Sıcak bir yaz günü gözlerinizi kapatıp 1982 yazına ışınlanmak ister misiniz? David Robert Mitchell’in yönettiği ‘Oak Caddesi’nin Sonu / The End of Oak Street’ sıkı sinefillere bu olanağı sunuyor. Hele bu yaman filmi bir de çocukluk ya da ilk gençlik anılarınızı saklayan Kadıköy Sineması gibi bir mekânda izleme şansı bulmuşsanız.
‘Peşimizdeki Şeytan / It Follows’da (2014) korku – gerilim, ‘Gölün Altında / Under the Silver Lake’de (2018) David Lynchvari bir kara film illüzyonunun yapıtaşları ile oynamış ve bizleri mest etmiş olan Amerikalı sinemacı, pandemi döneminin ardından çektiği bu ilk filminde doğaüstü ile haşır neşir olmayı sürdürüyor. Üstadın memleketi Detroit’in küçük bir kasabasında yaşayan Platt ailesi banliyönün dışardan bakıldığında huzurlu ve sakin ortamında aile içi sorunlarla cebelleşmektedir. Gelir adaletsizliğini arttıran Reagan ekonomisinin hüküm sürdüğü dönemde Chrysler’deki işini kaybetmiş olan ailenin babası Greg Platt (Ewan McGregor) işsiz kaldığını gizleyerek ek gelir bahanesiyle geceleri pizza dağıtıcılığı yapmaktadır. Karısı Denise (Anne Hathaway) geceleri bodrumda yazdığı romanıyla yaşadığı rutinden çıkma gayretindedir. Kasabanın geleneksel şenlik faaliyetlerinden arta kalan zamanda aile huzursuzdur. Denise kocasının içki sorununun nüksetmesinden rahatsız, 13 yaşındaki Brian (Christian Convery) ile ablası Audrey (Maisy Stella) sürekli tartışan anne ve babalarının olası bir ayrılma kararı almasından endişe duymaktadır. Platt evindeki huzursuzluk bir gece aniden beliren ve evlerin içine sızan parlak ışık, perdeleri deli gibi sallayan rüzgârla bambaşka bir boyut kazanmak üzeredir.
Komşu bahçede bir gecede biten ve soyu 200 milyon yıl önce tükenmiş olan kırmızı çiçekli bitki (Pleuromeia) sadece ailenin değil tüm kasabanın başına gelecek olanların ilk habercisidir. Suyun, elektriğin ve tüm iletişim araçlarının stop ettiği o meşum sabah vakti bahçede önce gölgesi sonra kuyruğu beliren tarih öncesi dev yaratıklarla burun buruna gelen Platt ailesi için artık gündelik yaşamın sıkıntıları geride kalmış, amansız bir hayatta kalma süreci başlamıştır.
Ünlü gök bilimci ve astrobiyolog Carl Sagan’ın kitaplarıyla büyüyen bir kuşağın yıllarıdır 80’ler. Steven Spielberg’in 1977’de çektiği ‘Close Encounters of the Third Kind’ ve de ele aldığımız 1982 yazında sinema alemini sallamış ‘E.T.’ uzaylılarla olan ilişkileri 1950’li yılların aksine hümanist bir iyimserlikle ele almıştı. Dinozorların yeni dünya ile tanıştığı ‘Jurassic Park’ için ise 1993 yılını beklemek gerekecekti. Mitchell ustası Spielberg’in sakin ve huzurlu taşra atmosferini başlangıç fonu olarak filmine taşırken, daha eskilere gidiyor ve ‘Twilight Zone’ serisinin gizemli kara deliklerine uzanarak 1982’nin ahalisini milyonlarca yıl öncesine ışınlıyor.
Oak Caddesi dinozorların yaşam alanıdır artık. Yeni konuklar dev yaratıklar için kafası bacağı koparılıp tüketilecek besinlerdir yalnızca. Film bu noktada Spielberg sinemasının naif ve büyülü dünyasından son hızla bir kıyamet ortamına evriliyor. Lakin tehlikenin göbeğinde Mitchell kendine özgü mizahını eksik etmiyor. Etobur yaratıklar çitin ardındayken arabalarına binen bir ailenin küçük kızı huşu içinde ‘Taş Devri / The Flinstones’ dizisinin ana temasını mırıldanıyor; çiftleşen iki dev yaratığı farkeden Greg, bu dayanılmaz manzara önünde polaroid fotoğraf çektirmeyi ihmal etmiyor.
Evin içine sinsice dalan dev yılanın yarattığı gerilimin adım adım yükseldiği bölümde ya da tarih öncesi uçan yaratıkların saldırısında Hitchcock esini taşıyan tercihleri ve uzun planlarıyla iyi bir iş çıkarıyor Mitchell. ‘Alacakaranlık Kuşağı’nı andıran sürpriz finalinde, bir nevi J. K. Rowling mucizesiyle ‘Amerikan Rüyası’na katkıda bulunmayı da ihmal etmiyor.
(26 Ağustos 2026)
Ferhan Baran
ferhan@ferhanbaran.com







