Bir Dâhiden İki Bilimkurgu: Kubrick

Amerikalı Stanley Kubrick’in üstünde daima düşünülen, keşifler yapılan iki bilimkurgusu “2001: Uzay Yolu Macerası” ve “Otomatik Portakal” filmlerini sinemayı sanat olarak görenlere göndermek istedik.

Bir Yahudi ailenin çocuğu olan Stanley Kubrick, New York’un Bronx bölgesinde 26 Temmuz 1928’de doğdu. Fotoğrafçılığa tutuldu. Fotoğraf tutkusu, sinemasına teknik anlamda önemli katkılar sağladı. Kısa filmler ve belgeseller çekti. 1953’te, kendi imkânlarıyla “Fear and Desire-Ölüm ve İstek” adındaki ilk uzun filmini çekti. 1955’te kara film “Killer’s Kiss-Katilin Busesi”, 1956’da soygun filmi “The Killing-Son Darbe” ve 1957’de 1. Dünya Savaşı filmi “Paths of Glory-Zafer Yolları” filmlerini peş peşe çekti. Hepsi siyah-beyaz olan bu filmler şimdi sinema tarihinin mücevherleri olarak değerlendiriliyor. 1960’ta renkli ve sinemaskop “Spartacus-Spartaküs” filmini yaptı. Sonra ardı ardına iki siyah-beyaz filmini çekti. İlki, 1961 yapımı “Lolita” filmiydi. Bu filmden sonra İngiltere’ye taşındı ve ölene kadar bu ülkede film çekti. 1964’te Peter Sellers’ı oynattığı “Strange Love or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb-Dr. Garipaşk” filmini yaptı. 1968 yılında sinemanın aşılması kolay olmayan “2001: A Space Oddysey-2001: Uzay Yolu Macerası” bilimkurgusunu yaptı. Üç yıl sonra yine bir bilimkurgu olan “A Clockwork Orange-Otomatik Portakal” filmini çekti. 1975 yılında yaptığı dönemsel ve kostümlü “Barry Lyndon” filmine çaba gösterdi. 1979’da Stephen King’in romanından “Shining-Cinnet” filminden yıllar sonra Vietnam Savaşı’nın cehennemini anlattığı 1987 yapımı “Full Metal Jacket” filmini yaptı. Bu filme, cehennemde iki devre diyoruz. 1999’daki “Eyes Wide Shut-Gözü Tamamen Kapalı” son filmiydi. Kurgusunu yaparken 7 Mart 1999’da vefat etti. Son filminin Türkçe adı, bizlerin zekâsına küçük bir hakaret gibiydi. Herhalde, Türklerin çift anlamlılık ve mizah duygusu bu filmin adını anlamlandırmaya yetmez diye düşünmüş olabilirlerdi. “Gözleri Faltaşı Kapalı” adına hiç anlam veremezdik değil mi?

“2001. Uzay Yolu Macerası…”

Dekor ve tasarımların çekimlerden uzun süren ve MGM’in sunduğu 1968 yapımı sinemaskop “2001: A Space Odyssey-2001: Uzay Yolu Macerası”, sinemanın aşılması zor ve anlamı derin bir bilimkurgu. Öncelikle uzay mekânlarında alabildiğine devasa perdeye muhtaç olduğunuzu düşünüyorsunuz. Film, ünlü bilimkurgu yazarı Arthur C. Clarke’ın romanından uyarlanmıştı. İngiliz bilimkurgu yazarı Clarke’ın (1917-2008), Kubrick tarafından sinemaya uyarlanan bu romanı İthaki Yayınları tarafından 1998’de “2001: Bir Uzay Efsanesi” adıyla yayımlandı. Yine aynı yıl “2010: Uzay Efsanesi-2” yayımlandı. Aynı yayınevi, 2006’da ciltli olarak “Bir Uzay Efsanesi 2001-2010-2061-3001: Son Efsane” serisini de yayımladı. Filmin senaryosunu yönetmenle beraber yazar ortak yazmışlar. Muhteşem ve belleklere oturan “technicolor” sinemaskop fotoğrafları yansıtansa büyük kameramanlardan Geoffrey Unsworth. Filmde Aram Khatchaturyan’ın “Gayaneh Ballet Suite”ini, Johann Strauss’un “The Blue Danube”sini, Richard Strauss’un “Thus Spoke Zarathustra”sını ve György Ligeti’nin “Atmospheres”, “Lux Aeterna”, “Requiem” klâsik müziklerini dinliyorsunuz bu film boyunca. Richard Strauss’un “Thus Spoke Zarathustra”sını duyduğunuzda bu müziğe kulağınızın aşina olduğunu fark edeceksiniz belki. Bu klâsik müziğin patlayan çığlıklarıyla hemen girişte karşılaşıyorsunuz. Tema müziğine dönüşen bu müzikle filmin derinliklerinde de karşılaşıyorsunuz. Staruss bu eserini 1896’da Nietzche’nin “Böyle Buyurdu Zerdüş” felsefi romanından ilham alarak bestelemiş. Hem Alman romantizminin hem de 20. yüzyıldaki modern müziğin de önemli ismi oldu Strauss. Tiblis’te 1903’te doğmuş, 1978’de Moskova’da ölmüş büyük Ermeni besteci Aram Khatchaturyan’ı da keşfedin. Bu film çekilmeden önce insan Dünya yörüngesinde tur atmıştı sadece. Ancak 1969 yılında Ay’a gidebildi insanlık. Büyük usta Stanley Kubrick, bu bilimkurgusunu dört bölümden oluşturmuş.

“İnsanın Doğuşu” (Dawn of Man)… İki milyon yıl önce. Derinde Güneş ışığını yansıtırken, Ay, Dünya’nın etrafında dönüyor. Kızıl bir gökyüzü. Issızlığın ve sessizliğin hissedildiği Dünya’da çoğu yer de çorak. Kubrick, “kesme”lerle yansıtıyor bu anları. Önce hayvan kemikleri görünüyor. Hayatın olduğunu fark ediliyor. Maymun kolonisiyle beraber tuhaf hayvanlar da görülüyor. Sonra da leoparlar. Maymun kolonileri arasında çatışmalar da var. En iyi yer, en iyi beslenme ve barınma yeri de demek. Maymun atamız, kemik yığınları içinden kaval kemiğini alıyor ve bu kemik insanlığın ilk silâhı oluyor. Ve de ilk suçu… Sonra maymunların mağarasının önünde, bir sanatçının elinden çıkmış gibi görkemli bir dikilitaş beliriyor. Bu dikdörtgen duvar, “leit-motif”e dönüşerek, zamanın geçişini ve değimi simgeliyor. Atamız elindeki kaval kemiğini havaya fırlatıyor ve kemik uzay gemisine dönüşüyor. Mavi gezegen Dünya da yansıyor. Evrimleşmeden milyonlarca yıl sonra insanlık uzayı fethetmeye başlıyor. İnsanlığın önünde sonsuz kâinat uzanıyor şimdi. Tanrı şimdi ölmüş müydü? Yoksa hiç yok muydu? Kubrick, bu filmiyle evrime inandığını gösteriyor.

2000 yılı… İnsanlık uzay yolculuklarına başlamış ve koloni oluşturmaya başlanmış. Ama, henüz uzay gemilerini terk edemiyorlar. Bilim insanı ve Heywood R. Floyd (William Sylvester), uzay uçağıyla Dünya yörüngesindeki uzay istasyonuna yolculuk yapıyor. Floyd, yolculuğunu yaparken, görüntülü telefonuyla dünyadaki küçük kızıyla da konuşuyor. Floyd, nedeni bilinmeyen salgını halktan gizlenmesi için bilim insanlarını ikna etmeye çabalıyor. Uzay uçağındaki yolculuk bir belgesel gibi yansıyor. Uzay boşluğunda gezegenler ve uyduları görsel manzara gibi insanın gözleri önünde. Hatta astronotların Ay’da incelemeleri bile yansıyor. Her şey doğalmış gibi. Daha sonra Floyd, Ay’ın üçüncü büyük krateri Clavius’ta ortaya çıkan sorun için Ay’a gidiyor diğer astronotlarla beraber. Yolculukta dünyadaki yiyeceklerden de yiyorlar özlemle. Kâğıt bardaklarda kahve bile içiyorlar. Ay’daki üs, gri toprağın altına inşa edilmiş. Onlar üsse geldiklerinde yine o dikilitaşı fark ediliyor. Sonra da insanı çıldırtan sinyal sesi duyuluyor.

“Jüpiter Görevi” (Mission of Jupiter)… 18 ay sonra, 2001 yılı… Beş astronot, uzay gemisiyle Jüpiter’e doğru yolculuk yapıyorlar. Onların yardımcıları da HAL 9000 bilgisayarı. Bu bilgiayarı Douglas Rain seslendirmiş. HAL her şeyi kontrol ediyor. Gemide Dr. Dave Bowman, Dr. Frank Poole, Dr. Hunter, Kimball ve Kawinski bulunuyor. Komuta, Dave ve Farnk’ta. HAL, sürekli bu iki astronotla iletişim kuruyor. HAL’ın ikizi dünyadaki merkezde HAL’da sorun çıktığını tespit ediyor. Dave (Keir Dullea) ve Frank (Gary Lockwood), HAL’ı devre dışı bırakmayı düşünürken, HAL bu astronotun kendi görevini sonlandıracağı endişesine kapılıyor ve onlara karşı plânlar geliştiriyor. HAL, insan gibi duygulara sahip ve tepki gösterebiliyor. Kendimizin yarattığı teknoloji bizi şimdi ele mi geçiriyordu? Bilgisayarımız olmasa ne yapardık şu an? Bir hiç mi olurduk? Frank, EVA’ya binip uzay gemisinde yerle iletişim arızasını onarmak için gemiden uzaya çıkıyor. EVA, küçük bir taşıma aracı. Elbette o bir robot. Frank, EVA’dan dışarı çıkıp, hiçbir bağlantı olmadan gemideki arızayı tespit ederken bir şey oluyor ve HAL devreye girip Frank’ı ölüme terk ediyor. Milyonlarca yıl önce ilk silâhı icat eden ve ilk suçu, ilk katliamı işleyen insan, kendi icadı bilgisayarın suçlarıyla mı yüzleşiyordu şimdi? Geminin içindeki oksijeni kesen HAL, Hunter, Kimball ve Kawinski’nin ölümüne de neden oluyor. Dave, EVA’ya binip uzay boşluğunda Frank’ın cesedine gemiye taşımak istiyor. Ama HAL kapıları kapatıyor. Dave, Frank’ı uzayın boşluğunda bırakıp, EVA’nın kollarıyla başka bir kapıdan uzay gemisine girebiliyor. Katil HAL’dan nasıl kurtulacaktı Dave? HAL’ın tüm devrelerini kapatmayı başaran Dave, uzay gemisinin komutasını alıyor ve Jüpiter görevini tamamlıyor.

“Jüpiter ve Sonsuzluğun Ötesi” (Jupiter and Beyond the Infinite)… Bilimkurgular, elbette gerçeküstüdür. Ama, Jüpiter anları gerçek anlamıyla gerçeküstü. Renkler ve ışıklar gökkuşağı gibi savrulurken, Dave, Jüpiter’in derinliklerine giriyor ve karaya ulaşıyor. Jüpiter göründüğünde korist müzik de fonda duyulmaya başlıyor. Daha sonra müzik, sanki zihnin içinde dolaşıyormuş gibi çıldırtan bir boyuta çıkıyor. Bu anlarda da belgesel duygusu yaşıyor insan. Dave kendini parlak ışıklar altındaki devasa beyaz bir salonda buluyor. Dave, başka bir odada sandalyede oturan yaşlı bir adamı görüyor. O adam, Dave’in yaşlılığı. Adam, yatak odasına geliyor. Masada yemek yiyor. Başını yatakta yatan, çok yaşlanmış, saçları dökülmüş adama çeviriyor. O da Dave. Sonra o dikilitaş görünüyor. Duvarın üzerine ana rahmindeymiş gibi fanus içinde bir bebek fark ediliyor. Bebek Dave, küçük EVA fanus içinde uzayın boşluğunda umut için Dünya’ya doğru yol alıyor. Öncelikle Jüpiter’deki anların anlamı derin ve insanı felsefi yönden düşüncelere sürüklüyor. Bu filmde insanın ve hayatın anlamları üstüne düşünüyorsunuz. İnsanın varoluşu… “2001: Uzay Yolu Macerası” filozof film. Bu yapıtta gördüğünüz her şeyi Kubrick ustanın kendisi tasarlamış. Onun bir dâhi olduğunu her zaman hatırlamalı. Bu filmin sinemadaki Türkçe afişini de bulabildik. Tarihi bir afiş bu. Film, ülkemizde Eylül 1973’te vizyona çıkmıştı.

“Otomatik Portakal…”

Kubrick ustanın 1971 yapımı “A Clockwork Orange-Otomatik Portakal” bilimkurgusunu yazar Anthony Burgess’ın romanından uyarlamış. İngiliz yazar Burgess’ın (1917-1993) bu romanı Bilgi Yayınevi tarafından 1996’da “Otomatik Portakal” adıyla yayımlanmıştı. İş Bankası Kültür Yayınları da 2013’te aynı adla romanı yayımladı. Warner Bros’un sunduğu filmin hikâyesi en uçta kapitalizmi yaşayan gelecekteki Britanya’da geçiyor. Bu öyle bir kapitalist ülke ki, sistem her an totaliter rejime dönüşebilir bir ülke. Zenginlik ve yoksulluk da en uçta yaşanıyor bu ülkede. Kimsesiz kalmış yoksul yaşlı insanlar toplumun dışına itilmiş. Şiddet de doğallaşmış gibi görünse de suçlular ele geçirildiğinde ağır cezalar da veriliyor bu ülkede. Senaryoyu yönetmen yazmış. Görüntülerse John Alcott’a ait. Ludwig van Beethoven’ın tüm atmosferi ve Alex’in ruhunu kuşatan müziği de var elbette. Kubrick’in bu filmini orijinal dilinde izlediğinizde tuhaf bir İngilizceyle karşılaşıyorsunuz. Hatta kelimeler bozuluyor, yeni kelimeler türetiliyor. Türkçe dublaj bunlara yetişemiyor maalesef. Filmde “kardeş” ifadesi sıkça kullanılıyor. Sosyalistler birbirlerine “yoldaş” derlerdi vakti zamanında. Faşizmi her zaman ellerinin altında tutan liberal burjuvalar da “kardeş” demeyi telkin etmişler topluma. “Kardeş” ifadesiyle Kubrick ironi yapmış. Kubrick’in bu filmini 1996 yılında Beyoğlu Alkazar Sineması’nda iki defa görmüştük.

Film, Korova Süt Barı’nda açılıyor. Duvardaki siyah panoda da uyuşturucu adları yazıyor barda. Bu mekân, avangard sanatın içinden çıkmış gibi yansıyor. Masalarsa, çıplak kadın heykelleri olan barda adı Alexander DeLarge olan Alex’in (Malcolm McDowell) iç sesiyle bir şeyleri anlamaya çabalıyorsunuz. Alex, “Hikâyemiz. Alex, yani ben, çömezlerim (droogilerim) Pete, Georgie, Dim Korova Süt Barı’nda oturmuş rasodoklarımızı içiyorduk akşama ne yaparız, diye. Bar, zengin süt satıyordu. Vollecett, synthemesc ve dren crom karışımı bu sütü içiyorduk. Bu sizi kışkırtır ve aşırı zorbalık için hazır duruma getirir…” Alex bunları söylerken, kameranın çerçevesi de yavaş yavaş optik kaydırmayla geriye doğru çekiliyor. Ardından bir tünel yansıyor. Alex’in “Dublin’de, kutsanmış şehirde / Kızlar vardır dünya güzeli / İlk kez gördüm çekici Molly Malone’u” diyen şarkıyı mırıldanırken yaşlı ve evsiz yoksul adam yansıyor. Alex, “Tahammül edemediğim şey pis, ayyaş ve yaşlı sokak serserilerinin adi babalarının şarkılarını söylemeliydim, blerb blerb (gurk gurk) yaparak karınlarında çürümüş bir orkestra varmışçasına…” diyen iç sesi duyulurken, yaşlı adamı ellerindeki bastonlarıyla dövüyorlar Alex ve çetesi. Şiddet için doğmuş çetenin elbiseleri de tuhaf. Bembeyaz giysileri olan çetenin siyah fötr şapkaları ve siyah bastonları var. Gece uzun ve daha çok yaşanacak şiddet var bu kaotik gecede. Alex’in çetesi, gazinoya gidiyorlar sonra. Orada Billy ve çetesi, bir kadına tecavüz ederlerken geliyor Alex ve çetesi gazinoya. Koreografi tadı veren kavgaya tutuşuyor iki çete. Polis sireni duyulunca Alex ve çetesi üstü açık arabayla kaçıyorlar. Yolları, şehir dışındaki bir sayfiye evine uzanıyor. Bahçesindeki neonda “Home” yazan evin kapısına dayanıyorlar. Evde yazar ve karısı yaşıyor. Serseriler eve girmeyi başarınca şiddet ve tecavüz de gecikmiyor. Alex, yazarın (Patrick Magee) karısına tecavüz ederken, Gene Kelly’nin “Singin’in the Rain” şarkısını da mırıldanıyor. Anne ve babasıyla yaşayan Alex’in dinlemekten huzur bulduğu Beethoven’ın “9. Senfonisi” de var. Hatta odasının duvarına Beethoven’ın resmine de asmış Alex. İşte bu ruh hallerinde bir Alex var karşınızda. Beethoven’ın “9. Senfonisi”ni dinlediğinde tuhaf bir huzurun içine giren Alex, içinde dizginleyemediği zorbalığı dışarı çıkartıyor. Uyuşturucular katılmış sütü de içince şiddet hazza dönüşüyor onun için. Alex’in odasında İsa bibloları da fark ediliyor.

Kadınlarla olmak pornografi onun için. Müzik markette, dondurmayı yalayan (fallik gibi) bir kızı etkileyen Alex, iki kız arkadaşı baştan çıkartarak evdeki odasına götürüyor. Beethoven’ın resmi altında orji yapmak da şiddet kadar haz veriyor Alex’e. Ama bir yerde bir şeyler de değişmeye başlıyor Alex için. Kibrin tepelerinde dolaşan Alex’in, barda çetesiyle de arası yavaş yavaş açılmaya da başlıyor. Artık her şey başka bir yöne doğru gitmeye başlıyor Alex için. Çiftlik evindeki “kedili kadın” (Miriam Karlin) trajedisi onu başka taraflara sürüklüyor. Çiftlik evine giren Alex, salondaki penis heykeliyle kadına şiddet yaparak ölümüne neden oluyor ve kendini hapishanede buluyor. Orada hayatı bambaşka taraflara gidiyor. Anglikan (İngiliz) Kilisesi’ne bağlı 655321 hapishane numaralı Alex, pederle iletişeme geçip kendini İncil’e veriyor. İsa’nın çarmıha götürülürken kendini Romalı asker gibi hayal ediyor. Hatta oralarda Romalı güzel kadınlarla orji yaptığını bile düşünüyor. Alex’in hayatı cehennemde iki devre olarak görülebilir. Hapishanedeki ikinci devrede Alex’i tuhaf bir deney bekliyor.

Ludovico tekniği denilen bu tuhaf deney daha yeni yeni uygulanmaya başlanmış ve sonuçları tam olarak bilinmiyor. Alex, hapishane cehenneminden kurtulabilmek için tek çıkış bu deneyi görüyor kendince. Dr Brodsky’nin (Carl Duering) yürüttüğü deneyin zorlu yollarına giren Alex, bambaşka bir insan olarak toplumun içine dönüyor. Hiçbir şey eskisi gibi değil. Ailesi bile. Sinema salonunu çağrıştıran bir mekândaki deneyde başına kablolar bağlanan Alex’in gözlerine kapatamaması için de metal kilit konuyor. Önce ona tecavüz sahneleriyle dolu Hollywood filmleri izlettiriliyor. Pek bir gelişme olmuyor. Ama Dr. Brodsky, başka bir şey daha deniyor. “9. Senfoni”yi dinleterek perdeye de Hitler’in ve Yahudi toplama kamplarının siyah-beyaz görüntülerini yansıtınca Alex çıldırıyor. Çünkü Ludwig van dediği Beethoven’la Hitler’in yan yana gelmesini zihinsel olarak reddediyor Alex. Sonra da içi boşalmış olarak Londra’nın sokaklarında suçluluk duygularıyla kâbus gibi karşılaşıyor Alex. Önce tünelde aşağıladığı yoksul adam çıkıyor karşısına. Sonra da çetesinden Georgie (James Marcus) ve Dim (Warren Clarke) polis olarak beliriyor karşısında. Sonra yolu yazarın evine uzanıyor. Tekerlekli sandalyedeki yazar onu piskolojik olarak çözmeye çabalıyor ve bir şeyler buluyor Alex banyoda “Singin’in the Rain” şarkısını mırıldanırken. “9. Senfoni” çalarken, vicdan azabıyla kendini evin üst katından aşağı bırakan Alex ağır yaralı olarak hastanede gözlerini açıyor. Siyasi iktidarın totaliterleşmeye doğru gidişinden rahatsız olan bakan, Alex’e tersi bir tedavi başlatarak Alex’in boşalmış içini doldurtabilecek mi? Rehabilite başarılı olduğunda eski Alex mi olacaktı? Yönetmen ucunu açık bıraksa da insanın kendi kişiliğinin her şeyden önemli olduğunu söylüyor. Burada asıl suçlu sistem. Filmi seyrederken, otomatik portakalın ne olacağı üstüne bir şeyler zihninizde oluşmaya başlıyor. Gizemi bozmamak gerek. Kubrick, ilk devrede yoğunluklu olarak parlak ışık düzenlemeleri yapmış. Elbette gölgelerin öne çıktığı dramatik düzenlemeler de var. Ama ikinci devrede ağırlıklı olarak biraz daha dramatik ışık düzenlemelerini öne çıkarmış. Kamera da genel anlamda sakin bu filmde. Kamera, Alex’in içinde kopan fırtınayı sakince gözlemliyor. Bu filmi gördükten sonra Beethoven’ın “9. Senfonisi” de kulağınıza bambaşka gelecek belki.

(29 Mart 2014)

Ali Erden

ailerden@hotmail.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir