Hayat Sana Güzel (Yönetmen: Murat Şeker)

Murat Şeker’in yönettiği ve Şevket Çoruh, Hande Katipoğlu, Timur Acar ile Tuba Ünsal’ın oynadığı Hayat Sana Güzel, 11 Nisan 2014’de Warner Bros. dağıtımıyla Erler Film tarafından vizyona çıkarıldı.
İstanbul’un büyük inşaat şirketlerinden birisinin sahibi olan Azmi, Güneydoğu Anadolulu toprak ağası çok zengin bir ailenin oğludur. Güzel eşi ve oğluyla birlikte, yolunda giden mutlu bir evliliğe sahiptir. Azmi’nin baş edemediği sürekli kâbusu ölüm korkusudur. Tahlillerinin sonucunu öğrenmek için gittiği hastanede, iki aylık ömrü kaldığını öğrenen Azmi büyük bir şok geçirir. Kendisine cennet kapılarını açmak için hazırlıklar yapmaya başlar. Eşi kiminle evlenecek, oğluna kim babalık yapacaktır.

  • Basın Bülteni
  • Fotoğraflar
  • Fragman
  • IMDb

Dünyayı Değiştiren Savaşın Filmlerinden

1. Dünya Savaşı, trajedinin başlangıcıydı. Milyonlarca insan öldü. Yaralı eve dönen genç askerler, birer kahraman değillerdi. Savaşın anlamsızlığını yansıtan savaş karşıtı “Harp Esirleri”, “Zafer Yolları”, “Gelibolu” ve “Ateşkes” filmlerinin atmosferiyle bu savaşın içinde dolaşmak istedik.

Bu savaş gerçekten dünyanın kaderine etki yaptı. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. 28 Temmuz 1914’te başlayan 1. Dünya Savaşı, 11 Kasım 1918’de sona erdi. Bizim için de çok önemliydi bu savaş. Dünya gibi biz de trajediler yaşadık. Birçok imparatorluk gibi Osmanlı İmparatorluğu da çöktü. Atatürk, savaşın ardından Kurtuluş Savaşı’nı başlattı ve laik cumhuriyeti kurdu.

Sinema, 1. Dünya Savaşı üzerine yoğun filmler yapmadı. 2. Dünya Savaşı filmleri daha yoğun ve bu korkunç trajedi üzerinde duruluyor daha çok. Yeni Dünya Düzeni’nin kurulduğu ilk savaş, 20. yüzyılın kaderini değiştirdi. Yıkımlar ve travmalar derindi. Milyonlarca genç asker cephelerde öldü. Sekiz milyonu aşkın insan. Sağlam veya sakat evlerine dönen askerler birer kahraman olarak karşılanmadı döndükleri yerlerde. Kadınlar eskisi gibi değildi. İntiharlar çoğaldı. Çok sürmeden ekonomik buhran geldi ve milliyetçilik hortladı. Hitler ve Mussollini, dünyayı yeniden cehenneme döndürdüler ikinci savaşla. Milyonlarca insan öldü. Yahudi soykırımı yaşandı. İnsanlığın en büyük utancıydı bu. Birinci savaşta uçaklar, donanma, toplar ve mitralyözler vardı. Ama bu savaş tüfek, süngü ve siperlerle zihinlerde yer aldı daha çok. İkinci savaştaysa tanklar başroldeydi. Elbette uçaklar ve donanma da unutulmamalı.

Lewis Milestone’un 1930 yapımı siyah-beyaz “All Quiet on the Western Front-Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” filmi, bu savaşı gösteren derinlikli filmdi. Filmi izlerken, Nazi ruhunun derinliklerine de dokunursunuz. Naziler, Avrupa’da yükseliyordu ve Milestone’un filmi gelmekte olan ikinci trajediyi önceliyordu sanki. Bu film Erich Maria Remarque’ın “Im Western Nichts Neues” romanından uyarlanmıştı. John Huston’ın 1941’deki siyah-beyaz kara filmi “The Maltese Falcon-Malta Şahini”yle Michael Curtiz’in 1942’deki siyah-beyaz “Casablanca-Kazablanka” filmlerinin de kameramanı olacak Arthur Edeson ustanın, özellikle cepheden yansıttığı ve trajedileri tam içeriden gösterdiği fotoğraflar sinema tarihine geçti. David Lean’ın bizi de ilgilendiren renkli ve sinemaskop 1962 yapımı “Lawrence of Arabia-Arabistanlı Lawrence” filmi de hatırlanmalı. Charlie Chaplin’in savaş sürerken 1918’de yönettiği, oynadığı ve senaryosunu yazdığı 46 dakikalık siyah-beyaz ve sessiz “Shoulder Arms-Tüfek Omza” filmi de hatırlanmalı. Modern sinemada da, Fransız Jean-Pierre Jeunet’nin 2004 yapımı “Un Long Dimanche de Fiançailles-Kayıp Nişanlı”, Steven Spielberg’ün 2011 yapımı “War Horse-Savaş Atı” filmleri de var. Araştırınca bulabilirsiniz birkaç film daha.

“Harp Esirleri…”

Büyük usta Fransız Jean Renoir’nın 1937 yapımı siyah-beyaz “La Grande Illusion-Harp Esirleri”, güçlü bir savaş karşıtı bir film. Filmin atmosferinde dolaşırken, o “büyük yanılsama” üzerine düşünüyorsunuz sürekli. 1. Dünya Savaşı’nın ardından görece barış ortamı yaşandı. Ama 1929’daki büyük ekonomik buhran milliyetçiliği çoğalttı. 1930’ların başında Almanya’da Naziler iktidara geldi ve “ari ırktan olmayanlara karşı” aşağılayıcı saldırılar başladı. Yahudiler, Çingeneler, bedensel ve zihinsel engelliler toplumdan tecrit edildi. Renoir usta, filminden daha çok o yanılsamayı 1930’lu yıllardaki Avrupa için yapıyordu. Çünkü yeni bir savaş yaklaşıyordu. Filmin senaryosunu yönetmenle beraber Charles Spaak yazmış. Müzikleri Joseph Kosma bestelemiş. Siyah-beyaz unutulmaz fotoğraflarsa Christian Matras’ın kamerasından yansımış.

Film, Fransız karargâhında açılıyor. Pilot Teğmen Maréchal (Jean Gabin) gazinoda Josephine’le randevusunu düşünürken, o gün hayatının macerasına düşeceğini bilmiyor elbette. “Alkol öldürür. Tabur komutanı alkol alır” mizah duygusunun yansıdığı yazısının olduğu karargahın başka bir yerinde, komutan havadan çekilen fotoğrafta bir şeyden şüpheleniyor ve Maréchal’den yeni fotoğraf çekmesini istiyor. Maréchal, Yüzbaşı Boeldieu (Pierre Fresnay) ve Teğmen Domelder’in (Sylvain Itkine) beraber oldukları uçakları Almanlarca düşürülüyor ve üçü de esir düşüyorlar. Alman karargâhında üç esirin yolu General Rauffenstein’la (Erich von Strocheim) kesişiyor. General, az da olsa Fransızca biliyor ve onları yemek masasına davet ediyor. General, sınıf olarak kendine yakın bulduğu Boeldieu’ye yakınlık gösteriyor hemen. Üç Fransız esir, subayların esir tutulduğu kampa götürülüyorlar. 2. Dünya Savaşı’nda Nazilerin Yahudileri topladığı kampların öncülü bu kamp. Fransız subayların olduğu koğuşa yerleştiriliyorlar. Bu koğuşta subaylar uzun süredir tünel kazıyorlar ve yeni esirle beraber kazı yoğunlaşıyor. Ama Almanların başka planları ortaya çıkıyor ve tünel bir yanılsamaya dönüşüyor. Kampta hayat zor olmasına rağmen, Almanlara karşı yılgın olmadıklarını göstermek için mahkûmlar kendilerine eğlence de çıkartıyorlar. Kadın elbisesi giyip kabare bile sahneye koyuyorlar. Eğlence sürerken, Almanların elinden kurtulmuş bir kasabayı söyleyen Maréchal, esirleri kışkırttığı için hücreye atılıyor. Hücrede yalnızlık çeken Maréchal, zihinsel olarak çökecekken cezasını tamamlıyor. Çünkü insan sesini özlüyor. Fransızca kelimeleri de.

Başka bir hapishaneye sürülüyorlar sonra. Bu yeni yer kamp değil, 12. yüzyıldan kalma bir kale. Bazı bölümleri de 14. yüzyıla ait elbette. General Ruffenstel’la yollar bir daha kesişiyor. 36 metre yükseklikte duvarları olan bu kale hapishaneden kaçmak mümkün mü? Deniyorlar. Maréchal ve Yahudi Rosenthal kaçmayı başarırken, geride kalan Boeldieu’yü general vuruyor. General yaptığından suçluluk duysa da Boeldieu trajedisinden kurtulamıyor. Botanikçiliğe meraklı general, saksısındaki değerli çiçeği dostu olarak düşündüğü Boeldieu’nün cenazesi için kopartıyor. Bu da bir yanılsamaydı? Savaşta değil de normal zamanlarda tanışsalardı bu iki burjuva iki sıkı dost olabilirlerdi. Boeldieu, kale hapishanesine geldikten sonra, zengin hastalığı olan kansere işçi sınıfının da yakalanacağını söylüyor. Filmin ve Boeldieu’nün bu öngörüsü, 1945 sonrası görece refah toplumlarında yaşanmaya başlamıştı. Diğer hastalıklar gibi. Aydınlar vereme, burjuvalar siroza yakalanır diyordu koğuştaki diğer esirler. Toplama kampıyla beraber bu hastalık öngörüleri bile “Harp Esirleri”nin ne kadar büyük bir film olduğunu gösteriyor. Almanlar, uzakta olmayan ikinci savaşta yeni kamplarında Yahudileri toplayacaklardı.

Kale hapishanesinden epeyce uzaklaşan Maréchal ve Rosenthal’in (Marcel Dalio) yolu, küçük kızı Lotte’yle (Little Peters) tek başına yaşayan Elsa’nın (Dita Parlo) evine ulaşıyor. Elsa’nın kocası cephede ölmüş. Bu iki kaçak esire sıcak davranıyor Elsa. Küçük Lotte de seviyor onları. Bu cehennemde birkaç gün süren cenneti yaşıyor Maréchal ve Rosenthal. Elbette aşk da doğuyor. Gelecekten umutsuz Maréchal, Elsa’yla kalmak istese de savaşta düşman toprakları güvenli olmayabiliyordu. Alpler’de, Alman sınırından İsviçre’ye geçebilen Maréchal ve Rosenthal, karlar üzerinde bilinmeyen geleceklerine doğru yürüyorlardı son sahnede. Umut ve karmaşanın aynı anda hissedildiği bir andı bu. “Harp Esirleri” filminin içeriğinin ve estetiğinin sonradan gelen filmlere yol gösterici olduğunu da belirtelim. Kameranın uzun kaydırmaları, sabit karmanın sağa ve sola çevrinmeleri (pan yapmaları), mekânların yansıyışı, karakterlerin güçlü ve zayıf taraflarının verilişi, şiirsel gerçekçi bir tat veriyor “Harp Esirleri” filmine. Kesinlikle diyaloglar da unutulmamalı. Doğal, esprili ve güçlüydüler. Filmde Fransızca, Almanca ve İngilizce duyulduğunu da belirtelim. Kale hapishanede mekânlara düşen ışıkla dışavurumculuk az da olsa hissediliyordu, Renoir, filminde çoğunlukla parlak ışık düzenlemeleri yaparak izlenimci estetikten uzaklaşmamış. Özellikle gündüz dış mekânlardaki gri-beyaz tonlarda izlenimci ruhu fark ediliyordu. Elbette şiirsel gerçekçi bir savaş filmiydi bu. Renoir’nın estetiği. Sinema tarihinin bu özel filmini görüp ve üzerine yazı yazmak da onurdu ayrıca.

“Zafer Yolları…”

Bir başka büyük usta Amerikalı Stanley Kubrick’in 1957’de United Artists’in sunduğu siyah-beyaz “Paths of Glory-Zafer Yolları” filmi, 1975 yılına kadar Fransa’da yasaklanmıştı. Kubrick ve Hollywood güçlü olduğu için filmin başka ülkelerde gösterimine engel olamayan Fransız devleti, Gillo Pontecorvo’nun 1966 yapımı siyah-beyaz “La Battaglia di Algeri-Cezayir Savaşı” filmine savaş açmış ve sol ruhlu yönetmenini açlığa sürüklemişti. Ama Pontecorvo’nun dostu da Marlon Brando’ydu. Yeni Avrupa Birliği (AB) kriterleri yavaş yavaş hayata geçince Fransa’ya da özgürlük gerçek anlamıyla gelmişti. AB kriterleri geleceğimiz. Humprey Cobb’ın romanından uyarlanan filmin senaryosunu Kubrick’le beraber Jim Thompson ve Colder Willington yazmışlar. Etkileyici müzikleri de Gerald Fried bestelemiş. Atmosferin ruhunu tam içeriden duyuran kamerayı da Georg Krause kullanmış.

Film, 1916 yılında açılıyor. Dış ses, Fransa’yla Almanya arasındaki savaşın 3 Mayıs 1914 yılında başladığını söylüyor. “Paris’e 30 km kala, yıpranmış Fransızlar mucizevî biçimde ani saldırıyla Marne Nehri’nde Almanları püskürttü. Ön cephe düşürüldü” diye devam eden anlatıcı, Fransızların savaş hataları hatırlatıyor alttan alta. Bu hatalar, binlerce genç askerin ölmesine neden olmuş ve siperlerden çok az ilerlenebilmiş. Kubrick’in bu filmi, Fransız ordusunun savaş hataları ve suçları üzerinde duran keskin eleştirili bir başyapıt. İhtirasın da adaleti yok ettiğini gösteriyor Kubrick. General Georges Broulard (Adolph Manjou), şimdi Almanların elinde olan Ant Tepesi’ni kurtarmayı hayal ediyor. General Paul Mireau’dan (George Macready) bunu gerçekleştirmesi için emir de veriyor. Siperlerdeki askerler yorgun ve aç. İki generalin ihtirası, savaşın içindeki trajedilerle beraber adalet duygusunun ve insanı hiçleyişleriyle de ibret verici. General Mireau, sipere geliyor ve askerleri ateşlemeye çabalıyor. Askerlerin yüzündeki umutsuzluk ve yorgunluk, generali daha da kışkırtıyor. Kubrick, generalin siper ziyaretini öncü “steadicam” kamera çekimleriyle yansıtmış. Öne ve geriye sarsılmadan kayıp duran kamera insana heyecan veriyordu. 701. Alay’ın komutanlarından ve sivil hayatta önemli ceza avukatlarından Albay Dax (Kirk Douglas), Ant Tepesi’nin alınabilmesinin imkânsız olduğunu söylese de general, vatanseverlik lâfları ederek, askerlerin koltuklarını kabartmaya çabalayıp duruyor. Albay generale, Samuel Johnson’ın, “Bir hainin son sığınağının vatanseverlik” sözünü hatırlatıyor. Ama general öyle hırslı ki, hiçbir şey onu durduramıyor. Savaş suçları ve yalanlar olsa bile. Savaş yorgunluğunu ve korkusunu alkolle yenmeye örtmeye çabalayan Teğmen Roget (Wayne Morris), öncü keşif takımının komutanlığı görevi veriliyor. Ant Tepesi’nde keşifte teğmen yanına kendini daha önceden tanıyan Onbaşı Phillippe Paris (Ralph Meeker) ve Er Leugene’i (Kem Dibbs) alarak ihtirasın mekânına gidiyor. Er Lejeune’i ileriye süren teğmen, bir süre sonra el bombasını ileriye doğru atıyor gecenin içinde. Er ölüyor. Alaydaki savaş suçuydu bu. Daha sonra Albay Dax’ın komutasında askerler siperlerinden çıkıp, Almanların makineli tüfeklerinden yağan kurşunların üzerine yürüyorlar. Bu an gerçekten insanı, korkunun ve cehennemin içine salıyordu. Raylar üzerinde sola doğru kayıp duran kameranın, vurulan genç askerlerin trajedisini belgesel gibi yansıtıyordu perdeye. Kubrick, aralarda “kesme”ler de yaparak savaşın korkunç yüzüne tanıklık ettiriyordu. Fonda perküsyonlarla kurşun seslerinin birbirine geçmesi de korkuyu daha da çoğaltıyordu filmde. Bir de Steven Spielberg, Kubrick’in bu filminin bazı anlarından büyük ilhamlar aldığını fark ediyorsunuz.

Saldırı başarısız olunca General Mireau, Yüzbaşı Rousseau’dan (John Stein) askerlerin üzerine ateş etmesini istiyor. Bu da ikinci savaş suçu. Rousseau bu emre itaat etmiyor ve hırsının cehennemiyle üç askeri suçlayarak askeri mahkemeye veriyor. Onbaşı Phillippe Paris, erler Maurice Ferol (Timothy Carey) ve Pierre Arnaud (Joe Turkel), düzmece mahkemeyle kurşuna dizme cezasıyla infaz yiyorlar. Mahkeme, hiçbir yazılı iddianameye dayanmıyor ve sadece askeri savcının söylediklerini kanıt olarak görüyor. Aslında hüküm önceden verilmiş. Mahkeme generalleri kurtarmak için üç masum ve suçsuz askeri trajediye yolluyor. Albay Dax, daha sonra çok güçlü deliller bulsa da hiçbir şeye yaramıyor. Hücrede ölümü bekleyen üç askerden Onbaşı Paris, hücreye dua için gelen pederden ve Tanrı’dan umut dileniyor. Belki de hayatında hiç Tanrı’ya dua etmemiş Paris. Hücrede çiftleşen hamamböceklerini gözleri takılan Paris, hayatının hamamböceklerinden daha değersiz olduğunu hissediyor. İnfaz sahnesi gerçek anlamda dramatik ve o anlarda ruhsal anlamda çöküntüye uğruyorsunuz. İnfazın gerçekleştiren askerlerin başında da, ironik anlamda, Teğmen Roget vardı. Filmin final bölümü de insanın boğazını düğümlüyordu. Karargâhın gazinosunda askerler, sahnede bir Alman şarkıcıkızını (Christiane Kubrick) görünce erotik düşler kurmaya başlıyorlar. Kim bilir kaç zamandır dişi sesi duymamış genç askerler zihinlerinde pornografi yaşarken, Alman kız yanık sesiyle şarkı söylemeye başlıyor gözyaşlarıyla. Askerler bu içten sesin etkisine girerek saf ve ruhani aşkı yaşıyorlar bir an. Filmde birçok güçlü an var. Ama bu final bölümü, sinemanın en değerli armağanıydı. “Zafer Yolları” filminde, yan tarafında yolcu taşıyan motosiklet de göze çarpıyordu. Albay Dax, askeri mahkemeye bu motosikletle geliyordu. 2. Dünya Savaşı’nda da bu motosikletler at gibi kullanılmışlardı.

