09 Nisan 2010 Haftası

“Şark Oyunları”, ‘sancılı bir geçiş’ yaşayan ülkenin başkenti Sofya’da, dağılmış ailesinin yaşattığı sıkıntının da etkisiyle ve geleceğinin soru işaretlerini aşırılıklarla doldurmaya çalışan genç kardeşinin aksine, içindeki boşluğu doldurabileceği bir ‘şey’ arayan adam hakkında. Son derece doğal çekilmiş bir film. İzlerken umutsuzluk sarmalının sınırlarında dolaşıyorsunuz. Yaşamının ilk ve tek rolünde Christo Christov (1969 – 2008), sinema perdesinden seyirciye uzanıp yüreğini kavramanın, o hiçbir formül / koşul içermeyen büyüsüne dair önemli bir örnek olarak tarihe geçiyor. Bu filmle, Bratislava ve Tokyo Uluslararası Film Festivalleri’nde kazandığı iki ödülü göremeden yaşamını yitirse de, sinemanın ‘daima genç’ kalacak yüzleri arasında yerini almış bulunuyor.

“Son İstasyon”, evin reisi babanın demiryolları işletmesinde otuz yıl çalıştıktan sonra emekli olmasının arifesinde, yetişkin çocukların, evlilik dışı ilişki / gebelik, cinayet, kanundan kaçma eylemleriyle başlayan ve Uşak’tan İstanbul’a göçle birlikte hiç bitmeyecekmiş gibi gözüken felâketler zincirine giren ailenin tam bir ‘çorba’ya dönen öyküsü. Ritmi bozuk; üzerinde çalışılmamış izlenimi veren karakterler; bir ikisi hariç abartılı ya da tamamen karikatürize oyunculuklar; cinayet sahnesi hariç vasat seyreden mizansen çalışması… Ah kaçırılmış fırsatlar, ah!

“İki Babalık”taki, iki başarılı iş ortağı – eski dosttan biri uslanmaz çapkın, diğeri başarısız evlilik adamıdır. Bu başarısız evli, boşanma sonrası tek gecelik teselli macerasından ikiz çocuğu olduğunu 7 yıl sonra öğrendiğinde, annenin mecburen hapiste kalacağı iki haftada baba olmayı da öğrenecektir! Tabii ki canım: Ortağıyla birlikte; onu da yanında sürükleyerek! Amaç, seyirciyi eğlendirmek olunca ideal bir konu… Ve John Travolta ile Robin Williams da, öyle sahnelerle öyle güldürüyorlar ki, bu Disney filmine, ‘kendi çerçevesi içinde’ başarısı tam bir aile filmi olarak not düşebiliyoruz. Bu başarıda, filmin hızlı ritminin aksamamasının payı var. Yani kurguda ayıklama, bazen en önemlisi: Her şey dâhil 88 dakika!

“En Mutlu Olduğum Yer”, genç yaşlarına rağmen hayatın örselemiş olduğu kadın ve erkeğin, bir anda tanışıp hızla oradan ‘uzaklaşmaya’ karar vererek kent cengelini geride bırakmalarını ve ‘birbirlerinin olmalarını’ öykülüyor. Fakat bir tür mafya ile başları derde girdiğinden, uzaklaşmak aynı zamanda ‘kaçış’a dönüşüyor; film de dağılıyor, zaten zar zor kurulan dram tesiri iyice kayboluyor, küçük sürprizli final ise tatmin etmiyor. Hatta bu mafya mensupları, korkutmak bir yana, birer hoşluk haline geliyor. Eski ‘vedet oryantal’ dansöz Şıvga, kötülük yaptıkça rol çalıyor ve daha da dişileşiyor meselâ (ben kendi adıma onun kazanmasını arzu ettim)… Neyse; “En Mutlu Olduğum Yer”, aslında, afişi dâhil “Love Lies Bleeding”le (2008) fena halde benzerlikler taşıdığından (tamamen tesadüf, altında başka bir şey aramayın), meraklıların, ‘home video’ dağıtım sistemi için çekilmiş bu filmi de izlemelerini öneriyorum. Bizim filme de tümden olumsuz yaklaşamayız: Fikir iyi, iki genç oyuncu fena değil, yönetmenimiz de sonraki filminde çok daha çarpıcı bir işe imza atabilir.

“Beş Şehir”, yazgının bir oyunu ya da yaşanılan ülkenin ‘arızaları’nın bir sonucu olan ‘zamansız ölüm’e saplantılı hikâyesini, ‘şaibeli insanoğlu’nun ‘iç karanlığı’ üzerinden anlatmaya çalışıyor. İyi başlıyor, kadrajlarındaki farklılığı öykülemesine de aktarmaya çalışırken, karakterlerinin seçim ve davranışlarının seyirci üzerindeki etkisi giderek soluyor, araya giren ‘kedi figürü – mecazı’, zamanı boşa harcatıp olayların gerçeklikle bağını zayıflatıyor, deforme ediyor. Ve böylece yengesini boğan öğretmenin dramı da ‘şıpın işi’ görünüyor. Oysa sinemasal etkilere öyle açık bir öykü ki… Yazık olmuş!

“Cehenneme 2 Adım”, Appalachian mağara sisteminin dev dolambacında, insanımsı, kör ve sese duyarlı yamyam yaratıklardan sağ kurtularak dışarıya çıkan tek kadının, güvenlik – kurtarma ekibiyle yeniden derinliklere girmesi, klostrofobinin gerilimi tetiklediği yeni bir terör dalgasını başlatıyor başlatmasına da… Sürpriz pek yok! Hatta, “Memento”, “Insomnia”, “The Prestige”, “Outlaw”, “Eden Lake” gibi filmlerdeki çalışmalarıyla anımsanabilecek, Türkiye’de de ciddi bir hayran kitlesi bulunan İngiliz besteci David Julyan’ın, bu film için ‘büyük’ geldiğini düşündüğüm müziğinin katkısıyla ‘dramatik bir kadın filmi’ olarak bile kabûl edilebilir. Dirençli, güçlü, korkusuz, giderek vahşi, fedakâr kadınların filmi! Makyaj çalışmasının ve görüntü yönetiminin, başarısını vurgulamayı unutmamalı.

“Aşkın Yaşı Yok”ta, iki ‘çokbilmiş’ çocuğuyla -kocasının ihanetini yakaladığı için- New York’ta ‘yeniden’ başlayan 40 yaşındaki anne, ayakları üzerinde durmayı başarırken aynı zamanda ‘değişik olarak tanımlanabilecek denli iyi’ bir genç adamla heyecanı yakalar. Peki, nedir izlenir kılan bu filmi? İki sözcük: Kusursuz ‘tartım’…Ve kalp atışlarını duyabileceğiniz canlılığı. Unutmayın, boşanmak bir son değil, her zaman yeni bir başlangıçtır!

(07 Nisan 2010)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir