Baharı Getiren Festival Geldi

02 – 17 Nisan 2011 tarihleri arasında gerçekleşen 30. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde, birçok başlık altında film festivalseverlerle buluşuyor. Filmler Beyoğlu’nda Atlas, Fitaş 1 ve 2, Beyoğlu ve Pera’da. Festival, Nişantaşı City’s ve Kadıköy Rexx’te de sürüyor. En düşük bilet dört lira.

02 – 17 Nisan tarihleri arasında yaşanacak 30. Uluslararası İstanbul Film Festivali, 1974 doğumlu Fransız yönetmen Marc Fitoussi’nin yönettiği 2010 yapımı “Copacabana” filmiyle açılıyor. Filmin başrolünde de Isabelle Huppért gibi muhteşem bir oyuncu var. Festivali bu yıl, Susanne Bier’in 2010 Danimarka yapımı “Haevnen – Daha İyi Bir Dünya” filmi kapatıyor. “Daha İyi Bir Dünya”, 2011’de “En İyi Yabancı Film” dalında Oscar aldı. Bu festivale, yazılarımızla çok emeğimiz geçti yıllar içinde. Popüler olana tutkulu bu festival, diğer emeklerin hiç farkında olmadı. Ne yapalım, öyle olsun.

Yarışma filmleri…

Bu yıl oniki film “Altın Lale” için yarışıyor. İngiliz sinemasının gerçek anlamda aykırı yönetmenlerinden 1961 doğumlu Michael Winterbottom’ın kendisinin çektiği aynı adlı televizyon dizisinden sinemaya uyarladığı 2010 yapımı “The Trip – Yolculuk” filmini de başrollerinde Bob Brydon ve Steve Coogan var. Winterbottom’ın bu filminin, Roger Corman’ın 1967 yapımı “The Trip”le sadece isim benzerliği var. 1976 doğumlu Uruguaylı yönetmen Federico Veiroj’un yönettiği “La Vida Util – Faydalı Hayat”, sinemadan başka bir iş bilmeyen Jorge’nin, Sinematek’in kapanmasıyla dışarıdaki dünyayla, hayatla baş başa kalışının siyah-beyaz filmi bu. Filmde bazı anlarda çok uzun olmasa bile yine de uzun çekimler yapmış yönetmen bu ikinci filminde. Sinema bir aşktır işte!.. Seyfi Teoman’ın, Barış Bıçakçı’nın İletişim Yayınları’dan çıkan aynı adlı eserinden uyarladığı “Bizim Büyük Çaresizliğimiz”, 2011’de 61. Berlin Film Festivali’nde “Altın Ayı” için yarışmıştı. İlker Aksum, Fatih Al, Güneş Sayın ve Taner Birsel’in başrolünde oynadığı bu filmde aynı kıza aşık olan iki arkadaşın hikâyesi. Sinemaseverleri etkileyecek filmlerden biri de, 1967 doğumlu Kanadalı Denis Villeneuve’ün 2010 yapımı “Incendies – İçimdeki Yangın…” Filmde Radiohead’in müzikleri de duyuluyor. Öncelikle “You and Whose Army”, piyano tınılarıyla başlıyor ve sonra “sert rock”a dönüşüveriyor. İnsanı etkiliyor. Film, Quebec ve Amman’da çekilmiş. Bir kadının kökenlerine, Lübnan’a yolculuğunu anlatıyor film. Ayrıca bu yarışmada, besteci yönetmen Ola Simonsson’la karikatürist – yazar – yönetmen Johannes Stjärne Nilsson’un ortak yönettikleri İsveç filmi “Sound of Noise – Yaşamın Ritmi” de var. 1961 doğumlu Jonathan Nossiter’in Charlotte Rampling, Bill Pullman ve Irène Jacob’u bir araya getirdiği 2010 yapımı “Rio Sex Comedy – Rio Seks Komedisi”, Rio’da zevklerinin tam ortasında sosyal adaleti arayan başka mesleklerden insanlar üzerine bir komedi. Çinli Zhang Meng’in yönettiği 2010 yapımı “Gang de qin – The Piano in a Factory – Fabrikadaki Piyano”da, çelik fabrikasında çalışan, ama işsiz kalmış Chen, velâyetini üzerine almak istediği, piyano çalmayı seven kızı için kendisi piyano yapmaya çalışıyor. Çin’in kuzeydoğusundan gelen bu hikâye, zaman zaman iç burkucu olsa da mizahı iyi olan ve 1990’ların Çin’inden sevimli anlar sunan bir film deniliyor. Lech Majewski’nin yönettiği 2011 yapımı “The Mill and the Cross – Değirmen ve Haç”ta, başrolü Rutger Hauer, Charlotte Rampling ve Micheal York paylaşıyor. Bu film Polonya’da çekilmiş. Filmde, “live-action” denilen sahneler de var. Film, 1564 yılında Flaman bölgesinde geçiyor. Bu filmde, Rönesans’ın büyük ressamı Pieter Bruegel’in hayatının son dönemleri yansıyor. Filmde, sert sahneler de var. Yakın çekimlerin Rönesans tablolarını andırdığı söyleniyor. “Değirmen ve Haç”, tam sanatseverler için. Bruegel (1525 – 1569), peyzaj ressamıydı. Köylüleri, işçileri resmetti. Eserlerinde çoğunlukla savaşlar ve yıkımlar vardı. Gérald Hustache – Mathieu’nün yönettiği “Poupoupidou – Pupupidu”, kara mizah yüklü bir polisiye. Yazar Rousseau, dağ yolunda bir kızın cesedini buluyor. Yazar, kızla Marilyn Monreau arasında benzerlik kurunca, seyirciyi de meraklı bir yolculuğa çıkartıyor kendisiyle beraber. Jordi Cadena – Judith Colell’in beraber yönettikleri 2010 yapımı “Elisa K”, İspanya’dan, Katalonya’dan geliyor. Film, çocuk istismarı üzerine. Vietnam sinemasının önemli yönetmenlerinden 1962 doğumlu Tran Anh Hung’un bir filmiyle daha karşılaşmak mutluluk ötesi bir şey. Hung’un festivalde 2010 yapımı “Noruwei no Mori – İmkânsızın Şarkısı”, inanılmaz ama “Altın Lale” için yarışıyor. Manevi lâlemiz onun. Usta, bu filmini Japonya’da çekmiş. Başrolde de Rinko Kikuchi var. Film sinemaskop çekilmiş. Hung bu filmini, Japon yazar Haruki Murakami’nin romanından çekmiş. Murakami’nin romanı, Doğan Kitap’tan “İmkânsızın Şarkısı” adıyla yayımlanmıştı. Filmde Beatles’ın “Norwegian Wood” şarkısını da duyuyorsunuz. Filmin orijinal adının Beatles’ın bu şarkısından geliyor ve “Norveç Ahşabı” demek. “Wood” kelimesi, “koru” veya “orman” anlamında kullanılmıyor. Norveç’te keresteden yapılmış ahşap yapılar geleneksel bir mimari türü. Roman ve filmde “ahşaplığa”, “keresteliğe” gönderme yapılıyor. “Norwegian Wood”, aynı zamanda Beatles’ın deneyselliği hissettiren 1965’te yayımlanmış ilk albümü (LP’si) “Rubber Soul”da yer alan bir şarkı. Bu şarkının diğer adı da “This Bird has Flown” (Bu Kuş Uçtu). Beatles’ın bu tekerleme dolu şarkısında sevdiği kızla beraber olmayı umut eden bir gencin hayal kırıklığı anlatılıyor. Veya John Lennon’ın hayal kırıklığı… Şarkıda duyulan sitar tınılarını George Harrison çalmış. Yönetmen Hung, Murakami’nin bu romanını sinemaya uyarlarken zor bir işin içine girmiş. Murakami, Amerikalı ve Avrupalı bazı yazarların eserlerinden etkilenmiş. Roman karakterleri de o yazarları ve eserlerini seviyor. F. Scott Fitzgerald ve “Muhteşem Gatsby”, Thomas Mann ve “Sihirli Dağ”, Hermann Hesse ve “Çarklar Arasında” ve de Fransız yazar, şair ve müzisyen Boris Vian’ın ruhu. Filmin hikâyesi 1960’larda geçiyor. Geçmiş, dinginlik ve Uzakdoğu’ya özgü bir kabûlleniş. İnsanın ruhuna iyi gelecek bir roman ve film… Yarışmada Mısırlı yönetmen Ahmad Abdalla’nın (Ahmet Abdullah) 2010 yapımı “Microphone – Mikrofon” için İskenderiye üzerine bir müzikal yolculuk filmi deniliyor.

Yarışma dışında…

2011 yapımı “Then and Now, Beyond Borders and Differences in 2010 – O Zaman ve Şimdi, 2010’da Sınırların ve Farklılıkların Ötesinde” kolektif filmini on bir yönetmen bir araya gelerek çekmiş: Tata Amaral (Brezilya), Fanny Ardant (Fransa), Hüseyin Karabey (Türkiye), Masbedo (İtalya), Idrissa Ouédraogo (Burkina Faso), Jafar Panahi (İran), Robert Wilson (ABD), Sergey Bodrov (Rusya), Mahanat – Saleh Haroun (Çad), Guka Omarova (Kazakistan), Abderrahmane Sissako (Moritanya / Etiyopya)… Filmin müziklerini de Michael Galosso bestelemiş. Filmin süresi altmış dakika. Film, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin, “Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkı vardır” diyen 18. maddesinden yola çıkıyor. Büyük Alman yönetmen Wim Wenders’in, 2009’da ölmüş Alman koreograf Pina Bausch üzerine 106 dakikalık “Pina”sı, üç boyutlu (3D) bir dans filmi. Oyuncu – yönetmen John Turturro’nun, Napoli’ye müzikli aşkı deniyor 2010 yapımı “Passione – Tutku”ya. Fernando Trueba, Javier Mariscal ve Tono Errando’nun ortak yönettikleri 2010 yapımı “Chico y Rita – Chico ile Rita”, cazı öne alan bir müzik filmi. Bu renkli animasyon filmin hikâyesi 1948’de Küba’da geçiyor. Perdede müziklerle ve görüntülerle büyülenecek sanatseverler. Rita’nın söylediği “Besame Mucho”, hatıralara kalabilir. Unutulmaz bir deneyim olabilir belki “Chico ile Rita” filmi. Kasper Holten’in yönettiği 2010 yapımı “Juan”, kadınlara hem tutkulu hem de onlardan tiksinen bir tuhaf insanı anlatıyor. Opera yönetmeni Holten, başka bir açıdan Mozart’ın “Don Giovanni” yapıtını modernize ederek sinemaya uyarlamış.