“Gelibolu…”

Avustralyalı yönetmen Peter Weir’in bizim için de önemli 1981 yapımı “Gallipoli-Gelibolu” filmi, 1. Dünya Savaşı’na tarafsız bakan, hatta savaşın anlamsızlığını yansıtan bu filmini Paramount sunmuş. Film, İngilizlerin ve medyanın propagandalarının etkisinde kalan 18 yaşındaki sprinter Archibald “Archy” Hamilton’ın diğer genç Anzak askerleri gibi trajediye giden yolculuğunu anlatıyor. Öte taraftan da Frank Dunne da var. Filmin senaryosunu, yönetmenin yazdığı hikâyeden David Williamson yazmış. Muhteşem sinemaskop görüntüler de Russell Boyd’un. Fonda duyulan tema müziği de, “New Age” tarzında besteler yapan Jean-Michel Jarre’ın. Yönetmen, Jarre’ın “Oxygene” bestesini kullanmış tema müziği olarak. Ön ve son jeneriklerde duyulan yanık ve kederli müzik de unutulmamalı. Bu müzik insanın kulağından usulca giriyor ve insanın tüm vücudunda hissediliyor. Bu filmi, 1983 yılında İzmir’de Alsancak İzmir Sineması’nda görmüştük. Sinemanın perdesi öyle muhteşem büyüklükteydi ki, o sinemaskop fotoğraflar daha çarpıcı yansıyordu perdeye. Filmin sinema dublajında Frank, Türkleri çağrıştırmak için arada bir “aga” diyordu, belirtelim. DVD’ciler hep keder veriyor.

Mayıs 1915, Batı Avustralya. Sarı çorak, yer yer de çöl topraklar. Archy’nin ailesi sığır çiftçiliği yapıyor. Archy (Mark Lee), amcası Jack (Bill Kerr), onun hocalığını yapıyor koşuda. Hafta sonu yapılacak yarışlar hayatını da değiştiriyor Archy’nin. Frank da demiryolu işinde çalışıyor. Mesai arkadaşları Billy (Robert Grubb), Barney (Tim McKenzie) ve Archy gibi daha çocuk yaştaki Snowy de (David Argue) savaşa katılıyorlar. Frank (Mel Gibson), yarışmak için geldiği bu yerde hayatının arkadaşı Archy’yle de tanışıyor. Frank’ın anlamı olmayan ve kendisini ilgilendirmeyen savaşlarla ilgilenmiyor. Uzaklardaki bu savaşı anlamsız buluyor. Frank, yarışı kazanıp kazandığı parayla iş kurmayı hayal ediyor. Yarışı Archy kazanınca hayaller de değişiyor. Genç Archy, süvari olarak başvuruyor, ama yaşı 21 olmadığı için reddediliyor. İki arkadaş çölleri beraber aşıp Perth kasabasına ulaşmaya çabalıyorlar savaşa katılabilmek için. Bu çöl yolculuğu, modern sinemanın en muhteşem destansı anlarından biriydi. Çölde develi yaşlı bir kovboyla karşılaşıyor Archy ve Frank. Yaşlı kovboy onlara su ve yiyecek veriyor. Archy, vatanı Almanlardan korumak için Türkiye’ye gideceklerini söyleyince, yaşlı kurt çöle bakıp, “Almanlar başımla gözüm üstüne” diyor ironik kelimelerle. Archy ve Frank, yakındaki çiftlikte dinlenip Frank’ın kasabası Perth’e ulaşabiliyorlar sonunda. Frank, evlerinde Archy’ye Lassalles adıyla sahte kimlik hazırlıyor ve Archy süvari olarak kabul ediliyor. Frank atı süremediği için reddediliyor. Yollar ayrılıyor. Bir zaman sonra Frank, savaşa katılmak için Perth’e gelmiş demiryolu işçisi arkadaşlarını görüyor ve istemese de piyade olarak askere yazılıyor. Yollar Mısır’da bir defa daha kesişiyor Archy’yle Frank’ın. Sonra koşucu olarak aynı birliğe katılıp Çanakkale’de savaşın içine düşüyorlar. Siperler arasında haberleşmeyi gerçekleştirirken, Archy mutlu değil. Tüfeği istiyor. Final gerçek anlamda trajikti. Komutan, askerlerden kurşunlarını çıkartıp tüfeklerine süngü takmayı emrediyor. Almanlarla beraber ortak savaşan Türklerin cephesinde makineli silâhlar var. İngilizler, Çanakkale Boğazı’nda çay keyfi yaparken, genç Anzak askerleri on metre gidemeden makineli tüfeklerle kanlar içinde yerlere seriliyor. Frank ve Archy, bir sahnede esir alınmış Türk askerlerini incelerken, “Bize benziyor” diyorlar. İnsanın yüreğine oturuyor bu sözler. Archy, süngü takılmış kurşun olmayan tüfeğiyle siperden çıkıyor ve birkaç adım attıktan sonra o kurşun acısını vücudunda hissediyor. Görüntü donuyor ve çizgi hatlar yansıyor perdede. İnsanı yüreğinden vuran önemli bir yapıttı “Gelibolu” filmi.

“Ateşkes…”

Sanat ve spor, insanları birbirlerine yaklaştırır derler. Gerçekten de yaklaştırıyor. Fransız Christian Carion’un yazıp yönettiği 2005 yapımı “Joyeux Noel-Ateşkes”, savaşın en acımasız zamanlarında bile, düşman diye kurşun sıkılan insanlarla dost olunabileceğini gösteriyor. 24 Aralık 1914 yılının Noel’inde Fransa-Almanya sınırında, yani 1. Dünya Savaşı’nda yaşanmış olaylardan yola çıkan film, karşı cephelerde birbirlerine kurşun sıkan askerlerin Noel’i beraber geçirmelerini anlatıyor. İskoçlarla Fransızlar müttefik ve düşman Almanlarla savaşıyorlar. Bu Noel gününü, Discovery belgesel kanalında 1. Dünya Savaşı üzerine belgeselde izledik. Hem belgesel görüntülerle hem de fotoğraflarla. Yönetmen, belgeseldeki gibi o atmosferi yaratabilmiş. Gerçekten, insanlık adına heyecan verici bir mucizeydi bu. Savaşın anlamsızlığı üzerine de çarpıcı bir belgeydi. Filmin müziklerini Philippe Rombi bestelemiş. Etkileyici fotoğraflarsa Walther van den Ende’nin.

Ön jenerik öncesi etkileyici anlar seyircileri hemen çarpıveriyor. Britanyalı, Fransız ve Alman çocuklar kameraya bakarak konuştuklarında insan etkileniyor bu anlarda. Tanıtım yazıları sürerken İskoçya semalarında uçan kamera, bir kiliseye yöneliyor. Jonathan (Steven Robertson), küçük kardeşi William’a (Robin Laing) savaşa katılacakları müjdesini veriyor. Kilisenin rahibi Palmer (Gary Lewis) şaşkınlıklar içinde kalırken, kamera Fransız ve Alman taraflarına da gidiyor. Bu filmde insanlar kendi dillerini konuşuyorlar, bu da çok iyi.

Alman, İskoç ve Fransız cephelerindeki siperler öylesine birbirlerine benziyor ki, tüm siperlerde sokakların bir adı var. 24 Aralık yaklaşırken, operanın sopranosu Anna Sörensen (Diane Krüger), cephedeki operacı sevgilisi Nikolaus Sprink’e (Benno Fürmann) ulaşmak için çabaları, aslında birbirlerine kurşun atan askerlerin bir gece de olsa mola vermesine neden oluyor. Noel gecesi sevgilisiyle güzel anlar yaşayan Anna, Nikolaus’la sipere gidince, ölüm ve korkudan başka bir şey yaşanmayan siperlere mutluluk da götürüyor. Nikolaus, Alman siperinde bir opera şarkısı söylemeye başladığında, az ötedeki İskoçlar da kendi ulusal çalgıları gaydayla şarkıya katılıyorlar. Sonra Fransızlar da katılıyorlar bu güzel anlara. Bütün gün birbirlerine kurşun sıkan askerler içkilerini, sigaralarını, yiyeceklerini birbirleriyle paylaşıyorlar. Siperlerdeki tüm komutanlar yüzbaşı rütbesinde. Fransız komutan Audebert (Guillaume Cannet), hamile karısını geride bırakmış. Tüm duygularıyla karısını düşünüyor. Siperde gözü, çiftleşen iki hamamböceğine takılınca daha da kederleniyor Audebert. Bir erkek için en büyük acı, kadınının uzaklarda olması. Alman siperinin komutanı Horstmayer (Daniel Brühl), savaştan birkaç yıl önce Paris’te karısıyla mutlu anlar yaşadığı günleri anıyor hep. İskoç komutan Gordon (Alex Ferns), pek bir şey anlatmıyor.

İnsanı etkileyen “Ateşkes” filminin çarpıcı özelliklerinden biri yarattığı karakterler. Hikâyede küçük bir yer tutan bir karakter bile filme derinlik katıyor. Yüzbaşı Audebert’in emireri Ponchel (Dany Boon), belki de filmin en yüreğe vurucu karakteri. Elbette unutulmaz anlar da var. Senaryonun iyi yazılması ve karakterlerin de iyi işlenmesi filme değer katıyor. Unutamayacağınız en az birkaç an olabilir bu filmde. Kiliseyi geride bırakıp kardeşiyle savaşa katılan İskoç genci Jonathan’ın trajedisi gerçekten insanı etkiliyor. Kardeşi William, cephede vurulduğunda hayatta kalabilmek için onu orada bırakıyor Jonathan. Vicdan azabı ve suçluluk da çekiyor sonraları. Kilisenin rahibi Palmer da gençlerin peşine takılıp cepheye gelmiş. Palmer, rahiplikle beraber sıhhiye görevini yürütüyor cephede.

1963 doğumlu yönetmen Carion’un yazdığı senaryodan beyazperdeye aktarılan film, insan olmanın ve yaşamın güzelliklerini her an hissettiriyor. Müziğin, sanatın renkleri insanları birbirlerine yaklaştırıyor ve öldürmenin anlamsızlığını fark ettiriyor. Carion’un bu savaş karşıtı filmi belleğe alınmalı. Alman siperinin komutanı Horstmayer’i canlandıran Daniel Brühl’ü, devrimci film “Die Fetten Jahre sind Vorbei/The Edukators-Eğitmenler”den hatırlıyoruz daha çok. Tarantino’nun 2009 yapımı “Inglourious Basterrds-Soysuzlar Çetesi” filminde Hitler’in propagandası için kahramana dönüştürülmüş genç bir Alman askerini canlandırmıştı. Askerin kahramanlığa değil aşka ihtiyacı vardı, her insan gibi. Fransız siperinin komutanı Audebert’i oynayan Guillaume Cannet de filmler yönetiyor ve filmlerde oynuyor. Yönettiği 2011 yapımı sinemaskop “Les Petits Mouchoirs-Küçük Beyaz Yalanlar” filmini hatırlayabilirsiniz. Anna’ya hayat veren güzel ve iyi oyuncu Alman Diane Krüger, bir vakitler Canet’yle evliydi. Krüger, Alman, Fransız ve Hollywood filmlerinde muhteşem oyunculuğunu sunma fırsatı buluyor hep.

(16 Mart 2014)

Ali Erden

ailerden@hotmail.com

Rüyayla Gerçek Arasında Kalan

Sinema tarihinde, rüyayla gerçek arasında kalan gerçeküstü filmler epeyce çok. Fritz Lang’ın “Penceredeki Kadın” filmi, sinemanın ilk rüya-gerçek filmlerinden. Günümüz sinemasından “Mavi Kadife” ve “Gitme” filmlerinden örnek vermek istedik.

David Lynch’ten önce sinema rüya-gerçek üzerinde filmler yapmaya başlamıştı. Gerçeküstücü bir ruhu olan bu rüya-gerçek, insana simgesel olduğu kadar içindeki korkuları ve özlemleri de perdeye yansıtıyor. Gerçeküstü sinemanın en büyük ustası Luis Bunuel filmlerinde de rüyayla gerçek arasında dolaşıp durursunuz. Lang’ın 1944 yapımı siyah-beyaz kara filmi “The Woman in the Window-Penceredeki Kadın”, tam anlamıyla bir rüya-gerçek filmiydi. Profesör Richard Wanley (Edward G. Robinson), akşam sokakta yürürken, fotoğrafçının camekânında bir kadının fotoğrafını görüyor ve bir süre fotoğrafa bakıyor. Sonra arkadaşlarıyla buluşmak için kulübe gidiyor ve arkadaşlarını beklerken şekerleme yapıyordu. İşte bu filmde Wanley’in bu kestirmesinde gördüğü polisiye rüyayı heyecanla takip etmeye başlıyorduk. Başrolde de o kadın, Alice (Joan Reed) vardı. Bu kadının profesörün rüyasına girip nefes kesen bir gizemin içine girmesi, aslında sıradan hayatında harekete özlemdi. Belki de o fotoğraftaki gibi bir kadına ulaşmayı hayal etti. Bilinçaltı, inanılmaz oyunlar oynuyor sürekli kendimize. Freudyen bir bakış da getirebilirsiniz buna. Ünlü Amerikalı yazar Paul Auster, Lang’ın “Penceredeki Kadın” filminden haylice ilham alan 1998 yapımı “Lulu on the Bridge-Köprüdeki Lulu” filmini de hatırlamalı. Salaş bir gece kulübünde saksofon çalan Izzy Maurer (Harvey Keitel), tuvalete gider, pisuarda çişini yaparken, gözü duvardaki kadın fotoğraflarına takılıyor. Sonra sahneye geliyor. Saksofonunu çalarken, bir kurşunla yere seriliyor ve baygınlıkla zihnine yerleşmiş genç kadınla bir gerilimli maceranın içine düşüyor. Celia (Mira Sorvino), güzel ve özlem duyulmayı hak eden bir genç kadın. Sinemaseverlere gönderdiğimiz iki film de bu ruhun içinde dolaşıyor.

“Mavi Kadife…”

Film, ön jenerikte, sanki Hitchcock filmlerinden düşmüş gerilimli müzikle açılıyor mavi kadifeden perdenin üzerine. Angelo Badalamenti, Hitchckok’un bestecisi Bernard Herrmann’ın ruhunu yaşatıyor sanki Lynch’in bu filmde. Her şey, Lumberton adındaki kasabada geçiyor. Gerçekten geçiyor muydu? Filmi seyrederken sürekli kuşkular içine düşüyordu insan. Lumberton, Kuzey Carolina’da bir kasaba. Kerestecilik işleriyle uğraşan sakin bir kasaba Lumberton. 1950’lerin dinginliği ve huzuru çökmüş gibi. Rüya-kâbus anlarıysa refah toplumunun sarsıntıya uğradığı ve şiddet toplumuna dönüşmeye başladığı 1960’ların ikinci yarısının atmosferini hissettiriyor. Böcek ilâçlama işleriyle uğraşan Beaumont ailesinin insana huzur veren bahçesinde baba Tom (Jack Harvey), çiçekleri ve çimleri suluyor. Fondada Bobby Vinton’ın kadife sesiyle “Blue Velvet” şarkısı duyuluyor. Tom birden yere yığılıyor, yeni yürümeye başlamış torunu ona doğru yürüyor, köpek fıskıyenin ağzından su içiyor ve kamera usulca çimlerin arasına giriyor ve yavaşça böceklere doğru kayıyor. Bobby Vinton da, “Mavi kadife / O, mavi kadife giyerdi / Kadifeden daha mavi olan geceydi / Işığı satenden daha yumuşak olan / Yıldızlardan gelen / O, mavi kadife giyerdi / Gözleri kadifeden daha maviydi” diye şarkısını söylüyor fonda. Hastaneden dönerken çayırlarda gezintiye çıkıyor Jeffrey (Kyle McLachlan). Otların arasında bir kesik kulak buluyor. Kesik kulağı polis dedektifi John Williams’a (George Dickerson) götürüyor. Ardından da bir cehennemin tam içine düşüyor. Seyirci de, kameranın kulağın içine girmesiyle bir kaosun kasvetli karanlığına dalıyor. Filmin final bölümü seyircinin tam anlamıyla zihnini karıştırıyor. Finale kadar olanlar gerçek miydi, yoksa Jeffrey’nin rüyasında kabusa dönüşmüş anlar mıydı, diye.

Aslında Lynch sinemasını biraz olsun anlayabilmek veya içine girebilmek için, onun 2001 yapımı “Mulholland Drive-Mulholland Çıkmazı” filmini görmek gerekiyor. Herhalde usta, “filmleri anlaşılmaz” lâflarından bunaldığı için “Mulholland Çıkmazı”nı çekti. Bu filmin büyük bir bölümü “rüya film”di. Diane’in (Naomi Watts) rüyasıydı. Lynch’in birçok filminde bir rüyanın içindeymiş gibi hissedersiniz kendinizi. Lynch’in 1997 yapımı “Lost Highway-Kayıp Otoban” filmi de öyle. Postmodern bir yönetmen olan Lynch, büyük usta Luis Bunuel’in gerçeküstücü ruhunu arıyor filmleriyle. Ama, MGM’in sunduğu 1986 yapımı “Blue Velvet-Mavi Kadife”, yine bir başka büyük usta Fritz Lang’ın 1944 yapımı siyah-beyaz kara filmi “The Woman in the Window-Penceredeki Kadın”dan da ilham almış gibi. Fikir anlamında. Lynch’in filminde, kamera kulağın içine giriyor ve kasvet yüklü bir polisiye hikâye başlıyor sonra. Filmin girişiyle final bölümü, güneşli, insana huzur veren, sonsuz güvenli ve sıcak renk tonlarıyla yansıyor perdeye. Refah toplumunun huzurlu mutluluğunun fotoğrafları bunlar. Jeffrey’nin, otların arasında kesik kulağı bulmasıyla her şey yavaş yavaş loşlaşıyor, o güvenli Lumberton, gotik bir kasabaya dönüşüyor ve filme tuhaf bir kasvet çöküyor. “Mavi Kadife”, gizemli ve gerçeküstü bir kara film.

