Star da Olsa… Biz Kadınlar…

Dört ay önce, 23 Mart’ta, aramızdan ayrıldığından bu yana, İtalyanların ünlü oyuncusu Lucia Bosé’yle ilgili bir şeyler yazmak istiyordum. İspanya’da koronavirüsün ilk kurbanlarından biri olarak hayatını kaybettiğinde 89 yaşındaydı.

Adını duydunuz ya da duymadınız. Ben de onu ilk kez 1999’da Ferzan Özpetek’in “Harem Suare” filminde izledim. Diyecektim ki, yazıyı yazarken, çok eskilerde Lucia Bosé’nin bir filmini görmüş olduğumu fark ettim.

“Roma Ore 11”. 1952 yapımı, Giuseppe De Santis yönetmiş. Bizde 1958 yılında “Acı Lokma” adıyla gösterime girmiş. Acı Lokma” benim çocuk yaşlarda izlediğim ve hiç unutmadığım bir film aslında.

Gerçek olaydan yola çıkan “neorealist” film işsizliğin doğurduğu bir faciayı beyazperdeye taşıyor.

1951 yılı, ocak ayı. Roma’da sıradan bir sekreterlik işi için verilen gazete ilanına 200 kadın müracaat ediyor. Herkesle görüşmeye zaman yetmeyeceği ortaya çıkınca, kadınlar sıkış tepiş, itiş kakış binanın merdivenlerine hücum ediyorlar.

Acı Lokma (Roma Ore 11)

Yağmurlu bir gün. Küçük eski bir bina. Merdiven bu itişmeye dayanamayıp çöküyor. Kadınlar tuğlalar, toz yığınları, kopan parçalar arasında aşağıya yuvarlanıyorlar.

Lucia Bosé, filmin öyküsünü anlattığı beş kadından birini oynuyor. Bosé’yi hatırlamıyorum ama merdivendeki arbede, kadınların aşağıya düşmeleri ve hastanede öykülerini dile getirirken dramatik halleri hâlâ gözümün önünde.

İnsanın yüzünde aniden patlayan bir şamar gibi sersemletici, çarpıcı bir kadın Lucia Bosé. “Harem Suare” filminde beni de öyle çarptı işte.

Padişah İkinci Abdülhamit’e hediye edilen ve sarayda bir harem ağasına aşık olup, onunla tutkulu bir aşk yaşayan ve haremde ayakta kalmak için onunla beraber mücadele eden İtalyan asıllı cariye Safiye’nin yaşlılığını oynuyordu. Safiye’nin gençliğini oynayan da Belçikalı oyuncu Marie Gillain’di.

Filmin başında ve sonunda tren istasyonunda geçen kısacık bir rolü vardı Bosé’nin. Ama yetti. Filmin sonunda, aklımı da peşine takıp, trene binip gitti.

“Büyük rol küçük rol yoktur, iyi oyuncu kötü oyuncu vardır” derler. Bu önermenin sağlaması gibiydi.

Sonra 2006 yılında Lucia Bosé’yle İtalyan çizmesinin en güneyindeki Lecce kentinde 7. Avrupa Sinema Festivali’nde karşılaştım. Festivalin onur konuğuydu. Onu ilk gördüğümde festival izleyicilerinin de bulunduğu kabul salonunda bir sandalyede, gece mavisi şık takımı içinde dimdik oturuyordu. Laciverde boyalı kısa kesilmiş saçlarıyla müdanasız bir duruşu vardı. 75 yaşına rağmen bakmadan geçemiyordunuz.

Sinema dünyasında güzel kadın çok. Ama Bosé, anlatılanlara göre, kendisi güzelliğini umursamasa da, hayatı boyuncu “zamansız, sıradışı güzelliğe sahip” bir kadın oyuncu olarak tanımlanmış.

28 Ocak 1931 doğumlu. Milano’nun yoksul bir kesiminde doğup büyümüş. İkinci Dünya Savaşı’ndan yanmış yıkılmış harap olmuş olarak çıkan İtalya’da savaş sonrasında zaten yoksulluk, işsizlik, sefalet diz boyu.

