Akvaryumdaki Balık mısın?

Çocukken çoğumuza dünya tozpembeydi. Büyüdükçe dünyanın ne kadar trajik bir yer olduğunu deneyimledik. Bizatihi tecrübeyle sabit… Peki henüz 11 yaşında bir çocuk bu gerçekle yüzleşmişse, çarpmanın etkisi ne kadar sert olur? Sonuçları ne kadar ağır olur?

“Le Herisson” yani “Kirpi”; -Türkçeye “Yaşamaya Değer” adıyla çevrildi- 1981 doğumlu genç yönetmen Mona Achache’nin ışıl ışıl parlayan ilk filmi. Muriel Barbery’nin başta Fransa olmak üzere tüm dünyada çok satan romanından uyarlanan film; Türkiye’de “Kirpinin Zarafeti” ismiyle yayınlandı ve de çok sevildi. Kitabı ıskalamış olduğum için çok üzgünüm ama film üstü okumanın da ayrı bir keyif olacağını düşünüyorum.

Gelelim küçük kızımız Paloma’nın hikâyesine… Paloma, yetişkinliği “akvaryumdaki balık” olmaya benzetiyor. Haksız da sayılmaz! Ama bunu nasıl öğrendi? Çünkü o bir çocuk ve tüm çocuklar gibi meraklı. Ama Paloma’daki merak biraz fazla! Ayrıca çok zeki ve müthiş bir gözlem yeteneği var. Karşısındaki tablo ise aynen şöyle; anne; depresyonun majör – minör hatlarında süzülüyor, baba bencil – ruhsuz bir iş adamı, abla dünyadan bihaber… Kendi geleceğinin de böyle olmasını istemeyen Palamo buna kendince bir çözüm buluyor; 12. yaş gününde intihar etmek! Kalan günlerini de küçük kamerasıyla gördüğü her şeyi çekmekle ve intiharını meşru kılacak sebepleri anlatmakla geçiriyor. Daha doğrusu bizi ikna etmeye… Ama her hayatın birbirinin aynısı olmadığını ve sürprizlerle dolu olduğunu henüz bilmiyor; çünkü o hâlâ küçük bir kız… Paloma plânladığı ölüm gününe emin adımlarla yürürken, kapıcıları Madam Michel ve yeni komşuları Kakuro Ozu ile tanışıyor. O andan itibaren Paloma belki de hayatında ilk defa kendininkine hiç benzemeyen insanları, daha doğrusu hayatları keşfetmeye başlıyor. Ve gerçek hayat başlıyor! Zarlar atılıyor.

Beyoğlun’daki sinemalarımızın birer ikişer yok edilmesiyle bu tarz filmleri izleme de, özgürlüğümüz de elimizden alınmış oldu ne yazık ki… Az salonda, dar vakitte görünüp gidiyorlar. 1 ya da şanslıysa 2 hafta ömrü var bu filmlerin… Oysa bir ömür unutulmayacak güzellikte filmler… Bu yüzden kirpinin zarafetini keşfetmek için acele edin!

(10 Haziran 2010)

Gizem Ertürk

Türkiye Sinema Konseyi’nden Kamuoyuna…

Türkiye Sinema Konseyi, 17. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nin ertelenmesi üzerine kamuoyuna hitaben bir açıklama yayınladı. Açıklama şöyle: “Adana Büyükşehir Belediyesi, bilindiği üzere, 17. Uluslararası Altın Koza Film Festivali’nin başlamasına bir hafta kala, İsrail’in Gazze’ye insani yardım götüren gemilere yaptığı insanlık dışı saldırı sonundaki ölümleri, ‘İnsanlar kan ağlarken, biz eğlenemeyiz’ diye mazeret göstererek belirsiz bir tarihe erteledi.
Türkiye Sinema Konseyi olarak, kültür ve sanat festivallerini ‘eğlence’ olarak gören, düşünce ve kararları kendinde menkûl bu zihniyeti şiddetle protesto ediyoruz. Sinema bir ‘eğlence’ değil, bir sanattır… ”

  • Açıklamanın devamı için tıklayınız.
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Sıradan İnsanlar

    Sadi Bey’in Twitter Günlükleri 22

    16 Temmuz’da gösterime girecek olan “Ordinary People”ın Türkçe adı “Sıradan İnsanlar” bizim kuşak seyircilerin çok aşina olduğu bir film …

    … adıdır. Ünlü oyuncu Robert Redford’un yönetmenlik yaptığı ilk filmlerden biri olan ve başrollerinde Donald Sutherland ile Mary Tyler …

    … Moore’un oynadığı 1980 yapımı “Ordinary People” sinemalarımızda Film Pop tarafından Türkçe “Büyük Ceza” ismiyle gösterildi. Ancak …

    … filmin çekildikten birkaç yıl sonra sinemalarımıza gelme aşamasında medyada hep orijinal adı “Ordinary People”ın tam çevirisi …

    … “Sıradan İnsanlar” ismiyle anıldı. Öyle böyle değil o sıralar Robert Redford hem ününün hemde yakışıklılığının doruğunda olduğundan …

    … hemen her gün gazetelerin baş sayfalarında yer alıyor. Fakat ne hikmetse Film Pop filmi yapımından 2 – 3 yıl sonra Türkiye’ye getirdi…

    ve Türkçe “Büyük Ceza” adıyla gösterime çıkardı. Gönlüm bir türlü filmin “Büyük Ceza” olan Türkçe adına alışamamış, “Sıradan İnsanlar”ın …

    … filme Türkçe isim olarak konmaması hafızamın bir köşesinde yara olarak kalmıştı. Neyseki vizyona girecek olan yeni “Ordinary …

    … People”ın Türkçe adı hafızamdaki “Sıradan İnsanlar” yarım kalmışlığına teselli oldu sayılır.

    Türkçe afiş deyip geçmeyin, filmlerin tanıtımında neredeyse en önemli materyal afiştir. Seyirci önce afiş vasıtasıyla filmle karşı …

    … karşıya gelir. Hatırlarım daha önce çalıştığım film şirketinde yabancı film afişleri Türkçeleştirilirken afişe konacak birkaç …

    … kelimelik vurucu söz için şirketin tüm elemanları seferber olurduk. En vurucu cümleyi bulana iltifatlar yağdırırdık. Robert …

    .. Redford’un yönettiği “Ordinary People”ın “Büyük Ceza” Türkçe adıyla gösterime çıkarılmasını hafiften sitemli bir şekilde hatırlattım.

    Bu vesileyle filmi aklamış olayım. Zaman zaman medyada yabancı film isimlerinin Türkçe çevirelirinin yanlış yapıldığı yansır. Hatta bazı …

    … sinemaseverler işin tadını iyice kaçırır, filmcilerin neden bu kadar yeteneksiz çevirmenlerle çalıştığından falan dem vururlar. (Bir …

    … çeşit avcılık?) Oysa kazın ayağı öyle değildir. (Bu kazın ayağının nasıl olduğunu bir türlü öğrenemedik ya, neyse.) Yeni kuşak …

    … sinemaseverlerin de bu konuda bilgisi olsun diye dönüp dolaşıp arada sırada konuyu hatırlatırım. Yabancı filmlere Türkçe isim …

    … konulurken, orijinal çevirisinden çok bizim seyircimize cazip gelecek, filmin konusuyla ilgili çekici bir ad bulunur. Veya bazen …

    … öyle orijinal isimler olur ki mecburen filmin adını kısaltarak Türkçe isim koyarsınız veya başka şekilde isimlendirirsiniz. Yine sık …

    … sık misal verdiğim gibi örneğin Avşar Film’in “Kızarmış Yeşil Domatesler” adıyla Ekim 1992’de gösterime çıkardığı o güzelim filmin …

    … orijinal adı “Fried Green Tomatoes At The Whistle Shop Cafe”nin tam çevirisinin “Tren Düdüğü Kafeteryasındaki Kızarmış Yeşil …

    … Domatesler” şeklinde olduğunu biliyorum, yarım yamalak İngilizcemle. Şimdi bunu Türkçe isim olarak afişe bassanız, kimin aklında …

    … kalacak benden başka ve senden başka. Geçenlerde Kanal D’nin DVD listeleriyle haşır neşir olurken, aşna fişne yaparken -her neyse …

    … işte- rastladım. Filme şöyle bir Türkçe isim koymuşlar: “Sevgilimin Kazara Bu Dünyadan Göçmüş Eski Nişanlısıyla Tanıştığım Gün”. İyi …

    … de yapmışlar, çünkü DVD.de bu isim gider. Fakat gel de filmi bu Türkçe isimle sinemalarda gösterime çıkar, kimin aklında kalır.

    Millet birbirine tavsiye ederken 50 çeşit yeni isim uydurur. Hani sinemalarda vizyona çıkmamış fakat TV.lerde gösterilen yabancı filmler …

    … vardır. Her TV kanalı, gösterdiğinde başka bir Türkçe isim uydurur. Seyirciyi yanıltmak ayıp değil mi birader; nasıl derler, …

    … konsensus sağlasanıza aranızda, aynı Türkçe isimle göstersenize filmlerinizi. Meselâ biz SİYAD üyesi sinema yazarları hiç üşenmeyiz, …

    Atıf Yılmaz’ın filminden bahsedeceksek ve doğrusunu tam hatırlayamamışsak açarız notlarımızı ve ansiklopedileri, kitapları, vs., …

    … bakarız “Ah Belinda”nın adına. Öyle yazılmamıştır, doğrusu “Aaahh Belinda”dır. (Bir büyük A, 2 küçük a, 2 küçük hee.) Keza film …

    … şirketinde çalıştığım sırada, Gerard Depardieu’nun başrolünü oynadığı filmin adını da basın tanıtımları sırasında bilgisayarımın …

    … alnına (?) yapıştırmıştım, yanlış yazmayayım diye. Cem Yılmaz’ın da kulakları çınlasın, A. R. O. G: Bir Yontmataş Filmi vizyona girdiğinde basına filmin …

    “RRRrrr!!!” adlı yabancı filmle ne kadar benzeştiği yansımıştı. Bu filmin adında geçen ünlem (!) işareti de 3 adet olacak. “What The …

    … Bleep Do We Know!?” fillminin Türkçe adını (Ne @!* Biliyoruz ki!?) hiç karıştırmayın, bilgisayar klavyesinde karakterleri bulup …

    … çıkarmak çok zor. Ünlü oyuncu Sandra Bullock’un da film afişleri konusunda şöyle bir hassasiyeti varmış. Biliyorsunuz geçen yıl hem …

    … En İyi, hem En Kötü oyuncu seçilmek gibi 1001 yılda bir rastlanacak bir ödüllendirmeye uğramış olan bu oyuncumuz bazı filmlerinin …

    … yapımcılığını da üstleniyor. Kendi filmleri için diğer dillerde hazırlanan tüm afişlerin eskizleri basımdan önce Bullock’un önüne …

    … gidiyormuş. Ünlü oyuncu hiç üşenmeden kontrol ediyormuş, hatta yazı karakterleri bir tarafa puntolarının bile değişmesine müsaade …

    etmiyormuş. Bu konuyu eskiden sinemaların fuayelerine konulan lobi fotoğrafı dediğimiz ve hemen her film için yaptırılan 10 – 15 adetlik …

    … fotoğraflarla sürdürecektim ama onu başka bir zaman ele alırız. Twitter’ın iyice suyunu çıkarmayalım. Pardon çıkaralım, “Sabaha …

    … karşı bıraktığım yere kadar geri gittim. Bir tane klas tivit görsem dişimi kıracağım! Şimdi 10 km yürüyüş, dönüşte not vereceğim …

    ha :)” diye yazan arkadaşa hak veriyorum… -da, sayın üstad Twitter’da klas tivit olmaz mı her an var, tam yazdığınız sıradaki en hatırı …

    … sayılır tivit de şuydu: “Sabaha karşı bıraktığım yere kadar geri gittim. Bir tane klas tivit görsem dişimi kıracağım! Şimdi 10 km …

    … yürüyüş, dönüşte not vereceğim ha:)”

    (10 Haziran 2010)

    Sadi Çilingir

    sadicilingir@sadibey.com

    11 Haziran 2010 Haftası

    “Son Şarkı”, okuyan / izleyen üzerinde etkili olan formülleri kullanarak romantik dramlar yazan Nicholas Sparks’la sinemada altıncı buluşmamız! Bayan yönetmen Julie Anne Robinson, süssüz, sade bir öyküleme ile Miley Cyrus adlı popüler genç şarkıcıyı oyunculuk sahasına çekip, Greg Kinnear gibi önemli bir aktörle buluşturmuş ve karşısında ezilmemesini sağlamış. Dağılmış bir ailede baba ile kızın yeniden yakınlaşma çabaları ve kızın ilk kez yaşadığı aşk, filmin üzerinde ilerlediği iki eksen. Sinema olarak farklı bir özellik barındırmıyor. Üzülerek rahatlamak isteyenler için doğru bir adres/’seans’.

    “Sex and the City 2”, direkt olarak serinin hayranlarını hedefleyen bir eğlence. Ancak, ‘ruh dördüzü’ bu kadınlarla kendilerini özdeşleştirenler, üçü evli olduğu için, işin çapkınlık ve seks kısmında, ‘yürüyen kadın cinsiyet hormonu’ Samantha’nın çapkınlıklarıyla idare edecekler. Carrie ve Charlotte ve Miranda’dan da, evliliğe dair doğru / dürüst dersler alacaklar. Çok kapsamlı bir defileyi de andıran filmde beni mutlu eden, anlamlı yüzü botoks uygulamalarıyla anlamsızlaşmış olsa bile, tek sahnede şarkı ve dansını sergileyen ‘aşkım’ı yani Liza Minnelli’yi yıllar sonra izlemek oldu.

    “Nanny McPhee: Büyük Patlama”, haşarı çocuklara büyü yardımıyla gerekli dersleri verip onları ideal kıldıkça inanılmaz çirkinliği yok olan dadının, ikinci büyük savaş yıllarında, evin babasının cepheye gittiği, kırsal kesimdeki bakımsız çiftlikte yaşayan aileyi ziyareti. Ya da, barışa, paylaşmaya, yardımlaşmaya, cesarete ve inanç sahibi olmaya dair dersler. Fantastik boyutta eğlenceli, masallar gibi büyüleyici. Senaryo da Emma Thompson’dan.

    “Elveda”, Gorbachev imzalı “Glasnost” (açıklık) ve “Perestroika” (yeniden yapılanma) politikalarının sonucunda SSCB’nin dağılması öncesi, bu süreci bir şekilde öngören ve hisseden KGB mensubu albayın, Moskova’da çalışıp yaşayan bir Fransız yurttaşı aracılığıyla sızdırdığı belgelerle gerçekleştirdiği 80’lerin büyük casusluk hikâyesi. Bildiğimiz, tanıdık hatta eski bir sinema… Fakat klişelerden olabildiğince uzak kalmış. Rejime dair eleştirisi, samimi: Odaktaki karakter olan casusu oynayan Emir Kusturica’nın da katkısıyla, yürekli ve ‘adam gibi adam’ olmanın sağlam bir tanımını yapıyor.

    “Deccal”, tuhaf bir film. Alabildiğine sert, ‘karanlık’ biçimde ve metaforik şiddette, yaradılışsal sorguda bulunuyor. Fenası da, doğayı ‘Şeytan’ın Kilisesi’ gibi ve doğurgan erişkin dişiyi de doğa ile özdeş bir tür ‘Şeytan hizmetkârı’ gibi gösterip cinsiyetçilik yapma cüretini gösteriyor. ‘Yüksek sanat’ın, sefil fikirlerle buluşması böyle olsa gerek!

    (09 Haziran 2010)

    Ali Ulvi Uyanık

    ali.ulvi.uyanik@gmail.com

    Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi 5. Uluslararası Öğrenci Trienali

    07 – 11 Haziran 2010 tarihleri arasında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi tarafından düzenlenecek olan 5. Uluslararası Öğrenci Trienali kapsamında yer alan Film Gösterim Programı, 08 – 09 Haziran 2010 tarihlerinde gerçekleştiriliyor. Kadıköy Belediyesi Caddebostan Kültür Merkezi sinema salonlarında, 11:00 – 18:00 saatleri arasında, toplam 52 kısa film sinemaseverlerin izlemesine sunulacak. Gösterilecek filmlerin 7’si deneysel, 4’ü belgesel, 2’si videoart, 23’ü kurmaca ve 15’i canlandırma türlerinde kısa filmlerden oluşuyor.

  • Basın Bülteni
  • Film Listesi
  • Gösterim Programı
  • Gökten Zembille İnen Yönetmen: Ertem Eğilmez

    Hiç bıkmadan sorularıma cevap veren ve her konuda yardımcı olan Ertem Eğilmez’in torunu Arzu Çevikalp’e teşekkür ederim.

    Günümüzde Ertem Eğilmez’in izinden giden ve onun yerini dolduracak kalibrede bir sinemacı ismi söyleyebilir misiniz?

    Öncelikle günümüzün yönetmenlerinin durumunu pek parlak bulmuyorum. Ticari filmler yapılmaya başladıkça yönetmenlik anlayışı da değişti. Tabi buna istinaden filmlerdeki gerçekçiliği yakalama duygusu da doğal olarak kayboldu. Eskiden gerçeklerden yola çıkılarak yazılan hikâyeler seyircilerin ilgisini çekerdi. Her an ve her saniye yaşanabilecek olayları konu alan ve çeşitli mesajlar içeren Eğilmez sineması, tüm bunları esprili bir şekilde yansıtırdı. O zamanlar ticari kaygı olmadığı için Eğilmez “halka ne sunarım” diye düşünmezdi. Ve Eğilmez’in hedef kitlesi “halk”tı. Doğal olarak, filmler yapay bir üretim haline dönüşmezdi. Çünkü yapaylık işin içine girdiği zaman duygusallık tamamıyla işlevini yitiriyor. Bilinen bir gerçek varsa o da günümüzde yapaylığın ön plânda olduğu… Günümüzde Ertem Eğilmez’in yerini dolduracak tek bir yönetmen ismi verememek kendi adıma çok üzücü. Ama şunu söyleyebilirim. Bazen geçmişimizdeki retro havasını solumak isteyen yönetmenler (ki bunlar bir elin parmağını geçmezler) Ertem Eğilmez’in “ağlatırken güldürmek, güldürürken ağlatmak” taktiğini kısa süreli ödünç alarak nostaljik bir ortam yaratmaya çalışıyorlar. Son yıllarda Murat Şeker tarafından yazılan ve yönetilen Aşk Tutulması sıkı aile ilişkileri, komşuluk ilişkileri ve aşk gibi kaybetmeye başladığımız değerlere vurgu yapıyor. Şeker’in de kendi deyimiyle; mizah ve yaşam sevinci aynı potada eritiliyor. Ayrıca Murat Şeker’in kendisine örnek aldığı yönetmenlerden biri Ertem Eğilmezdir.

    Ertem Eğilmez ekolünün Türk sinemasındaki önemli yeri ve kalıcı etkisi, sizce nedir?

    Ertem Eğilmez sineması hiçbir zaman önemini yitirmez. Hatta defalarca izlememize rağmen Ertem Eğilmez filmleri eskimez. Çünkü Eğilmez trajikomik hikâyeleri mizah ile süsleyerek dönem eleştirisi yapar. İki eylem olan gülmek ve ağlatmayı aynı anda seyirciye veren Eğilmez, hayatın içinden kesitlerle donattığı görüntüleri doğaçlama ile birleştirir. Yani diğer bir deyişle her şey doğaldır. Doğal olmasının sebebi de Eğilmez’in halktan biri olmasıydı. Eğilmez için halkın problemleri, diğer meselelerden çok daha farklı bir şekilde vuku buluyordu. Ama görüyorum ki günümüzde, sulu zırtlak komediler baş tacı olarak görülüyor. İşte bu durum Ertem Eğilmez’in başarısının her zaman ön plânda olduğunun bir göstergesi…

    Ertem Eğilmez’in torunu olarak onu nasıl anlatırsınız?

    Dedemi kaybettiğim zaman daha yedi yaşındaydım. Onu tanımaya ne yazık ki müşerref olamadım. Ama onunla ilgili hiç unutamadığım bir anım var. Sene 1989 ve Arabesk filminin çekimlerindeyim. Tekerlekli sandalyesinde makinelere bağlı olarak yaşam mücadelesini sürdüren dedem iş aşkıyla yanıp tutuştuğu için son anlarını sette geçirmeyi tercih etmiş. Ben de dedeme benzediğimden ufak yaştan itibaren setlerin tozunu yutmaya başladım. Hatta Müjde Ar ve Şener Şen’in Belgrad ormanlarında birbirlerini kovaladıkları sahneyi daha dün gibi hatırlıyorum. Ailemin bana anlattığı hikâyeler sayesinde dedem hakkındaki bilgilere sahip oldum. Bir de hayal meyal hatırladığım ufak bir detay var. O da dedemin vaktinin çoğunu Büyükada’da geçirmekten çok hoşlandığı…

    Rejisör Ertem Eğilmez normal hayatında nasıl biriydi?

    Ertem Eğilmez normal hayatında çok okuyan bir adamdı. Elinden hiç kitap eksik olmazdı. Onun tek arkadaşı kitaplardı. Eğilmez hiçbir zaman fotoğraf çektirmeyi ve medyada gözükmeyi sevmezdi. O yaptığı filmlerle gündeme gelmeyi severdi. Ailesine çok önem veren Eğilmez, özü sözü bir, disiplinli, çok çalışan, güçlüklerden yılmayan, engel tanımayan, bilgi ve birikimlerini paylaşan bir dehaydı.

    Canım Kardeşim filminin Arzu Film’i neredeyse batırıyordu yönünde çıkan haberler doğru mu?

    Öncelikle lâfa şu şekilde başlamak istiyorum. “Her çıkışın bir inişi vardır.” O dönemlerde çekilen filmlerde ticari kaygı güdülmediği için filmlerin batma olasılığı yüksekti. Canım Kardeşim, Antalya Altın Portakal’da ödül almış bir filmdir. Ama Canım Kardeşim’in Arzu Film’i batırması gibi bir şey söz konusu olamazdı. Ama filmin gişe hâsılatı çok iyi olmadığı da aşikârdı. Koca bir çınarın devrilmesi bir filmin maliyetini çıkaramaması ya da kâr elde edememesiyle bağlantılı değildir. Eğer birkaç film kâr elde edemezse ancak o zaman kepenkleri indirip gidersiniz.

    Neden o eski Türk Filmlerini artık göremiyoruz, ya da neden o eski Türk filmlerindeki sıcaklık şu an yok?

    Milenyum çağına girişimizle beraber filmlerdeki sahneler görsel efektlere dayandırılmaya başlandı. Diğer bir açıklamayla robotlaştırıldık. Ayrıca filmlerin içine giremeyip onlar gibi hissedememek bu düşünceyi kanıtlar nitelikte. Eskiden filmlerde görmeye alışık olduğumuz ince espriler artık yerini sulu şakalara bıraktı ve bel altı espriler gündeme oturdu.

    Ertem Eğilmez’in diğer yönetmenlerden bu kadar farklı olmasının sebebi nedir?

    Ertem Eğilmez vizyonu geniş bir adamdı, bir cümleden büyük bir senaryo yazardı. Ertem Eğilmez sinemasında halktan insanlar filmlerin kahramanıydılar. Eğilmez için mizansenin, yaratıcılığının film için katkısı büyüktü. Hatta bazı filmlerinin senaryosunu set ortamında yazdığı da olurdu. Eğilmez’in hedef kitlesi yalnızca halktı. Eğilmez halkın içinden seçtiği kahramanları filmin başköşesine oturtarak, onlara yepyeni anlamlar yüklerdi. Şimdiki yönetmenler eğitime önem verdikleri halde, “modernize” edilmiş bir toplum anlayışının getirdiği değerleri, tabiri caizse “kapitalist” yönetim biçiminin modellerini uyguluyorlar. Kalıplaşmış düşünce biçiminden yola çıkan günümüz yönetmenleri buzdağının öteki tarafını göremediklerinden ve yaratıcılık yoksunluğundan muzdarip olduklarından dolayı farklı olmayı başaramıyorlar. Tabi bir de şu var; Eğilmez için disiplin o kadar önemliyken, günümüzün yönetmenlerinin üstesinden gelemediği bir durum bu. İşte tüm bu aktarılanlara göre Eğilmez’in diğer yönetmenlerden farkı ve alamet-i farikası hiçbir hataya yer vermemesinden ileri geliyor.

    Ertem Eğilmez hakkında ödevine yardımcı olduğum Süda Tarım’a bana bu güzel soruları sorduğu için sonsuz teşekkürlerimi borç bilirim.

    (09 Haziran 2010)

    Süda Tarım