Uzun Filmin Kısası Yeniden…

SİYAD üyelerinden Fırat Sayıcı, çeşitli zamanlarda farklı dergilerde hazırladığı kısa film köşesine Cinedergi’de devam ediyor. Köşenin en önemli özelliği her ay 1 – 2 kısa film eleştirisine yer verecek olması. Kısa film severlerin talepleriyle seyrini tazeleyecek olan “Uzun Filmin Kısası” köşesi, kısa film sektörüne fayda sağlama amacını taşıyor. Köşenin ilk konuğu Akbank 7. Kısa Film Festivali dolayısıyla Akbank Sanat Müdürü Derya Bigalı. Fırat Sayıcı’nın hazırladığı “Uzun Filmin Kısası”, her ay ücretsiz sinema dergisi Cinedergi’de.

  • Cinedergi’ye ulaşmak için tıklayınız.
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Uzun Filmin Kısası Yeniden… yazısına devam et
  • Aziz Nesin’in Sineması 2

    sadibey.com’da yer alan 10.01.2010 tarihli yazımda, Aziz Nesin’in Böyle Gelmiş Böyle Gitmez – Yol isimli kitabında “Şişli Güzeli” Mediha Hanım hakkında yazdığı çocukluk anısına değinmiştim, bahse konu olan Mediha Hanım bir cinayete kurban gitmiş, olay gazeteler yansımış ve güncelliği nedeni (!) ile Muhsin Ertuğrul tarafından İstanbul’da Bir Facia-i Aşk / Şişli Güzeli Mediha Hanımın Facia-i Katli (1921) adı ile sinemaya uyarlanmıştı. Nesin, anılarının ikinci kitabında da (“Yokuşun Başı”) yine sinemasal çağrışımlar yapacak ve ilgili filmlere göndermeler yapacaktır:

    “Galata Köprüsü’nün Karaköy başındaki dubalarının kapakları, o zamanlar açıktı. Kimsesiz, yersiz yurtsuz çocukların İstanbul’da geceleri barınabilecekleri iki yer vardı. Tophane’deki Kılıç Ali Hamamı’yla birde işte bu kapakları açık köprü dubaları… Kılıç Ali Hamamı’na parayla girilir, yatılır. Oysa dubalara giriş parasızdı, bu dubalara o denli çok çocuk dolardı ki, içerde bir oturmalık yer bile kalmazdı. O zamanlar çocuk çeteleri doldukları dubaya daha çocukların girmesine engel olurlardı. Ancak zorla, pazı gücüyle içeri girilebilirdi ki, değil çocuk koca yiğit adamlar bile bu işi beceremezlerdi.

    Ben bile bir kez bir soğuk kış gecesi bu dubalardan birine girdim. Yaşamımda, iğrenç, kötü, çirkin, korkunç gibi niteliklerle anlatılabilecek pek çok yer, pek çok olay gördüm ama o gece gördüğüm gibisini bugüne kadar hiç görmedim.

    Dubaya şişman bir adamın sığmayacağı kadar dar bir yuvarlak delikten sarkılarak giriliyordu. Dubanın iç kenarındaki demir tutamaklara basılarak tabana iniliyordu. Dubanın tabanı, deniz düzeyinin her halde bir kaç metre altında. Girer girmez insanın yüzüne çarpan pis kokudan en egemeni, öğürtücü demir pası kokusuyla, kusturucu boya zehiri kokusu… Dubanın demir tabanına yer yer kuru ot, saman, kıtık gibi şeyler yığılmış. Her yığıntının üzerine beş-on çocuk yapışmış gibi yatmış. Her öbekteki çocuklar birbirlerine öylesine girmişler, sarılmışlar, kenetlenmişler ki, sekiz on kollu, sekiz on bacaklı, dört-beş başlı insandan başka bir yaratık, bir dev sürüngen görüntüsündeydiler. İçlerinde altı-yedi yaşlarında çocuklar bile vardı. Duba, çok büyük bir salon boyutundaydı. Bir köşede birkaç çocuk, hem ısınmak, hem dubayı ısıtabilmek için kuru otları, samanları tutuşturarak tahta parçalarını yakıyorlardı. Çocuklardan biri, dumandan boğulacaklarını bağırarak söylüyor, tahta parçalarının alevlenmesi için üflemesini salık veriyordu. Alevle, dumanla denizin altındaki dubayı ısıtacaklardı.

    Köprüaltı çocukları deyimi, gerçekten köprü altında, denizin dibindeki bu dubaların içinde yaşayan bu çocuklar için söylenmiştir. “Köprüaltı Çocukları” adıyla acıklı, ağdalı roman yazıldı. O roman çok satıldı. Yazar ve yayıcısı çok para kazandı, yine “Köprüaltı Çocuklar” adıyla acıklı ağlamalı bir film yapıldı. O filmin yapımcısı da çok para kazandı.

    Hiçbir iktidar yersiz, yurtsuz, kimsesiz çocukların buralara düşmesini önleyemedi. Ama çok önemli birşey yapıldı. O zavallı çocukların, o dubalara giriş deliklerini kapadılar. O çocuklar, o çocuklar gibi olanlar bugün de var, sayıları daha çok. Ama kırkbeş yıl öncenin köprüaltı çocukları gibi girecek bir duba bile bulamıyorlar.” (Aziz Nesin – Böyle Gelmiş Böyle Gitmez – Yokuşun Başı – 1976, s. 157 / 159 )

    Nesin’in anlattığı köprüaltı çocuklarının adı bugün sokak çocukları… Değişen hem hiçbir şey yok, hem çok şey var, fakat o tip çocuklar daha da artarak yine var, kâğıtta kalan sosyal devlet ilkesi zaman zaman ele aldığı bu problemi bakalım ne zaman çözebilecek.

    Nesin’in sözünü ettiği Köprüaltı Çocukları romanı tam adıyla Köprüaltı Çocukları ve Ana Kalbi, Neriman Aykut’un bir eseridir. 1953 yılında Ömay Film (Ömer Aykut) tarafından filme çekilir. Kaynaklarda her ne kadar yönetmen olarak Renan Fosforoğlu adı geçiyorsa da, filmi Ömer Aykut çekmiş fakat yönetmen olarak Nuri Ünal adını kullanmıştır. Filmin da adı kaynak kitaplarımıza Köprüaltı Çocukları olarak girdi ise de tam adında romanda olduğu gibi “ve Ana Kalbi” ibaresi de vardır. Film bunların yanında Fikret Hakan’in oynadığı ilk film olarak bilinir. Nesin’in anlattığı köprüaltı durumu ile ne kadar ilgilidir bilemiyorum ama konusu (Hürriyet Gazetesi ve Özgüç’ten alınan alıntılarla): “Erzincan zelzelesinde (depreminde) yuvasız kalan ve kadere boyun eğen, İstanbul’a gelip, büyük şehirde dolandırılan üç kişilik bir aile çerçevesinde, anne sevgisi, vicdansız bir adamın zulmü, temiz bir aşk, yetim kızkardeşin iffetine tecavüz eden vicdansızı öldürerek ka(a)til olan bir zavallının hayatı” (O. Ünser – Kelimelerden Görüntüye – ES Yayınları s. 120 – 121) olarak özetlenebilir.

    Köprüaltı kelimesi, sonradan Yumurcak dizisi kapsamında çekilen Yumurcak Köprüaltı Çocuğu (İnanoğlu / 1970) filminde de kullanılacaktır.

    Ama köprüaltı, bir çok filmde mekân olarak kullanılmıştır. Bunların hepsini hatırlamam mümkün de değildir ve bu mekânı kullanan ve görmediğim bir çok film de vardır. “Köprü” bana bazı filmlerin bir takım sahnelerini hatırlattı. Bomba Gibi Kız (O. Aksoy / 1964) filminin açılışında İzzet Günay Köprüaltıdan yukarı çıkar ve İstanbul’a ulaşır. Köprüaltında hayatını kurtardığı adamın (Sadri Alışık) yanına girecek ve bu adamın yanında ise, kendisini terk ederek köprüaltına düşmesine neden olan kadını (Gilda / Türkan Şoray) bulacaktır. [Gilda (Rita Hayward), diyorum çünkü Bomba Gibi Kız, Charles Vidor’un “Gilda” (1946) filminin uyarlamasıdır.] Bir sabah güneş doğarken bu defa köprü üzerinde yine Sadri Alışık ile Türkan Şoray karşılıklıdırlar. Osman Seden’in Sana Lâyık Değilim (1965) filminde yer alır. Sahne ve film Edmond Rostand’ın Cyrano de Bergerac’ının çok serbest bir uyarlamsıdır, Alışık da burnu sorun olmayan bir Cyrano’dur. Kan davasından kaçarak İstanbul’a gelen ve bar fedaisi olan delikanlı (Yılmaz Güney) final öncesi öldürülür, yazamadığı ve dolayısı ile gönderemediği mektupları alamayan annesi gencin peşinden gelerek oğlunu (kendisini göremeyip sadece sesini duyarız) ararken bindiği taksi Galata Köprüsünden geçmektedir, finalde… Ben Öldükçe Yaşarım (D. Sağıroğlu – 1965), İstanbul, yabancıların ilgisini çekmiş bir mekândır, bunun sonucu çeşitli filmlere mekânlık yapmıştır ve köprü (o zamanlar Boğaz köprüsü yok ama Haliç Köprüsü var) bu filmlerde yer almıştır. Bu filmlerden Man in Istanbul’da (Antonio Isasi – Isasmendi) da -yanılmıyorsam- açılış Galata Köprüsü’nde yapılıyordu, araç içinde başrol oyuncusu Horst Bucholz. Filmde ayrıca Sylva Koscina ve Klaus Kinski de vardır ve an gelir “köprü” filmin mekânı olur çıkar…

    Köprüaltı Çocukları: (Künye – Agâh Özgüç bilgileri – 1953), Y.: Renan Fosforoğlu / S.: N. Ünal / Gy.: Manasi Filmeridis / Oy.: Güner Çelme, Renan Fosforoğlu, Fikret Hakan, Vahi Öz, Yıldız Erdem, Halit Akçatepe, Mürüvvet Sim, Muallâ Sürer, Feridun Çölgeçen, Kemal Emin Bara, Sıtkı Akçatepe, İnci Tamay, Belkıs Fırat (Dilligil) / Y.e.: Ömay Film (Ömer Aykut) / Gösterim tarihi: 26 Mart 1953.

    Nesin, kitabının 468 / 469. sayfalarında tekrar sinemadan söz ederek Karakaş isimli oyuncudan bahseder:

    “Karakaş isimli bir Ermeni oyuncu vardı. O’nu Narlıbahçe Tiyatrosu’nda iki kez seyretmiştim. Dram oyuncusuydu, ünü böyleydi. Çok koyu, ağdalı melodramları çok abartarak oynardı. Galiba adı İstanbul Kaçakçıları olan bir yerli filmin çekiminde Maslak yolunda, araba içinde bir kaza sonucunda ölmüştü. Aynı kazada oyuncu Ergun Köknar’ın babası, Şehir Tiyatroları oyuncusu Sait Köknar da yaralanmış, sonradan yüzünden estetik ameliyat olmuştu.

    Ancak iki oyunda seyrettiğim halde Karakaş’ın ölümüne çok üzülmüştüm. Çünkü, oynadığı melodramlarda beni ağlatmıştı. Sahnede rol gereği zor durumda kalınca elinin ayasını geniş alnına şap diye şaplatarak ve “h” sesini gırtlattan çıkartarak, ‘Heyvahh!’ deyişini anımsarım. ‘Heyvahh, namusum paymal (ayak altına alınmış, çiğnenmiş) olmuştur!’

    Dramdan hoşlanmayan seyirciler, gürültü edip konuşup, hatta sahneye lâf atınca, Karakaş rolü bırakıp seyircilere: ‘Muhterem seyirciler, rica ederiz, komiklik etmoor, facaa (facia) oynoruz’ diye uyarıda bulunur, sonra kaldığı yerden rolünü sürdürürdü.” (Nesin – a.g.e. s. 468 – 469)

    Öncelikle Nesin’in söz ettiği oyuncu Karakaş, yani Arşak Karakaş’tır. (Gerçek adı ile Tzavak Gözüryan) (Sinemamızda Karakaş isimli bir oyuncu daha vardır: Bogos Karakaş. Muhsin Ertuğrul’un Akasya Palas (1940) filminde oynamıştır.)

    Arşak Karakaş, Nesin’in sözünü ettiği gibi tiyatro oyuncusudur ama sinemaya da çok ilgi duyar ve oynadığı tek film Kaçakçılar’da oynayacağını öğrenince çok heyacanlanır. (Filmin adı Nesin’in dediği gibi İstanbul Kaçakçıları değil Kaçakçılar’dır (1929 – 1932). Bu heyecanını dile getirir, hatta bu konuda not dahi alır, film çekimi sırasında oluşan bir trafik kazasında yaşamını yitirir ve oynadığı tek filmi seyretme imkânı olmaz.

    O yıllarda filmler sessizdir. Muhsin Ertuğrul, Kaçakçılar’ı 1929’da çekmeye başlar ve oluşan kazada Karakaş ölür, Sait Köknar (özellikle yüzünden) ağır şekilde yaralanır. Filme ara verilir, bu arada dünya sinemasının yeni gelişmesi “ses” ülkemize de gelir ve Ertuğrul ilk sesli filmi İstanbul Sokaklarında’yı çeker (1931). Bir yıl sonra, çekimi iki yıl önce yarım kalan Kaçakçılar ele alınır ve -yeni teknoloji ses’inde katılımı ile- tamamlanır. (Onaran, sessiz kısımların uzunluğundan yakınırken, sesli kısımların ise sıradan konuşmaları ile filme “yeni” bir şey katmadığından söz ediyor ve Karakaş’ın ölümüne neden olan sahneyi ise “heyecansız” olarak belirtiyor. / Muhsin Ertuğrul’un Sineması – Âlim Şerif Onaran, s. 194 – 197).

    Kaçakçılar: Künye – Â. Ş. Onaran bilgileri (1929 – 1932), Y. – S.: Muhsin Ertuğrul / Gy.: Cezmi Ar / Oy.: Behzat Butak, Sait Köknar, Talât Artemel, Feriha Tevfik, Hazım Körmükçü, İ. Galip Arcan, (Arşak) Karakaş (kaynak kitaplarda ön adı kullanılmamaktadır), Atıf Kaptan / İlk gösterim: 03 Şubat 1932.

    (13 Mart 2011)

    Orhan Ünser

    Sekans Sinema Grubu Seminerlerine Başvuru 11 Mart’ta Sona Eriyor

    Sekans Sinema Grubu Seminer Programı’na son başvuru tarihinin 11 Mart olduğu açıklandı. “Selânik Cad, No: 78/5, Kızılay, Ankara” adresindeki Tan Kitabevi’nde gerçekleştirilecek olan seminerler Film Eleştirisi başlığını taşıyor. Seminerlerde dünden bugüne bütün eleştiri türlerine geniş bir şekilde yer veriliyor, son haftada ise alınan bilgiler ışığında birlikte izlenen filmler üzerine eleştiri uygulamaları yapılıyor. Konuyla ilgili daha ayrıntılı bilgi 0505 9104299 (Nagihan Konukçu) no.lu telefondan edinilebiliyor.

    Sekans Sinema Grubu Seminerlerine Başvuru 11 Mart’ta Sona Eriyor yazısına devam et

    40’ında 40 Kadın’ın Doğum Günü 81 İlde Aynı Anda Kutlanıyor

    Deneyimli gazeteci ve televizyoncu Tuluhan Tekelioğlu’nun gerçekleştirdiği 40’ında 40 Kadın belgeseli A. Ç. E. V. ve T. O. B. B. Kadın Girişim Kurulu desteği ile 08 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde 81 ildeki kırk bin kadınla aynı gün ve saatte buluşmaya hazırlanıyor. Farklı kesimlerden, farklı şehirlerde bir araya gelerek, hep birlikte belgeseli seyredecek olan binlerce kadının sesine ve bir kadın platformuna dönüşen 40’ında 40 Kadın belgeseli aynı gün Digitürk İz TV kanalında da gösteriliyor olacak. 40’ında 40 Kadın kitabının imza günü ve sergisi ise Tepe Nautilus AVM’de düzenleniyor.

  • Basın Bülteni
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.