Paris’te Manhattan Geceyarısı Gibi

Paris’te Geceyarısı (Midnight in Paris)
Yönetmen-Senaryo: Woody Allen
Görüntü: Darius Khondji
Oyuncular: Owen Wilson (Gil), Rachel McAdams (Inez), Marion Cotillard (Adriana), Léa Seydoux (Gabrielle), Michael Sheen (Paul), Nina Arianda (Carol), Carla Bruni (Müze Rehberi), Adrian Brody (Dali), Yves Heck (Cole Porter), Corey Stoll (Hemingway), Tom Hiddleston (Fitzgerald), Kathy Bates (Gertrude), Alison Pill (Zelda), Marcial di Fonzo Bo (Picasso), Sonia Rolland (Josephine Baker), Tom Cordier (Man Ray), Adrian de Van (Bunuel), David Lowe (TS Elliot), Vincent Menjou Cortes (Toulouse-Lautrec), Olivier Rabourdin (Gauguin), François Rostain (Edgar Degas), Yves-Antoine Spoto (Matisse)
Yapım: Mediapro-Gravier-TV3 (2011)

Önemli sinemacılardan Woody Allen’ın Manhattan aşkı gibi Paris’e bir saygı sunuşu gönderdiği “Paris’te Geceyarısı”, bu muhteşem şehri sanat eseri gibi beyazperdeye yansıtıyor.

Film, sabit açılarla Paris fotoğraflarıyla açılıyor. Hayat perdeden akıp giderken fonda da Glenn Miller Orkestrası’nın “Moonlight Serenade” müziği duyuluyor. Ardından, Woody Allen’ın değişmez ön jeneriği başlıyor. İlk romanının sancılarını yaşayan Hollywood senaristi Gil Pender, zengin kızı Inez’le nişanlı ve evlenmeden önce Paris’teler. Üstelik bu gezide Inez’in annesi Helen’le “Çay Partisi”nden babası John da var. Geçmişe özlem üzerine, eski zamanların eşyalarını satan dükkânı öne alan bir roman taslağı olan Gil, ruh ve sosyal çevre olarak kendine epey uzak güzel Inez’le mutlu olabilir mi? Ailesinden dolayı toplumdaki statüye önem veren Inez, Gil’e ilham veremiyor. Paris’te Inez eski tanıdıkları Paul ve Carol Bates çiftiyle karşılaşıyor. Paul, Sorbonne’da ders vermeye gelmiş. Paul, Inez için toplumdaki yer itibariyle de bir dahi. Gil, bu sıkıntılı anlardan uzaklaşmak için gecenin ışıltıları içindeki Paris sokaklarında aylak aylak dolaşırken yolunu kaybediyor. Kilisenin basamaklarına oturduğunda kilisenin çanı geceyarısını vuruyor. O sırada eski zamanlardan antika bir araba önünde duruyor. Bu onu, rüyalarına ve özlemlerine, yani 1920’lerdeki bohem Paris’e götürüyor. Arabada ünlü yazar F. Scott Fitzgerald ve yazar eşi Zelda da var. Gerçeküstü bu rüyada zaman yolculuğu yapan Gil, büyülendiği Ernest Hemingway’le de tanışma fırsatı buluyor. Hatta romanı için kendisine yol gösteren Gertrue Stein’la bile dostluğunu geliştiriyor. Picasso’nun metresi Adriana’ya bile aşık oluyor Gil. Onunla zamanlar geçiriyor ve 1890’lardaki “Belle Epoque” zamanlarına bile gidiyor. Adriana’yla aşk kırıklığı da yaşıyor. Inez’le evleneceğini öğrenen Adriana, kafede Gil’i bırakıp gittiğinde ona teselliyi Dali veriyor. Bunuel ve Man Ray’le dost oluyor. Şimdiki zamandaysa sorunlar bitmiyor. Rastlantıyla tanıştığı, romanındaki gibi eski eşyalar ve plâklar satan dükkânda hayatının aşkı Gabrielle’i görüyor. Paris’te aşk gerçekten bambaşka.

O sanatçıları solumak…

Gil, Fitzgeraldların gittikleri partide en hayran olduğu Cole Porter’ı dinliyor. Cole Porter (1891-1964), piyano başında “Let’s Do It” şarkısını söylüyor. 1906’la 1975 yılları arasında yaşamış Amerikalı şarkıcı ve dansçı Josephine Baker “La Congo Blicoti”yi coşkuyla bohem Paris’e okuyor. Gerçeküstücü, dadacı ve kübist film yönetmeni Jean Cocteau’nun (1889 – 1963) doğum günü partisi de tam anlamıyla gerçeküstücüydü. Ama kendisi görünmüyordu üstadın. Gil, Ernest Hemingway’le de tanışma şerefine ulaşıyor. Hemingway, 1930’larda İspanya’nın iç savaşına katılıp Cumhuriyetçilerle beraber Franco’ya karşı savaşacaktı birkaç yıl sonra. Hemingway, 1961’de intihar etmişti. Elbette dışavurumcu şair ve oyun yazarı İngiliz TS Elliott (1888 – 1965) unutulmamalı. Gerçeküstücü dostlar Salvador Dali (1904 – 1989), yönetmen Luis Bunuel (1900 – 1983) ve Amerikalı fotoğrafçı ve ressam Man Ray (1890 – 1976) bile filmin konukları. Man Ray’in fotoğraf çalışmalarına bir göz atın. Gil, genç Bunuel’e ileride çekeceği filmden ipucunu bile veriyor. Bunuel, 1962 yılında Gil’in bahsettiği “El Angel Exterminador – Yokedici Melek” filmini Meksika’da siyah-beyaz çekmişti. İtalyan Yahudisi ressam ve heykeltıraş Amedeo Modigliani’yle aşk yaşamış, ressam Pablo Picasso’nun (1881 – 1973) metresi olmuş, Paris’e aşık olmuş Adriana hayali bir karakter filmde. Modigliani (1884 – 1920), gerçekten bir aşk yaşamış. Resmini yaptığı güzel Katolik Jeanne onu büyülemiş ve ona sırılsıklam aşık olmuş Modigliani. Ayrıca o dönemlerde Picasso’nun modeli ve metresi de Marie-Therese Walker’di. Çoğu zamanda Paris’te yaşamış Amerikalı yazar ve şair Gertrude Stein (1874 – 1946), nostaljik roman yazan Gil’e katkı verirken, belki de ona yaşadığı zamanın da önemli olduğunu fark ettiriyor. Ünlü yazar F. Scott Fitzgerald (1896 – 1940) ve “jazz age”, yani “flapper” olan çılgın yazar eşi Zelda (1900 – 1948) boşuna hikâyede yer almıyor. Fitzgerald da zorunluluktan Hollywood filmlerine senaryolar yazmış bir sanatçı. Tıpkı filmin kahramanı Gil gibi. Filmde günümüzün ve bohem döneminin Paris’i yok. “Belle Epoque” diye anılan dönem de yansıyor. Adriana, bir önceki döneme tutkun. Elbette bu dönemde “Moulin Rouge”da resim çizen Henri de Toulouse-Lautrec (1864 – 1901) var. Hatta ressamlar Paul Gauguin (1848 – 1903) ve Edgar Degas (1834 – 1917) bile var. “Can Can” dansı da. Allen filminde, İspanyolların gelmiş geçmiş en ünlü matadoru Juan Belmonte’yi (1892 – 1962) bile unutmamış.

Müzikler ve görüntüler…

Filmde Paris gerçekten bir tablodan fırlamış sanat eseri gibi yansıyor perdeye. Ünlü kameraman Darius Khondji’nin bu filmin estetiğine çok büyük katkısı olmuş. Bu ünlü sanatçı, Jeunet-Caro ikilisinin ortak yönettikleri 1991 yapımı “Delicatessen – Şarküteri” ve 1995 yapımı “La Cite des Enfants Perdus – Kayıp Çocuklar Şehri” filmlerinde unutulmaz fotoğraflar yaratmıştı. Elbette David Fincher unutulmamalı. Fincher-Khondji ikilisinin 1995 yapımı “Se7en – Yedi” de unutulmazdı. Baştan sona fonda duyulan tüm müzikler ve şarkılar insanı büyülüyor. Sidney Bechet’nin saksofon tınısını üste çıkartan “Si Tu Vois Ma Mere” cazı, tema müziği olarak sıkça kulağınıza geliyor. Filmde, İspanyol gitarıyla çalınan ve fonda duyulan “bistro fada” tınıları da duyuluyor. “Bistro”, Portekizce bir kelime. Genelde küçük, sıcak ve samimi restoranlarda bu müzik eşliğinde yemek yeniliyor. “Fada”nınsa bir dolu anlamı var. Bizim duyduğumuz, sıcak bir gitar valsi. Yani bu anlama da geliyor. Filmdeki en büyük sürprizi, Fransa’nın şimdiki cumhurbaşkanı Sarkozy’nin eski model, yeni şarkıcı eşi Carla Bruni’nin müze rehberini oynamasıydı. Versay Müzesi’nde heykeltıraş Rodin üzerine tartışma sahnesinde fark ediyorsunuz Carla Bruni’yi. Bu fantastik film, Allen’ın ilk gerçeküstücü yapıtı değil. 1972 yapımı “Every Thing You Always Wanted to Know About Sex – Seks Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey” ve 1973 yapımı “Sleeper – 200 Yıl Sonra” filmleri de var. Filmin finali de aşka adanmış. Seine Nehri üzerindeki köprüde Gil’le Gabrielle karşılaşıyorlar ve yağmur altında aşka doğru yürüyorlar beraberce. Allen, “Paris’te Geceyarısı”yla komediye sıkı bir dönüş yapmış da oldu. 18. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde gördüğümüz “Paris’te Geceyarısı”nı Adanalılar çok sevdiler, çok güldüler ve Allen’la çok eğlendiler. Ayrıca bu filmden çok şey keşfedeceksiniz.

(30 Eylül 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir