Doğaüstü

Popüler fantastik gerilim filmlerinde hikâyeyi, kamerayı karakterlerden birinin eline tutuşturarak anlatma tarzı ilk olarak 1999 yılında The Blair Witch Project filminde kullanılmıştı. Film her ne kadar olağanüstü yorumlar aldı ve izleyiciyi ters köşeye yatırdıysa da yönetmenler taklitten kaçınma isteğiyle olsa gerek 2000’li yılların başlarında bu “found footage” denilen anlatım tarzına başvurmadılar. Yine aynı yöntemle çekilen 2007 yapımlı Paranormal Activity dünya çapında gişe başarısı elde edince tür filmi yönetmenleri de kameralarını karakterlerine vermeyi hoş gördü. Devam eden yıllarda Amerikan sinemasında el kamerasıyla çekilen fantastik gerilim furyası Quarantine (2008), Cloverfield (2008), The Last Exorcism (2010) ve The Devil Inside (2012) gibi pek çok filmle devam etti ve böylelikle “found footage”, tür sinemasında kendine güçlü bir yer edindi. Bu metodun özellikle fantastik gerilim gibi doğaüstü olayları anlatan filmlerde kullanılmasını da gerçekçilik duygusu uyandırma ve inandırıcılığı artırma çabasına bağlayabiliriz.

12 milyon Dolar gibi düşük sayılabilecek bir bütçeyle çekilen Chronicle da son dönem popüler “kamerayı karaktere ver” filmlerinden. İlk uzun metraj denemesini yapan Josh Trank yönetmenliğindeki Chronicle, üç gencin yer altında buldukları bir nesnenin etkisiyle telekinezi yetisi kazanmalarını anlatıyor. Gençler birdenbire edindikleri bu güçle adeta kendilerinden geçiyorlar ve ilerleyen günlerde aralarından birinin uçabildiklerini keşfetmesiyle de kendilerini durdurabilecek hiçbir şey kalmadığını anlıyorlar. Bu fantastik ögelerle süslü yüzey örtüsünün altında çok derin sular yatıyor. Özellikle Dane DeHaan’ın abartısız performansıyla Andrew’un aile hayatı ve psikolojisine odaklanan film Andrew üzerinden ezilmiş ve bastırılmış bir kişinin sınırlarının nereye kadar zorlanabileceğini irdeliyor. Filmin en büyük başarısı güç ve tanınırlık olgularının sebebiyet verdiği kişisel çöküşün aile çerçevesi üzerinden incelenmesi. Ayrıca o örümceğe ve neyi sembolize ettiğine dikkat edin derim. En çarpıcı ve etkileyici sahnelerden biriydi.

Büyük umutlarla izlemeye başladığım Chronicle’ın maalesef daha fazla iyi özelliğini sayamayacağım. Fantastik gerilim türünün çok büyük bir hayranı olmama rağmen Chronicle’ı yeteri kadar beğenemedim. Görsel açıdan bakarsak -özellikle karakterlerin uçtuğu yerlerdeki- yetersiz özel efektleri filmi beyazperdeden alıp televizyon dizisi statüsüne düşürüyor. Karakterlerin, edindikleri bu doğaüstü gücü yadırgamayıp doğrudan “haydi gücümüzü kullanalım” evresine geçişleri, yani kabulleniş evresinin tamamen atlanılması da hikâye akışı açısından çok büyük bir eksik. Ayrıca finaldeki dağınık ve aşırı hareketli kamera çekimlerine maruz kalmış, kolay takip edilemeyen çekişme sahnesi de rahatsız edici.

Gişe başarısı ve olumlu yorumlarıyla büyük bir beklentiye sokan filmi maalesef yeterince iyi bulmadım; fakat bu filmdeki ‘sorunlu ergen’ tiplemesinden sonra Dane DeHaan’ı The Amazing Spider-Man’in devam filminde Harry Osborn rolünde görmek için sabırsızlandığımı itiraf etmeliyim. Puanı: 5/10.

(13 Mayıs 2013)

Kemal Doğukan Sağbaş

Hatırlamak ve Anlatmak İçin Şehre BAK Projesi, Diyarbakır ve Batman’da İlk Buluşmasını Gerçekleştirdi

Batman, Çanakkale, Diyarbakır ve İzmir’den gençlerle şehirlerin hafızasına odaklanarak ortak fotoğraf ve video projeleri üretilmesini amaçlayan Anadolu Kültür ve Diyarbakır Sanat Merkezi’nin yeni projesi BAK’ın ilk buluşması, 20 – 24 Nisan 2013 tarihlerinde Diyarbakır ve Batman’da gerçekleşti. Batman, Çanakkale, Diyarbakır ve İzmir’de yaşayan, video ve fotoğrafla ilgilenen 18 – 26 yaşları arasındaki 24 genç, 5 gün boyunca şehir, hafıza, fotoğraf ve video üzerine atölyeler ve etkinlikler gerçekleştirdiler.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Hatırlamak ve Anlatmak İçin Şehre BAK Projesi, Diyarbakır ve Batman’da İlk Buluşmasını Gerçekleştirdi yazısına devam et
  • Cannes Film Şenliği Başlıyor

    15 – 26 Mayıs tarihleri arasında düzenlenecek olan 66. Cannes Film Festivali, yarın akşam Türkiye saatiyle 19:25’ten itibaren NTV’den canlı yayınlanacak açılış töreni ile başlıyor. Ardından açılış filmi olarak davetlilere sunulacak olan Baz Luhrmann imzalı ‘Muhteşem Gatsby / The Great Gatsby’ filminin gösterimi var.