Lynch’in “Mavi Kadife”de, güneşin altında huzur veren küçük Lumberton kasabasını, Hitchcock’un ruhuyla buluşuyor. Lynch, gece atmosferi ve Dorothy Vallens’in (Isabella Rossellini) yaşadığı apartmanda ışık düzenlemeleriyle de dışavurumcu ışık düzenlemeleri denemiş Lynch. Küçük kasaba ve karanlık atmosfer, Lynch’in “Mavi Kadife” filmini estetik anlamda beslemiş. Hatta Lynch’in filminde gotik bir atmosfer de var. Frederick Elmes, yönetmeni Lynch’in ruhunda dolaşabilen bir kameraman. “Mavi Kadifede” de sinemaskop kamerayla dolaşabilmiş. Bu filme, psikanalitik açıdan “Oedipal” olarak yaklaşılabilir. Filmdeki böcek/kamera birer simgeydi. Jeffrey’nin bilinçaltındakilerini kâbus olarak dışarıya yansıtıyorlar. Ailenin, pencereden gagasında böcek olan narbülbülüne bakışı, aslında Jeffrey’nin kâbusundan çıkışıydı. Böcek, Jeffrey’nin bilinçaltı takıntısı gibi. Narbülbülünün de hikâyesi vardı. Işık olmadığında, narbülbülleri ortaya çıkmazlarmış ve dünyadan aşk gidermiş. Gözleri kör eden ışık dünyayı sardığında narbülbülleri aşkla geri dönerlermiş. Bunu, Sandy’nin (Laura Dern) Jeffrey’ye anlattığı güzel hikâyeyle öğreniyorsunuz.

Jeffrey, gerçeklikteki eşi, rüya-kâbusunda sevgilisi olacak, polis dedektifi John Williams’ın kızı Sandy’nin söyledikleriyle tekin olmayan karanlık Lincoln Caddesi’ndeki dairede oturan Dorothy Vallens’in dairesine böcek öldürücü olarak giriyor ilk önce. Dorothy, “Slow Club”ta şarkı söyleyen, melankolik, gizemli ve hüzün yüklü bir kadın. Jeffrey, sonra Dorothy’nin dairesine gizlice giriyor, ardından Dorothy daireye zamansız gelince her şey karışıveriyor birden. Lynch, ister gerçek anlamda ister metaforik anlamda olsun, Dorothy’nin dairesini röntgencilik duygusuyla yansıtmış. Jeffrey ve kamera (seyirci), Dorothy’yi röntgenlerken, gizemler de ortaya çıkıyor. Beyazperdenin en “kötü adamı” Frank Booth’la (Dennis Hopper) beraber. Bu seyretmesi zor insanın da takıntıları var. Kasabanın yeraltında her türlü pisliği yapan Frank’ın satın aldığı polisler de var tabii ki. Kâubusun içinde, karanlık ve tekin olmayan bu kasabanın sokaklarında dolaşırken, hangi dünyanın daha gerçek olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz.

Filmde duyulan Ketty Lester’ın muhteşem sesiyle 1962’de kaydettiği “Love Letters” şarkısını Elvis Presley’in sesinden de hatırlayabilirsiniz. Presley bu şarkıyı 1971’de okumuştu yeniden. Ketty Lester’ın sesi, Dorothy’nin dairesinde, Jeffrey’nin “sarı adam” dediği polis Gordon’la (Fred Pickler) Dorothy’nin kulağı kesilmiş kocası Don’ın kanlı cesetleri üzerinde duyuluyor. Roy Orbison’ın “In Dreams” şarkısını Ben (Dean Stockwell), kendi mekânında karaoke olarak söylüyordu Frank’a. Roy Orbison’ın sesi, Chris Isaak gibi Elvis Presley’in sesini çağrıştırıyor. Fonda Chris Isaak’ın şarkıları da duyuluyor. Ayrıca Julee Cruise’in sesi de kulaklara geliyor. Gençlerin partisinde, Julee Cruise’un “Mysteries of Love” şarkısıyla Jeffrey ve Sandy dans ediyorlardı, ilk yakınlaşmalar ve ilk öpücüklerle. Bu şarkı, Jeffrey’nin uykudan uyanmasından önce bir defa daha duyuluyor kâbusun finalinde. Evet, bu filmin içinde dolaşmak bir cangıla düşmek gibiydi.

“Gitme…”

Fox’un sunduğu 2005 yapımı “Stay-Gitme”, kolayca kendini ele vermeyen bir psikolojik gerilim filmi. Zaman zaman deneysel ve biçimsel alıştırmalar yapan filmin senaryosunun çok zekice yazıldığını final bölümünde gerçek anlamda fark ediliyor. Hikâye, görünüşte sıradanmış gibi. Birçok şey klâsik bir biçimde yansıyor perdeye. Psikiyatr Sam Foster (Ewan McGroger), intiharı denemiş ve resim dersleri veren sevgilisi Lila (Naomi Watts), Güzel Sanatlar Fakültesi’nde resim öğrenimi gören sorunlu ve intihara meyilli genç Henry Letham (Ryan Gosling) arasında kalmış bir film görüntüsünde “Gitme…” Hiçbir şey göründüğü gibi değil ve gerçeklik diye düşündüğünüz birçok şey bir yanılsamadan başka bir şey olmayabiliyor “Gitme”de. Rüya-gerçeklik gibiydi. Filmin senaryosunu David Benioff yazmış. Filmde kullanılan müziklerse Asch & Spencer ve Tom Scott’a ait. Çarpıcı fotoğraflarıysa Roberto Schaefer oluşturmuş.

Film, bir trafik kazasıyla açılıyor. Seyirci de Henry gibi o kazanın tam ortasında. Arabanın kaza anını içeriden ayrıntılı gösteren kamera, seyirciyi de atmosferin içine iterek ilk şoku yaşatıyor. Henry, hastanede psikolojik tedavi görüyor. Yeni psikiyatrı da Sam’dir. Henry’yse, resim bölümünde okuyan tepkili bir genç adam. Sam’e intihar edeceğini söylüyor. 21 yaşında Brooklyn köprüsünde tabancayla intihar eden ressam Tristan Reveur gibi, Henry de aynı ritüelle intihar etmek istiyor. Tüm tablolarını yakan Tristan, daha sonra da intihar etmiş. Anne-babası bir trafik kazasında ölen Henry, vicdan azabı da çekiyor. Öte taraftan Sam’le Lila’nın da hikâyesi düşüyor perdeye. Evliliği düşünen çiftin sorunları da Henry vakasıyla beraber hikâyeye karışıveriyor. Lila da yakın zamanlarda bileğini jiletle doğrayarak intiharı denemiş ve Henry az da olsa travma yaşatıyor onda. Belki de daha çok Sam yaşıyor bu travmayı. Gözleri görmeyen Leon (Bob Hoskins) kimdir? Sam’in satranç arkadaşı mı, yoksa Henry’nin babası mı? Film boyunca boşlukta kalan her şey final bölümünde tamamlanıyor. Daha da ileri giderek birçok şeyin göründüğü gibi olmadığı da keşfediliyor bu son bölümde.

1969 yılında Almanya’nın Ulm şehrinde doğan yönetmen Marc Forster’i sinemaseverler 2001’deki “Monster’s Ball-Kesişen Yollar” filmiyle anımsayabilirler. Ayrıca yönetmen 2004’te “Finding Neverland-Düşler Ülkesi”ni de yönetti. Ayrıca 2007’de “The Kite Runner-Uçurtma Avcısı” ve 2008’de “007 James Bond” serisinden “Quantum of Solace” filmlerini de yönetti. 2013 yapımı “World War Z-Dünya Savaşı Z” filmi de var. Forster, iyi yazılmış senaryodan iyi bir film yaratmış. Yönetmen Alman olduğu için belki de, filmde tarif edilemez bir karamsarlık da var. Finaldeki Sam ve Lila’nın varlığıyla küçücük umut ışığı olsa bile. Hem kurgu dili hem de görselliği açısından sanatseverlere heyecan veriyor bu film. Sinemaskop kameranın çekim açıları ve devinimleriyle beraber, biçimbozumuna uğratılmış görüntüleriyle bir rüyanın içindeymiş hissini yaşatıyor seyirciye yönetmen. Elbette bu hissi hemen almıyor seyirci. Her şey usul usul gelişiyor ve anlamlar final bölümünde oluşuyor. Henry’nin kazasından sonra, sabah uykusundan uyanan Sam’i izleyen kameranın biçimsel devinimleri ve buna benzer deneysel çekimler, ilk bölümlerde seyirciye itici ve anlamsız gelebilir. Psikolojik bir gerilim filmi olan “Gitme”de, merak duygusu sonuna kadar korunduğu için, bu film üzerine düşünüp yazarken dikkatli de olmak gerekiyor. Biçim diliyle içeriğin zenginleştiği ve anlamlaştığı “Gitme” filminde, atmosfer duygusunu sinemasal olarak iyi yansıtıldığını belirtmeli. Soluk renkler, karanlık mekânlar ve gece atmosferinde sürekli yağan yağmurlar görsel anlamda zenginlik katıyor filme. Dışavurumcu ve gerçeküstücü estetiğin buluştuğu “Gitme” filminde sinemaseverlerin nefesi kesilirken oyuncu performansları da iyiydi.

(16 Mart 2014)

Ali Erden

ailerden@hotmail.com

DİSCOP İstanbul 2014 Başladı

90’dan fazla ülkeden, 250 medya kuruluşu, dizi, film, belgesel ve reklâm filmleri üretici, dağıtıcı firmaları ile binin üzerinde delegenin katıldığı DİSCOP İstanbul 2014, Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda başladı. Etkinlik kapsamında düzenlenen Pasaport Sahibi Diziler başlıklı panelde konuşan Global Agency yöneticisi İzzet Pinto, Türk dizi ve dramalarının sadece Türkiye’nin değil, uluslararası alanda başarının en iyi örneği olduğunu, Türkiye’ye birçok turist çektiğini belirtti.

Miyazaki’den Berkin’e…

Berkin Elvan’ımız kısacık yaşamında hiç Miyazaki filmi izlemiş midir acaba. Uykusundan uyanabilseydi, Japon ustanın eserlerini tanıtmak isterdim ona. Yetim Pazu ile gökten düşen Sheeta’nın ‘Gökteki Kale’nin sırrına nasıl ulaştıklarının hikâyesine, ‘faşist olacağıma domuz olmayı tercih ederim’ diyen Porco Rosso’nun maceralarına, Chihiro ve diğerlerinin fantastik serüvenlerine ortak etmek isterdim onu. Miyazaki’nin barışı, dostluğu, doğayı yücelten benzersiz dünyasını onunla paylaşmayı isterdim.

Canlandırma sinemasının büyük ustasının veda filmi olduğu söylenen son çalışması ‘Rüzgar Yükseliyor / Kaze Tachinu’yu Küçük Prens’imizi yitirmenin hüznüyle izledim. İçimdeki kederle Miyazaki’nin her daim beni benden almış şiirsel dünyasına sığınmak istedim. Göklere, uçaklara olan tutkusuyla tanıdığımız Japon usta bu kez uçak tasarımcısı Jiro Horikoshi’nin biyografisinden yola çıkmış. Çocukluk yıllarından başlayan uçma tutkusuyla mühendislik eğitimini tamamlayan Horikoshi’nin gerçek öyküsüne odaklanmış anlatısıyla, filmografisine damgasını vurmuş fantastik unsurlardan büyük ölçüde arınmış, daha yetişkin bir izleyiciyi hedeflemiş bu kez Miyazaki. Jiro’nun eğitim yıllarında tanıklık ettiği, Tokyo’yu yerle bir eden 1923 yılı ‘Büyük Kanto Depremi’ni ustalıkla resmediyor usta yönetmen. Hemen ardından ekonomik bunalım yılları ve doğal kaynakların yetersizliğinden kaynaklanan saldırganlıkla Almanya ile birlikte militarizmin tırmanışa geçtiği 1930’lar Japonya’sından manzaralar beliriyor beyazperdede. Tutkulu mühendisin tasarımcısı olduğu tümüyle metalden yapılmış ilk avcı uçağı, yükselen militarizmin emrinde bir ölüm makinesine dönüşecek ve tarihten bildiğimiz üzere Japonya’nın mahvını hazırlayacaktır. Miyazaki’nin önceki çalışmalarına kıyasla hayli karanlık bir tonda ilerleyen bu son çalışması, genç Jiro’nun idolü İtalyan uçak tasarımcısı Kont Caproni ile paylaştığı düş sekanslarında rahatlatıyor izleyiciyi. Thomas Mann’in ‘Büyülü Dağ’ından dizeler ya da Schubert’in ‘Kış Yolculuğu / Winterreise’den ezgiler büyük yıkım öncesinde sessizce akıyor perdeden.

Miyazaki insanlığa umudunu koruyarak bitiriyor filmini. Paul Valéry’nin dizelerini ödünç alarak: ‘Rüzgar Yükseliyor!… Yaşamaya Çalışmalıyız!’

Sevgili Berkin Elvan, yüzemediğin denizleri, okuyamadığın kitapları, izleyemediğin filmleri, yaşayamadığın aşkları çaldılar senden. Engel olamadık, affet bizleri. Göklerden bir yerden bizleri duyuyorsan sana söz: Yükselen rüzgârlarda küçük Berkin’lere daha mutlu ve özgür bir yaşam sağlamak için mücadeleye devam edeceğiz.

(16 Mart 2014)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com