1947 yılında Milano’da “Pasticceria Galli”* pastanesinde çalışırken, tesadüf sonucu katıldığı güzellik yarışmasında, 16 yaşında İtalya Güzeli seçiliyor. Aynı yarışmada, bir süre sonra sinemanın ünlü isimleri olacak Gina Lollobrigida (20) üçüncü, Bizans İmparatoriçesi Teodora rolüyle tanıyacağımız Gianna Maria Canale (20) ikinci ve Eleonara Rossi Drago (22) da dördüncü güzel seçiliyor ama evli olduğu için diskalifiye oluyor.*

Lucia Bosé daha pastanede çalıştığı sırada, ünlü yönetmen Luchino Visconti’nin dikkatini çekiyor. “Sen tam sinema için yaratılmışşın” değerlendirmesini yapan Visconti, Lucia’ya sinemaya yönelmesini tavsiye ediyor. Onu önce “Acı Pirinç” filminin yönetmeni Guiseppe de Santis’e, ardından da yönetmen Michelangelo Antonioni’ye yöneltiyor.

Visconti’nin kendisi ise Lucia’yla film değil tiyatro yapmak istiyor. Ama Lucia bir sağlık sorunu nedeniyle tiyatroda oynayamıyor.

Dino Rossi’nin çektiği kısa filmin ardından, Lucia Bosé 1950’de Roma’da setlere ayak basıyor ve o yıl ilk iki uzun metraj filmini çeviriyor.

Ünlü aktör Ralf Vallone ile kamera karşısına geçtiği “Non c’é Pace Tra Gli Ulivi” adlı ilk film onu tanıtıyor. Aynı yıl Michelangelo Antonioni’nin yönettiği, gerilimli aşk üçgenini konu alan “Cronaca di un Amore”yle büyük çıkış yakalıyor.

Massimo Girotti ile oynadığı bu kara filmde, Milano’nun yoksul mahallesinden gelen 19 yaşındaki Lucia Bosé, Milano yüksek sosyetesine mensup, yedi yıllık evli, 27 yaşındaki vamp kadını büyük başarıyla canlandırıyor.

1950 – 1955 yılları arasına, beş yıl içinde peşpeşe on dört film çekiyor. İtalyan sinemasında, gerçekliği, doğallığı, sosyal içeriği ön planda tutan, sosyal reformu savunan “neorealizm” akımının en çok aranan oyuncularından oluyor.

1954 yılının Aralık ayında, ünlü İspanyol oyuncu Javier Bardem’in dayısı Juan Antonio Bardem’in çekeceği “Bir Bisikletlinin Ölümü” filminde oynamak üzere İspanya’ya gidiyor. Ve daha Madrid Barajas havaalanına ayak bastığı an, (klişe de olsa yazacağım) kader ağlarını örüyor, çanlar Lucia Bosé için çalıyor.

İster tehlike çanları deyin, ister evlilik çanları!.

Lucia Bosé’yi karşılamak üzere havaalanına gelen filminin yapımcısı Manuel Goyanes, ne boğalar, ne de güreşçileriyle en ufak ilgisi ve bilgisi olmayan Bosé’yi, tesadüfen o sırada havaalanında bulunan, dünyada “El Cordobes” diye bilinen, ünlü matador ve uslanmaz Don Juan, Luis Miguel Dominguin ile tanıştırıyor.

Bir süre sonra Küba Büyükelçiliğinde verilen davette tekrar karşılaşıyorlar. Andrés Amoros’un “Luis Miguel Dominguin, Number One”* adlı kitabında anlattığına göre, davetten sonra grup halinde bir gece kulübüne gidiliyor. Ve orada dans ederken Dominguin, Lucia’ya sıkı kur yapmaya başlıyor.*

Ardından bir gece başbaşa yemeğe çıkıyorlar. Ama o gece Lucia’nın başağrısı tutuyor.

Geçen günlerde şimşekler çakıyor. Lucia ile Dominguin tutkulu, ateşli bir aşka yuvarlanıyorlar. Bir yıl önce ünlü yıldız Ava Gardner’le ilişkisi manşetlerden inmeyen Dominguin daha bir kere öpmeden Lucia Bosé’ye evlenme teklif ediyor.

01 Mart 1955’de Las Vegas’ta medeni nikâhla evleniyorlar. 19 Ekim 1955’de de dini nikâh yapıyorlar.

Bütün yapımcıların yönetmenlerin peşinde koştuğu, paylaşılamayan Lucia Bosé, böylece 24 yaşında, sinemada geleceğinin çok parlak olduğu bir dönemde aşk ve evliliği için herşeyi arkasında bırakıp İspanya’ya yerleşiyor. Üç çocuk doğuruyor.

13 yıllık evliliği boyunca Lucia’yla boğalar, arenalar ve o malûm çevreler arasında en küçük yakınlaşma olmuyor. Huylu huyundan vazgeçmez misali Dominguin’in yeniden çapkınlığa başlaması da tutkulu aşkın meyvesi olan bu evliliği karaya oturmaya götürüyor.

1967 yılında ayrılıyorlar. Bir yıl sonra 1968’de boşanıyorlar.

Dominguin’den boşanana kadar geçen yıllarda, biri Luis Bunuel’in yönetiminde olmak üzere sadece iki filmi gösterime giriyor Bosé’nin. O da 1956 yılında, yani evliliğinin hemen ertesinde.

1960’da kocası Dominguin ve Pablo Picasso’nun da yer aldığı, aile dostları Jean Cocteau’nun fantastik biyografi filmi “Le Testament d’Orphée”de anlatıcı görevi üstleniyor. Bir de 1966’da gerçekleşmeyen “Por los Caminos de Espana” adlı dizi projesi var.

Oysa, International Movie Data Base’de (IMDB) yayınlanan Lucia Bosé filmografisinde*, 1950 – 2013 yılları arası için, 58 film ve dizi adı sıralanıyor. Ama 13 yıllık evliliği boyunca sinema kariyerinin durumu işte bu, muhtemelen anlaşması daha önceden yapılmış iki film. O kadar.

Boşandıktan sonra İspanya ile İtalya arasında gidip geliyor Lucia Bosé. Evliliği süresince yaptığı gibi sanatçılara kol kanat germeye devam ediyor.

24 yaşında bıraktığı sinemaya, 37 yaşında geri dönüp, gönlünün çektiği, öyküsünü sevdiği, senaryosunu beğendiği filmlerde oynuyor.

Fellini’nin “Satyricon”unda (1969), akıldan çıkmayan tek bir sahnede görünüyor. Taviani Kardeşler’in “Sotto il segno di Scorpio”su (1969); Marguerite Duras’ın yazıp yönettiği “Nathalie Granger” (1972); Liliana Cavani’nin yazıp yönettiği “L’ospite”; Jeanne Moreau’nun ilk yönetmenlik denemesi, “Lumiére” (1976); Francesco Rosi’nin, Gabriel Garcia Marquez’in romanından uyarladığı “Kırmızı Pazartesi” ( 1987); Ferzan Özpetek’in, “Harem Suare”si (1999) ve Roberta Faenza’nın “I Viceré”si (2007), bu filmlerden birkaç tanesi.

Peki sinema dünyasında en çok arandıkları, istendikleri dönemde herşeyi arkalarında bırakıp gitmeye cesaret eden tek kadın oyuncu Lucia Bosé mi?

Hayır. Julie Christie de var. Isabelle Adjani de.

“Şiirsel güzelliğe sahip,” diye tarif etmiş Julie Christie’yi Al Pacino ve beraber oynamak istediği tek kadın oyuncu olduğunu söylemiş.*

Dünya sinemasının bir başka ünlü ismi Rod Steiger da dayanamamış, “Dr. Jivago” filminde birlikte oynadığı Christie’nin Warren Beatty için sinemadan uzaklaştığına inandığını belirterek, oysa kendisini çok daha fazla sanatına vermeliydi diye üzüntüsünü dile getirmiş.*

Bizim kuşağımız Julie Christie’ye aşıktı. Toptan, kadın erkek farkı göstermeksizin. David Lean’in, Çarlık Rusyası’nda Bolşevik Devrimi öncesinde başlayıp, Sovyet iktidarının sarsıntıları arasında süren imkânsız bir aşk öyküsü anlattığı 1965 yapımı “Dr Jivago” filmi 1968 yılı sonunda Türkiye’de sinemalarda gösterildiği sırada, çeşitli bahanelerle gidip gelip filmi tekrar izleyen arkadaşlarım oldu benim.

Ama Ömer Şerif’in oynadığı Doktor Jivago’nun umutsuz aşkı “Lara”yı canlandıran Julie Christie akıllardan çıkacak gibi değildi. Bizimle kaldı yıllarca.

14 Nisan 1940’da, o sırada hâlâ İngiliz sömürgesi olan Hindistan’da doğmuş Julie Christie. Eğitim çağına gelince aile memlekete yani İngiltere’ye gönderiyor onu.

Christie’nin niyeti “linguist” yani dil bilimci olmak. Yabancı dillere meraklı.

Ancak Fransızcasını ilerletmek için gittiği Paris’te sanatçıların bohem dünyasına çekiliyor. Oyuncu olmaya karar veriyor.

1960’larda gençliği havalara sıçratan Beatles, Rolling Stones gibi müzik gruplarıyla, Mary Quant’in mini etekle açtığı isyan bayrağıyla, dünyanın ilk süper modellerinden güzeller güzeli Jean Shrimpton ve gençliğin moda ikonu Twiggy’le, cinsel özgürlük ve nükleer silâh aleyhtarı gösterilerle fokur fokur kaynayan Londra’da, 1963 yılında gösterime giren “Yalancı Billy” filminde canlandırdığı özgür ruhlu, gönlüne göre yaşayan “Liz” karakteriyle “Yeni İngiliz Sineması”nın en önemli isimlerinden biri olarak kabûl görüyor Julie Christie.

Dirk Bogarde ve Laurence Harvey’le kamera karşısına geçtiği, zirveye çıkmak, zengin ve ünlü olmak için gözükara, herşeyi yapmaya hazır bir modeli oynadığı “Darling” filmiyle 1965 yılında 25 yaşında Oscar alıyor.

Bu iki filmle Julie Christie’yi zirveye taşıyan yönetmen John Schlesinger de, birçok yakın dostu gibi, “geleceğine zarar verecek” diye, Warren Beatty konusunda Christie’yi uyaranlardan. Mektup yazmış Julie Christie’ye.*

Sadece ona tutkun izleyicileri için değil, sinema dünyasının önde gelenleri için de işte bu kadar değerli bir oyuncu Christie.

Julie Christie ile “Hollywood prensi”* Warren Beatty 1966 yılında “Hür Doğanlar” filminin kraliyet gösterimi sırasında karşı karşıya geliyorlar. Gösterim sırasında onu göz hapsine alan Beatty, birkaç gün sonra Christie’yi çalıştığı “Petulia” filminin setinde ziyarete gidiyor.

Kaçınılmaz sonuç. İki yıl Hollywood’da herkesin bildiği sır olarak, gizli kapaklı sürüyor ilişkileri. 1968 yılında çift olarak açıkca ortaya çıkıyorlar.

Bu arada bir iki yıl önce Oscar almış olan 27 yaşındaki Christie, yağmur gibi yağan film tekliflerini elinin tersiyle itip, en parlak döneminde yedi yıl, Warren Beatty’nin peşinden kır köy, çiftlik çubuk, deniz sahil dolaşmaya başlıyor.

Çünkü “Bonny ve Clyde” filmiyle büyük başarı ve çok para kazanan Beatty’nin gönlü, bir süre ara verip doğada yaşamayı çekiyor. O arada bir süre de siyasete takılıyor.

O dönemde Christie’nin red ettiği rolleri üstlenen kadın oyuncuların çoğu da başta Oscar, çeşitli ödüllere aday oluyorlar.

1961 ile 2017 yılları arasında 54 film ve dizisi olan Julie Christie’nin Warren Beatty’le beraber olduğu yedi yılda kayda değer üç filmi var sadece.

Joseph Losey’in yönettiği, Alan Bates’le oynadığı “Arabulucu” (1971); Robert Altman’ın yönettiği Warren Beatty’le kamera karşısına geçtiği “McCabe & Mrs. Miller” (1971). Dauphne Du Maurier’in romanından uyarlanan Nicolas Roeg’in yönettiği, Donald Sutherland’le oynadığı “Karanlığın Gölgesinde” (1973).

Sonunda, Warren Beatty’nin kadın kız peşinde koşmasından yorulan, onunla bir evlilik ilişkisi içine girip çoluk çocuk sahibi olmak da istemeyen Julie Christie, bu beraberliğe 1973 yılında nokta koyuyor. Ama hep dost kalıyorlar.

Ardından Christie, alzheimer başlangıcı teşhisi konduğu için kendi isteğiyle bakım evine giren ve orada başka bir hastaya aşık olan kırk beş yıllık evli kadını oynadığı, Sarah Polley’in yönettiği “Away From Her” filmiyle 2008 yılında dördüncü kez Oscar’a aday oldu. Altın Küre dahil sayısız ödül aldı.

2011 yılında “Kız ve Kurt” filminde büyükanneyi bile oynadı.

Gelelim Isabelle Adjani’ye…

Siyah saçlar, koyu mavi gözler, porselen gibi pürüzsüz bir ten. Bence esoterik bir güzelliği var onun. Sanki başka bir boyuttan, başka dünyalardan gelmiş gibi.

Bazen de bana minik, naif bir mor menekşe demetini hatırlatır Isabelle Yasmin Adjani. Öyle büyüleyici ve esrarengiz.

27 Haziran 1955’de Paris’te doğuyor. Fransa’da göçmen mahallesinde büyüyor. Annesi Alman, Bavyeralı. Babası Cezayirli. Göçmen olmanın sıkıntılarını yaşamış bir aileden geliyor. Sosyal sorunlara, adaletsizliklere duyarlı bir kadın.

İlk filmini on dört yaşında çekiyor. Ardından “Adele H’nin Öyküsü” filmiyle daha yirmi yaşında Oscar’a aday oluyor. 22 yaşında “Time” dergisinin Avrupa baskısının kapağına çıkıyor. 1970 – 2018 yılları arasında rol aldığı film ve dizi sayısı 51.*

Büyük Britanya’nın ünlü oyuncusu Daniel Day-Lewis 1989 yılında hayatına girmeden önce, Isabelle Adjani 1988’de gösterime giren “Camille Claudel – Bir Kadın” filmiyle ikinci kez Oscar’a, yanısıra Altın Küre’ye aday oluyor. Berlinde Altın Ayı, Fransa’da César ödülü alıyor.

Daniel Day-Lewis’le beraber olduğu 1989 – 1993 yıllarının arası bir boşluk. Bu yıllar mesleki açıdan yok hükmünde. Neredeyse setlere uğramamış Adjani.

Daniel Day-Lewis onu bırakıp gittikten sonra -bunun bir faks göndererek olduğu iddiası var*- Adjani muhteşem bir geri dönüşle, “Kraliçe Margot” filmiyle 1995 yılında bir César ödülü daha alıyor. Toplam beş César ödülü var ve bu bir rekor. Adjani o sırada yedi aylık hamile olduğu için ödülünü Alain Delon alıyor onun adına.

Bebeğin babası Daniel Day-Lewis ise, doğumun ertesinde bir kez gelip gördükten sonra, bir bebeği olduğunu bi zahmet iki yıl sonra hatırlıyor.

Yönetmen Rebecca Miller’le evlenip, ünlü oyun yazarı Arthur Miller’e damat olup, Amerikan entellektüel kesiminin güçlü klanı Miller sülalesine intisap etmiş zaten.

Ben bu Daniel Day-Lewis’i oldum olası sevemedim. Bunun Isabelle Adjani’yle de, bebekle de bir ilgisi yok.

Sinema, sanat ve şiir geleneği güçlü bir aileden geliyor Daniel Day-Lewis. Evet, iyi eğitim almış, Evet, iyi oyuncu, hem tiyatro hem sinemada. Çok önemli değerli filmleri var.

Başta “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”, “Manzaralı Oda”, “Masumiyet Çağı”, “Babam İçin”, “Benim Güzel Çamaşırhanem”, “Newyork Çeteleri”, “Lincoln” ve dahası sevdiğim filmlerdir.

Ama bana hep bir maske arkasından bakıyormuş gibi gelir Daniel Day-Lewis. Gülerken, gülümserken bile. Bugüne kadar ondan bir samimiyet ya da sıcaklık duygusu almayı başaramadım ben.

Isabelle Adjani de ona iyi dileklerini yollayıp yürüyüp gitmiş yoluna. Ortak bir çocukları var ne de olsa.

Adjani, kendi ifadesine göre, film çevirmediği zaman ortada olmaktan fazla hoşlanmayan, kendi dünyasında, galalardan davetlerden uzak yaşamayı tercih eden bir oyuncu.

Yani sinemanın eski divaları gibi, son derece güzel ve ulaşılmaz. Gerçek bir star.

Lucia Bosé, Julie Christie, Isabelle Adjani. Dünya çapında üç harika kadın oyuncu.

Farklı farklı dönemlerin, farklı farklı zamanların, farklı farklı ülkelerin yıldızları.

Güzellikse güzellik, yetenekse yetenek, zekâysa zekâ, karizmaysa karizma. Ve izleyiciyi beyazperdeden mıknatıs gibi kendine çeken müthiş bir elektrik gücü ve manyetizma.

Ne var ki, bir gün, sinema kariyerlerinin en verimli, başarı merdivenlerini en hızla tırmandıkları, herşeyin önlerine serildiği bir dönemde, yani 20’li yaşlarıyla, 30’lu yaşları arasında aşık olup, hiç düşünmeden, hiç tereddüt etmeden, değer mi değmez mi demeden, herşeyi bırakıp, arkalarını dönüp sevdikleri adamın peşinden giden, biri beş, biri yedi, biri on iki yıl, o adamın hayatını yaşayan üç gencecik kadın.

Üstelik de, bırakın 50’li, 60’lı, 80’li yılları, bugün bile kadın oyuncuların kırk yaşına geldikten sonra iyi roller bulmakta çok zorlandıkları, hatta bunun için kampanyalar yürüttükleri çok rekabetçi bir sektörde.

Biraz daha düşünsem, kolaylıkla üç beş kadın oyuncu adı daha bulurum. Ama ne kadar beynimi zorlasam da, sevdiği kadın için herşeyi arkada bırakıp, kariyerini hiçe sayan, kısa bir dönem için bile olsa, sevdiği kadının hayatını yaşayan bir erkek oyuncu adı aklıma gelmedi. Olduğunu da sanmıyorum zaten.

Yanlış anlaşılmasın. Bir taraf iyi, diğer taraf kötü. Biri yanlış diğeri doğru gibi bir değerlendirmem yok. Neyin doğru, neyin yanlış olduğu konusunda belirlenmiş bir yargım da yok. Zaten bu konuda da, her konuda olduğu gibi, kısa, kestirmeci ve kesinlemeci değerlendirmeler yapılabileceği kanısında değilim.

Benimki iki cinsin, iki türün yani kadın ve erkeğin birbirinden ne kadar farklı oldukları, hayata ne kadar farklı baktıkları yolunda bir gözlem, bir saptama.

“Erkekler Mars’tan, Kadınlar Venüs’ten” diyorlar ya. O misal işte.

Gönüllerine göre yaşayan, akıllarına göre takılan, seçimleri olan, başına buyruk kadınlar, Lucia Bosé, Julie Christie ve Isabelle Adjani.

Ancak artıları olduğu kadar, eksileri de var bunun.

Elini ayağını titreten, yüreğini yakan, seni sersemlemiş bir kuşa çeviren dolu dolu heyecan, tutku. Epey neşe, sevinç, kahkaha. Epey de hüzün, keder ve gözyaşı.

Ama gerçek hayatlar, sevinciyle kederiyle, böyle yaşanıyor işte.

Boşuna demiyor uzmanlar, “Her seçim bir vazgeçiştir,” diye.

Kaynakça:

(31 Temmuz 2020)

Çiğdem Kömürcüoğlu

“Star da Olsa… Biz Kadınlar…” üzerine 2 yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir