Tonguç Yaşar’ı Kaybettik

Karikatürist ve çizgi film yönetmeni Tonguç Yaşar, 17 Aralık 2019 Salı günü hayatını kaybetti. Yaşar’ın ilk karikatürü 1952 yılında Hür Adam Dergisi’nde yayınlandı. Karikatürün yanı sıra çizgi film çalışmaları yaptı. Yaşar’ın Sezer Tansuğ ile birlikte yaptığı Amentü Gemisi Nasıl Yürüdü? adlı kısa film sinemamızın öncü animasyon filmi olarak biliniyor. Film, 1973 yılında katıldığı Amentü Gemisi Nasıl Yürüdü? nde ön elemeyi geçerek gösterime hak kazanan ilk Türk çizgi filmi oldu. Tonguç Yaşar’ın cenazesi, 18 Aralık 2019 Çarşamba günü Florya Basınköy Camii’nde kılınacak öğle namazını müteakip toprağa verilecek. Merhuma tanrıdan rahmet, kederli ailesine sabırlar dileriz.

Costa Gavras ve Politik Gerilim Sineması

Geçen hafta, ön sözünü kaleme alma onuruna eriştiğim, kaçırılmaması gereken bir kitap yayınlandı. Sinema ve politika ilişkisine kafa yoran okuyucunun ilgisini bekleyen, Ayrıntı Yayınları tarafından basılan eser, İpek Elif Atayman imzasını taşıyor. Bu yazıda, kaleme aldığım sunuşun bir bölümünü sizlerle paylaşmak istedim:

Siyasal Sinemanın Gelişimi

60’lar, bir örneğine Sessiz Sinema’nın olgunluk döneminde rastlayabileceğimiz yeni bir kültürel dışavurumun en kitlesel araçlarından biri olarak yansıdı Yedinci Sanat’a… Avangartların, dışavurumcuların, devrim sinemasının sihirli dokunuşlarına benzer biçimde, Soğuk Savaş’ın hüküm sürdüğü 50’li yılların krizde olan Hollywood’undan bağımsız olarak gelişen bu dönem, pek çok deneysel ve yürekli sinemacıyı bizlere tanıttı.

Yeni Dalga’nın bohem eleştirmenlerinin filmleri, en çok da biçimsel duruşlarıyla bambaşka bir çağın kapısına dayanmışlardı. Antonioni’nin orta / üst sınıfın riyakârlığını teşhir eden ünlü üçlemesi, sinemasal anlatımın yeni olanaklarına işaret ediyordu. Satyajit Ray’in Yeni Gerçekçilik’ten aldığı ilham, Üçüncü Dünya’ya umut aşılıyordu. Bu, Ritwik Ghatak’tan Glauber Rocha’ya, Solanas’tan Yılmaz Güney’e açılan bir kapıydı aynı zamanda. Halkaya eklemlenen ve entelektüel çevreleri çokça etkileyen Godard’ın “merdiven altı” üretimleri ve İngiliz Özgür Sineması’na paralel biçimde, temelleri 60 ortalarında atılan ve doruk noktasına John Schlesinger’ın “Geceyarısı Kovboyu” ile ulaşan Hollywood yapımları da bu gelişmelerden bağımsız düşünülemezdi. Beyazperde, kısa bir süreliğine de olsa, “gerçekçi olup imkânsızı isteyen” ve başka türlü bir şeyin varlığına inanan kuşaklarındı artık!

Brecht’in İzinde

Bütün bu tarihsel birikimin ardından gündeme gelen Costa Gavras sineması, 70’li yıllarda birkaç nedenden dolayı “politik film” geleneğinin önemli bir parçasına dönüştü. “Ölümsüz”den “İtiraf”a, “Sıkıyönetim”den “Kayıp”a, “Müzik Kutusu”ndan “Amen”e uzanan bir çizgide seyreden bu filmler, bir yandan ana akım sinema formlarıyla uyum içinde görünürken, diğer taraftan da Batı anlatı geleneğinde var olan “rahatlatıcı” etkiyi bozma, seyirciye çığırından çıkmış bir dünyada yaşadığını hatırlatma gibi önemli bir işlev üstlendiler. Popüler anlatımın bütün araçlarıyla popüler olmayan bir sinemanın sınırlarını yokladığı da öne sürülebilecek Costa Gavras sineması, tam da Brecht’in işaret ettiği gibi, “hayatı olmasa da, onu değiştirmeye soyunanları değiştirmeyi hedefleyen” bir yaklaşımın izlerini taşıdı.

Veysel Hoca’ya Selam!