    Avustralyalı yönetmenin punk ‘Romeo Juliet’ uyarlaması ve alabildiğine barok ‘Moulin Rouge’unun ardından, bu kez, ekonomik refahla birlikte sınıf ilişkilerinin giderek keskinleştiği 1920’ler Amerikasının çılgın caz yıllarını, klasikleşmiş F. Scott Fitzgerald metninden yola çıkarak kendine has üslûbuyla nasıl yorumladığı merak konusu.

    Cannes’da yarışma dışı olarak gösterilecek olan ‘Muhteşem Gatsby’, dünya sinemalarıyla birlikte bu haftasonu bizde de gösterime girecek. Filmin Cannes açılışı öncesinde gerçekleştirilecek olan ülkemizdeki basın gösterimini takiben yorumlarımızı bir diğer yazıda aktarmak üzere festivalin Altın Palmiye için yarışan filmlerine geçelim dilerseniz.

    Yarışmalı bölüm bu yıl 20 filmden oluşuyor. 10 gün sürecek olan festivalde her gün iki yarışma filmi gösteriliyor. Biz de günlük programı takip ederek bu sütunlarda yarışmalı seçkiyi gün bazında tanıtmaya başlıyoruz.

    16 Mayıs Perşembe sabahı basına gösterilecek ilk yarışma filmi François Ozon imzalı ‘Jeune & Jolie (Genç ve Güzel). Bir kez daha aile ilişkilerini sorguladığı San Sebastian şenliği büyük ödüllü hınzır kara mizah denemesi ‘Evde / Dans La Maison’u yakında sinemalarda izleyeceğimiz Fransız yönetmen, senaryosunu da yazmış olduğu bu son filminde, 17 yaşında bir genç kızın kadınlığa geçiş hikâyesini dört mevsime eşlik eden dört popüler şarkı aracılığıyla anlatmayı denemiş. Film bu bilgiler dışında şimdilik kapalı kutu. Yine Cannes’ın gediklisi Fransız sinemacı Christophe Honoré’nin gözde tarzı olan bu tarz müzikal drama (bkz. ‘Aşk Şarkıları / Chansons D’amour; iki yıl öncesinin kapanış filmi ‘Sevgililer / Les Bien-Aimées’) Ozon için de yabancı sayılmaz. 2002 yapımı ‘8 Kadın / 8 Femmes’da Robert Thomas’ın polisiye metnini Fransız sinemasının sekiz ünlü oyuncusunun şarkı ve dansları eşliğinde anlatmışlığı var. Bakalım bu defa neler yapmış.

    Aynı gün yarışma mönüsünde yer alan ikinci yapım, Amat Escalante imzalı ‘Heli’. Bizler Meksikalı yönetmeni, İstanbul Festivali’ndeki gösteriminde hayran olduğumuz 2005 yapımı ‘Kan / Sangre’ adlı çalışmasından hatırlıyoruz. Aynı yıl Cannes şenliğinin ‘Un Certain Regard’ bölümünde gösterilmiş ve eleştirmenler ödülünü almış olan film, küresel kapitalizmin dayatmaları ve Meksika varoşlarındaki dehşetengiz yozlaşma üzerine çarpıcı bir otopsi niteliğindedir. Yönetmenin yine Cannes’da aynı program seçkisi altında gösterilmiş 2008 tarihli ikinci filmi ‘Piçler / Los Bastardos’, Los Angeles’ta kaçak olarak günlük işlerde çalışan iki işçinin kanlı bir çatışmaya dönüşen hikâyelerini anlatır.

    Escalante’nin bu defa Cannes’ın yarışmalı ana seçkisine kabul edilmiş olan bu üçüncü çalışması, yönetmenin yetiştiği, Mexico City’ye 5 saat uzaklıktaki Guanajuato’ya benzer bir yerleşim bölgesinde geçmekte. General Motors’un bir otomobil fabrikası kurduğu, dolayısıyla işçilerin sıkışık ve düzensiz bir şekilde fabrika çevresinde oluşturduğu yeni ve sevimsiz yerleşim birimlerinden birinde.

    İnsanların yüzünde sürekli bir endişenin hüküm sürdüğü, şiddetin günlük hayatın gerçeği olduğu bu ortamda, küçük ‘Estela’ gencecik bir polis okulu öğrencisine delicesine tutulur. İki genç sevdalı buralardan kaçıp evlenmek isterler. Lâkin genç polisin bulaşmış olduğu bir uyuşturucu operasyonu, kızın suçsuz ailesinin kör şiddetle yüzyüze gelmesine neden olacaktır.

    Film, köprü üzerinde asılmış bir adamın görüntüsü ile açılıyor ve uzun bir geri dönüşle yoluna devam ediyor. İlk kez dijital kamera kullanan Escalante’nin filmi şiddet yüklü sahneler, seyri zor bir işkence sahnesi içeriyor. Escalante sert üslubunun gerekçesini ’bu Meksika’nın günlük gerçeği, gazete sayfaları benzer vahşet olaylarıyla dolu’ şeklinde yanıtlamış. Filmin nasıl karşılanacağını biz de merak ediyoruz.

    (14 Mayıs 2013)

    Ferhan Baran

    ferhan@ferhanbaran.com

    Amour

    Bir dergi anketinde sorulan “Aşk nedir?” sorusuna verilen bir cevapta “Sözlükte ‘A’ harfinde yer alan bir kelime” deniliyordu. Türkçe için doğru olabilir, Fransızca içinde… ya İngilizce veya Almanca için… Şimdiye kadar “kaç aşk romanı yazılmış, yönetmenler kaç tane” aşk filmi çekmiştir. (Burada soralım “aşk romanı” veya ” aşk filmi” ne demektir? Bunların diğer roman ve filmlerden ayrıldığı noktalar var mıdır? Bu sorulara (ve daha öncekilere) herkesin kendine göre bir cevabı vardır. Bir eleştirmenimiz (?!) Ömer Kavur’un Körebe (1985) filmi için yazdığı yazıda, film hakkında birçok şeyler yazdıktan sonra, yazısını “film de aşk olmadığını” belirterek bitiriyordu. Doğrudur da ama bu bir kusur mudur; bir filmde mutlaka aşk olmalı mıdır? Ya filmin adı, AŞK -veya AMOUR hadi bir de LOVE diyelim- olursa. (Aynı sorular roman-lar -ve diğer kitaplar ve diğer şeyler içinde- geçerlidir. Film -bir şey anlatır-, bir şey anlatmaz, bazı şeyleri gösterir, birçok görüntülerinin arasında Haneke’nin Amour’u ne anlatır / ne gösterir?

    Öncelikle Emmanuelle Riva, Alain Resnais’in Hiroshima Mon Amour’unun güzeller güzeli Emmanuelle Riva’sı (Japon oyuncu Eiji Okada ile birlikte) sadece görmediğim bir filminde daha adına rastladım. Başka filmde (filmlerde) oynadı mı? Oynamış! Amma, Haneke’nin Amour’unda da oynuyor ve ne mutlu bize ki O’nu seyredebildik, eskilerin deyimi ile camii yıkılsa da mihrap yerinde… Ya Jean Louis Trintignant’a ne demeli? Trintignant, Angélique filmlerinin ilklerinde Mercier karşısında idi ama Lelouch’un filminde Anouk Aimiée ile oluşturdukları ikili -ikisinin de diğer filmlerine rağmen- hâlâ heyecanlandırıcı. Lelouch’un çıkış filmi Un Homme et Une Femme (filmin adının tam çevirisi “Bir Erkek ve Bir Kadın”dır, bizde “Bir Kadın Bir Erkek” diye oynadı -ve filmin 20 yıl sonra çekilen devamı Un Homme et Une Femme: Vingt ans aprés… Bizim Kanun Namına ve Yirmi Yıl Sonra’ya bir nazire mi? Bizim Akad ve Seden’in filmlerinin zaman bakımından önceliğini unutmayalım.)

    Haneke’nin Amour’unu yazacaktık, giriş bambaşka oldu, ancak öncelikle -sinema belleğimizin apayrı filmlerinden gelen ikili- Trintignant ve Riva’dan söz etmememiz olmazdı. Haneke’nin aşk’ı yenileyen filminde, uzun yıllar yaşadıkları aşk’ın (!) son günlerine ulaşınca, birbirlerine destek ve köstek, fakat birlikte olmak için aşkın yeni ve acı şeklini keşfediyorlar. Film, sonundan başlıyor, yani sonunda ne olduğunu baştan öğreniyoruz fakat varacakları nokta, nasıl varacakları, aşkın nelere kadir olduğu, filmin sonunda ve çarpıcılığını yitirmiş ve durgunlaşmış Haneke üslûbunca anlatılıyor. Yine Haneke’ye özgü bir sahne ile bitiyor film, asıl filmin bittiğinden biraz sonra… Film aslında adamın karısını -yastık ile- öldürmesi ve kendi sonunu hazırlaması ile bitiyor. Haneke’ye özgü sahne -senaryo da Haneke’nin değil mi?- ise, bitiş sonrası… Annesi ve babasının kapıyı çekip gitmelerinden (!) sonra eve gelen kız-ları ilk kez babasının koltuğuna oturuyor, sessiz, çıt çıkmayan evi dinliyor (mu?), hiç bir şey yapmıyor, oturuyor. Ev, artık boştur…

    İki kişi arasında (bir de kızları var, damatta görünüyor, kapıcı da, kapıcının karısı da -ama) aslolan iki kişi ve tek mekân (ev-leri) ve yılların imbiğinden geçmiş, bu arada zaman zaman yaralarda almış (olabilir) aşkları, ortak noktaları müzik (kızları da -konser- piyanisti) ve gelinen -ölümün kapısındaki- nokta… 1932 doğumlu Emmanuella Riva ve 1930 doğumlu Jean Louis Trintignant düet yapar gibi oynuyorlar. (Bu arada -kısa bir araştırmada- Trintignant’ın yönetmenlik de yaptığını öğreniyorum) Evet, film kızları’nın, babasının koltuğuna oturması ile bitiyor. (mu?)

    (12 Mayıs 2013)

    Orhan Ünser

    Cennetlik Bernie’nin İnanılması Zor Gerçek Hikayesi

    Kıdemli Amerikan bağımsızı Richard Linklater’ın sondan bir önceki filmi ‘Bernie’, ilk gösterimi yapılan 12. If İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin ardından ‘Bernie’nin Suçu Ne?’ adıyla vizyona girdi. Siz yine de adına aldanmayın, dostumuz Bernie popüler dizi kahramanı Fatmagül denli masum değil. Lakin çevresindeki hiç kimse onun suçlu olduğuna inanmıyor.

    Gerçek hikâyesini izlediğimiz Bernie Tiede’ın geçmişi hakkında film vasıtasıyla pek fazla bilgi edinemiyoruz. Bildiğimiz, cenaze bilimleri ön lisans diploması almış olduğu. Filmin giriş bölümündeki uygulamalı ders bölümünde mesleğin inceliklerini bir bir sıralıyor. Böylece, ‘Six Feet Under’ dizisinden edindiğimiz malumat iyice pekişiyor ve özellikle Amerikan taşrasında önemli işlevi bulunan cenaze evleri hakkında bilgimiz artıyor.

