Anadolu Üniversitesi 13. Uluslararası Eskişehir Film Festivali, Sinema Kültürüne Katkı Ödülleri Yarışması

Anadolu Üniversitesi 13. Uluslararası Eskişehir Film Festivali, Türkiye’de sinema kültürünün gelişmesine katkıda bulunmak üzere bu alanda çalışan yazar ve akademisyenleri desteklemek amacıyla, En İyi Sinema Kitabı, En İyi Sinema Makalesi, Televizyonda Yayınlanan En İyi Sinema Programı, En İyi Sinema Dergisi, En İyi İnternet Sinema Sitesi, En İyi İnternet Sinema Dergisi alanlarında bir yarışma düzenliyor. Başvurular 20 Mart 2011 tarihine kadar “Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi, Yunusemre Kampüsü ‘Sinema Kültürüne Katkı Yarışması’, Eskişehir” adresine bekleniyor.

  • Basın Bülteni
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Yüksek çözünürlüklü görsellere haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Anadolu Üniversitesi 13. Uluslararası Eskişehir Film Festivali, Sinema Kültürüne Katkı Ödülleri Yarışması yazısına devam et
  • Kaçış Planı (Yönetmen: Paul Haggis)

    Paul Haggis’in yönettiği ve Russell Crowe, Elizabeth Banks, Brian Dennehy ile Liam Neeson’ın oynadığı Kaçış Planı (The Next Three Days), 25 Şubat 2011’de Tiglon Film dağıtımıyla Fida Film tarafından vizyona çıkarıldı.
    John Brennan’ın hayatı, eşi Lara’nın, işlemediğini iddia ettiği bir cinayetten tutuklanıncaya kadar mükemmel gitmektedir. John eşinin masumiyetini kanıtlamaya çalışır fakat son başvurularının da reddedilmesiyle yapılacak tek şeyin eşini hapisten kaçırmak olduğuna kanaat getirir. Sevdiği kadın uğruna sahip olduğu her şeyi riske atarak, bir kaçış plânı yapar ve tehlike dolu bir dünyaya atılır.

  • Basın Bülteni: 1 / 2
  • Fotoğraflar
  • Web Sitesi
  • Fragman
  • IMDb
  • Ali Erden Yazıyor
  • Ve Tanrı Kadını Yarattı: Lavinia Longhi

    Bir zamanlar onlarca defa Ses Dergisi’ne kapak olan efsanevi oyuncu Claudia Cardinale’ye 09 – 14 Ekim 2010 tarihleri arasında düzenlenen 47. Antalya Film Festivali’nde kadın oyuncu ödülünü kazandıran “Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak – Diventare italiano con la signora Enrica” adlı sinema filminin güzeller güzeli afeti Lavinia Longhi, Monica Bellucci’yle lezbiyen (eşcinsel) sevişme sahnesinde rol aldığı “Sanguepazzo” adlı filmle dünya çapında tanınıyor… “Sanguepazzo”nun ilk gösterimi 14 – 25 Mayıs 2008 tarihleri arasında düzenlenen 61. Cannes Film Festivali’nde (Nuri Bilge Ceylan’ın “Üç Maymun” adlı filminin en iyi yönetmen ödülüne lâyık bulunduğu ve büyük ödül Altın Palmiye için yarıştığı) yapılmıştı…

    Yarı İtalyan, yarı Karadağlı (Balkanlı) bir melez olan Lavinia Longhi, 1.71 boyunda… Siyah saçlı… Ela gözlü… Bisiklete biniyor, yüzüyor, basketbol oynuyor ve sörf yapıyor… Akıcı İtalyanca, Sırpça, Hırvatça, İngilizce konuşabiliyor… İyi derecede Fransızca biliyor… Lavinia Longhi, “Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak – Diventare italiano con la signora Enrica”nın setinde birkaç da Türkçe sözcük öğrenmiş…

    Yönetmen ve senaryo yazarı Ali İlhan’ın dört yılını verdiği ”Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak – Diventare italiano con la signora Enrica”nın Türk oyuncularıysa İtalyanca bilmediklerinden filmde İtalyanca diyaloglarını ezberleyerek oynadılar… “Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak – Diventare italiano con la signora Enrica”nın baş erkek oyuncusu İsmail Hacıoğlu, İtalyanca ve İngilizce bilmediğinden sevişme sahnesi çevirdiği Lavinia Longhi’yle de aracısız konuşma olanağı bulamamış! “Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak – Diventare italiano con la signora Enrica”nın setinde Lavinia Longhi ve İsmail Hacıoğlu çevirmen aracılığıyla konuşabilmişler…

    Kuzey İtalya’da yaşayan (Milano’dan Roma’ya taşındı) Lavinia Longhi, “Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak – Diventare italiano con la signora Enrica”da canlandırdığı Sicilyalı Valentina karakterini daha inandırıcı canlandırabilmek için Güney İtalyalılar gibi konuşmayı da öğrenmiş…

    Lavinia Longhi, 1960’lı yıllarda üç filminde oynattığı, yakın dönemde dört Oscar ödülü kazanan Clint Eastwood’u üne kavuşturan adam, Spagetti Westernlerin ünlü yönetmeni Sergio Leone (1929 – 1989) üzerine bir tez hazırlamış…

    Unutmadan belirtelim: “Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak – Diventare italiano con la signora Enrica”nın yönetmeni ve senaryo yazarı Ali İlhan’da fanatik bir Sergio Leone hayranı…

    Lavinia Longhi, Türk asıllı Alman yönetmen Fatih Akın’ın bir filminde rol almayı çok arzuluyor.

    “Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak – Diventare italiano con la signora Enrica”, Pinema Filmcilik (Pamir Demirtaş) dağıtımıyla 18 Şubat’ta Türkiye sinemalarında gösterilmeye başlanacak.

    “Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak – Diventare italiano con la signora Enrica”nın künyesi:

    Yapım Şirketi: Ares Media
    Yapımcı: Can Arca, Elvan Albayrak Arca
    Senaryo: Ali İlhan
    Yönetmen: Ali İlhan
    Görüntü Yönetmeni: Soykut Turan
    Uygulayıcı Yapımcı: Gökhan Tuncel
    Genel Koordinatör: Deniz Oktar
    Süre: 110 dakika.
    Müzik: Orhan Şallıel
    Oyuncular: Claudia Cardinale (Sinyora Enrica), İsmail Hacıoğlu (Ekin), Lavinia Longhi (Valentina), Teoman Kumbaracıbaşı (Giovanni), Nilay Cennetkuşu (Maria), Fahriye Evcen (Sinyora Enrica’nın Gençliği), Bedia Ener (Meraklı Komşu), Galip Erdal (Postacı), Murat Karasu (Ekin’in Babası).
    Konuk Oyuncu: Acun Ilıcalı.

    “Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak – Diventare italiano con la signora Enrica”nın konusu:

    Yıllar önce, başka bir kadın uğruna evini, karısını ve oğlunu terk eden kocasının çekip gitmesinden sonra hiçbir erkeği kapısından içeri sokmayan, oğlunu da yatılı bir okula göndererek başından atan Sinyora Enrica (yaşlılığı: Claudia Cardinale, gençliği: Fahriye Evcen), İtalya, Rimini’deki evindeki boş odaları kız öğrencilere kiralamakta, ek iş olarak da hem terzilik yapmakta, hem de bir pazarda çalışmaktadır.

    Yıllarca bozmadığı bu kuralı (evine erkek kiracı kabûl etmeme kuralını) yağmurlu bir gecede, adından dolayı kız zannedilerek kendisine kiracı / pansiyoner olarak yollanan Türk öğrenci Ekin (İsmail Hacıoğlu) için bozacaktır. Önceleri evinin kapılarını bu yabancı delikanlıya açmaktan hiç memnun olmayan Sinyora Enrica, bir süre sonra yıllarca kilitli tuttuğu kalbini de bu Türk gencine açacaktır. Filmin oyuncularından Giovanni rolündeki Teoman Kumbaracıbaşı’ysa Sinyora Enrica’nın oğlu ve babası henüz çok küçük yaşlarda onu terk ettiği için sorunları olan bir kişiliktir. Çalışmak istemeyen ve kazık kadar olmasına rağmen anne parası yemek isteyen Giovanni’nin Sinyora Enrica’ya karşı haksız ve acımasız davranışları Ekin’de talihsiz yaşlı kadına karşı bir koruma duygusu geliştirecek ve böylece ikisinin arasında bir gönül bağı, bir yakınlaşma oluşacaktır. İtalyanca öğrenmek için bu ülkeye gelen Ekin için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ve hayatı kökten ve geri dönülemez bir değişime uğrayacaktır.

    (15 Şubat 2011)

    Hakan Sonok

    hakan.sonok@tr.net

    Selahattin’in İstanbul’u

    TMMOB Mimarlar Odası Belgesel Sinema Kulübü’nün bu haftaki konuğu, Selahattin’in İstanbul’u adlı filmi ile En İyi Belgesel Film Ödülü kazanan yönetmen Aysim Türkmen. Karaköy’deki TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nde 09 Şubat Çarşamba günü 18:30’daki gösterimin ardından Aysim Türkmen ile kentsel dönüşüm üzerine söyleşi yapılacak. Filmde, bir seyyar satıcı olan Selahattin Özçivi’nin, kiracı olarak yaşadığı Roman mahallesi Sulukule’nin kentsel dönüşüm kapsamına alınmasını takiben, ev sahibi olma hakkı kazandığı Taşoluk Toplu Konut Sitesi’ne taşınması ve orada yaşadıkları konu alınıyor.

  • Basın Bülteni
  • Fotoğraflar
  • .jpg formatlı basın bültenine haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Selahattin’in İstanbul’u yazısına devam et
  • İstanbul Film Festivali’nin 30. Yılına Özel Blogu Film Gibi 30 Yıl Festival İzleyicisiyle Buluşuyor

    Akbank sponsorluğunda, 02 – 17 Nisan tarihlerinde gerçekleştirilecek olan İstanbul Film Festivali bu yıl 30. yaşını kutluyor. Festivalin 30. yılına özel sürprizlerinden ilki, geçmişten günümüze tüm festival seyircilerini buluşturacak Film Gibi 30 Yıl bloğu olacak. www.filmgibi30yil.com adresinden yayına başlayan 30. yıl özel bloğu, festival izleyicilerinin festivalle ilgili anılarını paylaşabileceği, interaktif bir platform oluşturmayı amaçlıyor.

  • Basın Bülteni
  • Bloğa ulaşmak için tıklayınız.
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Yüksek çözünürlüklü logoya haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    İstanbul Film Festivali’nin 30. Yılına Özel Blogu Film Gibi 30 Yıl Festival İzleyicisiyle Buluşuyor yazısına devam et
  • Avrupa Sineması Bloğu Yenilendi

    Üç yıldır aktif olan ve gün geçtikçe arşivini genişleten Avrupa Sineması Bloğu, yeni ara yüzüyle sinemaseverlerin karşısına çıkıyor. Sinemanın sadece bir eğlence aracı olmadığını vurgulayan blogta, birbirinden farklı coğrafyalarda ve birbirinden farklı türlerde 500’ün üzerinde filmle ilgili eleştiri ve yorum yazısı bulunuyor. Blog, sinemayı kültür olarak gören herkesin katılımına açık.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Logoya haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Avrupa Sineması Bloğu Yenilendi yazısına devam et
  • Ali İlhan’ın En Büyük Hayali Robert De Niro’yu Yönetmek

    Şu sıralar ikinci filmi “Cips, Cola ve Özel” üzerinde çalışan yönetmen ve senaryo yazarı Ali İlhan (08 Ocak 1980 İstanbul doğumlu) ile konuştuk…

    Ali İlhan,Claudia Cardinale’ye Antalya Film Festivali’nde kadın oyuncu ödülünü kazandıran “Diventare italiano con la signora Enrica – Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak” için “İnsanlar iyi bir film izlemeye hazır olsunlar,” diyor.

    Ali İlhan Kendisini Anlatıyor:

    “Ali İlhan babasının yaptığı kukla filmler ve çizgi romanlarla büyümüş, 1980′lerde doğmanın kendisine verilmiş en büyük sermaye olduğuna inanan bir hayalperest… Sinema’nın büyüsüne babasının onu ilk götürdüğü film olan Süperman’i beyazperde’de uçarken görmesiyle inanmış… Ve o andan itibaren o sinemadan hiç çıkmak istememiş bir çocuk hâlâ kendisi…”

    “Diventare italiano con la signora Enrica – Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak”

    Dünya Sinemasının en büyük yıldızlarından Claudia Cardinale’nin başrollerden birini üstlendiği “Diventare italiano con la signora Enrica – Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak”ta İsmail Hacıoğlu diğer başrol oyuncusu… Fahriye Evcen ise (“Yaprak Dökümü” TV dizisinin Nejla’sı) “Diventare italiano con la signora Enrica – Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak”ta Cardinale’nin canlandırdığı Sinyora Enrica’nın gençliğini canlandırıyor… “Diventare italiano con la signora Enrica – Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak”ın konuk oyuncusuysa TV yıldızı Acun Ilıcalı…

    Bir Sinema Efsanesi: Claudia Cardinale

    Yönetmen Ali İlhan’ın bu ilk filminde 1963’te Cannes Film Festivali’nde büyük ödül Altın Palmiye’yi kazanan, “Leopar”da Burt Lancaster ve Alain Delon ile birlikte rol aldığında dünyanın en güzel kadın oyuncularından biri olarak kabûl edilen Claudia Cardinale (1938 doğumlu) başrolleri İsmail Hacıoğlu ile paylaşıyor… Kendini uzun yıllardır hayvan hakları için mücadeleye adayan emekli Fransız oyuncu Brigitte Bardot’un yakın arkadaşı olan Claudia Cardinale bir zamanlar Sophia Loren’e (1934 doğumlu) rakipti. Dünya sinema tarihine adını altın harflerle yazdıran pek çok yönetmenle çalışma fırsatını yakalayan Cardinale’nin zengin ve tüm oyuncuların rüyalarına girebilecek filmografisinde, Luchino Visconti’nin “Rocco ve Kardeşleri”(1960), Federico Fellini’nin “Sekizbuçuk”u (1963), Blake Edwards’ın “The Pink Panther – Pembe Panter”i(1963), Sergio Leone’nin “Once Upon a Time in the West – Batı’da Kan Var”ı (1968), Franco Zeffireli’nin “Jesus of Nazareth – Nasıralı İsa”sı (1977), Liliana Cavani’nin “La pelle – İnsan Derisi / Teni” (1981), Werner Herzog’un “Fitzcarraldo”su (1982), Marco Bellocchio’nun “4. Henry”si (1984) ve Osmanlı Ordusu’na bağlı Kürt – Türk askerlerin göçe zorlanmış Ermeni kafilelerini çölde kılıçtan geçirdiği bir sahnenin de yer aldığı “Mayrig – Anne” (1993; Yönetmen: Henri Verneuil) adlı Fransız TV dizisi de bulunuyor.

    * Hakan Sonok: İtalyan sineması 1974 ile 2008 arasında kurucu babalarını büyük ölçüde yitirdi: Pietro Germi (1974), Vittorio De Sica (1974), Pier Paolo Pasolini (1975), Luchino Visconti (1976), Roberto Rossellini (1977), Elio Petri (1982), Sergio Leone (1989), Federico Fellini (1993), Franco Brusati (1993), Gillo Pontecorvo (2006), Michelangelo Antonioni (2007) ve Dino Risi (2008)… Üstelik bu ustaların yerinin hiçbir şekilde doldurulamadığı görülüyor. Ne dersiniz?

    * Ali İlhan: Onların dönemi gerçek sinemanın var olmaya başladığı ve sinema gramerinin yavaş yavaş yaratıldığı bir dönemdi. Elbette günümüzde teknolojinin gelişmesiyle sinema bir çok olmazı olabilir kıldı, ama o zamanın olanaksızlıkları bence yönetmenleri daha yaratıcı kılıyordu. Ve onlar farkında olmasalar da muhteşem bir estetiğe sahiplerdi. Siyah beyaz sinema… Yavan, çiğ bir renkli filmdense siyah beyaz bir film her zaman daha büyülüdür. Çünkü siyah beyazın kendine has bir estetiği vardır.