Daha bağımsız bir çizgide ilerleyen filmlerden, Hollywood yıllarında, Sidney Lumet – Arthur Penn ekolünün devamı olarak ele alınabilecek eserlerine dek, ele aldığı konuları “olmayan ülke” imgesi eşliğinde değerlendiren yönetmen, benzer filmlerde görülen iktidarlara has güç ve tahakküm uygulamalarının bireylere indirgenmesi sığlığına pek düşmemiştir. Sistemin fizikileştiği yeri; fiziki şiddeti, ideolojik aygıtlar eliyle yalan üretimini betimlediği filmlerinde, öldürücü darbeyi indiren bireyi devlet mekanizmasından ayrı düşünmemiştir. Bu durum onu, Hollywood’un 60’lardaki radikal yönetmenlerinden ve on yıl sonrasının, kulaklarımıza “devletin ne derece güçlü olduğunu” fısıldayan paranoya sinemacılarından daha doğru bir noktada durduğunu kanıtlar niteliktedir. Veysel Atayman’ın, Modern Zamanlar Dergisi’nin “Politik Sinema” sayısında işaret ettiği gibi, “Gavras, reel politikanın ihtiyaçlarının hizmetçileri, uygulayıcıları olan ve olmamaya direnen ‘kişilikler’ üzerinden politik angajmanlı ve gerilimli trajikomik ürünler vermiştir. Onun kişileri, Horkheimer’in, Fromm’un ya da Adorno’nun tanımlamaya çalıştıkları ‘otoritaryen kişiliğe’ eklemlenebilecek bir cevap gibidir. Burada bir parantez de açmak gerekir. Sistemin uygulayıcıları ile buna direnenleri karşı karşıya Costa Gavras’ın, bireyi, politik ekonominin bağlamı içinde görmesi” son derece anlamlıdır.

Gerçek Bir Kaynak Eser

Ortalığın “tarihin sonu” tezleriyle iyice bulanık hale getirildiği, yeni dönemin “popüler” ya da “sanatsal” sinemasının sisteme yedeklenmeyi şiar edindiği bir ortamda, “politik sinema” ve Gavras’ın üretimlerini yeniden tartışmaya açma fikrini heyecan verici bulduğumu belirtmeliyim. Yönetmenin, tahmin edilebilir koşullarda, filmlerin, sistemin ekonomik araçlarının doğrudan ya da dolaylı desteğiyle gerçekleşmek zorunda olduğu gerçeği bir yana, dağıtım ağının ve pazar ekonomisinin içinde hareket etmesine karşın elde ettiği sonucun irdelenmesi, günümüz sinemacıları açısından elzem görünüyor. Özellikle de sınırları önceden belirlenmiş bir dünyada, sistemle ne derece barışık olduğu tartışmalı, etik bir tavra sahip üretimlerden söz ediyorsak…

Birçoğumuz gibi duayenimiz, sinema ve felsefe yazınımızın önemli kalemi Veysel Atayman’dan aldığı ilhamla yola çıkan İpek Elif’in, bir önsözün sınırları içinde kısaca özetlemeye çalıştığımız nedenlerden dolayı, alanında referans olacak bir esere imza attığını söyleyebiliriz. Costa Gavras merkezli çalışmasına, çok doğru bir kararla “sinema” ve “politika” kavramlarını tartışmaya açarak başlayan yazarın, özellikle politik film türünü tanımlama çabalarını masaya yatırmasının son derece anlamlı olduğunu ve bu yaklaşımının sinema yazınımız açısından da büyük bir zenginliğe işaret ettiğini vurgulayalım. Benzer biçimde, politik filmin tarihine ilişkin tezlerin, Yeni Gerçekçilik’ten Ken Loach’a uzanan bir çizgide ve akıcı bir üslupla özetlenmesinin, eserin temel bir kaynak olma özelliğini güçlendirdiğinin de altını çizelim.

“Politik filmler değil, politik yöntemlerle filmler yapmalıyız” diyen Godard’ı ve Cinema Novo’yu “halkının sefaletinin farkına varması yolunda bir evrim” olarak nitelendiren Glauber Rocha’yı akıldan çıkarmadan, tüm olumsuz koşullara karşın yeni bir sinemanın mümkün olduğuna inançla, sevgili İpek Elif’i kutluyorum.

(23 Aralık 2019)

Tuncer Çetinkaya
ModernZamanlar Sinema Dergisi Editörü
m_zamanlar@hotmail.com

Alev Alev Bir Aşkın Hikâyesi

‘Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi / Portrait de la Jeune Fille en Feu’ sinemada yapılmış en etkileyici aşk filmlerinden biri. Üstelik yalnızca derin bir tutkunun öyküsü olarak kalmayıp, özgürlük ve kadın hakları manifestosuna dönüşen eşsiz bir görsel deneyim.

17. yüzyılın son yarısında geçiyor hikâye. Mütevazi atölyesinde çalışmalarını sürdüren ressam Marianne, genç öğrencilerinin bulup ortaya çıkardığı etekleri alev almış bir kadını betimleyen tablosunun öyküsünü öğrenmek istediklerinde, onlara resmin tutkulu serüvenini anlatmaya başlıyor. Ölmüş ablasının yerine Milanolu bir soyluyla evlenmek üzere manastırdan yeni çıkmış Héloïse’in portresi sipariş edilmiştir ona. Ancak Marianne bu portreyi, modelinden habersiz çizmelidir. Zira, tanımadığı bir erkekle evlenme fikrini reddeden genç kızın, damat adayına gönderilecek olan düğün resmi için modellik etmeye hiç niyeti yoktur.

Hüzünlü ve mutsuzdur Héloïse. Daha adil ve özgür olarak yorumladığı manastırdaki hayatından, hiç tanımadığı bir erkeğin evine yollanmak üzere çekip alınmıştır. Ona yazdığı son mektuptan anladığımız üzere, kendisine biçilmiş kadere isyan ederek intihar eden ablasının dramı öfkesini büyütmüştür. Çetin bir deniz yolculuğundan sonra Britanya kıyılarına yakın bir adadaki malikaneye ulaşan Marianne’ı zorlu bir görev beklemektedir. Önce bir refakatçi olarak karşısına çıkar genç kızın. Onun bakışlarını, davranışlarını gözlemleyerek, zihninde biriktirdikleriyle portresini tasarlamaya koyulur. Bu beklenmedik buluşma, sessizce başlayan bu karşılıklı alışveriş iki kadının arasında bir yakınlaşmanın tohumlarını atacaktır.

Kırklı yaşlarının başındaki kadın yönetmen Céline Sciamma imzalı yapıt hakkında bu kısa girişin filmi anlatmakta çok yetersiz kaldığını belirtmek isterim. Son derece ekonomik, mükemmel kaleme alınmış ve Cannes Film Festivali’nden ödüllü senaryosundan söz edelim önce. Kendi deyişiyle, ‘bildik erkek bakışının ötesinde’, geleneksele her adımda yüz çeviren bir aşk hikâyesi anlatıyor Fransız sinemacı. İki kadının birlikteliği ve karşılıklı çekimlerinde, sınıf farklılığı, itaat ya da şehvet değil ön plana olan. Sanatsal duyarlık ve çok daha önemlisi, özgürlük tutkusu üzerinden gelişiyor aşk. Resmi çizilerek bir erkeğe pazarlanma fikrine isyan ediyor Héloïse. Onun özgürlük arayışıyla empati kuruyor Marianne. Öyle ya, sırf kadın olduğu için dönemin diğer kadın ressamları gibi onun da önü kesilmemiş midir. Babasının ticaret işini devam ettirerek ve evlenmeyi reddederek hükümran erkek dünyasında ayakta kalmayı seçişi Héloïse’i heyecanlandırmaya yetmiştir. Ancak o dönem için imkansız bir aşktır bu. Bunu onlar gibi bizler de çok iyi biliriz. Ancak, Romantik Çağ’ın şafağında, dalgalarla dövülen kıyılarda, sarp yamaçlarda yaratılmış bu küçücük özgür evrende, kısa bir süre için de olsa alev alev bir sevda yaşanır. Orpheus ile Euridice’nin mitolojik aşkına benzer bir biçimde, sonsuza dek genç ve diri hatırası kalır gönüllerde.

Sciamma’nın mum ışığıyla aydınlanan bir dünyanın dinginliğinde anlattığı ve erkek karakterlere bilinçli olarak yer vermediği hikâyesinde, bakışlar ve renkler ön plandadır. Yüzyıllar boyu gözardı edilen kadın ressamların tablolarına dönüşen, Claire Mathon imzalı planlarla büyüleniriz. Ve müzik bu derin tutkuyu sarıp sarmalar. Finaldeki üç dakikalık unutulmaz plan sekansa eşlik eden Vivaldi ‘Mevsimler’in fırtına bölümü bu büyük sevdanın ezgisi haline dönüşür.

Oya gibi işlenmiş her sahnesinin bir tabloya dönüştüğü eşsiz bir başyapıt ‘Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi’. İmkansız olanın bu benzersiz şiirini mutlaka sinemada izleyin. İmkanınız varsa Kadıköy Sineması’nın geniş perdesi ve kusursuz projeksiyonunu deneyimleyin.

