O Artık Aynı Kadın Değil / Kraliçe Zor Durumda

76. Berlin Film Festivali’nde ayakta alkışlanan Lance Hammer imzalı ‘Kraliçe Zor Durumda / Queen at Sea’* aile, akıl sağlığı ve cinsel rıza gibi meseleler üzerine kafa yoran, yürek parçalayıcı bir dram. Filmin ana karakterleri Martin (Tom Courtenay) ile Leslie’yi (Anna Calder-Marshall) kasvetli bir Londra sonbaharında, sırtları bize dönük, taş merdivenleri tırmanırken görüyoruz. Ahir ömürlerinde birbirlerine destek olan yaşlı çiftin iki katlı evlerinde sakin ve huzurlu bir düzenleri vardır. Bedenen sağlıklıdırlar gerçi, lakin Leslie’nin bunama sorunu ilişkilerini daha kırılgan hale getirmiştir.

18 yıllık bir geçmişi olan çiftimiz, ilk eşlerinin kaybının ardından geç yaşlarında bir klasik müzik konserinde tanışarak yollarını birleştirmiş, ikinci baharlarında buldukları güvenli birlikteliği, büyük ölçüde Martin’in enerjisi ve evi çekip çevirmesi sayesinde bugüne kadar ayakta tutabilmişlerdir. Rutin düzen bir sabah Leslie’nin Fransız asıllı ilk eşinden olma akademisyen kızının, annesi ile üvey babasını yatak odalarında seks yaparken yakalamasıyla bozulur. Amanda (Juliette Binoche) iyice ilerlemiş demans hastası olan annesinin kendi kararlarını alabilmek için gerekli zihinsel yetkinliğe sahip olmadığını, bu durumda yaşlı annesinin cinsel rıza ehliyeti olmadığını düşünmektedir. Eşinden ayrılmış, Newcastle’daki düzenini askıya alarak, biraz da annesine daha yakın olabilmek için bir süreliğine Londra’ya taşınmış, ergenlik sorunlarıyla boğuşan kızı Sarah (Florence Hunt) ile birlikte yaşayan Amanda, ilişki esnasında annesinin şaşkın bakışlarına tanık olduğunda, Martin’in teşebbüsünü bir ‘tecavüz’ olarak değerlendirir. Üvey babasının annesini çok sevdiğini kabul eder, ama daha önce de uyarmış olduğu gibi bu cinsel ilişki meselesi artık bitmelidir.

Amanda’nın durumu güvenlik kuvvetlerine bildirmesi biraz olsun Martin’i korkutmak içindir, ancak adli tıp muayenesinin ardından sosyal hizmet görevlilerinin devreye girmesiyle iş büyür. Martin ile Leslie’nin aynı yatak odasını paylaşmaları yasaklanır önce. Ardından, kocasının ileri yaşı da göz önünde bulundurularak yaşlı kadının bir bakım evine yerleştirilmesine karar verilir. Ancak, seçimler ve kararlar zorlaştıkça sonuçlar bir o kadar tatsızlaşacaktır. Kızının söylemi doğrultusunda Leslie’nin ‘artık aynı kadın olmadığı’ teşhisi doğrudur. Lakin hayatının bu döneminde ‘açlık, uyku ve seks’ gibi ilkel duyguları yaşayan Leslie ne istediğini ne istemediğini çok iyi bilir. Cinsel ilişkiyi çoğunlukla başlatan da O’dur. Amanda’nın ‘ben o yaşta bu arzular biter sanıyordum’ demesine karşılık Martin bunun aşk olduğunu ve cinsel ilişkileri sayesinde yaşlı kadının yaşama bağlandığını ve beynini kemiren ’korku’ya direndiğini savunur. Üvey kızının hayatlarını mahvetmesine, Leslie’nin bir bakım evinde tüm gün sallanarak tedirginlik içinde yaşamasına mani olmaya yaşlı adamın gücü yetecek midir?

Bekâr bir siyahi anne ile yeni yetme oğlunun Mississipipi Delta’sındaki ücra kasabada var olma mücadelesine odaklanan 2008 yapımı ilk uzun metrajı ‘Ballast’ ile radarımıza girmiş olan Amerikan bağımsızlarından Hammer, Sundance’te en iyi yönetmen olarak ödüllendirilişinin ardından girdiği uzun suskunluğunu böylesine yaman bir meseleyi beyazperdeye taşıyarak bozuyor. Yaşlı ebeveynlerimizin karşı karşıya olduğu demans ve Alzheimer trajedisine parmak basan yapım, hastalığın pençesindeki çaresiz birey adına hayatı kararları vermekten kimin sorumlu olacağını bu konuda eş, çocuklar yoksa bir sosyal kurumun mu söz sahibi olacağını tartışıyor. Bu konuda hassasiyetler toplumdan topluma farklılık arzediyor kuşkusuz. Amerikalı sinemacı insanı perişan edecek kadar üzücü bir durumu, duygusallığı büyük ölçüde dengeleyerek ele almış.

Kendi sorunlarıyla kolay başa çıkamayan depresif Amanda’da Binoche kariyerinin belki de en mesafeli, katı ancak bir o kadar etkileyici yorumunda parlıyor. Berlinale’den çifte ödülle dönen çiftimize gelince; 89 yaşında dinçliğini muhafaza eden, yine Berlinale’den ödüllü ’45 Yıl / 45 Years’den tam 11 sene sonra yine unutulmaz bir karaktere hayat veren Courtenay ile seksenine merdiven dayamış tiyatro kökenli Calder-Marshall’ın içimizi acıtan muazzam performanslarına şapka çıkarıyoruz.

Geçtiğimiz sezonun en iyi yapımlarından ‘Tren Düşleri’ndeki çalışmasıyla Oscar adayı olmuş Brezilya asıllı görüntü yönetmeni Adolpho Veloso’nun imzasını taşıyan puslu gri Londra’nın soluk ışığına, Bach, Beethoven, Schubert ve Brahms’ın incelikli piyano sonatları eşlik ediyor. Çağdaş İngiliz besteci Gavin Bryars’ın iki keman ve yaylılar dörtlüsü için yazmış olduğu ‘The Last Days’den tınılar ise Martin ile Leslie’nin bu limandan demir alacağı günün yaklaştığını haberliyor.

*02 Ekim’den itibaren sinemalarda gösterime girecektir.

(27 Eylül 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bir yanıt yazın