    MTV ile büyüyen bir jenerasyonun bu büyük ustaları ne kadar anladığı tartışılır. Şimdinin seyircisi “Bir Zamanlar Amerika” ya da “Bisiklet Hırsızları”nı izlese aynı töleransı (hoşgörüyü) gösterir mi bu bir soru işareti.

    Yeni kuşak sinemada gerek Hollywood, gerek Avrupa ya da Türk Sineması’nda çok yetenekli yönetmenler var. Bence asıl soru bu yönetmenler gelecekte böyle bir sorunun öznesi olabilecekler mi?

    * Hakan Sonok: Francesco Rosi (1922 doğumlu), Franco Zeffirelli (1923 doğumlu), Lina Wertmüller (1926 doğumlu), Ettore Scola (1931 doğumlu), Liliana Cavani (1933 doğumlu), Bernardo Bertolucci (1940 doğumlu), Gabriele Salvatores (1950 doğumlu), Roberto Benigni (1952 doğumlu), Giuseppe Tornatore (1956 doğumlu) yaşayan İtalyan film ustalarından bazıları… Ancak yaşayan ustaların sanki soluğu ve enerjisi tükenmiş görünüyor… Gabriele Muccino (1967 doğumlu) ise Hollywood’u tercih etti. Bu İtalyan sinemasının çöküşü değil mi? Değilse nedir?

    * Ali İlhan: Evet son dönem İtalyan Sineması kendini tekrarlayan bir döneme girdi. Hayat Güzeldir ve Malena’dan sonra hatırı sayılır, en azından dünya çapında bir iş yapıldığını söylemek çok zor. Yoksa örneğin Giuseppe Tornatore hâlâ çok güzel filmler çekmeye devam ediyor. Buna bir çöküş değil de duraklama dönemi diyelim. Bu dönemi İtalyan Sineması 1970’lerde de yaşadı. Sektördeki bir çok insanın işsiz kaldığı bir dönem vardır.

    * Hakan Sonok: Lina Wertmüller “Rocky”nin en iyi film Oscar’ını kazandığı yıl “Seven Beauties” adlı filmiyle Oscar ödülüne aday gösterilen dünyadaki ilk kadın film yönetmeni olmayı başardı. Hatta bu filmiyle hem senaryo yazarı hem yönetmen dalında Oscar ödülüne aday gösterildi. Sizce, bu büyük çıkışın arkası nedense gelmedi, gelemedi?

    * Ali İlhan: Öncelikle Rocky, yani ilk Rocky cidden çok iyi bir filmdir. Bir çok klişe Hollywood filminin aksine o dönemin mutlu sonla bitmeyen yegâne filmidir. Devam filmleri için bir şey diyemeyeceğim ama kimyasıyla gerçekten çok özel bir filmdir Rocky.

    Lina Wermüller’e gelecek olursak bildiğim kadarıyla kendisi hâlâ film çekiyor. Neden Sofia Coppola gibi uluslararası bir başarı yakalayamadı sorusunun cevabını bence kendisi vermeli.

    Bir de sinemadaki başarı çok göreceli bir kavramdır. Ben bir çok oyuncu ve yönetmen tanıyorum ki hâlâ Oscar ödülleri yok. Daha düne kadar dünyanın en büyük kompozitörü Ennio Morricone’nin dahi Oscar’ı yoktu. Ama bu onun Cinema Paradiso veya Bir Zamanlar Amerika gibi efsane filmlerin müziğini yaptığı gerçeğini değiştirir mi?

    * Hakan Sonok: “Lawrence of Arabia”da ilk oyuncu tercihi Peter O’Toole değil Marlon Brando’ydu. Brando kabûl etmeyince rol O’Toole’un oldu. David Lean’ın gerçekleştiremediği “Mahatma Gandhi” filmini Richard Attenborough yapabildi. Metin Erksan Türkan Şoray ile Ayhan Işık’ı “Susuz Yaz”da oynamaya ikna edemedi. Sophia Loren’de, Sinyora Enrica için ilk tercihinizmiş?

    * Ali İlhan: Evet ilk iki tercihimden biriydi. Sophia Loren rolü çok istemesine rağmen aynı dönemde Fellini’nin 8 ½ filminin yeni versiyonu olan “Nine – Dokuz” filminde oynayacağından çekim takvimi konusunda anlaşamadık.

    Dolayısıyla benim gönül olarak daha çok istediğim Claudia Cardinale’yle iletişim kurduk. Yapımcılarım Can ve Elvan Arca bu konuda çok başarılı bir iletişim kurdular. Sanırım Türkiye’de bir çok yapımcının cesaret bile edemeyeceği bir işe soyundular… Bence iyi ki Sophia Loren olmamış.

    * Hakan Sonok: Oscar ödülü kazanan “Amarcord – Hatırlıyorum”u Federico Fellini doğduğu yer olan Rimini’de çekmişti. Siz de 2007’de Rimini’ye yerleştiniz ve çekimlerine Ekim 2009 sonunda başlanan filminizde Rimini’yi mekân olarak kullandınız. Filminizdeki bir sahnede “Amarcord” TV ekranında beliriyor. Yine Enrica karakteri Fellini’nin “Amarcord”undaki rolü nasıl kaçırdığını anlatıyor ve Fellini’den kendisine yolladığı bir şişe şarabı titizlikle saklıyor. Fellini “Satyricon” adlı filminde İlhan Mimaroğlu’nun müziğini de kullanmıştı. Filminiz Fellini’ye bir saygı duruş mu?

    * Ali İlhan: Bir çok kişi bilmez ama Fellini’nin Tatlı Hayat filmi de bir Türk dansözün gazetede çıkan haberlerinden esinlenilerek yazılmış bir filmdir. Veya Amarcord’un Gradisca rolünü oynayan Magie Noel aslında İzmir doğumludur ve 9 yaşına kadar İzmir’de yaşamıştır. Amarcord’un Grand Hotel sahnesinde otele gelen Türklerden ve onların kurduğu harem sahnesinden hiç bahsetmiyorum bile.

    Fellini’nin filmlerinde bir şekilde hep Türkler olmuştur zaten. Benim filmimde neden Fellini ve Riminililer olmasın?

    Filmim bilinçli olarak yapılmasa da aslında dünyanın en büyük yönetmenlerinden Federico Fellini ve onun kenti Rimini’ye bir sevgi duruşudur. Saygıdan daha çok.

    Fellini’nin kenti Rimini’nin bana şans getirdiği bir gerçek. Bu yüzden Fellini ve Rimini’ye büyük bir tutkuyla bağlıyım.

    * Hakan Sonok: “Hamam”da Bir İtalyan delikanlıya Teyzesinden miras olarak hamam kalır. Burada da Enrica İtalyanca, dans, belki de hayatı ve kız tavlamayı öğrettiği Ekin’e miras bırakıyor. Bu benzerliğe ne gerek vardı?

    * Ali İlhan: Benim filmimde bırakılan bir ev ve miras var ama film bunun üzerine kurulu değil. Hamam’da ise film tamamen miras kalan bir hamam üzerine. Bende ise sadece ufak bir ayrıntı olarak kalıyor miras. Hikâyeyi gelecekten geçmişe taşımak için. Hamam filmine gelene kadar yüzlerce film var temasında miras hikâyesi olan.

    * Hakan Sonok: Enrica’nın artık 30 yaşına gelmiş, alkol bağımlısı olmuş, çalışmak istemeyen, düzenli bir ilişkisi olmayan oğlu parçalanmış bir ailenin kurbanı değil mi? Babası da, annesi de ona sırtını çevirmiş. Devamlı itilmiş – kakılmış ve kaybeden olmuş. Enrica boşanınca oğlunu yatıla okula yollayarak onu yanından uzaklaştırmış, sürgüne yollayarak cezalandırmış! Ancak siz filminiz için yarattığınız karakter Ekin’den yana taraf tutuyor gibisiniz. İki amcası tarafından paylaşılamayan çok şanslı Ekin’e Enrica’da oğluna göstermediği şefkâti gösteriyor. Bir çeşit anne oğul oluyorlar. Enrica, Ekin’in Rönesans dönemini başlatıyor. Enrica mirasının en azından bir bölümünü Ekin’e bırakıyor. Bu haksızlık ve kayırma değil mi? Enrica bu kararı neden veriyor?

    * Ali İlhan: Şarap şişesinin üzerindeki notu bulması için. Daha fazla ayrıntıya girmeyeceğim çünkü söyleyeceğim herşey spoiler olup filmi izleyecek olanların tadını kaçıracak.

    * Hakan Sonok: Enrica, oğluna vermediği fırsatı kiracısı Ekin’e verir ve bir eser yaratır gibi, özünü koruyarak Ekin’i yeniden yaratır. Adeta “Pygmalion” ve “My Fair Lady” havası var. Ne dersiniz?

    * Ali İlhan: Monte Cristo veya Driving Miss Daisy’ye ne dersiniz?

    * Hakan Sonok: Enrica, kendisini ve oğlunu terk eden kocasına haklı olarak kızıyor, oğlunu yatılı okula yolluyor. Sütten ağzı yandığından pansiyon – evinin kapısına “Buraya erkekler giremez” yazıyor. Enrica sütten çıkmış ak kaşık mı? O’nu melek gibi, kusursuz gösteriyorsunuz?

    * Ali İlhan: Aksine sadece deli dolu kadın bir Enrica. Ben onun bu özelliğini esprili olan taraflarıyla yorumluyorum.

    * Hakan Sonok: Ekin, İtalya’ya uyum sağlama güçlüğü yaşıyor. Türkiye’deki alışkanlıklarını burada da sürdürmek istiyor. İtalya’daki ilk seks deneyimini yaşadığı kızı sahiplenmek istiyor. Kızın onunla tek gecelik bir ilişki kurduğunu, günlük seks peşinde olduğunu sonradan anlıyor. Ekin karakterinde ne kadar siz varsınız ya da yoksunuz? Bir de Ekin, Çerkez… Ya siz?

    * Ali İlhan: Filmimde yaşayan tüm karakterler öyle veya böyle bir şekilde hayatımda var olan insanlar. Yani ilhamımı gerçek hayatta arkadaşlarımdan veya sokakta gördüğüm herhangi bir kişiden bile alabiliyorum. Sonrasında onlara hiç sahip olmadıkları birer hikâye yaratıyorum.

    Bu filmdeki “Ekin” ve “Sinyora Enrica” karakterleri gerçek hayatta hiç varolmamışlardır.

    * Hakan Sonok: Valentina’nın bir gecelik, Ekin’in uzun süreli ilişki araması şaşırtıyor. Çünkü genelde kadın tarafı uzun süreli ilişki arayışında olur. Burada istisnai bir durum söz konusu. Ne dersiniz? Bu Batı – Doğu farkı mı?

    * Ali İlhan: Kesinlikle..

    * Hakan Sonok: Claudia Cardinale, Enrica’yı canlandırabilmek için John Malkovich’in teklifini reddetmiş. Anlatır mısınız?

    * Ali İlhan: Sanırım ilk kez yazdığım hikâyeye ne derece önem verdiğini bu cümlesiyle anladım. Bunu asla bize ilk başlarda söylemedi ama setin sonlarına doğru aynı anda iki senaryonun geldiğini ama benimle film yapmayı John Malkovich’le film yapmaya tercih ettiğini söyledi. “Neden?” diye sorduğumda, bana “Paris’e geldiğin günü hatırlıyor musun?” dedi. Ben de “Evet” diye cevap verdim. “‘Bir Zamanlar Batı’da filmini nasıl anlattığını unutmadım” dedi. Sonra devam etti. “Yazdığın şey o kadar güzeldi ki bunu kabûl etmeliydim.”

    * Hakan Sonok: Acun ıIıcalı filminizde kimi canlandırıyor?

    * Ali İlhan: Ekin yaşlandıktan sonra köye gelen avukatların tercümanı rolünde.

    * Hakan Sonok: Filminizde İtalyan ve Türk kültürleri karşı karşıya geliyor. Bu bir medeniyetler çatışması mı? Medeniyetler diyaloğu mu?

    * Ali İlhan: İtalya, aslında Türklere çok da yabancı olmayan bir ülke, bunu günlük yaşam dilinde kullandıkları terimlerde de görebiliyoruz. Fumare come un Turco “Türk gibi sigara içmek”; Roba di Turchi “Türk tarzı iş”; Mamma gli Turchi “Annecim, Türkler!” gibi söylemleri günlük yaşam dilinde sık sık duymak mümkün. Üstelik bir de İtalya’da bir Türk Köyü mevcut. 323 yıl önce 2. Viyana kuşatması sonrası bir Osmanlı askeri, İtalya’da küçük bir kasabaya sığınır. Ölmek üzere olan bu Yeniçeri askeri, köylüler tarafından tedavi edilir. İyileşince de köyden bir kızla evlenir. Kasaba halkının ‘Il Turco’ adını verdiği asker, o dönem dükalığın halktan istediği haksız vergilere karşı köyü ayaklandırır ve korur. Kendini ve Türk adetlerini bu yörenin insanlarına öyle sevdirir ki ölümünden sonra bile bu Türk gelenekleri yaşatılır. İtalya’ya gidildiğinde bu ve bunun gibi bir çok mekâna, sokaklara Türklerle ilgili isimler verildiği görülebilir. Zamanında yapılan bir çok ticaret, İstanbul’un bir zamanlar Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti olması bunlara vesile olmuştur.

    Film boyunca Türk gelenek ve göreneklerini sık sık görebileceğimiz gibi, bu adaptasyon sürecinde iki kültür arasında aslında nüanslar dışında çok bir fark olmadığını; herşeyin ve iletişimin özünde sadece sevgi olduğunu da farkedeceğiz.

    * Hakan Sonok: Senaryonuzun ne kadarı özyaşamsal, ne kadarı kurgu ürünü?

    * Ali İlhan: Önceki sorunuzda cevapladığım gibi bu bir otobiyografi değil. Normal hayatta bana ilham vermiş bir Sinyora Enrica var ama bu kadın ne kocası tarafından terkedilmiş, ne erkeklerden nefret ediyor, ne de alkolik bir oğlu var. Filmde tek bir hikâye gerçek o da Sinyora Enrica ile Fellini arasında yaşanmış olan.

    * Hakan Sonok: İsmail Hacıoğlu 1954 ve 1995 tarihli “Sabrina” sinema filmlerinden esinlenen “Bir İstanbul Masalı” adlı TV dizisiyle (2003) ilk çıkışını yaptı. Onunla çalışmaya nasıl karar verdiniz? Hangi filmlerini izleyerek onunla çalışmaya karar verdiniz?

    * Ali İlhan: İsmail çok yetenekli bir oyuncu. Filmi ilk kaleme almaya başladığım andan itiraben aklımda tek beliren oyuncuydu. Öyleki alternatifi yoktu benim için. İsmail Hacıoğlu, Sınav ve Anlat İstanbul’da çok başarılıydı.

    * Hakan Sonok: Almanya’da Fatih Akın, İtalya’da Ferzan Özpetek bu ülkelerden Hollywood’a beyin göçünün yardımıyla aranılan film yönetmenleri olmayı başardı. Ferzan Özpetek’in “Serseri Mayınlar”ı Türkiye haricinde 13 milyon dolar hasılat elde etti. Bu da çok büyük bir rakam. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Darısı başıma diyor musunuz?

    * Ali İlhan: Ferzan Özpetek gerçekten çok takdir ettiğim bir yönetmen. Tüm İtalyanların sevdiği, saydığı bir yönetmen olması da Türk Sineması için iyi bir şey olsa gerek. Yani bir Türk yönetmenin İtalya’da kendini bu derece kabûl ettirmesi her anlamda çok olumlu.

    Benim sinemam ne Fatih Akın, ne de Ferzan Özpetek yolunda. Tek benzer yanımız hepimizin yurtdışında yaşayan yönetmenler olması. Bir gün Sergio Leone’nin “Bir Zamanlar Amerika”sı gibi bir film yaparsam o zaman darısı başımanın mutluluğuna ulaşırım.

    * Hakan Sonok: Nuri Bilge Ceylan’ın “Üç Maymun”u bugüne kadar Oscar ödüllerinde dokuz filmlik kısa listeye girebilen tek Türk filmi oldu. Yönetmenin filmleri her fırsatta Cannes Film Festivali programına alınarak Nuri Bilge Ceylan son yıllarda Türkiye’den en çok öne çıkan isim haline getirildi. Nuri Bilge Ceylan filmleri için neler düşünüyorsunuz?

    * Ali İlhan: Üç Maymun’u ben çok beğenmiştim. Ama diğer filmleri için aynı sabrı gösteremediğimi dürüstçe söylemem gerekir. Ama benimkisi sadece bir seyirci olarak. Bir yönetmen gözünden başarılarını takdir ediyor ve destekliyorum. Keşke Dünya Sinemasında bizi temsil eden Nuri Bilge Ceylan’larımız daha fazla olsa.

    * Hakan Sonok: Babanızın sizi götürdüğü “Superman” filmi beyazperdede ilk izlediğiniz filmmiş. Bu deneyiminizi anlatır mısınız?

    * Ali İlhan: O zamanlar filmlerde seans diye bir kavram yoktu ve biz filme tam ortasında bir yerde girmiştik ve şans eseri tam Süperman’ın gömleğini açıp o meşhur logosunun gözüktüğü ana denk gelmişiz. Bir çocuk için bundan daha büyülü ne olabilir ki? Kocaman bir duvarda (perdede) uçan bir adam. Seanslar arka arkaya olduğu için iki kere üst üste izlemiş, benim 3. kere izlemek için ısrarım fayda etmemiş evin yolunu tutmuştuk. Aklım hep o izleyemediğim 3. seferde kalmıştır. Belki de hâlâ…

    * Hakan Sonok: Önce Ferzan Özpetek’e sonra da size İtalya’nın sunduğu, Türkiye’de bulamadığınız fırsatlar, kolaylıklar ve olanaklar nelerdir?

    * Ali İlhan: Benim yapımcılarım Türk ve çok başarılılar bu işte. Üstelik onların da ilk filmi olmasına rağmen. İtalya’nın bana olanaktan daha çok ilham olarak bir şeyler sunduğunu söyleyebiliriz. Özellikle dilinizi konuşmayan bir ülkede başka bir formda hareket eden insanlar sizin dilden farklı bir şeylere de dikkat etmenizi sağlıyor ve belki de beyninizin uyuyan yerlerini uyandırmanıza yardımcı oluyorlar.

    * Hakan Sonok: ‘Issız Adam’ın çıkış noktası kısa filmim ‘Belki’dir. Hatta birçok sahnesi neredeyse birebir aynı,” diyorsunuz?

    * Ali İlhan: Çağan Irmak, Belki filmini Issız Adam’ı çekmeden çok önce izlemiş ve çok beğenmişti. Dolayısıyla filmde etkilendiği bölümler kafasında yer etmiş ve bir kısmını bilinçsizce Issız Adam filmine dahil etmiş olabilir, bilerek ve isteyerek böyle bir şey yapacağını düşünmüyorum. Her iki filmi de izleyen kişilerden benzerlikler olduğuna dair geri dönüşler aldım. Bu konuda benim bir şey söylemem çok doğru olmaz, herkes izlesin ve kendi yorumlasın… Sonuçta hepimiz iyi işlerden, iyi üretimlerden ister istemez etkileniyoruz…

    * Hakan Sonok: Sergio Leone, Giuseppe Tornatore, Federico Fellini ve Yavuz Turgul sizin favori yönetmenlerinizmiş. Diğerleri?

    * Ali İlhan: İtalyanca’da dendiği gibi “pochi ma buoni”. Az ama öz…

    * Hakan Sonok: “Bal”, “Yumurta” gibi, pek çok ödüllü film sinemaseverlere bilet aldırmayı başaramıyor… Böyle olunca da festivallerin ve film destekleme fonlarının dağıttığı paralar önem kazanıyor. Antalya Film Festivali gibi birçok festivalde yüksek miktarda para ödülleri dağıtılıyor; Venedik’te “Çoğunluk” adlı Türk filmi Aurelio De Laurentis Vakfı’nın 100 bin dolarlık ödülünü elde etti. Sanat filmleri böyle mi yaşayacak? Sizce başka bir çıkış yolu var mı?

    * Ali İlhan: Boş zamanlarında, yönetmenlerin garsonluk yapmasını istemiyorlarsa mecburen böyle yaşayacak… Yani sanılanın aksine yönetmenler çok para kazanan insanlar değil. Tabi her hafta bir dizi çeken bir yönetmen değilseniz…

    Claudia Cardinale Hakkında:

    Ünlü sinema oyuncusu Claudia Cardinale, İtalyan bir ailenin kızı olarak Tunus’ta dünyaya geldi. Tunus’ta basketbol milli takımında oynadı. 1957’de yapılan bir güzellik yarışmasında “Tunus’taki en güzel İtalyan kız” seçilerek Venedik Film Festivali’ne gitmeye hak kazandı. Orada dikkat çekerek 1958’de Goha adlı filmle sinemaya başladı. Roma’daki ünlü sinema okulu Centro Sperimentale di Cinematografia’da oyunculuk dersleri alan Claudia Cardinale, 1960’larda -daha sonra evleneceği- yapımcı Franco Cristaldi’nin desteğiyle İtalyan sinemasının uluslararası yıldızları arasına girdi. Mauro Bolognini’nin Il bell’Antonio (1960; Acı Nikah), Valerio Zurlini’nin La ragazza con la valigia (1960; Genç Aşıklar), Federico Fellini’nin Otto e mezzo (1963; 8½, Sekiz Buçuk) filmleri ile verimli bir işbirliğine girdiği Luchino Visconti’nin Rocco e i suoi fratelli (1960; Düşman Kardeşler) ve Il gattopardo’su (1963; Leopar) gibi filmlerde oynadı. Cardinale, Hollywood için de The Pink Panther (1964; Pembe Panter), The Professionals (1966; Profesyoneller) gibi filmlerde rol aldı.

    Ali İlhan Hakkında:

    08 Ocak 1980, İstanbul doğumlu olan Ali İlhan, ilk öğrenimini Fono, orta öğrenimini Şener Koleji, lise öğrenimini ise Ar-el Koleji’nde tamamladı… Ali İlhan, 1997 yılından beri sırasıyla Acron Computer, Magic Studios, Magic Computer, MovieBox, Fame şirketlerini kurmuş olup bu alanlarda faaliyetini sürdürmüştür…

    Sinema, Ali İlhan’ın çocukluğundan beri en büyük tutkusu ve film yapmak en büyük düşüdür.. Bu düş 2003 yılında ilk kısa filmi “Delik” ile gerçeğe dönüşmüştür. Katıldığı tüm ulusal ve uluslararası festivallerde finalist olan Delik filmini, 2004 yapımı Asa(ğı)lık Herif (İfsak Finalisti), sonrasında 2006 yapımı “Belki” izlemiştir.

    Düşlerin sonu yoktur. ”Pastacı”, “Patlayan Şekerler”, “Kağıttan Bebekler”, “Kuklacı”, “Sek – Sek”, “Spermania” ve henüz adı konmamış bir çok proje gerçeğe dönüşmeyi beklemektedir.

    Türkiye’nin tek kısa film yayınlayan ve film çekimini öğreten sitesi olan www.benimsinemalarim.com’u 2005 yılında kurmuş olup, bu siteyle altın örümcek ödülünü kazanmıştır.

    2006 yılında yönetmenliğini Çağan Irmak’ın yaptığı Kabuslar Evi adlı projede yönetmen yardımcılığı yapmış olup, 2007 yılında “Diventare italiano con la Signora Enrica” için Federico Fellini’nin de doğup büyüdüğü ve senaryolarını yazdığı şehir olan İtalya’daki Rimini şehrine yerleşmiş, ilk uzun metrajli filmi için çalışmalarına burada başlamıştır…

    Kısa filmciler ve sinemaseverler Ali İlhan’ı Türkiye’nin tek kısafilm portalı olan www.benimsinemalarim.com’dan ve çektiği kısa filmlerden tanıyor.

    (14 Şubat 2011)

    Hakan Sonok

    hakan.sonok@tt.net

    Ankara, 2. El Kısa Film Festivali’ne Hazırlanıyor

    Dünyanın en orijinal film festivali olarak bilinen ve 2007 yılından bu yana gerçekleştirilen 2. El Kısa Film Festivali, 01 – 05 Mart tarihleri arasında Ankara’da gerçekleştiriliyor. ANKAmal AVM’de yapılacak olan festival öncesinde İstanbul Yıldırım Mayruk Moda Laboratuarı’nda bir basın toplantısı düzenlendi. Toplantıya Festival Başkanı Kerem Akkoyunlu, yönetmen Ümit Ünal, oyuncu Yeşim Ceren Bozoğlu, ünlü modacı Barbaros Şansal ve festivalin ana sponsoru ANKAmall adına AVM Müdürü Ozan Canbolat ile çok sayıda sanatsever katıldı. Kerem Akkoyunlu, çok sayıda atölyenin de festival boyunca sinemaseverlerle buluşacağını belirtti.

  • Basın Bülteni
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğrafa haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Ankara, 2. El Kısa Film Festivali’ne Hazırlanıyor yazısına devam et
  • Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Sansür Israrına Kınama

    Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Dersim 38 adlı belgesel filme karşı aldığı olumsuz tavır nedeniyle Altyazi Aylık Sinema Dergisi, Documentarist – İstanbul Belgesel Günleri, Sine – Sen Sinema Emekçileri Sendikası, Uluslararası İşçi Filmleri Festivali, Yeni Film Dergisi ve Yeni Sinema Hareketi bir kınama duyurusu yayınladı. Duyuru şöyle: “Türkiye’den çıkan filmlerin dünya festivallerinde el üstünde tutulduğu, büyük başarılara imza attığı bir …”

  • Duyuruya ulaşmak için tıklayınız.
  • Arka Pencere Dergisi, Bir Zamanların Amerika’sında

    Arka Pencere Dergisi, 67. sayısında, Sergio Leone’nin epik gangster draması Bir Zamanlar Amerika’yı kapağına taşıyor. Tunca Arslan köşesinde, Sinan Çetin’in Kâğıt’ını yönetmenin yıllar önce kendi ağzından dökülen tespitleri ışığında değerlendiriyor. Vizyon filmleri eleştirileri arasında Sanctum ve Aşk Tesadüfleri Sever yer alıyor. Arka Pencere Dergisi’nin 67. sayısı, her sayıda olduğu gibi bir Alfred Hitchcock alıntısıyla nihayete eriyor: “Denetimi elinden kaçıran yönetmenler, soyut şeylere dalarlar ve bu muğlak uğraşlar yüzünden esas sorunlar üzerinde yoğunlaşamazlar.”

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Yüksek çözünürlüklü kapak fotoğraflarına haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Arka Pencere Dergisi, Bir Zamanların Amerika’sında yazısına devam et
  • Çaykovski’den Aranofsky’ye Karanlık Dans

    Darren Aranofsky’nin son filmi doludizgin sinemalara geliyor. Aranofsky filmlerinde insanın derinliklerindeki duyguları ve güdüleri dışa vurmasıyla tanınıyor. İlk filmi Pi (1998), etkileyici Requiem for a Dream (2000) ve özellikle seyreden herkesi yoğun duygular yaşatan Şampiyon (2008) Aranofsky’nin tarzını ortaya koyuyor ve her filmiyle Aranofsky dilini rafine ediyor ve geliştiriyor. Şampiyon’daki güreşçinin hikâyesi tüm izleyenleri derinden sarsmıştı, hatta bazı sahnelerde perdeye bakmak imkânsız hale gelmişti. Bedensel acı öyle gerçekçi ve sert ortaya konuyordu ki seyirci güreşçinin yaralarını kendi bedeninde hissedebiliyordu. Aranofsky ustalığını yine konuşturuyor ve Siyah Kuğu’da bizi bir seviye ileriye taşıyor. Siyah Kuğu çok şiddetli görüntülerle estetiği iç içe harmanlıyor. Bazı yerlerdeki çarpıcı anlatım acaba bale, şov için yapılan güreşten daha zor bir bedensel çalışma mı diye düşündürüyor ve gerçekten bizi şaşkına uğratıyor. Dahası kendine hayran bırakıyor…

    Siyah Kuğu genç balerin Nina’nın (Natalie Portman) prima ballerina olmak için çabasını ve olgunlaşma sürecini anlatıyor. Çalıştığı bale grubu zor ekonomik dönemlerinden kurtulmak için Kuğu Balesi’nin yeni bir yorumunu sergilemeye karar veriyor: Saf ve zarif Beyaz Kuğu ile onun baştan çıkarıcı, karanlık kız kardeşi Siyah Kuğu’nun aynı bedende buluştuğu bir versiyon. Nina Beyaz Kuğu için biçilmiş kaftan ama Siyah Kuğu’yu da bedenine giyebilmesi ve içselleştirebilmesi için çok yol kat etmesi gerek.

    Film psikanalizden ve mitolojiden bol bol yararlanıyor. Nina’nın yansımaları her yanımızı kaplıyor. Aynalar, Nina’nın Beyaz kuğu hali, Siyah Kuğu hali, rakibinde kendini bulması, annesinden kaçışları, rol modeli eski prima ballerina Nina’yı çok sesli bir bedene sokuyor. Nina’nın onları ayıklayıp, birleştirip, kendi sesini oluşturmasını izliyoruz ve Nina olabildiğince estetik hareketlerle oradan oraya salınırken, biz de onun iç dünyasında oradan oraya savruluyoruz.

    Aranofsky görsel öğeleri de ses öğelerini de başarıyla kullanıyor. Efektler ve yeni denemeler göze batmıyor ama seyirciyi filmin içine alıyor. Oyunculuklar da çok başarılı. Anne Erica rolünde Barbara Hershey, Nina’yı baştan çıkaran yönetmen Thomas rolünde Vincent Cassel, eski baş balerin Beth rolünde Winona Ryder tam dozunda oyunculuklarıyla bizi etkiliyor. Lilly rolündeki Mila Kunis’in şimdiden birçok kişinin gönlüne taht kurduğu kesin. Merakla onu yeni filmlerde görmeyi bekliyoruz. Natalie Portman’ın oyunculuğuna gelince, gerçekten bu rol onun için yazılmış. Ondan başka biri ne Beyaz Kuğu’yu ne Siyah Kuğu’yu oynayabilirdi. Bu yıl Oscar’ı kapmasını umutla bekliyoruz.

    Psikolojik gerilim türünü seviyorsanız, Darren Aranofsky’nin diğer filmlerini de hazla izlediyseniz, Siyah Kuğu sizi çok memnun edecek. Yine de uyaralım: Bu film güler yüzlü, şenlik ya da şirin bir film değil. Sert, yer yer acımasız, sancılı ama büyüleyici bir film. Filmin sonuna dair iki ayrı yorum var, ben bu filmin Nina’nın büyüme yolculuğu olduğunu savunanlardan olduğum için olumlu bir yorumum var. Bakalım siz ne düşüneceksiniz?

    (13 Şubat 2011)

    Nur Özgenalp

    Sinemanın Zirvesindeki Sanatçı: Andrei Tarkovsky

    “Gelecekten korkuyorum…

    Çinlilerden, afetlerden, kehanette bulunulan felâketlerden. Çocuklar için, Larissa için korkuyorum.

    Tanrım bana gelecek için güç ve inanç ver. Seni yüceltecek bir gelecek ver bana! Ben de içinde yer alayım.

    Tanrım nasıl perişan bir haldeyim! İçim bulanıyor, kendimi asma noktasındayım. Çok yalnızım ve bu duygu yalnızlığın ölüm olduğunu anladığımda daha da kötüleşiyor. Herkes bana ya ihanet etti ya da edecek.

    Ben yalnızım… Ruhumun her zerresi tek tek açılıyor. Ve ruhum korunmasız. Çünkü bu deliklerden içime ölüm yavaş yavaş işliyor. Yalnız olmak ne korkunç! Yaşamak istemiyorum, korkuyorum. Hayatım çekilmez oldu. Niye kendimi bu kadar kötü hissediyorum? Bu kadar bitkin… En azından rüya görür ve bazı rüyalarımda umutlanırdım. Fakat şimdi rüya bile görmüyorum. Korkunç!…” (1)

    Dünya sinema tarihinde gelmiş geçmiş en yaratıcı yönetmenlerden biri, hayatı film karelerine şiir gibi sığdıran, gördüklerimizin gerçekliğinden şüpheye düşüren, metafizik boyutta gerçekçiliği mükemmel bir şekilde veren, düş ve gerçeği iç içe vererek kendi ruh dünyasının zenginliğini gösteren Rus yönetmen Andrei Tarkovsky…

    4 Nisan 1932’de oyuncu anne ve ünlü Rus şairi Arseny Tarkovsky’nin oğlu olarak Moskova’da dünyaya geldi. 1960 yılında Moskova Devlet Sinema Enstitüsü’nü bitirdi. İlk uzun metrajlı filmi 1962 yapımı, öksüz bir çocuğun ikinci dünya savaşı sırasında başından geçenleri anlattığı “İvan’ın Çocukluğu” Venedik Film Festivali’nde Altın Arslan’ı paylaştı. 1966’da “Andrei Rublev” komünist rejimin tepkisiyle yasaklanırken 1967’de Cannes’te ödül alınca serbest bırakıldı. 1972’de Stanislav Lem’in eseri “Solaris”i, 1975’te “Ayna”yı , 1979’da “Stalker”i, 1982 “Nostalgia” ve son olarak 1986’da “Kurban”ı çeker.

    Tarkovsky çocukluğunun ilk darbesini babasının savaş nedeniyle evden ayrılıp yıllar sonra sakatlanarak dönmesiyle yaşar. Annesiyle büyür fakat küçük yaşta annesini de kaybeder. Babası başka biriyle evlenince daha da kendine çekilir.

    Öksüz bir çocuğun savaş sırasında başından geçen olayların konu edildiği “İvan’ın Çocukluğu”nun başlangıcındaki düşte de çocuğun anne özlemini görürüz. İvan kızılordunun istihbarat görevinde çalışmaktadır. Sınır karakolunda yüzbaşı Kholin, üsteğmen Galtsev, İvan’ı çok sevmekte ve geri dönüp okuluna devam etmesini istemektedirler. İvan bu kararı kabul etmiş gibi görünüp kaçar. Karargâhta Galtsev ve Kholin onun karşı kıyıya geçmesine yardım ederler. Nihayetinde karşı kıyıya gider İvan. Filmin sonunda savaş kızılordunun zaferiyle bitmiş, üsteğmen yıkılmış bir Alman istihbarat merkezinde idam edilenlerin dosyaları içinde İvan’ın resmini bulmuştur.

    Film, bir orman görüntüsüyle başlar. Diğer filmlerinde olduğu gibi burada da ışık – gölge oyunlarıyla, müziğin ritmiyle bağlantılı olay örgüsüyle Tarkovsky, hayatın düşle iç içe olduğunu karakterlerinin düşleriyle yansıtır. Tarkovsky’nin diğer düşlerinde kullandığı uçma isteğini burada, İvan’ın uçma girişimiyle görürüz. İvan telâşlı ve korkulu gözlerle etrafına bakmaktadır. İçinde bulunduğu duruma anlam aramaktadır. Orduda geçirdiği ilk geceden sonraki düşünde de bir kuyunun dibindedir ve kuyunun başındaki annesiyle konuşmaktadır.

    Bu konuşmada da Tarkovsky bütün olumsuzluklara karşı içindeki umudu yansıtır.

    İvan: “Yıldızlar derin bir kuyuda da görünür mü anne?”

    “Evet”

    “Bütün yıldızlar mı?”

    “Evet, bütün yıldızlar gece gündüz demeden her zaman görünürler…”

    Tarkovsky’nin diğer filmlerinden daha çok kendisini anlattığı “Andrei Rublev” sekiz ayrı bölümden oluşuyor. Birincisinde halkın itirazlarına rağmen balonla havalanan ve bir süre “uçtuktan” sonra yere çakılan Yefim anlatılır. Diğer bölümlerde XV. yüzyılda bir ikon ressamı olan Andrei Rublev’in hikâyesini anlatır. Rublev’in hikâyesinden Rusya’nın politik – dini durumlarını ve bunların içinde sanatçının yaşamak zorunda kaldıklarını resmeder.

    Andrei Rublev, büyük yazı ustası Feofan Grek ile birlikte çar için düzenlenecek ayinin gerçekleşeceği kilisede boyanacak ikonların yapılmasıyla görevlendirilir. Çevresindeki herkes Rublev’den kıyamet tasvirleriyle insanları günahlarına karşı korkutmasını isterken, kendisi bunu asla kabûl etmeyeceğini belirtir. Çünkü Rublev -ki bu da Tarkovsky’nin insanlara bakış açısını gösterir- halkın günahtan çektiği acılarla arındığını ve merhamete ihtiyacı olduğunu düşünmektedir. Bu arada Andrei Rublev gezdiği yerlerde dinsel ve siyasi otoritenin, baskının köylüler üzerindeki eziciliğine şahit olur. Prensin kardeşi şehri yağmalarken zayıf insanları acımasızca öldürür.

    Filmin sonunda Çar için yapılan ayinde Rusya’nın gücünü simgeleyecek büyük bir çan yapılır ve ayin sırasında çan ustası bir köşede Rublev’in kollarında ağlamaktadır.

    Bu filmde de mükemmel simgesel öğelerin etkileyici kamera hareketleriyle, anlatılmak istenenle müthiş bağlantısını izlemekteyiz. Yine uçma eğilimi ve yere çakılma… Ve kutsal olduğuna inandığı değerler için mücadele eden bir sanatçının siyasi ve dini baskılar yüzünden yaşadığı olayları düşünürsek, Tarkovsky’nin bu filmi neden kendine bu kadar yakın gördüğünü tahmin ederiz. Ayrıca filmde Feofan’ın ağzından dikkate değer cümleler dökülür:

    “Bilgelik arttıkça keder de artar. İnsanlık hep aptallığa ve alçaklığa teslim olmuştur. Ve şimdi de bu tekrarlanıyor. Her şey sonsuz bir çemberin içinde devamlı kendini tekrar eder. İsa yeryüzüne geri dönseydi onu yeniden çarmıha gererlerdi…” Bu sözlere karşılık Rublev -daha çok Tarkovsky- “Hatırladıkların sadece kötülüklerse Tanrı’nın gözünde mutlu olamazsın…” şeklinde konuşur.

    Genel olarak değerlendirirsek Andrei Rublev; sahne düzenlemesi mükemmel, konudaki örtük benzerliğiyle, dikkat çeken flashbackleriyle XV. Yüzyılın Rusya’sının içinde bulunduğu siyasi – dini durumu bir sanatçının yaşamından kesitlerle yansıtıyor. Tarkovsky, Rublev’iyle insanları günahlarla, korkunç azapla korkutanlara karşı merhametle kucak açmaktan yana olduğunu anlatıyor.

    Rüya görür gibi film çeken, bizi de kendi atmosferine alan Tarkovsky’nin yine ilginç bir yapımı “Solaris”e de kısaca değinelim…

    Johann Sebastian Bach müziğiyle, farklı senaryosuyla yine mest ediyor bizi. Solaris isimli içi suyla kaplı bir gezegende, bir uzay üssüne görevli olarak gönderilen Kris Kelvin’in istasyonda yaşadığı garip olaylarla, düşler içerisinde öyküsüdür. Uzay üssünde üç kişi olduklarını sanarlar ama yıllar önce kaybettiği eşi Hari de buradadır. Hari’nin bünyesi kendi kendini yenilemektedir. Belki de Kris’in bilinçaltında ürettiği bir canlıdır. Sonuçta Kris evine döner ama aslında evinde değildir. Filmdeki bazı mekânların Tarkovsky’nin kendi mekânlarına benzer olarak seçildiğini öğrendiğimizde, Kris’in uzay üssünde yaşadığı kayıplık duygusu, çaresizliği, düşleri, bize Tarkovsky’nin yine kalbini konuşturduğunu gösteriyor.

    “Solaris”te Tarkovsky gerçeği sorgular. Gördüğümüz, yaşadığımızı sandığımız şeyler ne kadar gerçektir? Neye ve kime göre gerçektir? Düşlerin filmde izdüşümü…

    Ve birbirleriyle bağlantılı ya da bağlantısız bölümlerden oluşan, Bach müziğiyle örülü 75 yapımı “Ayna”…

    Bölümlerin kimi savaş öncesi döneme, kimi savaş yıllarına, kimi savaş sonrasına ait, başkarakterin birbirinden kopuk görünen anı parçalarıdır. Tarkovsky, “Ayna”da yine kendi varoluşsal problemlerini anlatır. Anne – çocuk ilişkileri (kendi annesi de burada yer alır) babasının şiirleriyle hayatta yaşadığı kaybolmuşluk duygusunu anlatır. Anne ile çocuğun babalarını beklerken psikolojilerini mükemmel bir şekilde yansıtır. Kendi ailesinden de kesitlerdir belki de bunlar… Babaya küskünlük, anneye kızgınlık ve sevgi… Filmin sonlarına doğru Bach müziği eşliğinde uçma sahnesiyle bir düş izlerken Arseny Tarkovsky’nin bir şiirini dinliyoruz.

    Adamın sadece bir tek bedeni vardı
    Aynı tek hücre gibi
    Ruh kabuğundan bitkin ve yorgun
    Bozuk para büyüklüğünde
    Kulakları, ağzı, gözleriyle
    İskeletin üzerine yayılan derisi paramparça ve iz dolu
    Saydam tabaka arasından menbalara, buz dağlarına, kuşlara uçar
    Sürekli gıcırdayan hapishanesinden gelen sesleri duyar
    Tarlalar ve ormanlar titrer
    Okyanuslar geri çekilir
    Beden yoksa ruh çıplaktır
    Gömleksiz beden gibi
    Düşüncenin geleceği yok, fikir doğmuyor, kelimeler yok…
    Cevabı olmayan bir soru: Kim geri dönebilir?
    Pisti terk edemeyen dansçıların olduğu yerden
    Başka bir ruhu hayal ediyorum
    Başka bir kıyafetle!
    Sadaka ve umut arasında gidip gelirken birden tutuşuyor
    Alkol gibi ve gölge bırakmadan uçup gidiyor
    Geriye anılar kalıyor ve leylakların güzel kokuları
    Koş çocuğum ağlama sakın, zavallı Eurydice’nin kaderi,
    Dünyanın sonuna doğru sür git
    Attığın adımın cevabı verildi ise
    Sonrasını kafana takma asla
    Dünya, kalbi atan her şeye sinyaller gönderir…

    “Stalker” filminden sonra çektiği “Nostalgia” başyapıtı… Beethoven, Verdi müzikleriyle 1700’lü yılların sonlarında İtalya’ya bir müzisyeni araştırmaya gelen Gorchakov’un öyküsü. Burada kendisini ve ailesini eve hapsetmiş meczup Domenico’yla tanışan Gorchakov, ona verdiği söz üzerine dünyanın kurtarılması için elinde mumla Begno Vignoni’deki bir havuzda sular içerisinden karşı kıyıya geçer ve nihayetinde ölür.

    Bu filmde de Tarkovsky hakikat arayışını, ülke özlemini anlatmaktadır. İtalya’da küçük bir çocukla konuşurken yine bir Tarkovsky şiiri:

    Görüşüm kararıyor
    İki karanlık, inatçı ok
    Duyuşum sendeliyor, babamın evi soluk alıyor gibi…

    Filmin nihayetine gelmeden Domenico deliler arasında uzun bir söylev veriyor ve kendini öldürüyor.

    Ve “KURBAN”…

    Tarkovsky son filmi “Kurban” ile bize veda etmiştir. Ailesiyle doğum gününü mutlu bir şekilde geçirmeyi plânlayan yazar Alexander, televizyonda duyduğu dünya savaşı haberi ve nükleer tehdidi ile şok olur. Tanrı’ya dua ederek ailesi ve dostları için kendini feda eder. Suskunluk yemini eder ve en sonunda evini ateşe verir.

    Tarkovsky sevenlerin de fark etmiş olduğu gibi “Kurban”, son filmi olarak sözlere daha fazla yer verilen bir filmdir.

    Tarkovsky’nin oğluna adadığı filmin başında Alexander oğlu ile birlikte ağaç dikmekteyken, birilerinin her gün iyi bir şey yapmasıyla dünyanın değişebileceğini söyler. Haberleri izledikten sonra gözyaşları içinde Tanrı’ya yalvarır. Sevdiği her şeyden ve herkesten vazgeçeceğini, suskun kalacağını söyler ve O’nu sevenleri esirgemesi için yalvarır. Ve sonunda oğluyla diktiği ağacın görüntüleri eşliğinde ateşe verdiği evin ardından kalan görüntülerle film nihayet bulur.

    Tarkovsky bu filmle ölmeden önce son sözlerini söylemiştir adeta. Burada da gerçek olarak algıladığımız şeylerin gerçek olamayabileceğini, görünenlerin ötesindeki metafizik boyutu duyurmaya çalışır. Alexander kendini feda ederken Tarkovsky’e göre büyük bir kararlılıkla yapar bunu. Kendi ifadesine göre “kaderinin efendisi değil hizmetçisidir”. Filmin başında “Keşke biri konuşmayı bırakıp onun yerine bir şey yapsa. Yahut en azından yapmaya çalışsa” der ve suskunluk yemini eder. Konuşmak bir şeyi değiştirmemiştir. Çünkü insanlar gittikçe canavarlaşmaktadır.

    Bu filmle ilgili günlüğünde “batı damgalı materyalizmle yaşadığım deneyimlerin baskısı altında ezildikçe ve maddeci düşünce eğitimine maruz kalan insanlığın bu bölümünün çekmek zorunda bırakıldığı acıların -modern insanın hayatın neden kendisi için bütün çekiciliğini kaybetmiş olduğunu, bu hayatı neden giderek daha kuru, anlamsız ve boğucu derecede dar bulduğunu kavrayamamasının ifadesi olan psikozlar gibi- boyutlarını gördükçe bu filme el atma gerekliliğini daha kuvvetle hissetmeye başladım” (2) cümlelerini yazar.

    “Kurban”la Tarkovsky, bireyselliğin yitirilmesinin, maddi ilerleme yerine manevi ilerlemeyi mümkün kılacağını vurgular. Sanatını insanın arayışına öncülük ettirir.

    İnsanın dünyayı, varlığı sorgulamasını ister Tarkovsky. Dünyadaki kaybolmuşluğunu, yalnızlığını, insanlara duyduğu merhameti, baba özlemini, anne sevgisini, düşsel bir yolculuk içinde anlatır bize. Çaresiz, umutsuz da olsa merhameti salık vermiştir tüm cinayetlere karşı…

    Tarkovsky umutsuzluğundan kurtulmak için yaşamı boyunca hakikati aramıştır. Umutsuzdur ve sanatıyla yaşayabilmiştir. Sinemasında bunları şiirsel bir dille okumuştur. Sanatçının mutlak hakikati araması ve sorgulaması gerektiğini vurgulamış, insanların başlarına gelen felâketlerden insanları sorumlu tutmuştur. Bilimselleşme gayretiyle birbirimizi yok ettiğimizi ifade etmiştir sözlerinde.

    Ne kadar da haklı çıkıyor her geçen gün… Bizler “Solaris”te çıkacak kapı ararken, ruhumuzu daha iyiye çıkarmak yerine maddeyle görür hale gelmişiz. Ve hep başladığımız noktaya dönmüşüz.

    Böyle bir zamanda Tarkovsky gibi ruhsal değer taşıyan her şeye önem veren bir düş şairine sahip olabilseydik keşke.

    Bir şeyler değişir miydi sizce?

    Yoksa Feofan’ın dediği gibi insanoğlu İsa’yı yeniden bulsa yine öldürür müydü?
    _______________

    (1) Andrei Tarkovsky – Zaman Zaman İçinde
    (2) Andrei Tarkovsky – Mühürlenmiş Zaman

    (12 Şubat 2011)

    Sibel Atagün

    sibel_atagun@hotmail.com

    Sinemacılık ve Filmcilik Yararına Bağımsız İletişim Platformu