(23 Aralık 2019)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Top Gun: Maverick

Joseph Kosinski’nin yönettiği ve Tom Cruise, Jennifer Connelly, Miles Teller ile Val Kilmer’ın oynadığı Top Gun: Maverick, 25 Aralık 2020’de UIP Filmcilik dağıtımıyla UIP Filmcilik tarafından vizyona çıkarılıyor.
Donanmanın en iyi pilotlarından biri olan Pete “Maverick” Mitchell, 30 yıllık hizmetten sonra kendisini yere bağlayacak olan terfiden kaçar. Kendisini Top Gun mezunlarından oluşan bir müfrezeyi o güne kadar hiçbir pilotun görmediği özel bir görev için eğitirken bulur. Geçmişinden gelen anılarla karşı karşıya kalan Maverick, en büyük korkularıyla yüzleşmek ve büyük bir fedakarlık yapmasını gerektiren bir göreve gitmek zorunda kalır.

  • Basın Bülteni
  • Fotoğraflar
  • Web Sitesi
  • Fragman: 1 / 2 / 3 / 4
  • IMDb

Top Gun: Maverick yazısına devam et

Türk – Rus Sinema Sektörleri Paneli ile Profesyoneller Bir Araya Geliyor

22. Randevu İstanbul Uluslararası Film Festivali bu yıl Rus ve Türk sineması arasında ortak yapım, dağıtım işbirliği olanakları yaratmak amacıyla sinema profesyonellerini buluşturacak. İki ülkenin sinemacılarının Rus ve Türk   Sinema Sektörlerinin güncel durumu hakkında konuya hâkim isimler vasıtasıyla genel bilgilerini güncellemeleri, ortak yapım, dağıtım ve sektörel iş birliği imkânları, gelecek vizyonları hakkında geniş bilgi sahibi olmaları için 20 Aralık 2019 Cuma günü 14:00 – 16:00 saatleri arasında İstanbul Üniversitesi iş birliği ile İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü Binası Doktora Salonu’nda Türk – Rus Sinema Sektörleri Paneli düzenlenecek.

Türk – Rus Sinema Sektörleri Paneli ile Profesyoneller Bir Araya Geliyor yazısına devam et

Eltilerin Savaşı’nın Yeni Teaser’ı Yayınlandı

Gupse Özay, Merve Dizdar, Ferit Aktuğ ve Uraz Kaygılaroğlu’nun başrolde oynadığı, Onur Bilgetay’ın yönettiği Eltilerin Savaşı filmi 31 Ocak’ta vizyona girmeye hazırlanıyor. Filmin yeni teaser’ı, iki kardeş olan Selim ve Fatih’in, eltilerin savaş rüzgârına kapılma hikâyesini anlatıyor. Filmde, Sultan ve Gizem’in sosyal medya düşkünlükleri, aile kurarken yaşadıkları ilginç olayların Selim ve Fatih’i nasıl etkiledikleri, eğlenceli bir dille ele alınıyor. İki elti arasındaki tatlı ve eğlenceli rekabetin, dillere pelesenk olacak replikler ve şarkılarla beyazperdeye yansıdığı film, sosyal medyanın günlük hayata kattığı renkleri de kahkaha dolu bir senaryoyla izleyiciye aktarıyor.

  • Basın Bülteni
  • Teaser’ı izlemek için tıklayınız.
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.

2. Uluslararası Dostluk Kısa Film Festivali’nin Ödülleri Sahiplerini Buldu

2. Uluslararası Dostluk Kısa Film Festivali’nde birincilik ödülünü Tahsin Özmen’in Pantor filmi kazanırken, ikincilik ödülü Shahram Maslakhi’nin Piece Cemetery 85 filmine, üçüncülük ödülü ise Onur Yağız’ın Toprak filmine verildi. Festivalde bu yıl ilk kez verilen Kızılay Dostluk Ödülü İran’dan Lida Fazlı’nın Bu Taraf ve Karşı Taraf (This Side, Other Side) filmine, Teknik Destek Ödülü ise Fono Film tarafından, Türkiye’den Yılmaz Özdil’in Ağır Yük (Bare Giran) filmine verildi.

2. Uluslararası Dostluk Kısa Film Festivali’nin Ödülleri Sahiplerini Buldu yazısına devam et

Gezici Festival, 25. Yolculuğunun Sonuna Geldi

Ankara Sinema Derneği’nin, T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediği 25. Gezici Festival, 29 Kasım’da Ankara’dan başlayıp, Sinop’la devam eden yolculuğunu 12 Aralık’ta Kastamonu’da tamamladı. 14 gün süren yolculukta Gezici Festival kervanına katılan binlerce sinemasever, yılın önemli filmlerini ve sinemanın klâsiklerini beyazperdede izledi; sunum ve söyleşilerde film ekipleri ve sinema yazarlarıyla filmler üzerine konuştular.

Gezici Festival, 25. Yolculuğunun Sonuna Geldi yazısına devam et