Gitmek mi Zor Kalmak mı?

Gidenin ardından bir şeyler söylemek çok zor. Özellikle de benim söylemem. Ama bir yerden sonra konuşmak, paylaşmak ve hatırlamak sanki yeniden canlandırıyor, yeşertiyor yitip gidenleri… O yüzden bende Seyfi Teoman ile olan küçücük anımı bir kere daha hatırlamak, o güne geri dönmek istedim.

Bundan yaklaşık 4 sene önceydi ve yine bu yerde, sadibey.com’da yayınlanmıştı sohbetimiz. Tatil Kitabı’nın vizyona girmesinden birkaç gün önce, akşamüstü vaktinde Orhan Kemal Müzesi’nde buluşmuştuk. Üst katta, ortadaki masada… Önce ben gelmiştim, birkaç dakika sonra da o. Yanılmıyorsam yine motoruyla gelmişti, elinde tuttuğu kaskını hatırlar gibiyim. Koşar adam merdivenleri çıkmış, inanılmaz bir enerji ve neşeyle karşıma oturmuştu. Nasıl samimi, sıcak bir insan…

Röportaj yaptığınız her insanla bu uyumu yakalayamıyorsunuz ne yazık ki. Karşınızdakinden aldığınız enerji ne kadar pozitifse, ettiğiniz sohbet de o kadar keyifli oluyor. Karşınızda tavus kuşu gibi kasılan, sanki hayatındaki tek ve en önemli zamanı size bahşetmişçesine komik triplere giren o kadar çok kişiye zamanı vermek zorunda kaldım ki, artık o yüzden artık bir bakışta çözebiliyorum.

Seyfi Teoman’da bunların hiç birinden eser yoktu. Ama çok telâşlı bir hali vardı. Sorulara o kadar hızlı, kısa ve net cevaplar veriyordu ki şaşıp kalmıştım. Ama bu bir baştan savma değil tamamen hissettikleriydi, anlayabiliyordum. Ölüm haberinden sonra yapılan yayınlar ve yazılan yazılarda fark ettim ki bu onun bir özelliğiydi.

İlk uzun metrajlı filmi Tatil Kitabı, 54. Taormina Film Festivali’nde Jüri Özel Ödüllü ve 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma Bölümü’nde En İyi Film ödülünü almıştı. İlk filmini çeken bir yönetmen için nefis bir başlangıç, gelecek için çok kuvvetli bir “ben varım” mesajıydı bu.

Filmi izlemiştim ve o sadeliğine, duruluğuna bayılmıştım. O günlerde röportaj yaptığım yönetmenlerin pek çoğu iktisat, ekonomi gibi bölümlerden mezun olmuştu. Seyfi Teoman da onlardan biriydi ama okul hayatı boyunca Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi’nde sinemanın içindeydi. Hiçbir zaman kopmadığı, son yolculuğuna da uğurlandığı yer olacaktı bu çok sevdiği yuvası.

Sonra Polonya’da iki sene sinema eğitimi almıştı. İlk filmi Tatil Kitabı, baba otoritesi ve daha genel anlamda toplumsal muhafazakârlık üzerineydi.

Kayseri doğumlu, çocukluğu da orada geçmiş bir yönetmendi ve hemen ilk filimden kamerasını taşra hayatına çevirmişti.

Müzik yoktu hiç filmde, bunu sorduğumda samimice, “Müzikten de pek anlamıyorum zaten. Yani anlamıyorum derken, sahneleri müzik ile düşünemiyorum. Müzik çok güçlü bir araç… Sonradan koyduğunuzda bütün tasarımı değiştiriyor. Benim filmimin müziğe ihtiyacı olmadığını düşündüm.” demişti. Haklıydı, gerçekten de Tatil Kitabı’nin kendine özgü bir ritmi vardı ve müziğin yokluğunu hissettirmiyordu.

Bu aynı zamanda onun sinemanın özüne inme isteğiydi. Abartısız anlatımını ve sadeliğini de şöyle özetlemişti; “Eksiltme eseri daha kırılgan daha incelikli bir yapıya büründürüyor. İnsan belli bir hikâye anlatma derdindeyken kendini daha iyi anlatmak için elindekileri minimuma indiriyor. Ben de elimden geldiğince planları en aza indirdim. Her şeyi en yalın haliyle anlatmaya çalıştım. Seyirciyi aptal yerine koymamaya özen gösterdim. Tekrar müziğe vurgu yapmam gerekirse, eksiltebileceğim en güçlü araç da müzikti.”

Tatil Kitabı, 12 Eylül’de vizyona girmişti. 12 Eylül’ü sormadan olmazdı. “Ben o dönemi yaşamadığım için buna dair film yapar mıyım bilmiyorum. Büyük bir toplumsal travmaya yol açan bir dönemdi. Birçok film yapıldı ama daha da yapılmalı.” demişti.

Ama bildiği ve emin olduğu bir şey vardı; Barış Bıçakçı’nın Bizim Büyük Çaresizliğimiz adlı kitabını uyarlamak. Ve yaptı da o da çok sevildi. Film, Dünya prömiyerini, Uluslararası Berlin Film Festivali’nde yaptı. Çeşitli ödüller aldı.

Ve sonrasında geçirdiği o korkunç kazanın bir gün öncesinde yapımcılığını üstlendiği Tepenin Ardı filmi İstanbul Film Festivali’nden En İyi Film Ödülü’nü almıştı. Bir taraftan da yeni filmi Evliya üzerine çalışıyordu. Yani hiç durmadan, hep üreterek ve bir sonraki işini düşünerek… Gencecik yaşına ödüllerle dolu bir filmografi sığdırmıştı.

Hayat, bir daha bizi bu kadar kapsamlı bir sohbet yapacak kadar bir araya getirmedi. Meselâ çok istememe rağmen Bizim Büyük Çaresizliğimiz döneminde bir türlü bir araya gelemedik. Ama kısacık da olsa onu tanıyabildiğim, karşılıklı birer çay içebildiğim ve güzel bir sohbet edebildiğim için buruk bir mutluluk içindeyim. Kısacası o günden sonra onun işlerinin hep takipçisi oldum. Ve bir gün bu yazıyı yazabileceğim asla aklımın ucundan geçmezdi. Ölüm ne vakit, hangi yaşta gelirse gelsin apansız, erken ama bu kadar genç bir ölüm kabullenmesi en zoru, en acısı…

(12 Mayıs 2012)

Gizem Ertürk

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir