Mandıra Filozofu, Her Şeye Karşı

Yılın sürpriz filmi Mandıra Filozofu vizyon için geri sayıma başladı. Birol Güven’in senaryosunu kaleme aldığı, başrollerini Müfit Can Saçıntı, Rasim Öztekin, Ayda Aksel, Eser Eyüboğlu, Begüm Öner, İlyas İlbey, Gülnihal Demir ve Ahu Sungur’un paylaştığı filmin yönetmenliğini de başrol oyuncusu Müfit Can Saçıntı üstleniyor. Çekimleri doğal güzellikleriyle dünya çapında ünlenmiş Bodrum Çökertme Köyü’nde gerçekleştirilen filmde Robinson Crusoe hayatı yaşayan Mustafa Ali (Mandıra Filozofu) ve zengin iş adamı Cavit Bey’in (Rasim Öztekin) karşılaşmaları ve köydeki aile içi çekişmeler eğlenceli bir dil ile anlatılıyor. Mandıra Filozofu, MinT Yapım imzası ile 04 Nisan’da beyazperdeye geliyor.

Meleklerin Mucizesi

Biray Dalkıran’ın yönettiği ve Hakan Türkşen, Gaye Gürsel, Cem Kılıç, Altan Erkekli, Ayşen Gruda, Dilek Serbest, Murat Parasayar ve Yıldız Asyalı’nın oynadığı Meleklerin Mucizesi, 04 Nisan 2014’de Özen Film dağıtımıyla Yazz Film Yapım tarafından vizyona çıkarıldı.
Geçmişin izlerinden kurtulamayan ve kendini affedemeyen Hakan’ın mucizelerle dolu hayatına ışık tutan Meleklerin Mucizesi, Hakan’ın şanssızlık ve sıkıntılarla dolu yaşamının, meleğinin hayatına girmesi ile değişimini anlatıyor. Umut dolu film Meleklerin Mucizesi’nde meleklerle tanışacak olan seyirci sürükleyici bir hikâyeye tanık olurken, hem gülecek hem de inanılması güç olaylarla karşılaşacak.

  • Basın Bülteni
  • Fotoğraflar
  • Web Sitesi
  • Fragman

Meleklerin Mucizesi yazısına devam et

Arka Pencere Dergisi’nin Günah İşleme Özgürlüğü

Arka Pencere Dergisi, 228. sayısında, kapağına Lars von Trier’in yasaklı Nymphomaniac’ını yerleştiriyor. Tunca Arslan Trendeki Yabancı köşesinde geçen hafta yitirdiğimiz değerli sanatçı Altan Günbay’ı anıyor. Vizyon filmleri eleştirileri arasında Sınırsızlar Kulübü, Ömer, Mavi Dalga, Silsile, 300: Bir İmparatorluğun Yükselişi, Bizum Hoca ve Kuşlar Şehrinde Macera yer alıyor. Kısa film köşesi Genç ve Masum’da Serdar Kökçeoğlu imzasıyla Lars von Trier’in Occupations’ı keşfediliyor. Dikkat çekici hatırlatmalar bulacağınız Sapık köşesiyle devam eden derginin 228. sayısı bir Lars von Trier alıntısıyla nihayete eriyor: “Bir film ayakkabının içine giren taş gibi rahatsız etmelidir.”

SALT Beyoğlu’nda Sergi: MC9, Charles Atlas

Charles Atlas ile koreograf Merce Cunningham’ın 21 ortak işinden kısa sahneler içeren video enstalasyonu MC⁹, SALT için mekâna özgü olarak kurgulandı. Charles Atlas, video işleriyle dans, tiyatro ve performans sanatını yorumlayan öncü sanatçılardan birisi olarak biliniyor. 40 yılı aşkın bir süredir film, video, enstalasyon, tiyatro ve performans alanında çalışan Charles Atlas, beyazperde, sahne, galeri ve televizyon için ürettiği işlerle farklı mecralarda dansın gelişimine öncülük etti.

SALT Beyoğlu’nda Sergi: MC9, Charles Atlas yazısına devam et

Tahmineh Milani’nin Nimeh-ye Penhan Filmi Ankara İlefsin Gösterimleri’nde

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema Topluluğu (İlefsin), bahar dönemi etkinliklerine Tahmineh Milani’nin yönettiği Saklı Yarı (Nimeh-ye Penhan) filminin gösterimi ve ardından İran Sinemasında Kadın kitabının yazarı Fatin Kanat’la gerçekleşecek söyleşiyle devam ediyor. Tüm sinemaseverlerin katılımına açık olan ücretsiz etkinlik, 07 Mart Cuma günü 17:30’da, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi M. T. Ö. Sinema Salonu’nda yapılacak.

Rıza Kıraç, Küçük Günahlar Filmiyle, Levent Kültür Merkezi Onat Kutlar Sahnesinde

Yeni Sinema Hareketi ve Beşiktaş Belediyesi tarafından düzenlenen, Her Cuma Yeni Sinema etkinliği kapsamında, Rıza Kıraç’ın Küçük Günahlar filmi bir hafta boyunca Levent Kültür Merkezi’nde gösteriliyor. Senaristliğini ve yönetmenliğini Rıza Kıraç’ın yaptığı film, yönetmenin ilk uzun metraj filmi. Küçük Günahlar’ın başrollerinde Macit Koper, Esra Ruşan, Berke Üzrek ve Rıza Akın gibi isimler yer alıyor. 07 Mart 2014 Cuma günü, saat 19:00’da gerçekleşecek olan gösterimin ardından filmin yönetmeni Rıza Kıraç ile oyuncular Macit Koper ve Esra Ruşan izleyicilerin sorularını yanıtlayacak. Etkinlik, önümüzdeki hafta, Mustafa Nuri’nin Vücut filmiyle devam edecek.

Sansürün Böylesi…

Türk Sinemasının -başlangıçtan beri değil ama- ezeli dertlerinden biri sansür-dür. Konu, iki kapsamlı “doktora tezi”nde ele alınmıştır. (Sinematoğrafik Hürriyet / Dr. Jur. Âlim Şerif OnaranMukayeseli Hukukta ve Türk Hukukunda Sinema Filmlerinin Sansürü / Dr. Özkan Tikveş.) Bu tez-ler, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde savunulmuş ve sahiplerine “hukuk doktoru” ünvanı kazandırmışlardır. Sn. Onaran, daha sonra yazdığı Lütfi Ömer Akad’ın Sineması isimli kitabı ile “doçent” ve Muhsin Ertuğrul’un Sineması isimli kitabı ile de “profesör”lük ünvanları alarak sinemamızın ilk profesörü olmuştur.)

Yılmaz Güney’in Umut filmi tamamlandıktan sonra, sansür-le başı derde girmiş bir süre gösterime çıkamamıştır. O zamanlar Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenci olduğumdan ve Yılmaz Güney’i yakından izlediğimden bu filmi görmek istiyordum.

Film, vizyona çıkmadan Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde gösteriminin yapılacağını öğrendim. Gösterim günü ODTÜ’ne gittim ama gösterim salonunun girişinde uzun kuyruklar vardı. Uzun süre bekledim, sanırım gösteri de yapılmadı, çaresiz geri döndük.

Sonradan, filmi Hukuk Fakültesi Sinema Kulübü’nün göstereceğini öğrendim (dört bilet aldım, kendime, anneme ve kuzenlerime ) gösterime gittik. Gösterim öncesi As. Uğur Mumcu elinde Tikveş’in kitabı ile kürsüye çıktı ve kısa bir konuşma yaptı.

Söylediği, o zamanlar filmlerin denetlenmesinin yapıldığı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu ve ona dayanan Filmlerin ve Film Senaryolarının Kontrolüne dair Nizamname’nin 7. maddesinde sayılan 10 bentteki, film yasaklama nedenlerine girmeyecek herhangi bir filmin olmadığı idi. Yeter ki, filmi yasaklama niyetiniz olsun, bu maddelerden herhangi birine sokmak -yorumlamaya dayanarak- mümkündü.

Şimdi, o zamanlar gösterime çıkan filmlere bakıp, bu madde (hiç) uygulanmamış demek, abes bir şeydir, o maddeye dayanarak yasaklanan filmleri düşünmek, o günleri yaşayanlar için (belki) bir hicrandır ama bunun lâfını etmek, bugünkü kuşak için hiç bir şey ifade etmez.

Bu gösterime hazırlanan yerli filmler için böyle idi, tabii ki bunun kapsamına yabancı filmler de giriyordu. Filmlerin tamamen yasaklanması yanında, kesilerek gösterimine izin verilenlerde aynı madde kapsamında işlem görüyordu.

Yapılan sansür uygulamaları ile, yalnızca bir örnek vereceğim. Stanley Kubrick’in Paths of Glory (1957) isimli filmi ülkemizde yasaklanır. Yasak nedenini söylemeden önce açıklanması gereken bir şey var, film siyah/beyaz-dır. Bu önemli mi denemeyin, bazı kişiler için önemlidir*.

Film (Paths of Glory), kendi ülkesinde (A. B. D.) gösterilirken biz yasakladık. Neye dayanarak? FFSKN.nin 7/G maddesine dayanarak. Bu madde ne idi: “Askerlik şeref ve haysiyetini kıran ve askerlik aleyhine propaganda yapan…” 7/G işte bu idi.

Film, 1. Dünya Savaşında Fransız ordusunda yaşanmış bir olaya dayanıyordu. Savaş sırasında taarruz etmeyen bir -küçük- birlik, bu nedenle askeri mahkemede (divan-ı harp!?) yargılanır ve mahkûm edilirler. Bu olayı anlatan film, sansürümüzce, “askerlik aleyhine propaganda” yapması nedeni ile ticari sinemalarda gösterilmesi yasaklanır, yıllar sonra ise tek kanal televizyonda (TRT) gösterilir!

Sansür hakkında yazılacak çok şey var, aslında bir yazı boyutunu da aşar. Zaten bu yazının konusu genel bir araştırma yapmak değil, kalktığı söylenen (!!) sansürün postmodern bir uygulama örneğine dikkat çekmek.

Filmin adı, Nymphomaniac, yönetmeni Lars von Trier. Lars von Trier değil de filmi Dogville denildiği zaman, oturuyorsam ayağa kalkıp ceketimi ilikliyorum. Film beni öyle etkiledi. Sonradan von Trier’in başka filmlerini de gördüm, hatta Dogville’nin devam bölümünü bile ama hiç biri beni Dogville kadar etkelemedi.

Şimdi, Nymphomaniac filminin yasaklandığını gazetelerden okuyorum, tepkileri de ama hepsinden ilginç olan şey, filmin ticari sinemalarda yasaklanması fakat Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde gösterilebileceği.

Şimdi düşünelim, festivalde filmleri kim seyreder? Sinema Yazarları (SİYAD üyeleri) zaten filmi basın gösteriminde izlediler, (maalesef ben izleyemedim). Festivalde -zaman ve seans bakımından- kısıtlı gösterimlerinde, bilet bulabilen herkes filmi izler. Peki bu yasak kime?!!!

Zaten -istisnai filmler hariç- sinemanın belirli bir seyircisi var. Bazı filmler için bu seyirci kitlesi genişleyebilir. Ayrıca ne gösterirse göstersin, von Trier herkesin zevk alabileceği bir sinemacı değil! (Yukarıda Dogville hakkındaki düşüncemi söyledim, sinema ile ilgilenen bir arkadaşım ise “o tarz filmler “i beğenmediğini -sinemasını beğenmediğini- söylüyordu.)

Tüm bunlara rağmen, Lars von Trier’in filmini genel sinemalar için yasaklayıp, festivalde gösterim izni vermek, -son yıllarda iktidar sahiplerinin yaptıkları gibi- toplum içinde ayrımcılık yapılmasının son (ve -güya- değişik) bir örneği. Onun için bu yazının başlığı SANSÜRÜN BÖYLESİ… Bizim gibi normal kişilerin düşünebileceği bir yöntem değil, pozisyonum gereği -sadece seyirciyim- herhangi bir hukuki girişim yapmak durumum var mı? İlgililer mutlaka yapmalı!

“Sansürün böylesi” derken, sansürün şimdiye kadar olmayan bir kulvara girdiğini söylemek istiyorum. Yoksa çok farklı, değişik sansür uygulamaları olduğu gibi, film engellemelerinde (ve bunların çözümlenmelerinde ) farklı görünümler olmuş ve bunlar (nerede ise) sinemamız tarihi ile özdeşleşecek olan sinemamızdaki sansür tarihine gömülmüştür.

“Hafıza-i beşer nisyan ile malûldür – İnsan belleğinin unutmak gibi maluliyeti (kusuru) vardır.” Toplumumuzun bu kusuru, sinema (sansürü) konusunda da geçerlidir ama unutmayalım ki, tarih (sinema bir kültürel olay-dır), kültürel tarih, hiç olmayacak zamanlarda kendini, üstü örtülmek istenen şeyleri hatırlatır. Hatırlanmalıdır da.

(14 Mart 2014)

Orhan Ünser