, John Lennon’ın dediği gibi, yola çıkarken plânlamadıklarımızdan oluşuyordu. Mike’ın plânları hayat karşısında mağlûp oluyor bir süre. Mike, lise öğrencilerine, iş ortağı ve kadim dostu Stephen Vigman’la güreş antremanları da veriyor. Kyle’ın dünyasına girmesi Mike’ın bu sıkıntılı hayatına yeni anlamlar katıyor. Hayatta galibiyet diye bir şey de var çünkü. Mike’ın evine yerleşen “tatlı on altı” yaşındaki Kyle, boyalı tuhaf sarı saçları ve ağzından düşürmediği sigarasıyla tahmin edilemez bir şeyi ortaya çıkıveriyor. O bir güreşçi. Mike’ın “Pioneers”, yani “Öncüler” güreş takımına giren genç Kyle, kazanmayı fark ettiriyor onlara. Hikâyede, Mike’ın koşu arkadaşlarından Terry Delfino da var. Karısından ayrılmış, evini karısına kaptırmış ve üstelik evinde eski karısı sevgilisiyle mutlu mesut yaşayıp gidiyor. Bunların acısını yaşayan Tery de ekibe katılıyor sonra. Hayat, kendi plânını uyguluyor ve Ohio’da rehabilitasyondan çıkan Kyle’ın annesi Cindy, New Jersey’ye geliyor geride bıraktıklarını toparlamak için. Melodramın dolaştığı bu bölümlerde gerçeklik kazanıyor ve Kyle’ı bambaşka bir gelecek bekliyor. Aslında bu hikâyede en büyük kazanan Mike. Çünkü o, dünyanın iyi ve şefkatli kadınlarından Jackie’yle evli.

Etkileyici bir anlatım…

1966 yılında New Jersey’de doğan aktör, yönetmen ve senaryo yazarı Tom McCarthy, bizde 2003 yapımı “The Station Agent – Hayatın İçinden” filmiyle biliniyor. Yönetmenin adı jenerikte Tom McCarthy olarak geçiyor. Ama, yönetmeni Thomas McCarthy adıyla bulabiliyorsunuz aramalarda. Yoksa, 1969 doğumlu İngiliz kavramsal sanatçı ve romancı Tom McCarthy’yle karşılaşıyorsunuz. Yönetmen McCarthy’nin filminin hikâye anlatımı ve kurgusu, sinema için heyecan verici. Filmi seyrederken, zaman zaman Antonioni ustanın ruhunun “Kazananlar Kulübü” filminin içinde dolaştığını hissettik. McCarthy, Antonioni gibi, miksajsız anlatım kurmuş “kesme”li kurgusuyla. Miksajlı geçişler, biliyorsunuz, “kararma – açılma”, “zincirleme”, “bindirme” gibi kurguda kullanılıyor. McCarthy’nin filmini seyrederken, zamanın geçtiğini bir zaman sonra anlayabiliyorsunuz. Sahnenin devamını beklerken, kamera başka mekânlara ve anlara gidiyor. Bunları perdede keşfetmek muhteşem. McCarthy, Antonioni gibi mekânlara önem veren bir yönetmen. Siz farkında olmadan o yerler filmin parçaları oluvermişler. Filmde hikâye elbette önemli. Ama, aslolan o hikâyeyi kimlerin nasıl yaşadığı. McCarthy filminde, tıpkı Antonioni filmlerindeki gibi, o karakterlere dokunabiliyorsunuz. Bir filme değil de gerçeğe dokunur gibi. Karakterler gerçekten sahici. Başta Paul Giamatti derinlikli yorumu olmak üzere tüm karakterler muhteşem performanslar ortaya koyuyorlar. Kış atmosferinde geçen “Kazananlar Kulübü”, zaman geçtikçe sinema tarihi içinde hayatını sürdürecek bir film gibi duruyor. Ayrıca bu film, Obama’ya ve umuda hâlâ inanıyor bir de. Hep beraber olmalıyız diyor film.

(21 Temmuz 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Otomobillerin Altında Ezilen Motorcu Çocuklardan, Harry Potter’ın Yurt Sathına Yayılan 273 Kopyasına…

Dünyanın hemen her ülkesinde çocuk ve gençleri son on yıldır kendisine müptelâ eden “Harry Potter” fenomeni, 15 Temmuz Cuma günü gösterime giren 8. sinema uyarlamasıyla birlikte, beyazperde tarihinin en parlak ticarî başarıları arasındaki ayrıcalıklı yerini şimdiden almış durumda…

Bu filmin gösterime girmesi nedeniyle geniş kapsamlı bir değerlendirme kaleme almaya hazırlanırken, eleştiri yazılarımda yer alan yapım – yönetim ekibi listelerine eklemeyi son aylarda alışkanlık hâline getirdiğim teknik bir bilginin peşine düştüm. O bilgi de söz konusu filmin Türkiye’de gösterime sunulacak olan “kopya sayısı”ydı.

Mâlûmunuz, 2000′li yılların ikinci yarısından itibaren, gerek ülkemizde, gerekse dünyanın -sinema endüstrisine sahip- diğer ülkelerinde “kopya” sözcüğünün anlamı radikal bir biçimde değişti. Çünkü, artık bu sözcükten anlaşılan yegâne şey, sinemada son yüzyıl boyunca “endüstri standardı” olarak kabûl edilen 35 mm formatındaki film şeritleri değil… İşin içine artık dev perdeli IMAX salonlarında gösterime sunulan 70 mm’lik kopyalar ve bir hard – diskten (ya da daha ilginci, salonlara belli bir program ve takvim dahilinde gönderilen uydu sinyallerinden) ibaret dijital sinemacılık kopyaları da girmiş durumda… O yüzden, benim kuşağıma kadarki bütün sinemaseverlere otomatik olarak, her biri otomobil tekerleği büyüklüğündeki, 6 ilâ 8 kısımlık 35 mm film makaralarını hatırlatan “kopya” sözcüğü, şimdilerde ise teknolojik açıdan bambaşka bir anlama bürünmüş durumda…

Kısa bir araştırmadan sonra, “Harry Potter”ın, Warner Bros. şirketinin -serinin istisnasız her yeni filminde yaptığı gibi- 35 mm standart film, dijital kaydı barındıran hard – disk ve IMAX formatı da dahil olmak üzere, bu tantanalı kordelayı yurt sathında şânına yaraşır bir dağılımla, toplam 273 kopya üzerinden gösterime sunduğunu öğrendim. Bu sayısal bilgiyi de ülkemizde film tanıtımı yaparken tanıttığı filmlerin yapım ayrıntıları hakkında en geniş kapsamlı bilgileri sunan teknik künye bölümümüze ekledim.

“Harry Potter”ın sinema salonlarına dağıtımında kullanılan kopya sayısı, ülkemizin film işletmeciliği sisteminde şimdiye kadar erişilmiş en yüksek kopya sayısını işaret etmiyor hiç kuşkusuz; 273 sayısı bu açıdan bir “rekor” değil… Sözgelimi, hafızamı zorladığımda, son yıllarda bazı yerli ve yabancı yapımlar için 600′lere varan sayıda 35 mm kopya basıldığını hatırlıyorum. Fakat, sanatsal değeriyle ön plana çıkan pek çok filmin yalnızca 15 – 20 kopyayla gösterime girebildiği bir ülke için yine de önemli bir eşik bu… Hele de böyle bir rakamın yıllar sonra yeniden aklıma düşürdüğü o “motorsikletli taşıyıcılar”ı hatırlayınca, Türkiye’de gençlere yönelik bir fantastik serüven filmi için bu boyutta kopya dağıtımı yapabilmenin, sinema sektöründe böylesine müreffeh günlere ulaşmış olmanın anlamı çok daha berrak bir şekilde ortaya çıkıyor.

* * *

1980’li yıllar, hayatımın 10’ar yıllık evreleri içinde en zorlukla, fakat aynı zamanda keyfini de en fazla çıkartarak film izlediğim dönemdi. Büyük zorluklarla film izleyebiliyordum; çünkü, bazen orta hâlli, bazen de ekonomik durumu ortanın bile altlarına doğru inen bir ailenin, o yıllarda önce lise, ardından da üniversiteye giden çocuğu olarak ekseriyetle meteliksizdim. Beyoğlu’na çıkıp orada gösterime giren yeni bir filmi izlemek, hele hele bu eğlencenin yanına bir de “frigo dondurma” eklemeyi başarmak, sözünü ettiğim tarihlerde tasavvur edilebilecek en güzel hafta sonu geçirme şekliydi benim için…

Harçlığım çoğu kez öylesine kıttı ki, yol parası tamam olsa bilet parası ancak indirimli seanslara yeter, bilet parası tamam olsa bu kez de yanında dondurma veya patlamış mısır almak mümkün olmazdı. O yıllarda bu üçünü sağ salim biraraya getirebilmeyi başardığım bir sinema macerası hatırlamaya çalıştığımda, nadirattan iki – üç örnek dışında, böylesi mutlu günler pek de sıklıkla gelmiyor aklıma… Örneğin, 1985 yılında, sinemamızın rahmetli sanatçılarından Mürüvvet Sim’in, aynı adlı pasajın girişindeki kulübesinde Milli Piyango bileti sattığı, günümüzde artık var olmayan Beyoğlu – Saray Sineması’nda, Sergio Leone’nin “Bir Zamanlar Amerika’da”sını hûşû içinde izleyip dışarı çıktığım zaman Taksim Meydanı’ndan kalkan son otobüsü de kaçırdığımı dehşet içinde fark etmiş, 3 saat 45 dakika süren bu unutulmaz görsel şölenin üzerine sabahın ilk ışıklarına kadar uzak bir semtteki evime -korku içindeki kalbimin küt küt atışları eşliğinde- yürümek zorunda kalmıştım. Tabanlarımın su toplamasına yol açan o tarifi imkânsız yorgunluktan sonra ertesi gün okula falan gidemeyip yorgan döşek yattığımı belirtmeye, bilmem ayrıca gerek var mı? Bu traji – komik olaydan dolayıdır ki “Bir Zamanlar Amerika’da”, sinemasal hatıralar galerimde o gün bugündür hep çok farklı bir yerde duran filmlerdendir.

Velhasıl, neredeyse her ânı garibanlıkla bezeliydi, fakat yine de çok güzeldi 80’lerdeki sinemaseverlik maceralarım…

“Sinema”, bugünkü gibi salondan çıktıktan sonra hayatlarımızın en fazla yarım saatini işgâl eden genel geçer bir ilgi alanı değildi; izlediğimiz her yeni film bizleri en az bir – iki hafta boyunca oyalardı. O filmi, henüz görememiş olan arkadaşlara ballandıra ballandıra anlatma faslı da işin bir başka keyifli yönüydü. İzlediğimiz iyi ya da kötü her filmden, bugün izlediğimiz 50 film yoğunluğunda lezzet alırdık. Tıpkı, çabucak bitmesin diye sabahtan akşama kadar yudum yudum içtiğimiz ve her yudumunu ağzımızın içinde uzun uzadıya gezdirdiğimiz portakallı gazozlar gibi…

İşte, sinema sektöründeki “motorsikletli taşıyıcılar”ı da ta o günlerden itibaren bilirim. Aslında, bu kişiler 1970′lerde de vardı piyasada, fakat ben ilkokuldayken henüz onların varlığından tam anlamıyla haberdar değildim. Nasıl bir hizmet verdiklerini kavramam için biraz daha büyüyüp 1980 sonrasındaki döneme erişmem ve bu sektörün Türkiye’de hangi kırık dökük temeller üzerinde yükseldiğini enine boyuna öğrenmem gerekiyordu.

Tıpkı 1980 askerî darbesi öncesinde olduğu gibi, darbe sonrasında da en azından bir 7 – 8 yıl boyunca, Türkiye, döviz stokları açısından perişan bir ülke olarak kaldı. Dışarıya fazlaca döviz gitmesin diye ithal mallarla ilgili müthiş kısıtlamalar vardı; ki o günlerde yeterince akıl baliğ olanlar “cebinde açılmamış bir Marlboro sigarasıyla yakalanan kişilerin kaçakçılık suçuyla iki yıl hapis yattığı” yönündeki hikâyelerin birer şehir efsanesi olmadığını çok iyi bilirler. Devlet, binlerce mal ve hizmetin ithalatına ağır kotalar uygularken, sinemacılık sektörünün “negatif film” gibi temel teknik malzemeleri de bunlar arasındaydı.

Sözünü ettiğim bunaltıcı sınırlamalara ek olarak, iş dünyasında da bugün anladığımız boyutlarda bir sermaye yoktu. Rahmetli Başbakan Turgut Özal 1980’lerin ortalarından itibaren tütün ürünlerinden başlayarak pek çok mal ve hizmetin Türkiye’ye serbestçe ithalini serbest bırakmıştı bırakmasına; fakat ülkenin yeterince güçlü olmayan sermaye birikimi, işadamlarının, tüccarların ve nihayet son tüketicinin böylesi pahalı malları yüksek vergi oranlarıyla satın almasının önünde ciddi bir engel oluşturmaktaydı. Sırf bu yüzden, yalnızca filmlerin çekimi ya da çoğaltımı değil, dünya çapında ses getiren Hollywood yapımlarının ülkemize gelişi de ortalama 2 – 3 yıl aksardı. Sözgelimi, Richard Donner’in 1976 tarihli “The Omen”ini 1980′de, Randal Kleiser’in 1978′de çektiği “Grease”i 1981′de, yine Richard Donner’in iki yıl öncesinde bütün dünyayı kasıp kavurmuş olan “Superman”ini ise 1980 başlarında izlediğimi hatırlıyorum. Eğer ki batıda ortalığı birbirine katan bir film bize ertesi yıl gelmeyi başarmışsa, o dönemin sinemaseverleri olarak böyle bir gelişme karşısında resmen bayram ederdik! Şimdilerde, ülkemizde bazen pek çok Avrupa ülkesinden bile daha önce gösterime giren üstün yapımları görünce, belli belirsiz bir hüzün duygusu eşliğinde hep o günlere gidiyor aklım…

“Motorsikletli taşıyıcılar”ı da sinemacılıkta öteden beri çok pahalı ve tedariki zor bir malzeme olarak ün yapan negatif – pozitif ham filmin kıtlığı doğurmuştu. Türk işletmecilerinin pratik zekâlarının bir ürünü olarak…

Sistem şöyle işlemekteydi:

Diyelim ki 1980′lerde popüler olan yabancı bir film, ithalatçı şirketlerden biri tarafından satın alınıp Türkiye’ye getirildi ve filmin toplam 50 sinemada gösterime girmesi planlanıyor. Bu sinemalardan 20′si de İstanbul’da… İthalatçı ve işletmeci, o günlerde kopya çıkarmada kullanılan ham film şeritleri çok değerli bir teknik malzeme olduğu için, yurt dışından gelen (çoğaltmada master olarak kullanılan) ara negatiften İstanbul için yalnızca 10 kopya basardı. Aynı tarihlerde hem Beyoğlu, hem de Şişli’deki iki sinemada gösterimi olan bu filmin, tek bir kopyayla her iki salonu da idare edebilmesi için “merdiven” adı verilen bir yöntem türetilmişti. Birinci sinemada saat 11.00 – 13.00 – 15.00 – 17.00 – 19.00 – 21.00 düzeni içinde yürüyen seanslar, en az 15 – 20 kilometre uzaklıktaki diğer sinemada ise 12.00 – 14.00 – 16.00 – 18.00 – 20.00 şeklinde düzenlenirdi. Böylelikle, birinci salonda ilk yarısı oynatılan filmin 35 mm’lik bobini, bu bölüm tamamlanır tamamlanmaz salonun kapısının önünde bekleyen motorsikletli bir genç tarafından kapılır ve o kişi de İstanbul trafiği içinde canını hiçe saydığı cambazlıklar yaparak, “emanet”i mümkün olan en kısa sürede diğer sinemaya yetiştirirdi. Sonraki saatlerde de bu koşuşturma, her iki sinema arasında “gösterilen bobini alıp yeniden önceki salona yetiştirme, gösterilecek olanı ilkinden ikinci salona ulaştırma” şeklinde nefes nefese devam ederdi.

Az sayıda kopyayla çok sayıda sinema salonunu idare etme işi yalnızca İstanbul’a özgü bir uygulama da değildi. Başta Ankara, İzmir ve Adana olmak üzere pek çok kentimizde, 1960′ların sonlarından başlayıp 1990′ların sonlarına kadar, hiç aralıksız çeyrek yüzyıldan daha fazla bir süreyle uygulandı.

Öte yanda, Türkiye’ye salonların ihtiyacı kadar 35 mm kopya satmaya çalışan Hollywood şirketlerinin temsilcileri de söz konusu yöntemden haberdar olduklarında şaşkınlıktan küçük dillerini yutuyorlardı. Çünkü bizde yürürlükte bulunan bu aktarmalı gösterim düzeninin yeryüzünde bir benzeri daha yoktu. Fakat, hem ekonomik imkânsızlıklar, hem de 1980′lerin ikinci yarısından sonra ülkede işlerin belli ölçüde düzelmesine rağmen ithalatçı ve işletmecilerin devam edegelen açgözlülükleri, dağıtım işinin 2000’lerin başlarına kadar böylesine sakat bir yöntemle yürütülmesine neden olacaktı.

Yukarıdaki satırları okuduğunuzda, “Film israfını engellemesi itibarıyla, aslında hiç de fena bir çözüm değil… Neden olmasın ki? Uygulamaya buradan bakınca gayet akıllıca duruyor” dediğinizi duyar gibi oluyorum.

Kâğıt üzerinde elbette ki akıllıcaydı. Ta ki film bobinlerini bir sinemadan diğerine vahşi bir tempo içinde yetiştirmeye çalışan o genç insanların ardı ardına ölmelerine kadar…

Birbirinden kilometrelerce uzaktaki sinema salonları arasında, son derece işlek ana caddeleri büyük bir hızla katederek, gecikme korkusuyla zaman zaman trafik kurallarını da çiğneyerek günde en az 10 – 15 kez karşılıklı olarak bobin yetiştirmeye çabalayan motorsikletli taşıyıcılar, gün geldi, üstlendikleri işin aksamaya hiç tahammülü olmaması yüzünden vahim hatalar yapmaya ve yollarda teker teker can vermeye başladılar. Bu işi yürüten kuryelerin çoğunun altındaki motorsikletler eski model ve bakımsızdı. Hoş zaten, kazandıkları cüz’i parayla daha başka ne olabilirdi ki? O köhne araçlardaki teknik yetersizliklere bir de aşırı telaş eklenince, önce birincisi delicesine ilerlerken otomobillerin altına girip öldü, sonra ikincisi, sonra da üçüncüsü… 80′lerin popüler haber dergilerinden “Nokta”da, o dönemdeki film taşıyıcılarından söz eden bir habere rastladığımda, bundan yaklaşık 25 yıl öncesi itibarıyla dergide verilen ölü sayısı 36′ydı. Ki bu sayı, söz konusu haberden sonra da büyük bir ihtimalle artmaya devam etmiştir.

Kabaca bir hesapla, en az 50 genç insan, bu ülkede sinemacılar kıt ekonomik imkânlar altında biraz daha fazla para kazansınlar ve sinemaseverler de rahatça film izleyebilsinler diye canlarını verdi o dönemde… Muhtemelen hiç birinin de sosyal güvencesi falan yoktu. Eğer ki o günlerde bir sinemada iki kısım arasında verilen 15 dakikalık molanın sonu bir türlü gelmiyor ve film başlatılamıyorsa, aramızdan işi bilen büyük ağabeyler başka bir sinemadan o sinemaya bobin taşıyan çocuğun başına kötü bir iş geldiğini hemen sezerlerdi. İşte, salondan protesto ıslıklarının yükselmeye başladığı bu tür kritik dakikalarda, taşıyıcı kişi ya yoğun trafikte kilitlenip kalmış, ya da daha kötüsü bir otomobilin altında can çekişiyor olurdu. Yine aynen böylesi bir günde, Beyoğlu’ndaki sinemalardan birinde seans iptaline tanık olduğumu da gayet iyi hatırlıyorum; çıkarken hepimizin bilet ücretlerini gişede tek tek iade etmişlerdi.

* * *

Bugün, o dönemlerle kıyaslanmayacak kadar zengin ve güçlü bir Türkiye’de yaşıyoruz. Sinema sektörü de bu görece rahat atmosferden şu ya da bu oranda nasiplenmekte… İster negatif, isterse de pozitif, film çekiminde ya da kopya çoğaltımında kullanılan ham şeritler, yanısıra bunların laboratuarda banyo edilmesini sağlayan kimyasallar öyle 30 – 40 yıl önceki gibi karaborsadan binbir madrabazlıkla temin edilebilen erişilmez ürünler değil artık. Başta dünya devi Kodak’ın Türkiye şubesi olmak üzere, bir dizi şirket ihtiyaç duyulan her türlü hammaddeyi, geçmişle kıyaslanmayacak kadar uygun fiyatlarla ithal ediyor ve sektördeki laboratuarlara ulaştırıyor. Bolluk öyle bir noktaya geldi ki ilk filmini çeken yönetmenlere, ihtiyaçları olan hammaddenin en az yarısının, taraflar arasında imzalanan sponsorluk anlaşmaları kapsamında bedelsiz sunulduğu bile oluyor. Aynı şekilde, bazı kısa metrajlı filmciler de sırf yapıtlarını kitlelere geniş perdede gösterme keyfini yaşayabilmek için, çektikleri filmi dijital ortamdan 35 mm’ye transfer yaptırabiliyorlar. Yüksek teknoloji, ithal serbestisi ve gitgide düşen son kullanıcı fiyatları, filmcilik malzemelerini artık bir sinema okulu öğrencisinin bile ulaşabileceği düzeylere çekmiş durumda…

Bütün bunlar, hiç kuşkusuz ki mutluluk verici gelişmeler… Hele de benim gibi, 1986′da sinema yazarlığına ilk adımını attığında, aylık bir kültür – sanat dergisinde yayımlanan eleştiri yazılarından ilkinin bitiş cümlesi “Ölmeden önce şu ülkedeki herhangi bir sinemada berrak bir projeksiyon ve Dolby Stereo ses sistemi görebilecek miyim ya Rabbi?” olan biri için mutluluktan da öte “mucizevî” gelişmeler… Ömürlerinin belli bir bölümünde tek kanallı/mono ses düzenekleriyle, ışığı sık sık solup kararan kömürlü makinelerle film izlemiş, bundan dolayı da “Ulan makiniiiist!” diye bağırmaya pek antrenmanlı olan bizim nesil ve bizden daha öncekiler için, şimdinin 7 – 8 salonlu, makine daireleri bilgisayar kontrollü, her biri tek kelimeyle muhteşem ses ve görüntü kalitesine sahip çağdaş sinemaları gençlere ifade ettiğinden çok daha farklı anlamlar ifade etmekte… Onlar zaten bu yüksek teknolojinin içine doğdukları için, her iki dönem arasındaki uçsuz bucaksız farkı asla anlayamıyorlar ve anlayamayacaklar. Fakat, 1986′da Çemberlitaş’taki bir sinemada Tony Scott’un “Top Gun”unu izlemeye gelmiş bir grup Avrupalı turistin, sapsarı renkteki bir perdeye yanısıtılan o soluk görüntü ve boğuk sese tanık olduktan sonra salondan “Horrible!”, “Terrible!”, “Disgusting!” nidâlarıyla kaçışlarını görüp genç bir sinemasever olarak ülkem adına içten içe utanışım, hafızamdaki galeride hâlâ taptaze duran bir başka sinemasal hatıradır. O yüzden de film işletmeciliğimizin günümüzde ulaştığı düzey, çağdaş teknolojilerle donatılmış bir salona girdiğimde benim açımdan çok daha yüksek bir seyir keyfinin vesilesine dönüşüyor.

Şu anda, iki saatlik bir sinema filminin 3 – 5 hafta boyunca gösterimde kalacak 35 mm’lik bir kopyasının herhangi bir laboratuardaki üretim maliyeti ortalama 1500 Amerikan Doları… Pek çok şirket de ürettirdiği kopyaları gösterimler bittikten sonra -depolarında yer kaplamasın diye- saklamaya bile gerek duymayıp imha ettiriyor. Oysa, anılan tarihlerde her bir kopya altın değerindeydi ve hem o filmin metropol kentlerdeki birinci vizyon gösterimini, hem de taşrada uzun yıllar boyunca devam eden gösterimlerini sırtlardı. “İkinci vizyon” adı verilen o tekrar oynatım zamanlarında, sevdiğimiz filmlerin uzunca bir “Anadolu turu”ndan geriye dönen (yağmur gibi çizikler, dakika başı kopuklar ve atlamalarla bezenmiş) haşat ötesi kopyalarını az mı izlemişizdir! Fakat, kalbimizdeki o büyük sinema sevgisi, bizlere müthiş bir utanmazlık içinde sunulan o yorgun görüntüleri bile sineye çekmemize yol açar, perdeyi kaplayan sağnak hâlindeki leke ve çizikler, ağzımız açık bir vaziyette izlediğimiz filmlerin sanki “olmazsa olmaz birer parçası” gibi görünürdü gözümüze…

Gelişen teknoloji günümüzde kopyaları alabildiğine bollaştırdığı gibi, çizikleri ve kopukları da silip götürdü beyazperdeden… Çünkü artık selüloid bazlı hammadde yerine polyester film kullanıyor laboratuarlar. Polyester şeridi de ne çekiştirerek kopartabiliyorsunuz, ne de makinede oynatılınca kolayca çiziliyor. Bir tek makasla kesilip seloteyple yapıştırılabiliyor bu tür dayanıklı filmler. Dolayısıyla, filmlerin oynatım sırasında kopması gibi durumlarda gösterim devam ederken, iki film parçasının ucunu jiletle alelacele kazıyıp asetonla yapıştıran eski moda makinist tipi de tarihe karışmış durumda… Artık herşeyin çağdaş teknolojiden beslenen daha kolay bir çözüm yolu var.

Sonuç olarak, tek bir film için tamı tamına 273 kopya… Ki daha önce vurguladığım üzere, bu rakamın kimi önemli filmlerde 300, 400, 500, 600′ü bulduğu da oluyor.

“Harry Potter”ın dağıtımı vesilesiyle, en sonuncusu günümüzden muhtemelen 10 – 15 yıl önce piyasada çalışmış olan motorsikletli film taşıyıcılarını, sinema sektörümüzün bu isimsiz kahramanlarını, ölenleri ve kalanlarıyla bir kez daha anmayı murâd etti kalemim… İstedim ki o günleri bizzat yaşamış akranlarım, yaşça benden daha büyük sinema sevdalısı ağabeyler ve ablalar da yâd etsinler onları…

Dahası, biraz çaresizlik, biraz da aç gözlülükten doğan bu ilkel dağıtım yönteminden şimdiye kadar hiç haberi olmamış genç sinemaseverler de sektörde çağımızın hızı ve konforuna ne türlü özverilerin ardından ulaşıldığını biraz daha derinlemesine öğrensinler…

Yukarıdaki yazıyı çeşitli mecrâlarda okuyacak olanlar arasında, vaktiyle sinema salonları arasında motorsikletiyle film bobini taşımış birileri çıkar mı bilemiyorum. Fakat ola ki çıkarsa, geçmişte söz konusu işle uğraşmış olan bu dostlarımın aşağıdaki samimi cümlelerimi de kalplerine nakşetmelerini özellikle rica ederim:

Hiç merak etmeyiniz; Türkiye’de sizleri ve o dönemdeki çabalarınızı -hâlâ- bilenler var. Biz “eski moda sinemaseverler”, bir dönemin yükünü büyük fedakârlıklar eşliğinde çeken “motorsikletli film taşıyıcıları”nı hiç bir zaman unutmadık. Aranızdan vefât edenlere yüce Allah’tan rahmet, hayatta olanlarınıza da uzun ve sağlıklı ömürler diliyorum.

(Bu yazı, Yeni Şafak Gazetesi’nin 17 Temmuz 2011 Pazar günkü sinema sayfasında aynen yayımlanmıştır.)

(19 Temmuz 2011)

Ali Murat Güven
Yenişafak Gazetesi Sinema Editörü

alimuratg@yahoo.com

Bolivyalı Kızılderililerin Onurlu Savaşı

Yağmuru Bile (También la lluvia)
Yönetmen: Icíar Bollaín
Senaryo: Paul Laverty
Müzik: Alberto Iglesias
Görüntü: Alex Catalán
Oyuncular: Luis Tosar (Costa), Gael Garcia Bernal (Sebastián), Karra Elejalde (Antón/Cristóbal Colón), Cassandra Ciangherotti (Maria), Raúl Arévalo (Juan/Antonio), Juan Carlos Aduviri (Daniel/Hatuey), Milana Soliz (Belen)
Yapım: İspanya-Meksika (2010)

Icíar Bollaín’in Bolvya’da gerçekten yaşanmış su savaşlarını film çekimi etrafında anlattığı “Yağmuru Bile”, kızılderililerin yüzyıllardır süren yok edilme politikalarını çarpıcı bir dille anlatıyor.

Film, 2000 yılında Bolivya’daki Cochabamba bölgesinde gerçekten yaşanmış su savaşlarını anlatıyor. İspanyol film ekibi, Kristof Kolomb’un Güney Amerika’yı istilâ edişini ve yerli halkı sömürgeleştirmesi üzerine film yapmak için olayların geçtiği gerçek mekânlara gelmişler. Yönetmen Sebastián, filmden sorumlu Costa’yla, filmde oynayacak kızılderili figürasyonun seçmelerini yaparken, girişken ve hakkını yedirmeyen kızılderili Daniel’le de tanışıyorlar. Filme dahil olan Daniel, filmin kaderinde de etkili oluyor sonra. Kızılderililerin en büyük sorunu su. Hükümet, ülkenin, halkın suyunu uluslararası su şirketlerine satıyor. Günde iki dolar bile zor kazanan yoksul kızılderililer için bu ölmek demek. Suya birdenbire yüzde 300 zam da yapılıyor. Kızılderililer, binlerce yıllık geleneklerinde olduğu gibi, yağmur sularını toplayıp ihtiyaçlarını karşılıyorlar. Hükümet, bunların yapılmaması için kızılderililerin üzerine polisi ve askerleri salıyor. Kızılderililer, eylemler yapmaya başlarken film de aksamaya başlıyor. Çünkü eylemin başında Daniel var. Sebastián’nın filminde de, benzer bir yok ediliş anlatılıyor. Cristóbal Colón dedikleri Kristof Kolomb, altın için kızılderililere şiddet uyguluyor. Şimdiki zamandaki gerçeklikte olduğu gibi trajediler yaşanıyor. İnsanı, hem film çekimlerinden yansıyan geçmiş hem de şimdiki zamandaki dramlar etkiliyor. Filmde gerçekten çarpıcı anlar var. Geçmişte yaşanmış bir olay canlandırılırken, kızılderili kadınlar buna tepki gösterip seti terk ediyorlar. Çünkü onlardan temsili olarak bebeklerini suda boğmalarını istiyor yönetmen. Filmde Hatuey’i canlandıran Daniel’le Costa’nın aralarında geçen sahneler de akılda kalıcı.

Cesur sinema…

Franco cuntasına karşı savaş vermiş İspanyol halkı yenildi. Ama, hep cesur halk olarak anılıyor. İspanyol sineması da, cesur ve toplumsal olayların üstüne çekinmeden gidebiliyor. Toplumdaki aile içi şiddeti, cinsel istismarı ve başka şeyleri bir yerlere sığınmadan açıkça anlatan bir sinema bu. “También la lluvia – Yağmuru Bile” filmi de öyle. Şanlı tarihimiz, şanlı kahramanlarımız demiyor istilâcılara, katliamcılara. Yönetmen ve filmi, her şeyiyle kızılderililerin yanında. Yönetmen, Kolomb dönemini yansıtırken, seyirciye bir film setindeymiş hissini vermemek için filmi çeken kamerayı hiç göstermiyor. Gerçeklik ve kurgu iç içe geçiyor. Seyirci zihinsel anlamda, geçmiş ve şimdiki zamanlardaki gerçekliğe dolaysız dokunuyor. Bunları perdede görünce daha çok fark ediyorsunuz. Sinemaseverler, 1967 Madrid doğumlu İspanyol kadın yönetmen Icíar Bollaín’i 2003 yapımı “Te doy mis Ojos – Gözlerimi de Al” filminden hatırlayabilirler. Bu filmin senaryo yazarı da önemli bir değer. İskoç – İrlanda kanı taşıyan ve 1967’de Kalküta’da doğmuş Paul Laverty’yi Ken Loach ustanın filmlerine yazdığı senaryolardan hatırlayabilirsiniz. Filmin oyuncuları da övgüyü hak ediyor. En çok da, Daniel’i oynayan Bolivya’nın kızılderilisi Juan Carlos Aduviri. Elbette Luis Tosar ve Gael Garcia Bernal, sinemanın önemli oyuncuları. Onları perdede seyretmek insana heyecan veriyor. Elinde video kamerayla çekilen filmin belgeselini yapan Maria’yı 1987 doğumlu Meksikalı oyuncu Cassandra Ciangherotti canlandırıyor. İnsana huzur veren duru güzelliğiyle ortalarda dolanan bu genç oyuncu, final bölümündeki kargaşa anlarında gözlerine etkileyici bir şaşkınlık ve korku yüklüyordu. “Yağmuru Bile”, bu yılki Goya’da Karra Elejalde’ye “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” ve besteci Alberto Iglesias’a “En İyi Müzik” dallarında Goya getirdi. Polislerin ve askerlerin kızılderililere acımasızca saldırdığı kaotik final çarpıcı yansıyor perdeye. Final anında melodram kendini hissettirmeye başlasa da etkileyici bir yapıt bu. 30. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde de gösterilmişti ayrıca bu film.

(17 Temmuz 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Harry’nin Veda Filmi

Harry Potter ve Ölüm Yadigârları: Bölüm 2 (Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 2)
Yönetmen: David Yates
Eser: J. K. Rowling
Senaryo: Steve Kloves
Müzik: Alexandre Desplat
Görüntü: Eduardo Serra
Oyuncular: Daniel Radcliffe (Harry), Emma Watson (Harmoine), Rupert Grint (Ron), Ralph Fiennes (Lord Voldemont), Michael Gambon (Profesör Dumblodore), Alan Rickman (Profesör Severus), Warwick Davis (Griphook/Profesör Flitwick), Helena Bonham Carter (Bellatrix), John Hurt (Ollivander), Bonnie Wright (Ginny)
Yapım: Warner Bros (2011)

Yedi filmlik bir seri olan “Harry Potter”, İngiliz yazar J. K. Rowling’in hayal dünyasından doğmuş ve bu işte olan herkes için bir para makinesiydi. Şimdilik bu da bitti. Belki…

Bu türden seriye dönüşmüş filmleri, eğer serinin diğer filmlerine uzak kalmışsanız değerlendirmekte bir hayli zorlanırsınız. Hangi karakter nedir, neyle ilişkilidir, kafanız karışıverir. Chris Columbus’un yönettiği 2001 yapımı “Harry Potter and the Sorcerer’s Stone – Harry Potter ve Felsefe Taşı”, serinin ilk filmiydi. Bu filmi gördük. Seriye bir süre ara vermiştik. Serinin son filmlerini çeken David Yates’in 2007 yapımı “Harry Potter and the Order of the Phoenix – Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı”nı arada gördük. Serinin son filmi, hem de ikiye bölünmüş Yates’in “Harry Potter and the Deathly Hallows – Harry Potter ve Ölüm Yadigârları”nın ilk bölümünü de görmedik üstelik. İkinci bölüm başlıyor ve bir önceki filmi görmediğinizden neyin ne olduğunu anlamaya çalışıyorsunuz. Harry, Ron ve Harmoine bir evde saklanıyorlar. Üç sihirli nesne var: “Mürver Asa”, “Diriltme Taşı” ve “Görülmezlik Pelerini…” Bunlara “ölüm yadigârları” deniliyor. Banka kasasındaki kılıcı almak için Harry, Ron, Harmoine ve cincüce Griphook beraberce Gringotts’a gidiyorlar. Orada da cüceler var. Ejderi aşıp kılıca ulaşıyorlar ama cincüce Griphook, onlara iftira star ve heyecan da başlar hemen. Filmin “kötü adamı” Lord Voldemort. Filmde trajidiler yaşatan kötülüğe doymaz biri o. Ron’la Harmoine’in aşkı derinleşirken, Voldemort, Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu’nu da yerle bir ediyor. Filmin derinliğinde Severus’un, Harry’nin annesine çocukluğundan beri aşık olduğunu anlıyorsunuz. Voldemort onu ölümcül yaraladıktan sonra Harry, Severus’un gözyaşını alır ve orada annesini ve babasını görür. Voldemort’la ölümcül savaşa giren Harry, sonunda kötülüğü yeniyor ve mutluluk geliyor. 19 yıl sonrasında Harry Ginny’yle, Harmoine Ron’la evlenmiş, çocukları olmuş, onlarda büyücü olmak için trene biniyorlar. Bu hikâye burada bitiyor muydu? Yoksa…

Üç boyutlu dünya…

1963 doğumlu İngiliz David Yates, bu serinin son üç filmini çeken yönetmen oldu. 2007’de “Harry Potter and the Order of the Phoenix – Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı”, 2008’de “Harry Potter and the Half Blood Prince – Harry Potter ve Melez Prens” ve ikiye bölünmüş serinin son filmi “Harry Potter and the Deathly Hallows – Harry Potter ve Ölüm Yadigârları…” Filmin basın gösteriminde küçük bir sorun yaşanmıştı IMAX gösteriminde. İlk yarıyı, sinemaskop ve iki boyutlu seyrettik. İkinci yarıda üç boyutlu IMAX gösterimi düzeldi ve filmin atmosferi de değişiverdi. O anın içinde olmak muhteşem. IMAX perdesi, normal sinema perdelerinden büyük oluyor ve gerçekten atmosferi yaşıyorsunuz. Bu seriyi en başından beri takip edenler, hele de romanlarını da arşivleyenler için üç boyutlu Harry ilginç deneyim olabilir. Elbette bu son filmin normal gösterimleri de var, iki boyutlu görmek isteyenler için.

(17 Temmuz 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Yeşilçam’ın Coğrafyası

İstanbul, filmlerde “mekân mıdır?” yoksa “dekor mu?” Bu soru bir süre beni meşgûl etmişti; sonunda genelde, çoğunlukla ikinci olasılığın doğru olduğu kanaatine vardım. Yeşilçam filmleri genellikle İstanbul’da geçer veya orada geçen olayları anlatır. Bir ara “köy filmleri” türü için önceleri İstanbul civarındaki köyler veya çiftliklere gidilirken, gerçek köylere gidilmeye başlandı. Bu ise sadece görünüşü (çevreyi) değiştirdi, gidilen “köy”de dekordan öteye gidemedi. Bu konu (mekân / dekor) aslında başlı başına bir araştırma konusu. Bunlar olurken filmlere verilen isimlerde, İstanbul, semtleri, başka iller, giderek başka ülke adları yer almaya başladı. Aslında “Yeşilçam’ın Coğrafyası”nın, başka bir araştırmaya bıraktığımız konu olması gerekirken, isimlerde kullanılan haller ile işin kolayına kaçtık ve İstanbul başta olmak üzere hangi “mekân” isimlerine yer verildiğini araştırmaya çalıştık.

Eskilerde başlarsak Ertuğrul’un İstanbul’da Bir Facia-i Aşk‘ına gitmemiz gerekiyor. Ertuğrul’un 1922’de çektiği film, İstanbul’da gerçekleşen ve basına da intikal eden gerçek bir cinayet olayıdır. Filmin alt adına bakarsak -“Şişli Güzeli Mediha Hanımın Facia-i Katli”- olay, daha da görsellik kazanır. Ertuğrul yurt dışı çalışmalarının (içinde sinema çalışmaları da var) dönüşünde, güncel / polisiye (aşk / kıskançlık / cinayet) bir olayı ele alır ve “isim” olarak İstanbul filmlerimize girmeye başlar. Daha sonra 1931’de Ertuğrul sinemamızın ilk sesli filminde İstanbul adını yine kullanacaktır: İstanbul Sokaklarında. Bu ismi 1964’de Kemal Kan da o yıl yaptığı filminde kullanır. Sokaklardan sonra ise sırada kaldırımlar vardır. İstanbul Kaldırımları, Erksan’ın 1964’de, Dinler’in 1968’deki filmlerinde Kaldırımlar konu (isim) edinirler. (Erksan’ın filmi, belirtmek gerekir Zeki Müren’lidir.) Sokaklar, kaldırımlar gezmeye dolaşmaya yarar ise Orhan Elmas da (bu kez komedi) İstanbul Kazan Ben Kepçe‘yi (1965) çeker.

Bu genel (sokak ve kaldırım) girişten sonra, geçmişe bakarsak İstanbul’un Fethi’ne kadar inebiliriz. Arakon 1951’de ll. Mehmet’in İstanbul’u kuşatarak almasını anlatırken Ulubatlı Hasan’a da, gemilerin bir gece vakti karadan yürütülmesine de! yer vermektedir. Osmanlı için her zaman güncel olan İstanbul’un alınışından sonra bir önemli tarihi dönemeç daha sinemamıza konu olacaktır. Mustafa Altıoklar, İstanbul Kanatlarımın Altında’da (1995) Hezarfen Ahmet Çelebi olayını ele alınırken, Lagari Hasan, Evliya Çelebi, Bekri Mustafa, IV. Murat ve Kösem Sultan da tarih kulisinden çıkarlar.

Daha yakın bir tarihe gelindiğinde İstanbul Kan Ağlarken “Hrisantos”da (Kıpçak / 1951), İstanbul’da yaşanmış bir gerçek olayın ve kahramanlarının (Hrisantos ve onu yakalayan polis Muharrem “Alkor”) anlatılır. Hrisantos’un karakterlerden biri olduğu bir başka film ise Allahaısmarladık İstanbul’dur. (Evin / 1966). Ah Güzel İstanbul ise iki filmde iki farklı İstanbul’u bize ulaştıracaktır. Geçmişle ilişkili fakat günümüzde (çekildiği günlerde 1966) geçen bir Atıf Yılmaz anlatısı ile bir Füruzan öyküsünden hareketle farklı bir İstanbul’u (daha doğrusu kişileri) anlatan Ömer Kavur (1981) yapımı. Bir de Oğuz Gözen filmi var, Ah İstanbul (1992). Anlat İstanbul (2004) ise günümüz İstanbul’una yedirilmiş dünya klâsiği beş ayrı masalı anlatırken ve çok değişik İstanbul-lar sunarken, birbirine bağlı / kaynaşmış beş masalı beş yönetmenden çekecektir [Ümit Ünal (senaryo yazarıdır da), Kudret Sabancı, Selim Demirdelen, Yücel Yolcu, Ömür Atay].

İstanbul hep bir şeyler anlatır da, kendine yakıştırılan (kelime tamlaması yaptığı bazı) tanımlamaları vardır: Bir polisiye, İstanbul Canavarı (Karamanbey / 1953) ve komediler İstanbul Çiçekleri (Çubukçu / 1952), İstanbul Geceleri (Muhtar / 1950), İstanbul Yıldızları (Muhtar – O. Atadeniz / 1952), İstanbul Havası “Arşak Sulukule’de” (Alpan / 1952). Hemen bunların peşine takılabilecek bir İstanbul’lu film ise İstanbul’da Cümbüş Var (Gültekin / 1968). İstanbul’a gelenler ise hiçte azımsanacak kadar değil: Görünmeyen Adam İstanbul’da (Akad / 1955), Tarzan İstanbul’da (O. Atadeniz / 1952), Drakula İstanbul’da (Muhtar / 1953), Kimon Şarlo İstanbul’da* (Gürses / 1954), Uçan Daireler İstanbul’da (Erçin / 1955), Killing İstanbul’da (Y. Atadeniz / 1967), Süper Adam İstanbul’da (Yalınkılıç / 1972), Karateciler İstanbul’da (Lamp** / 1974), Fantoma İstanbul’da Buluşalım (Baytan / 1967). Görüldüğü gibi bir takım roman veya çizgi – roman kahramanları İstanbul’a gelmişlerdir, Fantoma ise İstanbul’da randevu vermiştir, demek o da gelecektir.

İstanbul “aşk” yaşanacak bir yerdir, bunu kaçırmayan Süreyya Duru İstanbul’da Aşk Başkadır’ı (1961) yapar. “Aşk”ın başka olduğu yer olarak Volkan Kayhan ise Venedik’i düşünecektir: -kısa bir süre için yurt dışına çıkıyoruz:- Venedik’te Aşk Başkadır (1974). Duru, aşk’ın başka olduğunu düşündüğü İstanbul’da, anlattığı aşk hikâyesinin “dişi” kahramanını yabancı olarak belirler ve öyle de oynatır: Gizella Dali.

Aşk kenti İstanbul zaman olur artık sevilmez: İstanbul’u Sevmiyorum (Erakalın / 1968) ama İstanbul civarında yazlıkta geçen bir günü anlatan Halit Refiğ, yaşanan aşkların dişi tarafına ağırlık verecektir: İstanbul’un Kızları (1964). Aslında yapılması plânlanan bir film yapılamayınca, yabancılarında bulunduğu ekip toplanmışken İstanbul Macerası (1958) çekilir, yönetmen ise karma ekipten bir yabancıdır Carl Mohner. Aşkların bolca yaşandığı kent aynı zamanda bir tatil kentidir de İstanbul Tatili (İnanoğlu / 1968) (Roma’da bir tatil kentidir, Wyler’de orada Roman Holiday’ı çekmişti.)

Bu kadar aşk ve maceradan sonra ciddi (?) konulara gelirsek, yıllarca aşk öyküleri anlatan Orhan Aksoy -daha- toplumsal konulara el atar: İstanbul 79 (Aksoy / 1979). İstanbul toplumsallığının yanında “dehşet” unsurları da taşır, İstanbul Dehşet İçinde (Engin / 1966). İstanbul dehşet içinde olur da kabadayısı olmaz mı: İstanbul Kabadayısı – Kara Murat (Kan / 1972) ve de Orhan Veli’yi çağrıştırması yanında, bir zamanlar bir sinema cenneti (!) olmasını da hatırlatıyor -yıllar sonra- İstanbul’un Orta Yeri Sinema (Saydam / 1993).

Yukarıda İstanbul’un kızlarına değindik, bunlardan biri yıllar önce çöllere kadar uzanacaktır; Çölde Bir İstanbul Kızı, (Kenç – 1957) Arabistan çöllerinde (İstanbul’lu) bir vali kızı ile bir idam mahkûmu aşkı, Karakurt’tun romanından perdeye taşınır.

Urfa – İstanbul (Ergün / 1968 ) bir miras probleminden çıkarak yol öyküsü anlatır, öykü uzundur, Urfa’dan İstanbul’a gidişte öykünün ikinci yarısı Beşikteki Miras adı ile gösterime çıkarılacaktır. Urfa – İstanbul, bir İstanbul’a ulaşımın öyküsü iken Gözen, kente Bekle Beni İstanbul (1999) der, Güçlü ise kenten uzaklaşmaktadır, Hoşçakal İstanbul (1996).

Yukarıda İstanbul’da Bir Facia-i Aşk ve İstanbul Havası filmlerinden söz ederken, ikinci adlarını da vermiştik, ilk filmin ikinci adı İstanbul’un bir semtini de kapsayacak şekilde idi. böylece İstanbul ile birlikte Şişli semti de anılmış oluyordu: Şişli Güzeli Mediha Hanımın Facia-i Katli. İstanbul Havası’nın ikinci adı ise Arşak Sulukule’de olarak Şişli gibi Sulukule semtini adına yazıyordu. Fatih Akın 2005 yılında yaptığı, müzik ağırlıklı belgeseline İstanbul Hatırası adını verecektir.

Ali İpar’ın 1953 yapımı Salgın’ı ise ilk renkli filmimiz olmanın yanında bir özellik daha taşır, film A. B. D.ye götürülmüş, hatta İngilizce dublajı yapılmıştır, bu dublajlı kopyanın adı ise İstanbul‘dur.

İstanbul coğrafyasını semtlere indirmeden önce, önceliği olan Beyoğlu’na girmemiz gerekiyor. Tünel – Taksim meydanı arasında uzanan bu cadde bir çok filme hem mekânlık, hem dekorluk etmiştir, gecesi ve gündüzü ile. Ama çoğunlukla ya geçilen bir cadde veya ana caddeye çıkan sokakları (ve sokaklardaki gece klüpleri) ile filmlerimize girmiştir. Göreç, Beyoğlu’nda Vuruşanlar (1966) ve Beyoğlu Canavarı (1968) ile “caddeye” çıkıyor. Beyoğlu Esrarı ise hem Akıncı’nın (1952), hem İnanoğlu’nun (1966) filmlerine konu oluyor. Beyoğlu Güzeli 1953’de Bengü – Laskos ikilisinin bir ortak yapımına (Türkiye – Yunanistan) konu olduktan sonra 1971’de Eğilmez’e yoldaşlık ediyor. İnanoğlu, “güzel”i “piliç”e çevirecek Beyoğlu Piliçleri’ni (1963) yapacak, peşinden Servidal (1979) gelecektir. Ergün 1971’de Beyoğlu Kanunu ‘nu yapacaktır. Eğlence merkezi olduğu kadar çatışma merkezi de olan cadde kokusu ile de öne çıkar: Beyoğlu Kan Kokuyor (Pelit / 1972). Görüntü yönetmeni Salih Dikişçi Beyoğlu’nun Arka Sokakları‘nı (1980) anlatmaya kalkacak ama Gören caddeyi bir gecelik bir sürede ele alacak ve enteresan bir film yapacaktır: Beyoğlu’nun Arka Yakası (1985).

Beyoğlu’na göre Haliç’in güneyinde kalan azınlıklarında oturduğu, tarihi bir semt olan Balat, sakinlerinden Arif ile adını Yeşilçam coğrafyasına yazdırır: Balatlı Arif (Yiğidin Öfkesi) (A. Yılmaz / 1967). Balat’ın Arif’inden sonra başka semtler ve başka semt sakinleri (!) gelir: Kadırgalı Ali (Kan / 1971), Kasımpaşalı > Kasımpaşalı Recep*** (Akıncı / 1965). Burada bir de Emmanuel oturmaktadır: Kasımpaşalı Emmanuel (Gültekin / 1979). Süleymaniyeli Ali (Seden / 1962), Çeşmeydanlı Ali (Kazankaya / 1966), Galatalı Fatma -lar (Evin / 1964), (Erakalın / 1969) ve mahallelileri Galatalı Mustafa (Gülyüz / 1967), Tophaneli Osman (Erakalın / 1964) (ve) komşuları Tophaneli Murat -lar (Gültekin / 1971), (İnanç / 1972). Tophane’den söz etmişken, “Gül’ü” de unutmamak lâzım: Cilalı İbo ve Tophane Gülü (Ergün / 1960). Yalnız bu “Gül’ün” maceraları Osmanlı döneminde geçer ve Cilalı İbo da o günlere taşınır.

Topkapı, II. Mehmet’in Fatih ününü alacağı fethinde İstanbul’a girdiği kapıdır, -o zamanda yerleşim yeri olması gerekir-, uzun süre İstanbul’da sur dışının başlangıcı sayılıyordu ama öyle bir kavram anlamsız kaldı… Üsküdar’dan Topkapı’ya (Gülyüz / 1966) filmin adı böyle ama gazino çevresi ve -Yeşilçam’ın vaz geçilmezi- üçlü bir aşk hikâyesi anlatır. Topkapı, bu kadar ama (Jules Dassin’in Topkapi’sini saymazsak), Üsküdar başka filmlerde de karşımıza çıkacaktır. Beşiktaş ve Sarayburnu’nun karşı yakası gibi duran, hemen önündeki Kız Kulesi ile Üsküdar, iskelesi ile girer listelere: Üsküdar İskelesi (Kaner / 1959) peşinden, dilimize bir deyim olarak girmiş olan Atı Alan Üsküdar’ı Geçti (Akbaşlı / 1962) gelir. Alt adı Fırtına olan ve “at yarışları” çevresinde geçen filmin adının deyim olarak dilimize girmesi çok daha eskidir.

Üsküdar’dan hemen karşıya geçersek iskelemiz bu kez Beşiktaş olacaktır. Beş Dakikada Beşiktaş (Gülyüz / 1976) ama bu Beşiktaş’ın Beşiktaş ile ne ilgisi var bilemiyorum ve “adının” argo deyimimiz ile de…

Bir dolmuş reklâmını çağrıştıran Kartal Pendik Gittik Geldik (Kan / 1976) ise adı geçen yer adları ile bazı kişilere ilginç gelebilecektir. Erotik komedi tarzında çekilmiş olan bu film ile ilgili bir şehir efsanesi de vardır. Kartal ve Pendik ile ilgili bir belgesel yapılması gündeme geldiğinde, belgeseli yapacak kişiler bu filmi belgesel gibi algılayıp peşine düşmüşlerdir.

Üsküdar’dan Kartal’a giderken geçersiniz Samandra’dan, burada geçtiği anlatılan Samandra Baskını (Aykut) sinemamız ile ilgili kaynak kitaplara girmemiş bir filmdir. Yönetmeni (aynı zaman da yapımcı – Ömay Film) Ömer Aykut filmlerini 1952 – 58 yılları arasında yönetmiştir. Kaynaklara girmemiş bu filmin, bu nedenle tarihine net olarak -şimdilik- ulaşabilmiş değiliz. (Ayrıca ben bu semtin adını Samandra olarak biliyorum ama şimdilerde semtte dahi adı Samandıra olarak anılıyor.)

Hemen Haliç’in başındaki sigara fabrikası (şimdilerde üniversite) ile ünlenen Cibali semti, Anadolu’da daha çok Karakolu ile (Muammer Karaca’nın ünlü -yıllarca oynadığı- oyunu ile ünlüdür.) Oyunun bu özelliği sinema uyarlamasına neden olur: Cibali Karakolu (Saner / 1966). Filmde de Muammer Karaca rolünü kimselere bırakmayacaktır.

Erakalın, Yeşilçam Sokağı’nda (1977) “artist olmak için İstanbul’a gelen iki kafadarın başına gelenleri” anlatmaktadır. Yeşilçam Sokağı, Beyoğlu’ndan (İstiklâl Caddesi) eski Tarlabaşı’na inen sokaklardan biridir. Ülkemizde sinema sektörünün başlangıç günlerinde yapımcı şirketlerin giderek bu sokakta (ve çevresinde) toplanması üzerine spontane olarak sektöre, bu sokaktan ötürü Yeşilçam (sineması) adı verilmiştir. Erakalın 1978’de ise Sormagir Sokağı (?) ile kötü yola düşürülen bir kadının, kendini bu yola sürükleyenlerden aldığı intikamı konu edinir.

Adalar, Marmara denizinde bulunan adalardan oluşan, İstanbul’un ilçelerinden birisidir. Ada (S. Duru / 1988) bu adalardan Burgaz Ada’da geçen -şimdi boşanmış bulunan- bir karı – kocanın bir günlük buluşmasını anlatır. Olay geriye dönüşlerle (ve başka İstanbul’larda) açıklanır. Adalardan Bir Yar Gelir Bizlere (Palay / 1964) adını bir türkümüzden almasına rağmen, türküye bağlı olmayan olayları ele alır. Türküde geçen “adalar” ise İstanbul’un adalarıdır. Ada Sahillerinde (Örs / 1956) bir aşk hikâyesi anlatırken, hayli eski bir türkünün sözlerini kendisine isim olarak almıştır.

Asıl ve uyarlandığı romanın adı Nur Baba olan Boğaziçi Esrarı (Ertuğrul / 1922) gördüğü tepkiler nedeni ile isim değişikliğine uğramıştır. Adındaki Boğaziçi, içerdiği olayın İstanbul’da geçtiğini gösterir, Boğaz ise birçok kentte bulunabilir ama İstanbul’daki gibi iki kıta’yı bağlayan / ayıran şekli ile başka bir yerde görülmemekte sanırım. Bu nedenle casusluklara konu olmakta: Boğaziçi Casusları (N. Okçugil / 1969), “aşk”ı ele almakta: Boğaziçi Şarkısı (Saydam / 1966), Boğaziçinde Aşk (Günal /1966), soygunculara mekânlık etmektedir: Boğaziçi Soygunu (Hüsamettin Mustafa / 1969). Üstelik, sonuncu film Boğaz’a hayli uzak bir ülke ile -Mısır- ortak yapımdır ve yönetmeni de yabancıdır.

Üsküdar kıyılarının hemen karşısındaki Kız Kulesi filmlere hem adını verir, hem de mekân olur: Kız Kulesinde Bir Facia (Ertuğrul / 1923 ), Kız Kulesi Aşıkları (Hera ile Leandros) (Tözüm / 1993).

İstanbul’u bu kadar dolaştıktan sonra, Ankara’ya kısa süreli bir uğramak iyi olacaktır. Ankara Postası (Ertuğrul / 1928), adında Ankara geçmesine rağmen Kuvay-ı Milliyecilerin faaliyet gösterdiği Adapazarı civarında geçecek, savaşa dair çatışmalar arasında aşk ilişkileri de anlatan bir öykü içerir. Reşat Nuri Gültekin’in Francois de Curel’in, La Terre Inhumaine (İnsafsız Toprak) adlı eserinden Bir Gece Faciası adı ile uyarladığı oyundan alınmıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında Alsace – Lorraine’de geçen olay Adapazarı’na taşınır. Olaylara karışan Fransız pilot, Türk kurye olarak değiştirilir, tüm olaylar sonunda kuryenin taşıdığı “büyük taarruzun plânları” Ankara’ya ulaştırılır. Ankara ile ilişki bundan fazla değildir. Ankara Casusu – Çiçero (Muhtar – 1951) ise sefirin dosyasındaki gizli belgeleri çalarak Almanya’ya satan bir casusun öyküsünü anlatırken, ‘çalınan belgeler’ sefirin dosyasında olduğuna göre olayların -casusluk olayının- Ankara’da gerçekleşmesi (!) normal görünmektedir. Romanlarından en fazla uyarlama yapılan Esat Mahmut Karakurt’un “nazilerin” cirit attığı bir Türkiye’de (İstanbul – ?!!) geçen, uyarlama filmlerinde, her zaman olduğu çelişkilere dayanan (bu kez nazi casus ile Türk subayı) aşk hikâyesi: Ankara Ekspresi (Arakon / 1952 – Arslan / 1970) ilginç-liği (!!) nedeni ile iki kez uyarlanır. Arakon, bir de 1964’de Ankara’ya varış filmi yapacaktır: Ankara’ya Üç Bilet. (Eroin kaçakcıları… sivil polisler…). Bir casusluk olayı ve yine Ankara: Hedef Ankara (N. Okçugil / 1966). İsimlerinde Ankara adı geçen filmler, görüleceği gibi burayı sadece bir isim, hedef olarak almakta öykülerini Ankara’ya yerleştirmemektedirler. Tamamı Ankara’da çekilmiş Tuzsuz Deli Bekir (Y. Atadeniz / l972) ve Bizim Büyük Çaresizliğimiz (Teoman / 2011) gibi filmlerin isimlerinde ise Ankara sözü geçmez.

1959 yılında Türkiye gündeminde Kıbrıs önemli bir sorundur. 50’li yıllarda Kurtuluş Savaşı filmleri sinemamızın üretim potansiyalinde belirli bir yer tutar. İşte, Kıbrıs nedeni ile Londra – Zürih görüşmeleri devam ederken yapılan İzmir Ateşler İçinde (Ergün / 1959) filminin başına bir takım işler gelir. Filmin çekilen bir kısım parçaları yanar, daha önemlisi görüşmeleri devam eden antlaşmalar nedeni ile film yasaklanır. Film adında geçen İzmir, zaman zaman filme fon oluşturur ama yasaklama nedeni ile gösterime giremeyen filme Vatan Ateşler İçinde diye afiş hazırlanır fakat kullanılmayacaktır. Zaman içinde serbest kalan film, ilk adı ile gösterime girer. İzmir’in Kavakları (Gültekin / 1966) sinemamızın diğer bir alt grubu olan efe filmlerindendir ve o özelliği ile kalır. İzmir Sokaklarında (Ener / 1953) ise Özgüç’ün “hiçbir kaynakta konusuna rastlayamadık” dediği filmlerden biridir. (s. 86)

İzmir’in semti Eşrefpaşa bir sakini aracılığı ile İstanbul’da geçen bir filme konu olur: Eşrefpaşalı (Tokatlı / 1966), tipik bir Yılmaz Güney filmi olmaktan ileri gitmez. Eşrefpaşalılar (Yavuz / 2009) ise yine İstanbul’da geçen bir dayanışma ve mücadele öyküsüdür. İzmir’in bir semtini, çocukluğunu Bornova’da geçirmiş olan İnan Temelkuran Bornova Bornova adlı filmine mekân olarak seçer.

(Adanalı) Tayfur, Öztürk Serengil’in Yaman Gazeteci (Bolan / 1961) filminden beri getirdiği ve Davutoğlu’nun Adanalı Tayfur (1963) ve Adanalı Tayfur Kardeşler (1964) filmlerinde geliştirdiği, İstanbul’da yaşayan, hovarda ama Adana’da yaşayan babasından çok korkan bir tiptir. Komedi türündeki filmler, Tayfur tiplemesi başta olmak üzere çevresindeki tiplerle açılımlar yaparak gelişir ve türün beylik trüklerini kullanır. Helal Adanalı Celal (Eğilmez / 1965), zıt karakterli birbirlerine çok benzeyen iki kardeşin birbirini izleyen -durum komedi-lerinden oluşur. Adana bu filmlerde Tayfur ve Celal’in kenti olmaktan başka lahmacun ile de değerlendirilir. Adanalı Kardeşler (Gülgen / 1972) Trabzonlu kardeşler ile mücadele edeceklerdir. Adana – Urfa Bankası (Dinler / 1976) ise Ökkeş ile Haydar’ın (bunlar arkadaş) güldürü alanı olacaktır.

Antepli (Saylav – 1981), Henry King’in The Gunfighter filminin, Ferit Ceylan’ın İkisi de Cesurdu (1963), Fikret Hakan’ın Sürgün (1976), Cüneyt Arkın’ın Sürgündeki Adam (1987) filmleri gibi bir uyarlaması. Kahramanı, Antepli de olay nerede geçiyor?

Ferit Edgü’nün O romanından alt adını kullanarak Hakkâri’de Bir Mevsim (1982) filmini yapan Erden Kıral, romana bağlı kalarak “bir mevsim” (bir öğrenim yılı) boyunca Hakkâri’nin bir köyünde askerlik hizmetini öğretmenlik olarak yapan bir İstanbul’lunun öğrettiği bir çok şey yanında hiç bilmediği şeyleri öğrenmesini anlatıyor. Hakkâri haritada bir nokta olmaktan çıkıyor, adını bilmediğimiz köyü, insanları ile -sinemacı gözü ile- tanıyoruz.

Onların James Bond’u varsa bizimde Cezmi Bant’ımız var, numarası da 007,5; Cezmi Bant 007,5 Kayseri’den Sevgilerle (Gültekin / 1965). Adı ile Rusya’dan Sevgilerle’yi çağrıştırsa da tipik bir Öztürk Serengil filmi ve Kayseri hiçbir zaman mekân olamıyor. Kayseri, İstanbul Çiçekleri’nin (Çubukçu / 1952) önceki adı olarak da (Kayseri Bülbülleri) aynı özelliği taşıyor.

Mevsimlik bir tatil beldesi olan Bodrum, yine böyle bir dönemde İstanbul’lu misafirlerinin yaşadığı aşklara, hayal kırıklıklarına mekânlık eder: Her Gece Bodrum (Berksoy / 1992). Selim İleri’nin romanından hareketle yapılan film, romanın ötesinde Bodrum’u görselleştirir. Bir başka Bodrum öyküsü ise gerçek bir olaydan hareket eder ama tamamen sinemamız kurallarına, star sistemine uyarlanır, ayrıca yaşamın (yargının) normal akışına uymayan gelişmeler gösterir: Bodrum Hakimi (Asla ve Daima) (Şoray /1976).

Hayri Esen müzikli bir aşk öyküsünü anlatırken Bergama’yı kendisine mekân mı (?) seçmiştir? Filmin adına bakarak karar vermek ne kadar doğru olur: Bergama Sevdalıları (Esen / 1952). Yaygın bir türkünün sözlerinden kalkarak anlatılan Çarşambayı Sel Aldı (Aslan / 1970) bölgenin yetiştirdiği Yıldıray Çınar’ı kullanırken -en azından- kısmen de gerçek mekânları kullanmıştır. Keşanlı (Palay) yapılmış bir filme -acele ile konulmuş- bir addır. Filmin afişlerine bakıldığı zaman adı Keşanlı Ali gibi görülür, fakat “Keşanlı” ile “Ali” aynı boyda olmalarına rağmen farklı renklerle yazılmıştır. Ve, “Keşanlı”nın hemen altına yazılmış “Ali” ibaresinin solunda çok küçük harflerle “kamera” ve sağında ise “Yaver” yazmaktadır: “Kamera: Ali Yaver”, bu ise filmin görüntü yönetmenidir. Yani filmin adı afişe uzaktan bakıldığı gibi Keşanlı Ali değil, Keşanlı’dır. Bunun nedeni aynı yıl yapılan Keşanlı Ali Destanı (A. Yılmaz / 1964) filmidir. Haldun Taner’in epik, müzikal oyunundan yapılan filmin çekim çalışmaları yapılırken basına yansımış ve bu arada piyasaya, afişlere göre adı Keşanlı Ali, gerçekte ise sadece Keşanlı olan film çıkarılmıştır. Yeşilçam seyircisi bunu değerlendirmiştir, araştırılması gerekli bir konu.

Türk edebiyatının en güzel romanlarından biri olan Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf’u 1985’de sinemaya uyarlanır. (Önemli edebiyat eserleri -mutlaka- sinemaya uyarlanmalı mıdır?) Feyzi Tuna’nın Kuyucaklı Yusuf’u belki -iyi niyet ile yapılmıştır ama- edebi başarısına ulaşamaz. Annesi babası gözünün önünde öldürülen Yusuf, kaymakam Salâhattin Bey tarafından himayesine alınır ve kızı Muazzez ile birlikte büyür, fakat hiç bir zaman -Salâhattin Bey’e saygısına rağmen- kim olduğunu unutmaz ve kendisi olmaya kararlıdır. Zamanın ve çevrenin (ailenin de, “eşinin”) Salâhattin Bey’e hazırladığı tuzaklar, Salâhattin Bey’in ölümüne, karısı vasıtası ile Muazzez’in de (artık Yusuf’un eşidir) safahata sürüklenmesine neden olur. Bir iş (yol) dönüşü Yusuf, olayların tüm müsebbiplerini vururken Muazzez’i de yaralar ve dağlara götürür, yolda O’nu da yitirecektir.

Şukûfe Nihal Başar’ın Domaniç Dağlarının Yolcusu isimli gezi notlarına dayanan kitabından Şakir Sırmalı’nın yaptığı Unutulan Sır (Domaniç Yolcusu) (1948) filminde Kurtuluş Savaşı sırasında işlenen bir cinayetin (bilmeden bile olsa düşmana yardım ettiğini öğrendiği oğlunu çarşı ortasında vuran ve kayıplara karışan bir köylü kadınının olayının) gerçek olup olmağını araştırmak için yöreye giden yazar bir sonuç alamaz ama hiç bilmediği bir Türkiye ile karşılaşır. Sinema için enteresan bir konu, yazılı metne ne kadar sadık kalınmıştır bilemiyorum ama hiç olmazsa dağlar arasında kalmış Domaniç’i gündeme getirmiştir.

İskilipli Atıf Hoca (Kelebekler Sonsuza Uçar) (Uçakan / 1993), Cumhuriyet’in ilk yıllarında “şapka kanunu”na karşı çıktığı için Giresun’da yargılanıp beraat eden sonra ise Ankara İstiklâl Mahkemesi’nde idama mahkûm edilip cezası infaz edilen Atıf Hoca’nın serüveni anlatılırken, hocanın, memleketi İskilip adı ile anılması, İskilip’in coğrafyaya girmesine neden oluyor. İmralı, bir ada, eskiden de ceza infazları için kullanılırdı, buradaki bir mahkûmun, şimdi hapishane müdürünün karısı olan eski sevgilisi ile olan aşkını anlatır İmralı’dan Doğan Güneş (Havaeri / 1952).

Ağrı Dağı, çeşitli nedenlerle sinemamızın ilgisini çeker. 1973’de Zeki Ökten, Ağrı Dağı’nın Gazabı’nda bir oba beyinin iki erkek arasında kalan kızının öyküsünü anlatır. Yaşar Kemal’in “baş verilir, Hak yadigârı verilmez” temasından hareketle yazdığı Ağrı Dağı Efsanesi (Ün / 1975), çoban Ahmet ile han kızının aşkını ele alır. Çoban’a Ağrı Dağı’nda (tepede) ateş yakmak koşulu öngörülür. (Ateş yakma sahnesi, yağlı boya resmi yapılan Ağrı Dağı’nın resminin arkasında tutulan yanan bir mum ile yapılmış, film bu hali ile gösterime çıkarılmış, yapılan ağır eleştiriler sonucu “ateş yakma” sahnesi yeniden çekilmiştir.) Yönder ise söz konusu dağı trajik bir olay nedeni ile ele alır: Ağrı’ya Dönüş (1993). Yıllar önce üsteğmen olarak görevli bulunduğu Ağrı Dağı yakınlarında, sisli bir gecede, civarda öğretmenlik yaparken kaybolan ve bulunamayan eşini hâlâ unutamayan şimdinin emekli albayı, oralarda doğmuş oğlu ve hamile gelini ile birlikte tekrar Ağrı’ya döner. Gül Dağı nerededir bilemiyorum ama Ener 1951’de Güldağlı Cemile’yi bir dram olarak çeker.

İstiklâl Savaşı parça parça birçok filme konu olmuştur. İsminde ele aldığı olayın geçtiği veya finalde ulaşacağı yer olarak gösteren Kocatepe’nin Beş Atlısı (Eraslan / 1952) ve Kocatepe’nin Üç Süvarisi (Yalınkılıç / 1964) bu filmlerden sadece ikisidir.

Dünya savaş ve politika tarihinde önemli bir yer tutar Çanakkale Savaşı. Yabancılarında ilgisini çeken konu 2004 yılında dramatik / belgesel olarak Gelibolu adı ile Tolga Örnek tarafından sinemalaştırılır. Yıllar önce yapılan Çanakkale Aslanları (Demirağ – Eraslan / 1964) ise savaş sahnelerinin bir asker yönetmen (Eraslan), sair sahnelerin ise bir sivil yönetmen (Demirağ) tarafından çekilmiş olmasına -üstelik o yıllarda hemen yok derecede olan- ve renkli olmasına rağmen fazla ilgi çekmez ve ses getirmez.

Mekân olarak Anadolu’nun gösterilmesi ise fazla ilginç sonuçlar doğurmaz. Anadolu Çocuğu’nun (Seden / 1964) ilk adı Dört Paşalılar’dır. Paşalılar ise, Davutpaşa, Gedikpaşa, Kocamustafapaşa gibi İstanbul semtlerinden gelen kişilerdir, dördüncü paşalı ise İzmir, Eşrefpaşa’dan gelir. Aslında öykü Üç Silahşörler öyküsüdür. Eşrefpaşa’lı Anadolu çocuğuna evrimleştirilir, Anadolu ile böylece ilişki kurulur. Anadolu Ekspresi (Göreç / 1973) bir “kabadaılık” öyküsü anlatır. Anadolu Kanunu (Kazankaya / 1966) ise namus anlayışı üzerine bir öyküyü ele alır. Anadolu Kızı (Cantürk / 1967), Anadolu kadınının bitmez sorunları… Anadolu Evliyaları (Aktunç / 1969) dinsel bir öyküyü belgesele yaklaşan bir anlatışla verir. Anadolu Soygunu (Yorgancılar / 1969) tarihi eser kaçakçıları ile mücadele. Anadolu / Kini (Figenli / 1970) kin, kan davası. Yiğit Anadolu’dan Çıkar (Havaeri / 1969), köyde bir değirmen suyu kavgaların nedeni olur.

İstiklâl Savaşı sırasında dağınık kuvvetleri bir araya toplama gayretlerini ele alır Ege Kahramanları (Akıncı / 1951). Aşkları Ege’de Kaldı (Güçlü / 2002) ise Ege kıyılarında bir kasabada yaşayan Rum bir çiftin 6 – 7 Eylül olaylarından sonra duydukları tedirginlik ile özellikle kocanın Yunanistan’a geçme isteği ve sandalla karşıya geçerken Türk sanılıp Yunanlılarca vurulması, kaybolan çocuğu, kanun kaçağı bir Türk’ün bulup getirmesi ve annesi ile ilişki kurması ama sonunda polis tarafından vurulması, tüm bunların bir yönetmen tarafından film yapılması sırasında, olayın kahramanlarını oynayan oyuncular arasında huzurlukluk yaşanması, anlatılır.

Karadeniz Postası (Ener / 1949) deniz ve gemi bağlantılı öyküsünde, gemiden atılan mühendisin ölmediğinin anlaşılması ve sevgilisi ile ilişkileri anlatılır. Nur Dolay, Çernobil felâketini, kentleri denizlerden koparan “sahil yollarını”, doldurulan deniz ve dereleri, vadileri yok eden barajları, ormanlardaki çöp çukurlarını, kentlerdeki betonlaşmayı ele almış Off Karadeniz (2010) adlı -ilginç!- adlı filminde. Peşinden hemen Amerikalılar Karadenizde 2 (Tibet) geliyor. Evet 1.si olmayan bir filmin 2.si bu. Daha önce Gören “Amerikalı”da yapmak istemişti “2” esprisini ama yapamadı. Görüldüğü gibi bu da yapıldı. Karadeniz’e Amerikalılar gelirse neler olur, orasını bilemiyorum da, bu film bana hep Norman Jewison’un Russian Comming Russain Comming filmini çağrıştırır – alâkası yok tabi…

Akdeniz Korsanları’nda (Ögelman / 1950 ), Türk denizci Davut’un esir aldığı düşman gemisindeki Maria ile aşkları, Akdeniz Güneşi’nde (Uçanoğlu / 1990), yıllar sonra karşılaşıp birbirlerine düşman olan aşıkların öyküsü, Akdeniz Kartalı’nda (İnanç / 1977), Amman’da tarihi eser kaçakçıları ile mücadele eden bir Türk ve Arap polisin uğraşıları anlatılır. Akdeniz Şarkısı (Saydam / 1963), evli bir adamın yurt dışında (bir gemide) tanıştığı kızla yaşadığı yasak aşkın hikâyesidir.

Kızılırmak Karakoyun bir halk söylencesinden sinemaya yansırken zaman içinde çeşitli versiyonlarla seyirci karşısına çıkar. Ertuğrul 1946’da başlatır söylenceyi, Akad 1967’de ikinci versiyonu yapar, Gök 1993’te yine bir tekrar yapacaktır. Yayla köyü, birbirini seven çoban ile oba beyi kızı, çobana koşulan “tuz yedirilmiş koyunları” (kara koyunu) su içmeden dereden geçirmek… Obadan alacaklı şehir ağasının aynı kızı görüp istemesi, oba beyinin buna boyun eğişi, tam kızın götürülmesi sırasında kararından vaz geçmesi ve almaya giden grup ile gelin alayının Kızılırmak köprüsünde buluşamaması… Köprü -bile- dayanamaz yıkılır… Fırat’ın Cinleri (Yurtsever / 1977), Osman Şahin’in öyküsünden uyarlanır. Fırat bir yöreye hem can verir, hem kurbanlar alır. Karısı doğum yaptırılırken mikrop kaparak hastalanan köylü, cin’ci-lerden medet umanlar yüzünden karısını kaybedince (Fırat’a atlar) olayların -biraz da- sebebi olan ağayı bıçaklayarak, Fırat’a atlayacaktır. İstanbul, Aydın ve İzmir arasında geçen bir aşk öyküsünde buluşma noktası, Ege’deki Menderes ırmağı üzerindeki köprü olacaktır: Menderes Köprüsü (Gültekin / 1968).

Kıbrıs, 50’li yılların ikinci yarısından sonra gündelik yaşamımızda yer almaya başlar. Sinemamızda Kıbrıs olaylarını konu alan filmler bu dönem ve sonrasında her zaman olmuştur. “Kıbrıs” adının anıldığı filmler azınlıkta kalmaktadır, 1959’da Dal, Kıbrıs Şehitleri’ni, 1965’de U. Ozon, Kıbrıs Volkanı’nı, 1968’de N. Okçugil Fedai Komandolar Kıbrıs’ta’yı, 1974’de Arıkan, Kıbrıs’ta Türk Aslanları’nı ve Saylav, Kıbrıs Fedaileri’ni çeker. 1959’da Hançer’in çektiği Kıbrıs’ın Belası Kızıl EOKA, o günlerin siyasi ortamının gerginliği nedeni ile sansür edilir, sonradan adı Vatan Uğruna olarak değiştirilerek vizyona girer. Kıbrıs konulu burada anılan ve birçoğu anılmayan filmler Kıbrıs olaylarının tarihsel süreci içinde zaman zaman ön plâna çıkarsa da çoğunlukla -yapılan Kurtuluş Savaşı filmleri gibi- sıradan yapımlar olmaktan öteye geçemezler.

Tarihe ve yurt dışına yönelen sinemamız, çoğu serüven ağırlıklı bir dizi filminde zaman zaman yer adları da kullanır. 1965 yapımı iki filmde Horasan’dan Gelen Bahadır (Baytan), Horasan’ın Üç Atlısı (Başaran), Cüneyt Arkın atraksiyonlarla ön plâna çıkar. İlkinde Ebu Müslim’un (Horasani) intikam öyküsü ele alınırken ikincide Hz. Osman’ın öldürülmesi ile başlayan kan davası anlatılacaktır. Horasan, İran’ın kuzey doğusunda bulunan bir il olarak girmiş ansiklopedilere. Macaristan’ın kuzey batısındaki bir diğer kent (ve kale) Estergon ise 1950’de Bengü, 1972’de Kan ile sinemaya taşınır: Estergon Kalesi. Osmanlı tarihinde önemi olan ve olayları ile tarihe geçen bir kaledir. Deliorman ise Deliormanlı (Hançer / 1970) ile tarihsel macera kervanına katılır.

Yeşilçam ilk günlerinde ortak – yapımlar yapmıştır, bunların bir kısmı ortaklık yapılan ülkelerde çekilmiştir. Bu ortaklık yapılan ülkeler bazen yakın, bazen uzak olabilir. Bu filmlerin bir kısmı ortaklık yapılan ülkelerde çekilebilir ve ortaklık yapılan veya filmin çekiminin (tamamen veya kısmen) yapıldığı ülke (veya şehir) isimleri filmlerde belirgin olarak yer alır. Tamamına yakını Almanya’da çekilen Almanya Acı Vatan (Gören / 1979), kısmen Almanya’nın ikinci vatan olduğunu belirtirken, Almanya’da çalışan işçilerin (özellikle kadın işçilerin) karşılaştıkları durumlara değiniyor. Almanya’daki işçilerimizin (mükerrer) gönül ilişkileri de Almanya’da Bir Türk Kızı’nda (Pekmezoğlu/ 1974) kendine konu ediniyordu. Zengin bir Alman kızı ile bir Türk işçisinin aşkı ise Almanya’lı Yarim’de (Aksoy / 1974) seyirciye ulaşacaktı. Ülkemizde bir seriye dönüşen Cilalı İbo filmleri kahramanı çeşitli maceralardan sonra Almanya’ya da gidecektir: Cilalı İbo Almanya’da (Seden / 1970).**** Turist Ömer ise 1966’da işçi olarak Almanya’ya gidecek ve Helga’ya aşık olacaktır: Turist Ömer Almanya’da (Saner / 1966). Bir Türk gazetecisinin Almanya’da başından geçenler ise Almanya Macerası’nı (Gözen / 1990) oluşturur. Ali Avaz, Almanya Avrat 40 bin Mark’da (1988) Almanya’yı ele alır. Almanya’da yaşayan Tevfik Başer, Türk oyuncularla Almanya’da bir kapalı mekânda (bir apartman dairesi) çektiği 40 m2 Almanya’da (1986) yabancılık ve kadınlık sorunlarını ele alır. Almanya’daki bir Türk ailesinin problemleri ise Berlin in Berlin’de (Çetin / 1992) Almanya’dan Berlin’e inilerek incelenir.

Şehirlere yöneliş devam eder: Dr. Alyanak’ın 1963’de çektiği Kezban’ı 1968’de yeniden çeken Aksoy, Kezban’ı 1970’de Roma’ya (Kezban Roma’da), 1971’de Paris’e (Kezban Paris’te) götürecektir. Sinema tarihinin en eski masallarından Bağdat Hırsızı, 1968’de Ertem Göreç tarafından bizde de çekilecektir: Bağdat Hırsızı. Aynı yıl Kan, dramına o yılların moda şarkısının adını verir: Bağdat Yolu (1968).

Yurtdışına çıkışlar başlayınca Seden de NewYork’a gider ve yıllar önce İstanbul’da çektiği Ne Şeker Şey’i (1962) New York’ta çeker: New Yorklu Kız (1971). NewYork sonraki yıllarda Mahsun Kırmızıgül’e set-lik yapacaktır: New York’ta Beş Minare (2010).

Hollywood bir sinema cenneti midir? Yılların tiyatrocusu Nihat Aybars, A. B. D.de bulunduğu yıllarda çektiği yarı belgesel yarı dramatik Hollywood Rüyası (1949 – 1956) tek sinema çalışması olarak kalır. Hollywood Kaçakları (M. Özer / 1996) ise sinema merakının çocuklardaki boyutlarını araştırır.

Maceranın sınırı yoktur, Tahran Macerası (İnanoğlu 1968) bir soygun öyküsünü Tahran macerasına dönüşür. Altın Çocuk (Ün / 1966) ile başlayan MİT ajanının öyküsü ikinci bölümde yanına eklenen bir kadın ajan ile birlikte Beyrut’ta devam eder: Altın Çocuk Beyrut’ta (Göreç / 1967). Altın Çocuk bir şehirde duracak bir ajan değildir, petrol casusları ile mücadelesinde Orta-Şark’ı dolaşacaktır: Orta-Şark Yanıyor (Davutoğlu / 1967). Turist Ömer, Almanya’dan sonra Arabistan’a gidecektir: Turist Ömer Arabistan’da (Saner / 1969). Arap yarım adasının alt ucuna inilince, bir zaman İmparatorluk toprakları arasında bulunan Yemen, gün gelir kaybedilen topraklar arasına girer, burada kalan kahramanların mücadelesi: Yemende Bir Avuç Türk (Y. Atadeniz / 1970), macera adamı Behçet, Cezayir’e kadar uzanır: Behçet Cezayir’de (Figenli / 1972), tekrar kuzeye çıkarsak Mısır’dan gelen bir gelinimiz olacaktır: Mısırdan Gelen Gelin (Seden / 1969).

Diziye dönüşen Murat Aslan’ın Maskeli Beşler’i Irak’a (Maskeli Beşler Irak’ta / 2006 ) ve Kıbrıs’a (Maskeli Beşler Kıbrıs / 2008) gidecekler. Aslan seyahatlerine güneye inerek devam eder ve siyah kıtaya ulaşır: Türkler Çıldırmış Olmalı (2009). Dizisi devam ederken ekibini koruyarak zaman zaman sinemada da kendine yer arayan Kurtlar Vadisi ülkemizin Güney Doğusuna yolculuklarını ihmâl etmeyecektir: Kurtlar Vadisi Irak (Akar / 2005), Kurtlar Vadisi Filistin (Şaşmaz / 2011).

Karaoğlan, Altaylardan gelen bir yiğit olarak, elinde kılıcı ile maceradan maceraya atılır, genç kızların kalbini çalar: Altay’dan Gelen Yiğit – Karaoğlan (Yalaz / 1965). Asya’daki Bizans İmparatorluğu günlerinde geçen bir macera destanında Baybars (!?!) ön plâna çıkacaktır: Asya’nın Tek Atlısı: Baybars (Kan / 1971). Asya’nın kahramanları bitmez: Asyalı Dişi Cengaver (Arıkan / 1969). Asya sırf tarihi bir bölge değildir, oradan uyuşturucu kaçakçılığı için İstanbul’a da gelinir: Asya Ejderi (Eldek / 1983).

1970 yılında Almanya’ya uğrayan Cilalı İbo yola devam eder A. B. D.ye ulaşır: Cilalı İbo Teksas Fatihi (Seden / 1970).

Not: Film isimlerinde kullanılan yer isimlerinden kalkarak -pek de gerçekçi olmayan- bir derleme yaptım. Bazı filmler için yapılan alıntılar Sn. Agâh Özgüç’ün Türk Filmleri Sözlüğü’ndendir, kaynak belirtilmemiş olsa da. Listeye alınmayan, gözümüzden kaçmış “yer” isimleri olabilir, zaten hepsini aldığımız gibi bir iddiamız hiç bir zaman olmadı.

—–

* Kimon Şarlo İstanbul’da: Yunanistan ile ortak yapılan bir filmdir. “Şarlo” rolünü Kimon Spathopulos isimli bir Yunanlı oyuncu oynamaktadır, filmin afişteki adı, “Kimon” Şarlo İstanbul’da – dır.

** Lamp, tam adı ile Victor Lamp. Karateciler İstanbul’da, Uzak – Doğu ülkeleri ile ortak yapılan bir filmdir, adı anılan yönetmenin yanında başkaca yabancı oyuncular da bulunmaktadır.

*** Kasımpaşalı > Kasımpaşalı Recep (Akıncı) aslında tek filmdir, uzun olduğu için iki bölüm olarak gösterime çıkarılmış, ikinci bölümde “Kasımpaşalı”ya “Recep” eklentisi yapılmıştır.

**** Cilalı İbo Almanya’da filmine bazı kaynaklarda Cilalı İbo Avrupa’da adıyla da rastlamak mümkün.

(10 Temmuz 2011)

Orhan Ünser

Eğitim Sistemine ve Otoriteye Karşı

Serseriler (Neds)
Yönetmen-Senaryo: Peter Mullan
Müzik: Craig Armstrong
Görüntü: Roman Osin
Oyuncular: Conor McCarron (John), Peter Mullan (Bay McGill), Greg Forrest (Çocuk John), Joe Szula (Benny), John Joe Hay (Fergie), Garry Lewis (Russell), Marianna Palka (Beth Teyze)
Yapım: Film4-Wild Bunch-UK Film (2010)

İskoç aktör – yönetmen Peter Mullan’ın “Serseriler” filmi, İskoçya’nın kayıp ve geleceksiz kuşaklarını gerçekçi bir dille anlatılıyor. Filmde konuşulan sokak İngilizcesi de anlamakta zorlanacaksınız.

Bu yılki San Sebastian Film Festivali’nde “En İyi Film” ödülünü kazanan 2010 yapımı “Neds – Serseriler”in hikâyesi, İskoçya’nın en büyük şehri Glasgow’da geçiyor. Britanya sineması, işsizlik ve kötü eğitim sistemiyle geleceksizlik üzerine sağlam filmler yapan bir sinema. Yönetmen Peter Mullan, bu sinemanın sağlam birikimiyle, hikâyesi 1970’lerde geçen çarpıcı bir geleceksizlik filmi yapıyor. Glasgow’un varoşlarında toplu konutlarda yaşayan eğitim çağındaki gençler ve çocukların çeteler kurup mahvoluşa gidişlerinin hikâyesi bu. Yoksulluk her tarafta hissediliyor. Öncelikle de okulda. Film, 1972 yılında, ilkokul öğrencilerinin ödül töreniyle başlıyor. Küçük John McGill, Canta tarafından tehdit ediliyor. John’un abisi Benny, bir çetenin içinde karizmatik bir lider. John, Canta’ya ders verdiriyor. Aslında John, çok çalışkan bir öğrenci. Okul katı disiplinli, öğretmenlerse despot. Öğretmenler, öğrencilerin en küçük hatasında avuçlarına kemerle vuruyorlar. Okulda, evde ve dışarıda sürekli şiddet var. Ned kelimesi, İskoçya’da, gerçekten serseri anlamıyla özdeşleşmiş bir kelime. Ned, “Non – Educated Delinquent”ten geliyor. “Eğitimli Olmayan Suçlu” gibi bir anlamı var. Aşağılayıcı, ayrımcı bir şey bu ve ayrıca anti-sosyal anlamına da geliyor. Filmi seyrederken hepsini fark ediyorsunuz. Bu kelimenin ilk kullanımı, İkinci Dünya Savaşı öncesine, ekonomik bulanımın olduğu yıllara kadar gidiyor. Kenar mahallelerdeki bu çeteler derimont ve spor elbiseler giyiniyorlar.

Yine de tek çıkış…

1959 doğumlu İskoç aktör, yönetmen ve senarist Mullan, 1998 yapımı “Orphans – Yetimler” filmiyle ilk filmini yönetti. 2002 yapımı “The Magdalene Sisters – Günahkâr Rahibeler”le beraber “Serseriler” onun sinema yönetmenliğinde üçüncü film. Oyuncu olarak, Ken Loach’un 1998 yapımı “My Name is Joe – Benim Adım Joe” çıkışı oldu. “Serseriler” filmi, yönetmenin kendi gençliğinden ilham almış. Mullan’ın bu filmi, eğitim sistemine ve bu sistemin şiddete yönelten otoriterliğine tepkili olsa da yine de elde çıkış için bir tek yol bu var. Filmin derinliğinde genç John üzerinden bunu anlıyorsunuz. John, okulun en çalışkan öğrencilerinden. Sürekli ders çalışıyor. Başka kitaplar okuyor. Ama, hemen yakınlarında dolaşan çetelerden ve şiddetten uzak kalamıyor. Hatta bu şiddet, annesini aşağılayan mutsuz ve sarhoş babasına bile yöneliyor. Lisede, orta sınıftan bir gencin arkadaşı olan John, arkadaşının annesi kendisinin nerede oturduğunu söyleyince bu arkadaşlık da sınıfsal farklılıktan pek uzun sürmüyor. Ardından kendini çeteler içinde buluyor John. Dermontunu giyiyor, ezeli rakip aşağı mahallenin gençleriyle ölümüne dövüşler yapılıyor. Filmde konuşulan sokak İngilizcesi de pek anlaşılamıyor. İngilizce hayli bozularak konuşulmuş filmde. Danny Boyle’un 1996 yapımı “Trainspotting” ve Ken Loach’un 2002 yapımı “Sweet Sixteen – Afili Delikanlı” filmlerinde de sokak İngilizcesi konuşuluyordu. Bütün bu filmler İskoçya’da geçtiğini de belirtelim. Bir de bu filmde inanılmaz küfürler var. Altyazı bile nokta nokta yazılmış. Ama bu konuşmalar filme gerçeklik katıyor. Filmin gerçeküstü finalindeki aslanlar acaba neyi simgeliyordu? Düşünmek gerek.

Mullan, bu filmi için geçmişinden ilham alsa da, Britanya sinemasında kayıp kuşaklar üzerine çarpıcı ve vurucu filmler var. İngiliz “Özgür Sinema”nın önemli yönetmenlerinden Tony Richardson’ın 1962 yapımı siyah – beyaz “The Loneliness of the Long Distance Runner – Uzun Mesafe Koşucusunun Yalnızlığı”, geleceksiz çocuklar üzerine en önemli filmlerindendi. Geleceksizlik ve yoksulluk üzerine derin bir film olan Ken Loach’un 1969 yapımı “Kes – Kerkenez” filmi de hemen akla geliyor. Elbette Lindsay Anderson’ın 1968 yapımı “If… – Eğer” filmi de eğitim sistemine kamera çeviren filmlerdendi. Britanya sineması, işsizlik, yoksulluk ve geleceksizlik üzerine sahici filmler ortaya koyan bir sinema. Bunda, bu sinemanın köklerinde, genlerinde olan belgeselcilik duygusunun güçlü olması var. Bu sinemaya boşuna tutkun değiliz. Filmin sinemaskop görüntülerine de övgü göndermeli. Alman kameraman Roman Osin, geniş açıyla yansıttığı mekânlarda bile kasvet duygusu yaşatıyor perdede. Hatta dış mekânlarda bile. Bulutlu gökyüzü, serpiştiren yağmur, ıslak sokaklar ve kanlı dövüşler. “Serseriler” filmi, sinemaseverlerce değer verilmeyi hak ediyor.

(Bu yazı 08 Temmuz 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

(08 Temmuz 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Hiçbir Şey Göründüğü Gibi Değildir

Kiracı (The Resident)
Yönetmen: Antti Jokinen
Senaryo: Robert Orr-Antti Jokinen
Müzik: John Ottman
Görüntü: Guillermo Navarro
Oyuncular: Hilary Swank (Juliet), Jeffrey Dean Morgan (Max), Lee Pace (Jack), Christopher Lee (August), Aunjanue Ellis (Sydney)
Yapım: Paramount-Icon-Hammer (2011)

Finli yönetmen Antti Jokinen’in “Kiracı”sı, zaman zaman gerilimi ve korkuyu üst noktaya çıkartan karanlık atmosferli bir film. Hilary Swank’in performansı da muhteşem.

Hastanenin acil servisinde çalışan doktor Juliet Devereau, New York’un Brooklyn bölgesinde kiralık ev ararken, bir mesaj alır ve o adrese gider. Dairenin tamiratını yapan Max’le ve büyükbabası August’la tanışan Juliet, kirası uygun bu daireye hemen taşınıyor. Max, gizemli ve içine kapalı bir insan. Dedesi de gizemli olsa da, sanki gözleriyle bir şeyler anlatmak istiyor. Başlarda her şey öyle iyi gidiyor ki. Max’in ilgisi, mutlu bir iş hayatı ve muhteşem New York. İnsan başka ne isteyebilir ki? Juliet’in bu dünyadaki tek mutsuzluğu, ayrıldığı kocası Jack. Ama, her şey böyle göründüğü gibi mutlu mesut mudur? Elbette, hiçbir şey göründüğü gibi değil. Juliet, karizmatik Max’le yakınlaştığı anda, yönetmen müzik klipçiliğinden gelme deneyimiyle bu ana kadar olan her şeyi geriye sararak seyirciye gözden kaçırdıklarını gösteriveriyor. Buna sinemada çarpıcı kurgu deniyor.

Çarpıcı iç mekânlar…

1968’de Finlandiya’nın kalabalık şehirlerinden olan Nurmijärvi’de doğan Finli yönetmen Antti Jokinen, televizyon dizileri ve belgeseller çekti çoğunlukla. Celine Dion ve Anastacia’ya müzik klipleri de yaptı. Amerika’da çektiği 2011 yapımı “The Resident – Kiracı”, yönetmenin ilk sinema filmi. Jokinen, apartmanı, özellikle Juliet’in dairesini Max’in zihinsel dışavurumu gibi inşa etmiş. Koridorlar ve duvarların arkası Max’in iç dünyası gibi. Bu filmin estetiği, hem dışavurumcu hem de gerçeküstücü. Juliet’in dairesi ve duvarların arkasındaki kasvetli ışık düzenlemeleri dışavumcu. Ama, pencereden yansıyan ve içeri düşen gölgeler gerçeküstücü. Filmin bazı kurgu denemeleri de gerçeküstücü estetikten besleniyor. Görüntünün hızla geriye sarılması gibi. Filmin Meksikalı kameramanı Guillermo Navarro da önemli. Guillermo del Toro’nun 2006 yapımı “El Laberinto del Fauno – Pan’ın Labirenti” filmindeki iç mekân çalışmaları hemen akla geliyor. Kameraman Navarro’nun, Quentin Tarantino’yla 1997’deki “Jackie Brown”, Shawn Levi’yle 2006’daki “Night at the Museum – Müzede Bir Gece” filmlerindeki iç mekân çalışmaları da hatırlanıyor. Navarro, Tarantino’nun dostu Meksikalı yönetmen Robert Rodriguez’le de birçok defa bir araya geldi bu sinema yolunda. John Ottman’ın da fonda duyulan müzikleri bu filmdeki gerilimi üst noktaya çıkartıyor. Sanki bu müzikler, Max’in zihninden dışarı çıkıyormuş gibi. Yönetmen Jokinen’in bu gerilim – korku filminde hikâyeyi anlatmak gereksiz. Çünkü, merak duygusu ve gerilim azalabilir. Psikopat bir kişiliği olduğu fark edilen Max’in geçmişinden bilinmeyenler de hikâyeye katkıda bulunuyor. Max’in zayıf kişilikli babası annesini öldürmüş. Max, kendindeki bu zayıf kişiliği babasından almış. Max, anti – sosyal bir insan. Kendini, iç dünyası gibi iç mekânlara hapsetmiş. Kadınsız ve de sevgisiz. Hasta büyükbabasına bakıyor. Filmi seyrederken, belki Zebercet aklınıza gelebilir. Ömer Kavur, Yusuf Atılgan’ın “Anayurt Oteli” romanını 1986’da etkileyici bir dille perdeye aktarmıştı. Zebercet, bu romanın / filmin özel şahsiyetlerindendi. Kanadalı Ermeni yönetmen Atom Egoyan’ın, İrlandalı yazar William Trevor’dan uyarladığı 1999 yapımı “Felicia’s Journey – Felicia’nın Yolculuğu” filmindeki Bob Hoskins’in canlandırdığı Joe Hilditch de Zebercet gibiydi. Zebercetler evrensel. Bu travmatik ve trajik filmin final bölümünün nefes kesici bir ölüm kalım savaşı olduğunu da belirtmeliyiz. Yönetmenin ortak senaryo yazdığı Robert Orr da, Patrick Tatopoulos’un 2009 yapımı “Underworld: Rise of the Lycans – Karanlıklar Ülkesi: Lycan’ların Yükselişi” filminin senaryo yazarlığıyla hatırlanıyor. Apartmandaki tüm iç mekânlar, New Mexico’daki film stüdyolarında kurulan setlerde çekilmiş. Ama, New York görüntüleri sahici.

(08 Temmuz 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Tom Hanks’ten Umutlu Film

Larry Crowne
Yönetmen: Tom Hanks
Senaryo: Nia Vardalos-Tom Hanks
Müzik: James Newton Howard
Görüntü: Philippe Rousselot
Oyuncular: Tom Hanks (Larry), Julia Roberts (Mercedes), Bryan Cranston (Dean), Gugu Mbatha-Raw (Talia), Pam Grier (Frances), Wilmer Valderrama (Dell), George Takei (Dr. Matsutani), Cedric the Entertainer (Lamar), Taraji P. Henson (B’Ella)
Yapım: Universal-Vendôme (2011)

İki defa Akademi’den oyuncu dalında Oscar kazanan Tom Hanks, “Larry Crowne” filminde ekonomik bunalımdaki Amerika’ya umut ve neşe veriyor.

Tom Hanks, 2011 yapımı “Larry Crowne” filmiyle ikinci yönetmenliğini yaşıyor. Larry Crowne, çalıştığı süpermarketin en çalışkan elemanlarından biri. Çalıştığı yer onu, çalışkan olmasına rağmen gerçeklerle yüzleştiriyor. Lise mezunu olan Larry, iş yerinin kurallarına göre üniversite mezunu olmayanlar terfi edemiyor. Terfi edemeyenlerin de bu iş yerinde şansı yok elbette. Ayrıldığı eşiyle ortak aldıkları evin tapusunu üzerine alabilmek için bankaya “mortgage”, yani konut kredisi olarak yüklüce borçlanmış. Ekonomik buhran geçiren Amerika’da iş arayan ama bulamayan Larry, üniversitede konuşma ve ekonomi dersleri almaya da başlıyor. Lik önce, çok benzin yakan arabasını garaja çekip eski eşya satan komşusu Lamar’dan motoscooter satın alıyor. Bu scooter hayatına renk de katıyor Larry’nin. Yeni insanlarla tanışıyor ve sıradan hayatı anlamlaşıyor. Üniversitede ilk önce Talia’yla dost oluyor. Neşeli ve aşk dolu Talia, onu scooter tutkunu çevresiyle tanıştırıyor. Hikâyenin diğer tarafındaysa profesör Mercedes Tainot var. Mercedes, şimdi işsiz Dean’la evli. Larry, Mercedes’in sınıfından ders alıyor. Mercedes, Dean’la mutsuz. İş arayan Dean, internette erotik kadın fotoğraflarıyla avunuyor. Dean, bir gece arabada Mercedes’e büyük göğüslü kadınlardan hoşlandığını itiraf ettiğinde bardaktaki su taşıyor ve birbirlerinden kopuyorlar. Mercedes, Dean’ın eşyalarını kapının önüne yığıyor. Sonra da Larry’yi fark ediyor ve yavaşça aralarında aşkın ateşi de yanmaya başlıyor.

Ekonomik sıkıntı hissediliyor…

Los Angeles’a bağlı Altadena’da geçen filmde, Larry üzerinden Amerika’daki ekonomik sıkıntılar da hissediliyor. Bununla beraber, bankaların toplumu aldattığına dair şüpheler de alttan alta filmde duyuluyor. Film, bu depresyona rağmen, neşesini ve umudunu seyirciye göndermeyi başarıyor. Filmde, özellikle ekonomi dersleri çok eğlenceli yansıtmış yönetmen Hanks. Dr. Matsutani’nin ders verme biçimi ve Larry’yle iletişimi çok keyifli. Mercedes’in dersleri de zaman zaman bu filme neşe katıyor. Öncelikle Larry’nin sınıfta anlattığı geçmişine dair hikâyeyle. Larry, donanmada yirmi yıl aşçılık yapmış ve dünyayı doyasıya dolaşmış. Evlenmiş. Eşiyle ortak ev almışlar. Çocuklarının olmasını hayal etmişler. Yıllarca denizlerde dolaşan Larry, belki de karanın ve evliliğin kurallarına uyum sağlayamamış hemen. Çalışkan ve girişken Larry, hayatının aşkına üniversitede ulaşıyor. Bu filme Talia, Lamar ve Steve karakterleri de zenginlik katmış. Birazcık, Julia Roberts’ın performansı düşükmüş gibi görünse de bir andan sonra toparlıyor. Filmdeki esprilerin iyi olduğunu belirtmeliyiz. Hanks, filminde Hollywood’un klâsik anlatımının dışına çıkmadan güvenli sularda dolaşmış. Filmin sıcak atmosferi, daha çok 1930’lardaki ve 1940’lardaki Frank Capra (1897 – 1991) filmlerinin ruhunun kıyılarında dolaşıyor yer yer. Belki de bundaki en önemli taraf, ekonomik durum. 1930’larda ekonomik buhran, 1940’larda savaş vardı. Amerikan toplumununa umut verilmeliydi. Capra, Amerikalılara ve “Amerikan rüya”sına hep inandı. Aktör – yönetmen Hanks, tıpkı Capra gibi Amerika’da politik olarak Demokratlar’ın çizgisine yakın bir sanatçı. Hanks, bu filmindeki umutla Obama’ya da desteğini sunuyor. Sinemaskop çekilmiş bu filmin öndeki ve sondaki jeneriklerindeki görsellik de seyirlik. Filmin kameramanı da dış mekân ustası Philippe Rousselot. 1956 doğumlu Hanks, Jonathan Demme’nin 1993 yapımı “Philadelphia” ve Robert Zemeckis’in 1994 yapımı “Forrest Gump” filmleriyle üst üste iki defa “En İyi Erkek Oyuncu” dalında Oscar kazanmıştı.

(08 Temmuz 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com