    ‘Bernie’ tipik bir Amerikan kasabası hikâyesi. Otuzlu yaşlarının sonlarındaki kahramanımız Doğu Texas’ın küçük Carthage kasabasında bir cenaze evinde çalışmaya başladıktan kısa bir süre sonra kasabalıların ilgi odağı haline geliyor. Tombul, sevecen, güleryüzlü bir adam bu. İnsanlarla arası çok iyi, dost canlısı. Kasabanın renksiz yaşamına kelimenin tam anlamıyla bir güneş gibi doğuyor. Doğu Texas’ın ilk sanat festivalini düzenliyor. Kasaba tiyatrosunda oyunlar sahneye koyuyor, oyunlarda bizzat rol alıyor.

    Renkli kişiliğinin yanı sıra tahnit odasında tam bir sanatçı niteliğine sahip. Çünkü vefat etmiş kişinin cenaze törenine hazırlanma safhası başlı başına sanatçılık gerektiren bir meslek. Makyajın yapılması, ellerin, gözlerin, başın pozisyonunun ayarlanması, ölünün giydirilmesi vs. bunlar çok incelik isteyen işler. Bu arada törenin profesyonelce yürütülmesi de çok önemli. Her şey geliyor Bernie’nin elinden. İnsanları öldükten sonra güzel göstermesi bir yana, hazırladığı şiirsel metinlerle onları yüceltmesini biliyor, iyi methiye düzüyor, kutsal kitaptan bölümler, isteğe göre her türlü şarkı ve ilahiyi okumayı ihmâl etmiyor. Tüm bu becerilerinin yanı sıra işadamı olarak da yetenekli. Tabut satışları ve cenaze evinin yan gelirleri konusunda -tören sırasında güvercin uçurmak gibi- yaratıcı buluşları da mevcut.

    Kılavuz kitaplarda Texas’ın en güzel kasabası olarak anılan Carthage’ın gözbebeğinin yolu günün birinde kocasını yeni kaybetmiş seksenlik Marjorie Nugent ile çakışır. Petrol şirketinde araştırmacı müteveffa kocanın zengin dulu kasabanın belki de en sevilmeyen kişisidir. Hatta bir komşusunun deyişiyle, kasabada onu beş dolara vuracak adam bulmak hiç de zor değildir.

    Bernie’nin tatlı dili huysuz kadını baştan çıkarır ve bu uygunsuz çiftin tuhaf serüveni başlar. Bernie yaşlı kadının her işine koşar. Birlikte uzak ülkelere seyahatlere çıkarlar. Yaşlı kadın gönlünü çalan Bernie’den hiçbir şey esirgemez lakin onu giderek kendine bağımlı kölesi haline getirir. Zalim ve hükmedici olmaya başlar. İşte bu noktada beklenmedik bir gelişme Bernie’nin hayatını bir anda değiştirecektir.

    Linklater, sevecen kahramanının gerçek hikâyesinini anlatırken belgesel drama üslubunu seçmiş. Ana rollerde tanınmış oyuncular yer alsa da, film otuzu aşkın kasaba sakini ile yapılmış röportajlarla ilerliyor. Bu konuşmalardan kişiler hakkında önemli bilgiler ediniyoruz. ‘Bernie’nin bu açıdan geçtiğimiz aylarda vizyon görmüş -‘Tek İstediğim Beni Sevmeniz’ başlıklı yazımda salık verdiğim- ‘Hayat Avcısı / The Imposter’ ile yakın akrabalığı söz konusu (yeri gelmişken, ‘Hayat Avcısı’nın Gayrettepe Astoria Sineması’nda Avrupa yakası vizyonuna başladığını ilgilenenlere duyuralım).

    Genellikle sulu komedilerin oyuncusu olarak hafızamızda yer etmiş Jack Black ‘Bernie’ kompozisyonunda son derece başarılı. Keza, aksi dulda kendisini özlettiren Shirley MacLaine, bölge savcısında memleketi Texas’tan tiplemelerine başarıyla bir yenisini katmış ve bu rolüyle geçtiğimiz Altın Küre’lerde yardımcı erkek oyuncu dalında adaylık kazanmış olan Matthew McConaughey de gayet iyiler.

    (12 Mayıs 2013)

    Ferhan Baran

    ferhan@ferhanbaran.com

    Çağrı: İslamiyetin Doğuşu’nun Yönetmeni Mustafa Akkad’a İstanbul Fethi’ni Filmleştirmek İçin Gereken Parayı Vermemiştik

    “Selahaddin Eyyubî” ve “Fatih Sultan Mehmet ve İstanbul’un Fethi” adlı filmleri için gereken parayı Türkiye’den ve diğer İslam ülkelerinden bir araya getiremeyen / denkleştiremeyen ve kızı Rima’yla birlikte Ürdün’ün Amman kentindeki üç uluslararası otele düzenlenen terör saldırısı sonucunda 11 Kasım 2005’te vefat eden (1971 doğumlu kızı Rima Akkad Monla aynı saldırı sonucu 9 Kasım’da vefat etmişti) Mustafa Akkad İslam dünyasının tartışmasız, en yetenekli, en değerli, en önemli ve en becerikli yönetmeniydi, yapımcısıydı…

    Mustafa Akkad, son zamanlarında tüm enerjisini ve çabasını “Selahaddin Eyyubî” adlı projesini gerçekleştirmek için harcıyordu.

    Mustafa Akkad ve Muammer Kaddafi’ye Borçlu Olduğumuz İki Üstün Yapım

    Gümrük memuru babayla ve Antepli annenin oğlu olarak 1 Temmuz 1930’da Halep’te dünyaya gelen Mustafa Akkad “Çağrı: İslamiyetin Doğuşu”nun öyküsünü oluştururken Hazreti Muhammed’i filminde gösteremeyeceğini biliyordu ama başta dört halife olmak üzere pek çok İslam önderini de gösteremeyeceğini İslam alimlerinden öğrendi.Filminde oyuncular tarafından canlandırılmasına izin verilenler arasında Hazreti Hamza ve Halid bin Velid’de vardı.

    Sinema tarihinin teknik açıdan en zor senaryolarından biri olan “The Message-Çağrı: İslamiyetin Doğuşu”nda İslâm tarihinin akışına zarar vermeden olay örgüsü (Kahire’deki El-Ezher Üniversitesi ulemâsının filmde yüzlerinin görünmesi noktasında fetvâ verdiği az sayıdaki sahabeden biri olan) “Hazreti Hamza” karakterine odaklanma yöntemiyle anlatılmıştı.Böylelikle, “The Message-Çağrı: İslamiyetin Doğuşu” sinema tarihinde baş kişisinin (Hazreti Muhammed) hayat hikâyesini onu beyazperdede hiç göstermeden anlatan ilk ve tek film olmuştu.

    Mustafa Akkad, “The Message-Çağrı: İslamiyetin Doğuşu”nu gerçekleştirirken yanına film dünyasının en yetenekli dört ismini alarak dehasını göstermişti.

    Bu isimler şunlardı:

    * Senaryo yazarı: Harry Craig
    * Görüntü yönetmeni: Jack Hilyard
    * Besteci: Maurice Jarre
    * Oyuncu: Anthony Quinn

    Yönetmen Mustafa Akkad, çekimlerine 16 Nisan 1974’te Fas’ta başlanan filmin, hem uluslararası oyuncularla İngilizce versiyonunu, hem de Arap oyuncularla Arapça versiyonunu çekti.

    “Çağrı: İslamiyetin Doğuşu”nun çekimlerine Fas’ta başlayan, filmin henüz onda birini bile bu ülkede çekemeyen, Mustafa Akkad ve ekibi (binden fazla insan) Suudi Arabistan Kralı’nın Fas Kralı’ndan isteği üzerine “15 gün içinde Fas’ı terk etmeniz gerekiyor” uyarısıyla Fas’tan kovuldu.Onlara cömert yardım elini Libya lideri Muammer Kaddafi uzattı.

    “Çağrı: İslamiyetin Doğuşu” Muammer Kaddafi’nin her türlü desteğiyle tamamlanabildi.

    Mustafa Akkad, “Çağrı: İslamiyetin Doğuşu”nu da, Ekim 1985’te Türkiye sinemalarında gösterilmeye başlanan “İslamın Kılıcı: Çöl Aslanı Ömer Muhtar”ı da Libya lideri Muammer Kaddafi’nin desteği olmasaydı asla gerçekleştiremeyecekti.

    Muammer Kaddafi bu iki film için Mustafa Akkad’ın emrine o günün parasıyla toplam 45 milyon dolar aktarmıştı.

    “Çağrı: İslâmiyetin Doğuşu”nun senaryosuna katkıda bulunanlar arasında 25 milyon dolarlık dev prodüksiyon “Waterloo”da da (Türkiye’de 1972’de “Waterloo Savaşı” adıyla gösterildi) çalışan Harry Craig’de vardı.Craig “İslamın Kılıcı: Çöl Aslanı Ömer Muhtar”ın senaryosuna da katkıda bulunmuştu.

    “Çağrı: İslâmiyetin Doğuşu”nun görüntüleri dünyanın bu alanda en iyi ustalarından Oscar ödüllü Jack Hildyard’ın elinden çıkmıştı. Hildyard yılın en iyi filmi dalı dahil 7 Oscar ödülü kazanan “The Bridge on the River Kwai-Kwai Köprüsü”nde de dünyanın en büyük yönetmeni David Lean’la çalışmıştı… Hildyard “İslamın Kılıcı: Çöl Aslanı Ömer Muhtar”da da görev alacaktı.

    Mustafa Akkad’ın yönettiği, üç Oscar ödüllü besteci Maurice Jarre’ın fon müziğiyle Oscar ödülüne aday gösterilen “Çağrı: İslamiyetin Doğuşu-The Message” Ekim 1979’dan itibaren Türkiye sinemalarında milyonlarca insan tarafından izlenmişti…

    Dokuz kez Oscar’a aday gösterilen Maurice Jarre, “Lawrence of Arabia” (1962), “Doktor Jivago” (1965) ve “A Passage to India-Hindistan’a Bir Geçit” (1984) filmleriyle Oscar kazandı. Bu üç film dünyanın en büyük yönetmeni David Lean’ın imzasını taşıyordu.

    Maurice Jarre’ın Oscar adaylığı kazandığı diğer filmlerse şunlar: “Ghost” (1990), “Gorillas in the Mist: The Story of Dian Fossey” (1988), “Witness” (1985), “The Life and Times of Judge Roy Bean” (1972), “Les dimannches de Ville d’Avray” (1962).

    Maurice Jarre “İslamın Kılıcı: Çöl Aslanı Ömer Muhtar”ın da kadrosundaydı.

    “Çağrı: İslamiyetin Doğuşu-The Message” Mısır’daki El Ezher İslam Araştırmaları Akademisi’nin Müslümanlara tavsiyesini de elde etmişti. Bilindiği gibi, “Hazreti Muhammed: Son Peygamber” adlı uzun metrajlı animasyonda da Mısır’daki El Ezher İslam Araştırmaları Akademisi’nin gösterim izni/onayı bulunuyor.

    Çağrı: İslâmiyetin Doğuşu’nun Galası

    “Çağrı: İslâmiyetin Doğuşu”nun 34 yıl önceki İstanbul galasınaysa (Balmumcu Kışlaönü’ndeki Mimar Sinan Üniversitesi Sinema TV Merkezi’nde düzenlenen) Mustafa Akkad ve bu filmde Hazreti Hamza rolünde olan iki Oscar ödüllü Anthony Quinn’de katılmıştı…Quinn çeşitli sorular üzerine “Müslüman olmadığını” açıklayacaktı.

    Sinema Yazarı Ali Murat Güven (çok yakın zamana kadar Yeni Şafak Gazetesi’ndeydi) “The Message-Çağrı: İslamiyetin Doğuşu”nu Şöyle Anlatmıştı:

    Suriye asıllı Amerikalı Müslüman yapımcı-yönetmen Mustafa Akkad ile dördü de farklı İslâm ülkelerinden Sünni Müslümanlar (Tewfik Al-Hakim, Jawdat Al-Sahhar, Rahman Al-Sharkawi, Mohammad Ali Maher), biri ise İrlandalı Katolik (“Waterloo Savaşı”, “Havaalanı ’77” ve “Çöl Arslanı Ömer Muhtar”ı da yazan Harry A. L. Craig) olmak üzere toplam beş usta yazarın işbirliğiyle kaleme alınan “Çağrı: İslamiyetin Doğuşu” senaryosunu daha çekim aşamasına yeni geçilirken Kahire’deki El-Ezher Üniversitesi’ne göndermiş, İslâm otoritelerinden yazılı onay (“Filme Çekilebilir” fetvâsı) talep etmişti. Nitekim, bu fetvâyı kısa sürede aldı da…

    Fas çöllerinde “The Message-Çağrı: İslamiyetin Doğuşu”nun çekimlerine başlayan Akkad, bu ülkedeki kraliyet ailesinin filmin içerdiği “devrimci İslâm” yorumundan fena halde rahatsız olması nedeniyle, yanında yüzlerce oyuncu ve teknik ekip, tırlar dolusu kostüm ve ekipmanla birlikte ülkeden kapı dışarı edilme tehlikesi yaşar. Sanatçı, kralın katından kendisine “Pılını pırtını toplayıp Fas’ı terk etmen için sana 15 gün süre veriyoruz” mesajının gelmesi üzerine, yanına Anthony Quinn’i de alarak alelacele komşu ülke Libya’ya geçer ve Trablusgarp’ta Kaddafi yönetiminden randevu talep eder. Quinn’in de bizzat yer aldığı o tarihî buluşmada Akkad’ın iç burucu çaresizliğini gören Libya lideri, ona “Hiç merak etme, peygamberimizin hayat hikâyesini anlatan böyle bir film kesinlikle sahipsiz kalmayacaktır. Topla bütün ekibini, çöl ise çöl, para ise para. Bunlar bizde de fazlasıyla var. Filmini Libya topraklarında tamamla” diyecektir. Böylelikle, Fas’ta yalnızca 15 dakikalık bir bölümü çekilebilmiş olan “Çağrı: İslamiyetin Doğuşu” iki yıllık masraflı ve meşakkatli bir çalışmanın sonucunda Kaddafi’nin Libya’sının verdiği sınırsız destekle bitirilecektir.

    Buna karşılık, Trablusgarp’ın egzantrik lideri, Mustafa Akkad’ın “Bizlere sunduğunuz cömert destekler için, filmimizin bitiş jeneriğinde size teşekkür etmek isteriz” şeklindeki teklifine bile yüz vermeyecek, adının “Çağrı: İslamiyetin Doğuşu”nun finalinde minnetle anılması önerisini “Böyle bir şeye gerek yok, İslâm’ın doğuş hikâyesinin sinema yoluyla anlatılması hepimizin boynunun borcuydu, biz de görevimizi yaptık” diyerek reddedecekti.

    “Çağrı: İslamiyetin Doğuşu” günümüzde artık sinema tarihinde epik bir filmden çok daha ötelerde, ikonik konuma erişmiş bir başyapıta, yedinci sanat yoluyla yazılmış bir tür “siyasal manifesto”ya dönüşmüş durumda. O, Müslümanları ilkel, cahil ve saldırgan olarak sunan binlerce Hollywood filmine, kocaman bir yüreğe sahip Halepli Mustafa Akkad tarafından yine Hollywood’un içinden binbir maddî güçlükler içinde verilen son derece anlamlı bir cevaptı. Ve dünya üzerinde dolanıp durduğu son otuz yıl boyunca da milyonlarca insanı Matrix’ten çıkarıp “gerçeğe uyandırdı.”

    Çekim öyküsü de en az kendisi kadar dokunaklı olan böyle bir filmi ortaya koymuş bir sanatçının ödülü, -en azından görünüşte- İslâmî bir kimlikte hareket ettiğini ileri süren birtakım gafillerin bombalarıyla can vermek olmamalıydı. Ama bizler, gönüllerimizi, zahirdeki manzaranın çoğu kez yanıltıcı olduğunu bilerek ferahlatmayı da bilen bir topluluğuz. Demek ki ötelerde bir yerde onu bu dünyada kazanabileceğinden çok daha güzel, çok daha anlamlı bir ödül bekliyor olmalı ki Allah onu ve kızını bu olay vesilesiyle yanına aldı.

    Eğer, Türkiyeli bir Müslüman olarak üzerinde herhangi bir hakkım var ise ben, beni “bugünkü ben” yapan rahmetli Mustafa Akkad’a bütün haklarımı gani gani helâl ediyorum. Eminim ki dünyanın dört bir köşesinde yaşayan ve “Çağrı: İslamiyetin Doğuşu” ya da “Çöl Arslanı Ömer Muhtar”ı hayatları boyunca en az bir kez izlemiş olan bütün Müslümanlar da edecektir. Mekânı cennet olsun…”

    Ali Murat Güven “Çağrı: İslamiyetin Doğuşu” Filmiyle İlgili İlk İzlenimlerini de Şöyle Özetlemişti:

    1979 sonu… İstanbul-Beyazıt’ta “ülkücülerin mekânı” olarak bilinen (ve sonradan dehşet verici bir bombalı saldırının ardından birçok insana mezar olup kapanan) ünlü Marmara Kafeterya’nın hemen yakınları. Babamın elinden sıkı sıkıya tutmuşum, onunla birlikte Çemberlitaş yönüne doğru bir yerlere gidiyoruz.

    Bu ünlü kafeteryanın hemen yanıbaşında “çevrenin siyasal şartları”na uygun filmler oynatmasıyla tanınan, en az onun kadar ünlü bir sinema salonu da vardı: Marmara Sineması… Hayatım boyunca gördüğüm -ve göreceğim- en büyük bez afişle ilk kez o gün orada karşılaştım. Alt kısmında “Çağrı: İslâmiyet’in doğuşunu anlatan dev film” yazıyordu. Önde sahibi belli olmayan bir kol, aynı kolun tuttuğu -üzerinde ne yazdığını anlayamadığım Arapça yazılar bulunan- bir sancak ve arkada da bir süvari grubu… Bez afişten çocuk belleğime kazınan illüstrasyon, aşağı yukarı böyle bir şeydi.

    O anda bu filmi görebilmek için müthiş bir istek duydum, babamı ceketinden çekiştirerek, “Ne olur, götür beni bu filme!” dedim. Ama babam, bir yerlere yetişme telâşı içinde olduğu o gün sinemaya falan gidecek durumda değildi. “Sonra geliriz oğlum, sinema kaçmıyor ya!” diyerek benim bu isteğimi en kestirme yoldan geçiştirdi.

    Sonraki aylar boyunca oradan çeşitli vesilelerle tekrar tekrar geçtim ve her geçişimde de aynı afiş sürekli olarak gözüme çarpıp durdu. Üzerinde her hafta değiştirilen ekleme bir bez şerit duruyor, bu bezde de çalakalem yağlıboyayla “bilmem kaçıncı zafer haftası” yazıyordu. 1970’lerin çok izlenen filmlerinde gösterim bitmeden önce son bir seyirci hasadı daha elde edebilmek için sinema girişlerinde sıklıkla kullanılan o beylik tahrik cümlesiydi bu. “Çağrı”nın zafer haftası rakamı 10’lar ile başladı; 30’ları, 40’ları aştı ve en sonunda 50’lere dek ulaştı. Film, gösterimde kalma konusunda emin adımlarla “Türkiye rekoru”na doğru gidiyor, buna karşılık aradan zaman geçtikçe afişinin ilk gördüğümdeki o canlı renkleri de kötü hava şartları nedeniyle gitgide soluyordu. Serde, o zaman da kendi çapında bir sinema tutkusu olduğundan, günlerden bir gün fırsatını bulup afiş illüstrasyonunun beni cezbettiği o filme tek başıma gittim. İyice rengi atan ve sağı solu yırtılmaya başlayan afişte “Ellibeşinci zafer haftası” gibi bir ibare gördüm sanırım. Kimbilir, belki de okulu kırarak gitmiştim Beyazıt Meydanı’na, doğrusu o kadarını hatırlayamıyorum.

    Bastırmaya çalıştığım müthiş bir heyecan ve bir miktar da suçluluk duygusu içinde gişeden biletimi alıp, en önlerden gözüme kestirdiğim bir koltuğa oturdum. Benim bu kaçamağı yaptığım tarih itibarıyla filme gösterilen ilgi artık büyük ölçüde azalmış olduğundan, salon hemen hemen boştu.

    Tek kelimeyle müthiş bir gün yaşadım. 177 dakika süren bu unutulmaz destanı bazı anlarda küçük kalbim heyecandan küt küt atar vaziyette, ama baştan sona kadar pür dikkat izlediğimi hatırlıyorum. Gerçi, olay örgüsü içindeki birçok noktayı o an itibarıyla tam olarak kavrayamamıştım, ama ne gam! Bir tarafta “iyiler”in, öte tarafta da “kötüler”in yer aldığı büyük bir mücadeleyi anlatıyordu perdedeki görüntüler… Hele de en çok, heybetli bir görünüme sahip olan sakallı adamın kalleşçe öldürüldüğü sahnede daraldı çocuk kalbim. Bir zenci, savaş meydanında ona arkadan sinsice yaklaşıyor ve dikkatinin dağıldığı bir anda da mızrağını göğsüne doğru savuruyordu. Sonrasında, bu kalleş mızrakla birlikte ağır çekimde yere düşen o adam ve “Hamza öldü! Hamza öldü!” diye bağıran askerler…

    Koltuğumda hafiften bir sağıma bir soluma döndüm, gözlerimden süzülen yaşları görüp de yakınlarda beni ayıplayacak, ya da en azından naifliğimle alay edecek birileri var mı diye çevremi çaktırmadan kolaçan ettim.

    O anda, sinemanın loş ortamında gördüğüm bir manzarayı ömrüm boyunca unutmam imkansız. 8-10 koltuk kadar solumda oturan yaşlı bir adam da tıpkı benim gibi gözlerini oğuşturuyordu. Ve belli ki o da ağladığını birilerinden gizleme çabası içindeydi.

    O gün o karanlık sinema salonunda gözlerimden süzülen yaşlar, benim, yani bu çilekeş ülkenin kendi hâlinde bir yurttaşı olarak, İslâm dünyasının şu fâni dünyada gördüğü onca ihanete, küresel düşmanlar karşısında uğradığımız onca haksızlığa ve çektiğimiz onca çileye karşı verdiğim ilk gerçek tepkimdi.”

    (12 Mayıs 2013)

    Hakan Sonok

    hakansonok.sonok1@gmail.com

    11. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali Sona Erdi

    Umudu ve gücünü kadınlardan alan, kadınlar tarafından kadınlar için yapılan Filmmor Kadın Filmleri Festivali’nin on birincisi sona erdi. Festival bu yıl kadınların hırpalanması, susturulması ve görmezden gelinmesini tema edindi, içeriği, tanıtım filmi ve görselleri ile bu temayı yaygınlaştırdı. 19 ülkeden 50 film ağırlayan festival, film gösterimlerinin yanı sıra panel, atölye ve söyleşilerle, 15 – 23 Mart’ta İstanbul’da, İzmir Kadın Dayanışma Derneği ortaklığıyla 30 – 31 Mart’ta İzmir’de, Sinop Kadın Platformu ortaklığıyla 06 – 07 Nisan’da Sinop’ta, Mizgin Kadın Derneği ortaklığıyla 13 – 14 Nisan’da Bitlis-Tatvan’da yapıldı.

  • Basın Bülteni
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Türkiyeli Göçmenler Alman Medyasında Nasıl Algılanıyor?

    Almanya’da 2000-2006 yılları arasında 8’i Türk 10 kişiyi öldürmekle suçlanan Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) terör hücresi davası yarın başlıyor. Davayı Türkiye’den de 6 basın kuruluşu izleyebilecek. NSU’nun 17 Nisan’da gerçekleştirilen ilk davasına Türk basın mensuplarının alınmaması büyük tartışma yaratmıştı. İlk işçi göçü anlaşmasının 50’nci yılı anısına bir dörtleme olarak hazırlanan serinin ikinci filmi Multikulti Haberler konuyla ilgili sorulara yanıt aranıyor. Semra Güzel Korver’in yönettiği film 07 Mayıs 12:00’de ve 22:00’de TRT Belgesel’de izlenebilir.

  • Basın Bülteni
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Türkiyeli Göçmenler Alman Medyasında Nasıl Algılanıyor? yazısına devam et
  • Aklımı Oynatacağım

    Pedro Almodovar’ın yönettiği ve Antonio Banderas, Penelope Cruz, Willy Toledo ile Hugo Silva’nın oynadığı Aklımı Oynatacağım (Los Amantes Pasajeros), 10 Mayıs 2013’de Tiglon Film dağıtımıyla Bir Film tarafından vizyona çıkarıldı.
    Meksika’ya doğru yola çıkmış olan bir yolcu uçağının iniş takımları açılmamaktadır. Kabin görevlileri uçakta oluşan paniği engellemek için yolcuları sarhoş edip uyutmaya çalışırlar. Uçak içinde giderek artan heyecan, alkol ve adrenalinin de etkisiyle, ekip ve yolcular arasında izleyicileri kahkahalara boğacak beklenmedik olaylar filizlenir.

  • Basın Bülteni: 1 / 2
  • Fotoğraflar
  • Web Sitesi
  • Fragman
  • IMDb
  • Boğaziçi Balıkları, TRT Belgesel Günleri’nde

    TRT Belgesel Günleri’nin Ulusal Profesyonel Kategori finalisti olan Boğaziçi Balıkları adlı belgesel film, 11 Mayıs 2013 Cumartesi günü saat 18:10’da Notre Dame de Sion Fransız Lisesi’ndeki gösteriliyor. Belgesel, İstanbul ve Boğaziçi’nin günümüze kadar gelen bir yüzyılını, balıkların, balıkçıların, denizin ve şehrin değişimi penceresinden yansıtıyor. Film, geçmişin zenginliğinden bugünün yoksunluğuna nasıl geldiğimizi göstermeyi ve gelecek için alınması gereken tedbirlere dair ortak ve yaygın bir bilinç oluşturmayı hedefliyor.

  • Basın Bülteni
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Ziazan

    Derya Durmaz’ın yöneteceği Ziazan adlı kısa film, Türkiye ve Ermenistan’dan bir grup sinemacının ortak çabasıyla çekilecek. Eylül 2012’de Ermenistan Türkiye Sinema Platformu’ndan yapım ödülü alan filmin çekimleri Haziran 2013’te Erivan’da gerçekleştirilecek. Ancak filmin çekimlerini tamamlayabilmek için bir miktar ek bütçeye ihtiyaç olduğundan Indiegogo Kitle Fonlama Kampanyası başlatıldı. İnternet üzerinden projeye destek vermek isteyenler, projeye istedikleri miktarda katkı sağlayabilecek. Ziazan, amcasının valizine saklanarak Ermenistan’dan Türkiye’ye geçmeye çalışan küçük bir kızın hikâyesi.

    Ziazan yazısına devam et

    Altyazı Dergisi’nin Mayıs Sayısı Bayilerde

    Altyazı Aylık Sinema Dergisi’nin Mayıs sayısının kapağında, Noah Baumbach’ın son filmi Frances Ha’dan bir kare yer alıyor. Ali Aydın’ın Venedik’ten ödülle dönen ilk filmi Küf, uzun yıllar önce kaybolmuş oğlunun izini süren bir babanın dramı üzerinden gözaltındaki kayıplara eğiliyor. Dergide ayrıca yönetmenle yapılmış bir söyleşi de bulunuyor. Altyazı’nın İzliyorum bölümünün bu sayıdaki konuğu, Cennette Savaş (Batalla el Cielo) ve Sessiz Işık (Stellet Licht) gibi filmleriyle adını dünya sinemasının yıldızları arasına yazdıran Carlos Reygadas.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Yüksek çözünürlüklü kapak fotoğraflarına haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Altyazı Dergisi’nin Mayıs Sayısı Bayilerde yazısına devam et