Galalar…

“Akbank Galaları”nda iyi filmler var. İngiliz yönetmen Michael Winterbottom’ın Casey Affleck, Kate Hudson ve Jessica Alba’yı bir araya getirdiği 2010 yapımı “The Killer Inside Me – İçimdeki Katil”, Oklahoma ve New Mexico’da geçen sadizm ve mazoşizm üzerine bir suç filmi. Sinemaskop çekilmiş bu film, sinemaseverleri zorlayabilir. Bu film Oklahomalı yazar Jim Thompson’ın (1906 – 1977) romanından uyarlanmış. Roman ilk defa 1952’de basılmış. Bu roman, ilk olarak 1976’da aynı adla Burt Kennedy tarafından sinemaya uyarlandı. İran asıllı Amerikalı yönetmen Massy Tadjedin’in 2010 yapımı sinemaskop “Last Night – Son Gece” filmi Keira Knightley, Sam Worthington, Eva Mendes, Guillaume Canet ve Griffin Dunne’yi bir araya getirmiş. Filmin müziklerini Clint Mensell’in bestelediğini hatırlatalım. Tadjeddin, “Yeni roman”ın öncülerinden Fransız yazar Alain Robbe – Grillet’nin 1955’te yazdığı “Le Voyeur” (Yolcu) romanını da Columbia’ya çekecek ünlü aktör Wiil Smith’in desteğiyle. “Son Gece”ye aldatmanın, sadakatin ve baştan çıkarmanın filmi deniliyor. Sinemanın önemli oyuncu ve yönetmenlerinden 1936 doğumlu Robert Redford, son filmi “The Conspirator” (Komplocu) filmiyle Abraham Lincoln suikastını anlatıyor. Suikast sonrası, biri kadın yedi kişi tutuklanıyor. Tutuklanan tek kadın Mary Surratt’ı (Robin Wright), genç avukat Frederick Aiken (James McAvoy) savunuyor mahkemede. Olayların gelişimiyle, Mary’nin suçsuz olabileceğini fark ediyor genç avukat. Sinemaskop çekilmiş bu filmin görselliği iyi. Filmin hikâyesinin, kurgusal değil gerçek olduğu söyleniyor. 1967 yılında Paris’te doğan yönetmen François Ozon’un 2010 yapımı “Potiche – Kadın İsterse”nin hikâyesi Fransa’nın kuzeyinde geçiyor. Aslında film Anderlecht’te çekilmiş. Anderlecht, Belçika’da sadece bir futbol kulübünün adı değil. Brüksel’de bir bölgenin adı. Ozon’un bu filmi, yoğun olarak Anderlecht bölgesinde geçiyor ama filmde Fransa’nın kuzeyi diye anılıyor. Filmin başrollerinde muhteşem oyuncular var: Catherine Deneuve, Gerard Depardieu, Fabrice Luchini, Karin Viard, Judith Gordreche, Sergi Lopez. 1983’te televizyona uyarlanan “Potiche”, Pierre Barrillet ve Jean – Pierre Gredy’nin oyunundan uyarlama. Yıl 1977. Suzanne, sanayici Robert Pujol’le evli. İşçiler greve giderler ve patronları Pujol’ü rehin alırlar. Politik ve komik bir Ozon filmi. Nicole Kidman’ın sürüklediği 2010 yapımı “Rabbit Hole – Mutluluğun Peşinde” filmini John Cameron Mitchell yönetmiş. Filmin senaryosunu, kendi oyunundan David Lindsay – Abaire yazmış. Filmin hikâyesi New York’ta geçiyor. Mutlu Corbett ailesi, oğullarının bir trafik kazasında ölmesiyle derin acıların içine düşüyor. Bu film, hatıralarda yer edecek gibi. Festivalde bir Mike Leigh filmi de var. 2010 yapımı “Another Year – Ömrümüzden Bir Sene”, insan hayatında olabilecek her şey üzerine. Usta, bu son filminde de sinemaskop çalışmış. 2010 yapımı “The Wistleblower – Muhbir”, Nebraskalı polis Kathryn Bolkovac’ın, Birleşmiş Milletler’le boy ölçüşmesi anlatılıyor. Bosna’ya gönüllü giden Kathryn, orada BM görevlilerinin de karıştığı seks ticaretinin olduğunu fark ediyor. Filmi Larysa Kondracki yönetmiş. Filmde Rachel Weisz, Monica Bellucci, Venessa Redgrave var. Fransız oyuncu Guillaume Canet’nin sinemaskop çektiği 2010 yapımı “Les Petits Mouchoirs – Küçük Beyaz Yalanlar” filminde François Cluzet, Marion Cotillard, Benoit Magimel, Gilles Lellouche gibi muhteşem oyuncular var. Bir kaza sonrasında tatile gitmeyi ertelemeyen bir grup Parisli burjuva arkadaşın bu tatili hayatlarının önemli bir yerinde olacak. Çünkü, sorgulamalar, sırlar ve birçok şey ortaya serilecek deniz kıyısındaki tatilde.

Onlar, yıllara meydan okuyorlar…

1951 doğumlu Çinli yönetmen Zhang Yimou’nun 2010 yapımı “Shan zha shu zhi lian – O Ağacın Altı” filmi, Mao’nun 1966’da başlamış ve 1976 yılına kadar sürmüş Kültür Devrimi dönemlerinin sonlarında, liseli iki gencin saf aşkını yansıtıyor perdeye. Aşık oğlanın babası, Çin Komünist Partisi’nden nüfuzlu biri. Kızın babasıysa düşünce suçundan hapiste. Yönetmen, bu filminde parayı öne çıkaran bir topluma saf sevgiyi göstermek istemiş. Film, güzel Jing’in hayat hikâyesinden yola çıkmış. Romanı, internet üzerinde “Sonsuza Kadar Alıç Ağacı” adıyla Ai Mi yazmış. Yazar bu filmin senaryosunu da yazmış. Sinemaskop görüntülerle yansıyan doğa muhteşem şiirsellikte. Filmin müzikleri de iyi. Avustralyalı 1944 doğumlu Peter Weir’in, 2010 yapımı “The Way Back – Özgürlük Yolu”nda Colin Farrell, Ed Harris, Jim Sturgess oynuyor. Sovyetler’de Gulaglardan kaçan mahkûmların, Sibirya’dan Hindistan’a yolculuğu yansıyor. Film, yazar Slawomir Rawicz’in (1915 – 2004) romanından uyarlanmış. Bu trajedi 1940’ta yaşanmış. 1938 Lodz doğumlu Polonyalı Jerzy Skolimowski bir yönetmen, bir aktör, bir ve bir oyun yazarı. Skolimowski’nin 2010 yapımı “Essential Killing – Ölümüne Kaçış”ta Muhammed’i Vincent Gallo, Margaret’i Emmanuelle Seigner canlandırıyor. Bu filme politik gerilim deniliyor. Amerikalı bağımsız yönetmen John Sayles, 2010 yapımı “Amigo” filminde, Amerika’nın günümüzdeki işgâlleriyle benzerlik kuruyor. “Amigo” filmi, Filipinler – Amerika arasındaki savaşı anlatıyor. Amerika, 1900 yılında Filipinler’i işgâl ediyor. 1945’te Moskova’da doğan Nikita Mikalkov, 1994 yapımı ”Utomlyonnye Solntsem – Güneş Yanığı” filminin devamını çekmiş yıllar sonra, 2010’da ”Utomlyonnye Solntsem 2 – Güneş Yanığı 2” filmiyle. Gürcistan sinemasının büyüklerinden Otar Iosseliani’nin bir filmi daha festivalde. 1934’te Tiflis’te doğan ustanın 2010 yapımı “Chantrapas – İşe Yaramaz” filminde kendi çocukluğundan ilham almış. Bu film, yönetmenin 1959’da çektiği doğaya adanmış “Sapovnela” (O Kadar Çiçeği Hiç Kimse Bulamaz) kısa filmiyle başladığı söyleniyor. 1908’de doğmuş ve hâlâ film çeken Portekizli usta Manoel de Oliveira’nın 2010 yapımı “O Estranho Caso de Angelica – Angelica’nın Tuhaf Vakası”, bir fotoğrafçının peşine takılıyor. Gerçeküstücü anların da olduğu filmde, yeni ölmüş gelin Angelica’nın fotoğrafını çekmek için çağrılan Isaac, mercekten baktığında Angelica’nın hayata döndüğünü görüyor. Hatta fotoğraflarda bile. Oliveira, yüz yaşını aşmış bir yönetmen ve belki de bu filmiyle bir şeyler anlatmak istiyordur. Fransız sinemasının etkileyici yönetmenlerinden 1939 doğumlu Bertrand Blier’in, kanserle kansere yakalanmış bir adamın, Charles’ın tuhaf ve kara mizah yüklü ilişkisini anlatan 2010 yapımı “Le Bruit des Glaçons – Buz Sesi”, gerçeküstücü yönüyle de ilgi çekiyor.

Onlar şimdiden usta…

“Genç Ustalar” bölümünde on dört film var. Perulu Daniel ve Diego Vega Vidal kardeşlerin yönettikleri 2010 yapımı “Octubre – Ekim”, mucizeler üzerine bir film. Tefeci Clemente’nin kapısına bir bebek bırakılıyor. Bu dünyada hiçbir şeyi olmayan Clemente’nin şimdi bir bebeği oluyor. Sinemaskop çekilmiş bu filmin senaryosunu da kardeşler yazmışlar. 1975 doğumlu Polonyalı yönetmen Marek Lechki’nin 2010 yapımı “Erratum – Düzelti”, genç bir adamın doğduğu topraklara dönüşünün ve geçmişin sıcaklığını hisseden yolculuğunun filmi. Tomasz Kot, Michal’ı canlandırıyor. Filmin hikâyesi, yönetmenin doğduğu Wroclaw şehrine bağlı Dolnoslaskie’de geçiyor. Görüntüler estetik ve çarpıcı. Alman yönetmen Philip Koch’un 2010 yapımı “Pico filmi, Bavyera’dan ıslahevi manzarası yansıtıyor. Zaman zaman sert ve iç yakıcı gerçekçi bir film bu. Singapur’dan gelen 1983 doğumlu Boo Junfeng’in 2010 yapımı ilk filmi “Sandcastle – Kumdan Kale”de, militarizmi ve milliyetçiliği, askere yeni giden En’in peşine takılarak anlatıyor. Costa Gavras’ın kızı Julie Gavras’ın 2010 yapımı “Late Bloomers – Aşkın İkinci Perdesi”, sinemanın muhteşem yüzlerinden Isabella Rossellini’yi sinemaseverlerle bir daha buluşturuyor beyazperdede. Isabella Rossellini, annesi Ingrid Bergman’a ne kadar çok benziyor! Filmde William Hurt de var. Bu filmde, bir vakitler birbirlerine aşıkken ayrı düşmüş aşıklar, şimdi yaşları altmışı bulunca yeniden karşılaşınca, aşkın ateşiyle yeniden yanacaklar mıdır? Tiyatro kökenli 1977 doğumlu Kanadalı yönetmen Ed Gass – Donnelly’nin senaryosunu da yazdığı ikinci filmi 2010 yapımı “Small Town Murder Songs – Cinayet Şarkıları” bir suç filmi. Ontario’da Conestogo Gölü’nde bir kadın cesedi bulunuyor. Bu cinayet, “mennonite” bir toplumun arasında işlenmiş. “Mennonite”ler, radikal Protestanlara deniliyor. Yönetmenin, bu filminde de ölüm, çatışma ve insanın karanlık taraflarını öne çıkaran temaları yansıttığı söyleniyor. Yönetmenin üslûbu da fark ediliyor. Anlatılan hikâyeyle doğrudan ilgisi olmayan hikâyelerin iç içe geçerek her şey günlük hayatın içinden yansıyor. “Cinayet Şarkıları”, özel bir film olabilir. 1976 doğumlu Rumen yönetmen Marian Crisan’ın 2010 yapımı “Morgen – Yarın”, Romanya’nın Transilvanya bölgesinde geçiyor. Filmde, Rumence, Türkçe ve Macarca kelimeler duyuluyor. Film sinemaskop çekilmiş. Yönetmen, bu ilk filminde senaryoyu da kendisi yazmış. Balkan tadı veren müzikler de iyi. Bu, Rumen Nelu’yla sınırı kaçak geçmiş bir Türkün dostluğunun filmi. Kim Ki-duk’un yardımcı yönetmenliğini yapmış Yang Chul-soo’nun ilk yönetmenlik deneyimi olan 2010 yapımı “Kim Bok-nam salinsageonui jeonmal – Bedevilled – Cinnet”, sinemaskop çekilmiş ve şiddeti yüzünden bakmaya zorlanabileceğiniz filmlerden. Tayvanlı yönetmen Arvin Chen’in senaryosunu yazıp yönettiği 2010 yapımı “Yi Yi Taipei – Elveda Taipei”, Paris’teki kız arkadaşının yanına gidebilmek için mafya işine bulaşan bir gencin peşine takılıyor. Kai (Jack Yao), başka gangsterlerden kaçarken yolu güzel Susie’yle (Amber Kuo) kesişiyor. Eğlenceli ve romantik bir film. İşin içinde Wim Wenders usta da var.

Ustaların hatıraları için…

“Anılarına” bölümünde, sinemanın yakın zamanlarda, 2010 yılı içinde kaybettiği yönetmen ve oyuncuların filmleri gösteriliyor. 1936’da Kansas’ta doğan oyuncu-yönetmen Dennis Hopper, 29 Mayıs 2010’da Los Angeles’ta öldü. Onu anmak için gösterilen David Lynch’in 1986 yapımı “Blue Velvet – Mavi Kadife”, sinemanın önemli filmlerinden. Dennis Hopper, bu filmde Frank Booth karakteriyle “kötü adam”a neredeyse yeni bakış açıları getiriyordu. Bobby Vinton’ın 1963 yılında yayımlanmış “Blue on Blue” albümünde yer alan blues klâsiği “Blue Velvet” şarkısı hemen filmin başında duyuluyor. Bobby Vinton’ın sesi kadife gibi ve büyüleyici. Isabella Rossellini de bu şarkıyı gece kulübünün sahnesinde caz tarzında söylüyor. Lynch, bu şarkıdan az da olsa ilham almış. Şarkının girişi, “She wore blue velvet (Mavi kadife giyerdi) / Bluer than velvet was the night (Mavi kadife daha geceydi) / Softer than satin was the light (Satenden daha yumuşaktı) / From the stars (Yıldızlara kadar)” diyordu… Filmin müzikleri ve şarkıları armağan gibi. Ketty Lester’ın etkileyici sesiyle 1962 yılından kulaklarınıza gelen “Love Letters” muhteşem. Filmin hikâyesi Kuzey Carolina’da geçiyor. Bu postmodern filmde seyircinin zihni sürekli karışıyor. Bütün bunların hepsi bir rüya mıydı, yoksa gerçekliğin kâbusu muydu, diye düşünmeye başlıyorsunuz filmin içinde tekinsiz dolaşırken. Filmin açılışındaki ve final bölümündeki evin bahçesi önemli. Çiçekler, çimler, böcekler, sulamalar vs. Kamera kulağın içine giriveriyor burada işte. Gizemlerle dolu, bir gerçeküstücü kara film bu… Sinemaskop bu filmin öncelikle gece çekimlerinin ilham verici olduğu belirtilmeli. Batıda bu film için, sürekli röntgencilik hissi verdiği söylenmiş. Bu film, küçük şehir atmosferiyle, insana gotik bir karanlığın ortasında sürekli bir tedirginlik duygusu da veriyor. Bu filmde Freudyen taraflar bulanlar da olacaktır belki. Ustanın, 2001 yapımı “Mulholland Dr. – Mulholland Çıkmazı” filmi Lynch sineması için az da olsa ışık olabilir sinemaseverlere. “Mulholland Çıkmazı”ndan keşfedeceklerinizle diğer filmlerinde farkına varamadıklarınızı fark edebilirsiniz belki. 1922’de doğan ve 15 Aralık 2010’da ölen Hollywood’un efsanesi Blake Edwards, seksen sekiz yaşındaydı. Festival, bu ustanın sinema perdesinde görmekten mutlu olduğumuz 1982 yapımı “Victor Victoria”yı gösteriyor. Bu film, MGM’in son büyük müzikâllerinden. Sinemaskop çekilmiş bu filmin görselliği, dansları ve şarkıları büyülüyor. 1934 yılında, Paris’te soprano Victoria Grant iş bulamayınca, adını Victor diye değiştirir, erkek kılığına girer ve kadınsı şarkıcı olarak iş bulur. Eğlenceli, komik ve muhteşem müzikler, işte hepsi “Victor Victoria”da var. Bu filmde, güzel Julie Andrews ve muhteşem sesi bir armağan gibi. 28 Eylül 2010’da seksen sekiz yaşında ölen sinemanın büyük ustalarından Arthur Penn, 1967’de çektiği “Bonnie and Clyde – Bonnie ve Clyde” filmiyle anılıyor festivalde. Bu film, postmodern yapısıyla neredeyse türlerin ötesinde bir film. Bir an gangster filmi seyrediyormuş hissini yaşarken, film western tadına, tam anlamıyla bir polisiyeye, hatta romantizme dönüşüveriyor. Bu filmdeki yoğun şiddet ve az da olsa sevişme sahneleri, önceki gangster filmlerine hiç de benzemiyordu. Ayrıca bu yapıta, yeni Hollywood’un dönüm filmlerinden deniliyor. ABD Film Koruma Kurulu, bu filmi Kongre Kütüphanesi’ne aldı. Kültür Bakanlığı da bizim mücevher filmlerimizi Milli Kütüphane Arşivi’ne alabilir. Filmde Warren Beatty, Clyde’ı, Faye Dunaway, Bonnie’yi, Gene Hackman, Buck’ı canlandırıyor. Bu filmdeki çarpıcı “technicolor” fotoğraflarıyla Burnett Guffey, “En İyi Görüntü Yönetmeni” dalında Oscar kazandı. Film, ekonomik buhran yıllarında, 1930’larda soyguncu iki sevgilinin şiddetle yüklü gerçek hikâyesinden anları yansıtıyor perdeye. Yönetmen Penn, bir röportajında, “Sam Peckinpah gibi sağcıyım” demişti. Onun filmlerini ideolojilerin ötesinde değerlendirmek daha mı iyi? 1930’da Paris’te doğan ve 12 Eylül 2010’da yine Paris’te ölen, Fransız sinemasının Hitchcock’u diye anılan Claude Chabrol’ün 1988 yapımı “Une Affaire de Femme – Bir Kadın Meselesi”, bir kadının adım adım trajediye sürüklenişini anlatıyor. Hem de yer yer gerilimi yükselterek. Filmin hikâyesi, kuzeyde Yukarı Normandiya’da Manş Denizi’nin kıyısında Seine – Maritime bölgesindeki Dieppe komününde geçiyor. Film, avukat Francis Szpiner’in kitabından yola çıkarak, İkinci Dünya Savaşı sırasında gerçekten yaşanmış bir trajediyi anlatıyor. Savaş yıllarında kocası savaşta olduğu için iki çocuğuna tek başına bakmak zorunda kalan Marie, savaş sırasında askerlerden hamile kalmış genç kadınları gizlice kürtaj yapıyor. Sonra da genç Lucien’le yasak ilişkiye girerek zina yapıyor. Devir, Vichy hükümetinin devridir. Savaştan dönen kocası Paul, olayları fark edip Marie’yi ihbar ediyor. Chabrol, her şeyi tedirgin edici bir sakinlikle anlatmış. Isabelle Huppert ve François Cluzet etkileyici performans göstermişler. 07 Ağustos 1943’te doğan ve 29 Ağustos 2010’da ölen yönetmen Alain Corneau, son filmi “Crime d’Amour – Aşk Suçu”yla festivalde anılıyor. 2008 İstanbul Film Festivali’nde polisiye sinemada bir başyapıt olan 2007 yapımı “Le Deuxieme Souffle – İkinci Nefes” filmini, Beyoğlu Emek Sineması’nda kendi katılımıyla görmüştük. Şimdi Emek de Corneau da yok. Film, uluslararası bir şirkette iki kadının iktidar savaşını gerilimli bir dille anlatıyor. Ludivine Sagnier’nin güzelliği yine büyülüyor.

(27 Mart 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir