Kategori arşivi: Yazılar

13 Haziran 2008 Haftası

“The Incredible Hulk”da, öfkesinin panzehirini arayan bilim insanının, giriş bölümünü kapsayan ve küçük bir “The Bourne Ultimatum” heyecanı yaşatan Rio serüvenini çok sevdiğimizi, dakikalar ilerleyip film ‘teenager’ seyirci seviyesine indikçe bu heyecanın yok olduğunu söylersek anlarsınız: Yeşil kahramanın sadık okurları için, sadık bir aksiyon yalnızca!

“Sınır(da)”, şiddeti içselleştirmiş, şu sapkın ve berbat dünyada, deli ailelerden birinin eline kasaplık hayvan gibi düşen genç insanları vahşetin “EVEREST”ine çıkarırken, çok ama çok gerdiği seyircinin kafasına da şu soruyu çengel gibi saplıyor: Hangisinin, faşist katillerin mi yoksa faşizan devletin mi elinde daha acısız can verirsiniz?

“Mistik Olay” bir kez daha uyarıyor ki, dünyanın gidişatı kötü ve insanoğlu doğanın savunma mekanizmalarını harekete geçirerek “kendi kendini imha” edebilir: Etkili bir sinema (örneğin, girişteki ölümler), bilimsel bilgiye dayanan bir sağlamlık, inandırıcı oyunculuklar ve tabii son sığınak sevgiye olan güven; tam bir olgunluk dönemi yapıtı.

“İkinci Nefes”, bir gangster trajedisinin tüm ahlaki kodlarının izini sürmek ve sertliği / acımasızlığı, suç-suçlu-polis üçgeni içindeki oyunları gerçek bir ‘kara film’ tadında izlemek isteyenlere: Uyaralım, sık rastlayamayacağınız türden sinema ustalıkları içeriyor.

(10 Haziran 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

İkinci Nefes

Bir roman uyarlaması olan İkinci Nefes’te yönetmen Alain Corneau tam bir yazar titizliğiyle filmi beyazperdeye yansıtmış. Corneau sanki karakterlerini yazıya dökmüş. Yani bir roman okursunuz ve hayal edersiniz. Sonra romanın içindeki kahramanlar ete kemiğe bürünür. Filmde de bunun tam aksi var. Sanki görüntüler roman sayfalarına dönüşüyor ve siz hikâyeyi satır satır okuyorsunuz. Ağır, detaycı ve telâşsız bir anlatım ön plânda.

Filmin kısık ve mat ışıklarının arasında oldukça net ve parlak bir Gu betimlemesi izliyoruz. Gangster Gu’yu her açıdan belleklerimize kazıyoruz. Sonra yönetmen bizi bir ikilemde bırakıyor. Bu Gu’nun aslında iyi biri mi yoksa kötü biri mi olduğuna karar verme aşaması. Gu üzerinde yapılan bir gangster sorgulaması. İyi gangsterler ve kötü gangsterler… Gangsterlik onuru…

Bu aşamanın var olması filmi klâsik bir polisiye olmaktan öteye taşıyor. Çünkü İkinci Nefes çok fazla silâhların patladığı bir film değil. Heyecan ve aksiyon yerine durağanlık hakim. Gu’nun gangsterlik felsefesine odaklanıldığı açık. Bu noktada İkinci Nefes kara film türüne yatkın.

Diğer yandan bir gangster hikâyesinin anlatıldığı filmde olması gereken karakterler alışıldık. Bir baş kahraman ve onun güzel sevgilisi, bir dedektif ve bir sürü dost görünümlü düşman…

Filmin sonunda birkaç dakika boyunca izlediğimiz boş sokakta bize bir şeyler anlatılmak isteniyor gibi. Gecenin karanlığından sabahın aydınlığına kadar gözlemlediğimiz bir sokak… Yavaş yavaş uyanan insanlar, açılan pencereler, sokaktan geçen insanlar ve oyun oynayan çocuklar… Tüm bunlar belki de gangsterlerin olmadığı yeni ve temiz sayfanın açıldığına işaret ediyor.

(10 Haziran 2008)

Gizem Ertürk

Nazım Mirkelâm / Bir Yönetmen

Önce, sadece duydum, Pangaltı’da -şimdiler de kapanmış olan- Dormen Tiyatro’sunun bulunduğu pasajda, dört kişinin oturması halinde gelenin ayakta kalacağı bir büfede (Garbis’in Büfesi) her hafta toplanan bir grupun ortak noktalarının sinema olduğunu. Sonraları ben de aralarına katıldım, uzun bir süredir toplanıyorlarmış, dergi ve gazetelere haber olmuşlar, aralarından ayrılanlar olmuş, yaşamını yitirenler olmuş… Hepsi eski sinema seyircileri idi, o günlerde birbirlerine kaset alıp veriyorlardı (video), sonra cd.ler çıktı. Müzikal tutkunları vardı, westernciler, tarihi film meraklıları… Gruptan bir kişiden söz ediyorlar, Randolph Scott hayranı, lisan bilmemesine rağmen, Scott hakkında bir kitap çıktığını öğrenince, izini sürüp kitabı ABD’den getirtiyor, bir diğeri aynı hayranlığı Alan Ladd’a duyuyor, mekânın sahibi Garbis, Tyrone Power tutkunu. Hepsinin yoğun ilgi duydukları sinema alt yapıları var. İçlerinden biri Nazım Bey ise Nouvelle Vague (Yeni Dalga) öncesi Fransız Sineması meraklısı idi ve “o dönemi” gerçekten iyi bilirdi. İyi bir gözlemci idi, örneğin bir filmde kral oynayan bir oyuncunun, bir başka sahne de bir kayıkçıyı oynaması -hiç- kaçırmazdı. (Böyle bir örneği, film ve oyuncu, oynadığı rolleri de belirterek vermişti bir toplanmamızda, ben hatırımda kaldığı kadar, örnekleyebildim.)

Nazım Bey’in sinema anlayışı, “karanlık sokaklar, koşuşan ayaklar, yeraltı dehlizleri ve patlayan tabancalardır” şeklinde özetleniyor (*). Kişisel olarak bu görüşe –pek- katılmadığımı belirteyim ama unutmamak gerekir ki, her seyircinin sinema anlayışı farklılık gösterebilir. Bu anlayış ile filmleri izlerken, bu biçimde olsun olmasın yaptığı eleştiriler ile “her filmi eleştiriyorsun -kolaysa- sende bir tane yapsana” şeklinde bir eleştiri kendine yöneltilince, oturup bir senaryo yazarak, yönetip çekimini de gerçekleştirir. Kamerayı da -dikkat 8 mm-kendisi kullanır ve mutlaka oynamam gerekir diyerek, seçtiği bir rolü de kendisi oynar, (bu sırada kamerayı güvendiği bir mesai arkadaşına bırakır), seslendirmesini yaparlar.

8 mm ile çekildiği düşünülecek olursa, böyle amatör işler her zaman yapılıyor diyebilirsiniz ama sıkı durun, bu film tam 200 (iki yüz) dakika, başka bir deyişle 3 saat 20 dakika. Beş bölümden oluşan, her bölümün farklı bir adı olan filmin adı Kara Çanta. Bölümler ise şöyle sıralanıyor: Tehlikeli Arkadaşlar (30’), Ölüm Mahzeni (45’), Dr. Korbon’un Esrarı (38’), Amansız Tuzak (32’), Şerefsiz Darbe (55’). İkinci bölüm 1970’de Hisar (Kısa) Film Yarışması’nda “teknik mükemmelliğinden ötürü” Seçici Kurul Özel Ödülü’ne lâyık görülmüş. Dördüncü bölüm “hareketlilik” bakımından diğerlerinden öne çıkıyor. 1969 yılında bitirdiği filmi 1970’de seslendiren Nazım Bey, o zamanlar 40 – 45 yaşlarında ve 20 yıldır avukatlık yapan birisi olarak, filmini -mevcut hali ile- pazarlama girişiminde bulunamıyor, yeni filmler içinde, sona ermeye başlayan Yeşilçam düzenine giremiyor. Sinema dışında edebiyat ile uğraşıyor, kaçınılmaz şekilde polisiye roman tutkunu, 12 adet polisiye roman yazıyor, yayınlanıyor bunlar. Çekilme olanağı bulamadığı senaryo yazımları ile başlayan, yazım uğraşı, senaryolar filmleşemeyince, romana yöneliyor. (**)

Şimdi bu bilinmeyen -gün ışığına çıkmayan demek daha doğru olur- sinemacıdan neden söz ettim. Yukarıda da söyledim, Pangaltı’da, Garbis’in yerinde yaptığımız söyleşiler ile bir dostluğumuz oldu, sonra Nazım Bey Bakırköy’e taşınınca, -sağlığı da el vermediği için- toplantılara katılamıyordu. O’nun ayrılmasından sonra da çözülme başladı, geçende bir gün gazetede bir yazıda öldüğünden söz edildiğini görünce araştırdım, 2007’nin son ayında vefat etmiş. Sinemamızda 8 mm olarak çekilmiş 200 dakikalık bir başka film var mı? Ben bilmiyorum. İşte böyle bir filmi, düşünüp çekimini her aşaması ile gerçekleştiren Nazım Mirkelâm’dan sözetmeden edemezdim. (Haa bir de meraklısın için not: Nazım Bey, şarkıcı Fergan Mirkelâm’ın babası olur.)

(*) Antrakt Dergisi, Sayı: 49 (Ekim – 1995), Sayfa: 53 – 55 (Söyleşi: Tarkan Kaynar)
(**) Bilgiler Tarkan Kaynar’ın söyleşisinden.

(05 Haziran 2007)

Orhan Ünser

06 Haziran 2008 Haftası

“Öldüren Cazibe”, kim ve ne denli ‘büyük’ bir isme sahip olursanız olun, pişmanlıklarla acıyan yüreğinizin sevgiye olan açlığını kısa bir süre için de olsa gidermenin, bazen tek arayışınız ve tüm bir yaşam amacınız olabildiğini duyarlıkla anlatan, ‘rafine bir sinema’: Zaman 1920’ler, yer Edinburgh ve Bayan Armstrong’un filmi A’dan Z’ye klâs mı klâs.

“En Süper Kahraman”, ‘dünyayı kurtarırken, içindeki derinliklerde kendisiyle savaşı da kazanan’ karakterleri ti’ye alırken, çizgi roman uyarlaması filmlere yakın bir kaliteyi sunma ve her tür komikliği de kesintisiz, arka arkaya kurgulama zorunluluğunun / zorluğunun üstesinden gelmiş, bol kahkaha atacağınız bir çılgınlık: “Örümcek Adam”, “Batman” ve “X-Men”i, bir de bu bakışla izlemenin çılgınlığı!

“21”, bir profesör önderliğinde beş zeki M. I. T. öğrencisinin ‘kart sayma’ yöntemini kullanarak Vegas’dan büyük paralar kaldırmasının gerçek bir öyküye yaslanıyor olması cazip olduğu için, ilginizi çekebilir: Fakat sürpriz olarak sunduğu gelişmelerin tahmin edilebilir olduğunu ve bir yerden sonra da ‘vasat’laştığını belirtmek gerek.

(30 Mayıs 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Bu Ne Perhiz Bu Ne Lahana Turşusu

Sayın Sadi Bey,

Aşağıdaki maili Film Yönetmenleri Derneği’nin e-mail adresine yolladım ama mail hata vererek geri döndü. Bu metni yazdım çünkü yönetmenler olarak yapımcıları eleştirme hakkını kendisinde görenlerin olduğu yerde seyirciler olarak yönetmenleri eleştirme hakkımı kendimde görüyorum. Ama sizin de göreceğiniz gibi (bir e-mail atarsanız görürsünüz) bu derneğin sitesi cevap hakkı alternatifi dahi sunmuyor hiç kimseye. Uygun görürseniz kendi sitenize bu metni koyabilirsiniz. Koymasanız da benim gibi insanların bu vakalara nasıl yaklaştığını tecrübe etmiş olursunuz.

Saygılar.

*****

Sevgili Yönetmen Kardeşlerimizin Birliği,

Sitenizin kapağına “ceteris paribus” gayet haklı bir eleştiri koymuşunuz. Hakikaten bir yapımcının bu şekilde davranması sineye çekilir bir durum değil. Ama bunun başınıza (tamamiyle genel konuşuyorum) gelmesine sevinmedim dersem yalan olur. Çok iyi olmuş… “Bu ne kin bu ne kabalık” diyorsanız, “Sayenizde” derim.

Olaya iki türlü yaklaşalım. Bir, bu memleketin sinemacıları olarak önce sinema kalitesi adına ne yapıyorsunuz, buna bakmak lâzım; örneklemiş ya Sayın Altıoklar, “Budala’nın başına yayınevi ‘kendimin yapıtıdır’ diye yazsa olur mu!” Olmaz orası tamam da “O… Çocukları” gibi bir filmi klâsik mertebesine iki dakikada nasıl yerleştiriyor hayret yani… Önce sinema adına gerçekten kaliteli şeyler yapın, sonra istediğinizi istediğinize söyleyin. Bir tarafta “Emret Komutanım: Şah Mat” diye bir acayip şeyin yapımcılığını üstlenen biri var, bir sinema eleştirmeni gayet haklı olarak bu şeyi “gerzeklik” olarak nitelemesine, “benim filmimim izlenmesini etkiledi” diye dava açıyor, sonra da böyle üst – perdeden yönetmenlere yapılan saygısızlığı eleştiriyor. Peki seyirciye yapılan saygısızlığı kim eleştirecek? Bizleri enayi yerine koyup, olmadık saçmalıkları film diye önümüze çıkarın, sonra da yapımcılara sayıp sayıştırın. Yani lütfen şöyle bir dönün, geçen iki seneye bir bakın; zırvalıktan başka bir şey görebiliyor musunuz? Bıraktım arkadaş, yerli filmlere gitmeyi, hatta korsanda dahi zerre para vermiyorum, onu bile hak etmeyen işlere imza atıyorsunuz. Bu benim seyirci olarak kalite anlayışım, ha bir de bu işin kompetanı sayılan yerlerde kıymet-i harbiyeniz nedir kısmına bakarsak; orada da pek parlak değilsiniz. 2 – 3 film bir-iki kıytırık festivalden ödülle dönmüş o kadar. Sağlam ödülle dönen de kalitesinden çok politik doğruculuk adına, kozmopolit bir Avrupa adına bir tür bağış mantığıyla mazhar olmuştur o kadar.

Gelelim ikinci kısma; yönetmenler olarak sinemanın geleceği adına ne yapıyorsunuz? Etrafınızdaki yeni nesile ne faydanız var? Para almadan eğitim filân veriyor musunuz? Yaşamınızın bir – iki saatini benim gibi bu işe hevesli yazar, çizer, yönetmen adayı insanlara onları dinlemek adına ayırıyor musunuz? Kurduğunuz yapım şirketlerini profesyonel bir şekilde yönetiyor musunuz? Şirketinize gelen mailleri okuyor musunuz? Okuduklarınıza (?) doğru dürüst şekilde dönüyor musunuz? Çektiğiniz filmlerin başarısını, yeteneğinizi gerçekten sorguluyor musunuz? Yenilgiyle karşılaştığınız zaman “Ya dur, birde ben yeni birileriyle ön yargısız, müdahale etmeden çalışayım” diyor musunuz? Richard Linklater’ın ajansının yaptığını (maillere geri dönmek, okumak vesaire) yapabiliyor musunuz?

Tabi ki yapmıyorsunuz. Öyle yakınıyorsunuz; yapımcılara böyle, işte neden memlekette yazar yetişmiyor, senarist yok vesaire vesaire… Bunlar sanki uzaydan yetişip, E. T. olarak dünyaya geliyor da hiçbir şey yapmadan her şey olsun istiyorsunuz. O kadar kendi halinde insanlarsınız ki, üyeler kısmına 70 küsur adam adı yazmışınız, bir tanesine iletişim linki koymamışınız. Siz hep parası olan insanlarla mı çalışırsınız? Parası olan bizi bulsun mu diyorsunuz? İşte bak bulmuş sizi parası olan, üstelik üzerinize çizgi bile çekmiş. 🙂

Size sizler gibi yapımcılar yakışır; ki bulmuşunuz, buna çok sevindim etik bir davranış olmasa bile…

(06 Haziran 2008)

Mete Dağhan

Hülya Avşar Stüdyosu’nun Konuğu Fatih Ürek

Hülya Avşar Stüdyosu, 30 Mayıs Cuma günü 19:30’da eğlence ve show dünyasının en ünlü isimlerinden Fatih Ürek’i konuk ediyor. Hülya Avşar, Ürek’e “Sahnede kıyafetlerinle mi ön plâna çıktın?”, “Zeki Müren’e olan hayranlığından dolayı mı sahnelere yöneldin?”, “Gece hayatında seni rahatsız eden şey nedir?”, “Şimdiki seyirci kitlesi nasıl?”, “Eğlence hayatı nereye gidiyor ve insanlar nasıl eğleniyorlar?”, “İbrahim Tatlıses’le aranda kırgınlık var mı?”, “Hadi Hadi şarkısı neden bu kadar tutuldu?” sorularını yöneltecek.

  • Basın Bülteni
  • Fotoğrafa haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Hülya Avşar Stüdyosu’nun Konuğu Fatih Ürek yazısına devam et →
  • Beni Orada Arama / I’m Not There

    Nefesiniz sağlam değilse boğulabilirsiniz… Çünkü film çok derin sularda bir yerlerde sizi Bob Dylan’ın hayatından inciler toplamaya çağırıyor. Yaşarken efsane olmuş bir rock yıldızının hayatına bir parça da olsun girebilmek adına filmi izlerken çaba göstermelisiniz. Algılarınız açık ve zihniniz mümkün olduğunca gündelik telâşlardan sıyrılmış olmalı ki; Dylan’ın şairane dünyasında kendinize yer bulabilin.

    Film asla bir biyografi değil. Tam olarak kurmaca da sayılmaz elbette ama Dylan hayranları için hem görsel hem de işitsel bir müzikâl niteliğinde olduğu su götürmez bir gerçek. Yani Factory Girl’de Edie Sedwick’i tanıdığınız gibi, Bob Dylan’ı tanımanız imkânsız. Filmin adı da bu kaygıyla olsa gerek zaten Beni Orada Arama.

    Müzisyenin hayatının 7 farklı döneminin 6 farklı oyuncuyla anlatıldığı
    film; sınırları oldukça zorlamış. Tabii izlerken sizin de sınırlarınız oldukça zorlanıyor. 6 oyuncunun en baskın karakteri Cate Blanchett. Filmde Blanchett’a en geniş alan verilmiş. Blanchett bu geniş alanı karelere bölmüş ve hiçbirini hoyratça kullanmamış. Dylan’ın kadınsı ve naif yönünü de başarıyla ortaya çıkarmış. Dylan’ın diğer Prostest, anarşist ve hatta geleneksel yönlerini de kullanmakta oldukça başarılıydı.

    Film bir tarafından da Dylan’ın ilk başlardaki prostocu ve eylemci kimliğinden uzaklaşarak maddi tutkuların peşine düştüğü iddialarına önemle eğiliyor. Bu belki de Dylan’ın zamanında yapmayı reddetiği savunmanın yönetmen Todd Haynes tarafından yıllar sonra yaptığı bir savunma, günah çıkarma ya da bir eylem.

    Kendini asla bir kalıba sokmak istemeyen Dylan’ın hayranları tarafından değiştiğinin düşünülmesi belki de bu yüzden. Çünkü insanlar hayranı oldukları sanatçıları içlerinde bir yerlerde mumyalarlar ve sonsuza dek öyle kalmalarını isterler. Filmde; “Artık folk şarkıcısı olarak anılmak istemiyorum” ya da “Bir şarkıyla dünyanın değişmeyeceğini anladım” vs. gibi sözler sarf etmesi ilk bakışta çok sert ve itici olarak algılanabilir. Ancak detayına inildiğinde Dylan’ın insanların evlerinde bir odaya kapanıp müziklerini dinlemeleriyle hiçbir yere varılamayacağını anlamasını görüyoruz. Yani bunun tam bir kandırmaca olduğunu düşünüyor. Onları kendilerine getirmek için tehlikeli bir yololan yaptıklarını inkâr etmeyi deniyor. Yani kendisini imha ediyor. Bob Dylan’ın parçalarını bazen sigara izmaritlerinin arasından bazen yemyeşil çimenlerin arasından topluyorsunuz. Ve son parça hâlâ ondan saklı. Çünkü Dylan hâlâ hayatta ve son parçayı içinde bir yerlerde saklıyor.

    (03 Haziran 2008)

    Gizem Ertürk

    Her Dönem Orijinalliğini Koruyacak Bir Film: “Bir Tuğra Kaftancıoğlu Filmi”

    Bir Tuğra Kaftancıoğlu Filmi sonunda vizyona giriyor. Film tam 6 yıldır vizyona girmeyi bekliyor. Anlayacağınız tam bir yılan hikâyesi… Üstelik bu 6 yılda filmin birçok farklı versiyonu yapılmış. 2003 yılında New York Uluslararası Bağımsız Film ve Video Festivali’ne Türkiye’den katılan tek film. Ayrıca 2004 yılında IF Istanbul’da gösterilen ilk Türk filmi. Orijinal, kışkırtıcı ve zekice tasarlanmış… Bildiğiniz tüm sinema kurallarını yerinden oynatacak bu bağımsız gerilim filmini kaçırmayın.

    Tiyatro kökenli Gülüm Baltacıgil’in ilk filmi Bir Tuğra Kaftancıoğlu Filmi; ondan sonra iş – güç, akademik kariyer derken çok sevdiği oyunculuk mesleğine bir türlü istediği kadar zaman ayıramamış. Dizi, reklâm teklifleri gelmiş ancak ona da sıcak bakmamış. Şimdi ise tekrar mesleğine dönmek istioyor. Gülüm’ü en iyi anlatacak cümle şu sanıyorum: Sinema aşkıyla yanıp tutuşuyoooorrrr…

    Gülüm Baltacıgil’i tanıyalım…

    1979 İstanbul doğumluyum. Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Sistemleri okudum. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Sanat ve Tasarım yüksek lisansı yaptım. İlkokuldan beri tiyatro kollarında hep oldum. Tiyatro kolu yoksa okulda tiyatro kolu kurdum. Yani oyunculuk yapacağım bir fırsat yakalamak için hep çabaladım. Üniversitede Tiyatro Canbella adında bir topluluk kurduk. Bu topluluk ile okuldan bağımsız olarak birçok oyun oynadık. Bu sayede biraz daha profesyonelleştiğimi söyleyebilirim.

    Bu toplulukta nasıl rollerde oynuyordun?

    İlk sene dram oynadık. Sonraki yıllarda Fars komedileri oynadık. Ben komedi oynamayı hep daha çok sevdim. Sonraki yıllarda Fars komedileri oynadık. Bu benim için çok keyifliydi.

    İnsanları güldürmek daha zordur aslında…

    Bazı insanları da ağlatmak zordur. Yani bu neyi yapmak istediğinde âlâkalı. Ben güldürmeyi seviyorum bu yüzden de zorlanmıyorum. Daha doğal oluyorum. Diğer türlüsünü yapmak için gerçekten rol yapmam gerekiyor.

    Bir Tuğra Kaftancıoğlu Filmi’nde oynaman nasıl oldu?

    Canbella’da 5 sene oyunculuk yaptım. 4. yılında da bu filmin teklifi geldi. Emre (Akay) ve Hasan (Yalaz) ile tanıştığımda 3. sınıfta öğrenciydim. Zaten Emre aldığım bir dersin asistanıydı. Oyunumuzun galasına Emre ve Hasan da gelmişti. Onlarda o sırada filmin çekimi ile uğraşıyorlarmış. Filmin başındaki cast seçmeleri de o oyundan sonraki görüntüler…

    Yani filmdeki cast seçmeleri sahnesi gerçekten “filmin cast seçmeleri”ydi…

    Evet, yani bir film çekmekte olduklarını biliyordum ama seçileceğimi bilmiyordum.

    Rol yapmıyor muydun orada?

    Aslında filmin her sahnesinde rol yapıyorum ama mümkün olduğunca doğal olmaya çalışıyordum. Zaten rol yapmayayım diye beni hiçbir zaman ziyadesiyle bilgilendirmediler. (gülerek)

    Filmdeki gibi gerçekte de hep bir soru işareti vardı yani…

    Öyle, çünkü filmdeki Emre’yi, Hasan ve ekibin geri kalan 3 erkeğini çok da iyi tanımıyordum. 5 gün boyunca Büyükada’da bir evde kapanma fikri önce biraz korkuttu tabii beni. (gülerek)

    Diyaloglar doğaçlama mıydı?

    Her sahne çekilmeden önce “Burada şöyle bir şey istiyoru; konuyu şurdan alın şuraya getirmeye bakın” şeklinde direktifler veriyorlardı. Aradaki diyalogları doğaçlama yapıyorduk.

    Zor olmadı mı doğaçlama yapmak?

    Tuğra, beni bu konuda çok rahatlattı. Çok güzel sahne açıyordu, ben de onun açtığı yerden ilerleyebiliyordum. Tiyatro işimi çok kolaylaştırdı. Fars komedisi gibi çok hızlı oyunlarda oynadığım için anlık aksaklıkları toparlama yeteneğim gelişmişti.

    Filmdeki Gülüm karakterini anlatır mısın?

    Filmdeki Gülüm, oyuncu olmak için her şeyi göze almış ama yine de korkuları, çekinceleri olan bir kızcağız.

    Meşhur olmak için türlü yollara başvuranları ti’ye alma durumu var yani…

    Evet, filmdeki tüm kadınlar hep en iyinin kendileri olduğunu düşünüyor. Meselâ filmdeki bir kahvaltı sahnesinde Gülüm, Tuğra’ya “Niye her şeye siz karar veriyorsunuz” diyor. Tabii o karar verecek çünkü yönetmen. (gülerek)

    Tuğra Kaftancıoğlu ile birlikte oynamak nasıldı?

    Film içinde film gibi o da. Emre ile Hasan, Tuğra konusunda başlangıçta beni uyarmışlardı ama ne kadar söyleseler azmış. (gülerek) Büyükada’ya filmi çekmek için giderken vapurda tanıştık. Tuğra çok babacan, düşünceli… Dublaj sesiyle konuştuğu için sert gibi görünüyor ama aslında çok sıcakkanlı. Normalde de film karakteri gibi hepimiz hayran hayran onu seyrettik.

    Sonra film yılan hikâyesine döndü… 6 yıl geçti ve sonunda vizyona girdi. Neler hissetin tekrar izleyince?

    İlk 2003 yılında gördüm. Şimdikinden epey farklı ve çok uzun bir versiyonunu izlemiştim. Daha sonra 3 – 4 farklı versiyonu daha oldu. Yıllar geçtikçe kendimi daha iyi ve filmi daha iyi irdelememi sağladı. Son halini izlediğimde ise ne kadar gençmişim diye düşündüm. (gülerek)

    Filmden sonra neler yaptın?

    Bir yıl daha Tiyatro Canbella devam etti. Mezun olduktan sonra bir süre daha devam ettim ama araya master girdi. Master sürecinde oyunculuktan uzaklaştırarak akademik kariyer yapmaya yönlendim. Bu kez oyunculuk yapmadan mutlu olamayacağımı anlayıp akademik kariyerden de vazgeçtim. Apar topar oyunculuğa dönmek istedim. Küçük küçük skeçler hazırladım. İlk başlarda asla dizilerde, reklâmlarda oynamam gibi bir prensibim vardı. Sonra bununla bir yere varamayacağımı anladım. Oyunculuk eğitimi almak için platoya falan gittim ama hiçbir zaman çok da büyük bir çaba göstermedim.

    Doğru zaman – doğru yer hikayesi belki de..

    O da doğru ama işin yolunda bulunmak çok önemli. 3 – 4 sene artık liseli kız rollerinde oynayamam. (gülerek) Bu yüzden acele etmekte fayda var. Hâlâ daha çok istekli ve heyecanlıyım.

    BİR TUĞRA KAFTANCIOĞLU FİLMİ’NİN YÖNETMENLERİNDEN EMRE AKAY: “İŞE AKLI SELİM BİR ŞEKİLDE BAŞLIYORUZ AMA BİR SÜRE SONRA SAPITIYORUZ”

    Filmin oluşum sürecini anlatır mısınız?

    Senaryoyu benim başladığım ama asla bitiremediğim bir kısa filmden yola çıkarak Hasan’la beraber yazdık. Aslında daha büyük bir film projemiz vardı ama deneyimsiz olduğumuzdan ve para bulamayacağımızı düşündüğümüzden dolayı önce küçük bir film çekerek işe başlayalım dedik. O da bu film oldu.

    Filmin büyük kısmını, yani adada geçen bölümünü 4 günde çektik. Geri kalan casting sahnelerini de birkaç haftasonunda çektik. Oldukça kısa sürdü yani.

    Filminiz ile ilgili bir değerlendirme yapmanız gerekirse neler söyleyebilirsiniz, uzun zaman geçti yapımının üzerinden…

    O kadar da değil yahu (gülerek) 2004’te bitmişti, yani 4 yıl olmuş. Bence hâlâ aynı güncelliğini koruyor ve hâlâ Türkiye’de eşi benzeri çekilmemiş bir film. Ben bizden sonra benzerleri çıkar sanıyordum… Bizim için ve ilk filmimiz olduğundan dolayı yeri çok ayrı. Eleştirel bir gözle bakamıyorum dolayısıyla.

    Yeni bir çekerseniz yine bu türde mi olacak, yani bildiğimiz tüm sinema kalıplarını bir köşeye bırakacak mıyız?

    Film projeleri var. Hem Hasan’la beraber düşündüğümüz hem de benim tek başıma çekmeyi plânladığım iki proje var. Kalıpların dışında çalışmayı seviyorum. Yeni projelerde tanıdık türlerin dışında olur muhtemelen.

    Proje geliştikçe kalıpsızlaşıyor belki de…

    Evet, aynen öyle. Yola çıkış noktası olarak; “Ben tüm kalıpların dışında bir film yapacağım” demeyi anlamsız buluyorum. Kâğıda dökmeye başlayınca kalıpsızlaşıyor belki de…

    Yeni projelerden bahsettiniz, nedir bunlar?

    Şu anda ilgilendiğim iki senaryo var. Birisi kitaptan uyarlama, diğeri ise gerçek olaylara dayanan bir tarih filmi. Aklı selim bir biçimde başladık çalışmaya ama işte iş ilerledikçe sapıtıyoruz. (gülerek) (Bu röportaj Mirror Dergisi’nin 48. sayısında yayınlanmıştır.)

    (29 Mayıs 2008)

    Gizem Ertürk

    Ölümcül Oyunlar / Funny Games

    Michael Haneke, Ölümcül Oyunlar’ın Hollywood yapımı ile tekrar karşınızda. İlk Ölümcül Oyunlar, 1997 yılında Avusturya yapımı olarak çekilmişti. O zamanlarda büyük ses getiren film sarsıcı şiddet sahneleriyle çok tartışılmıştı. Tartışmalar, şiddeti engellemenin şiddet sahneleri ile mümkün olamayacağını, bunun sokaklardaki şiddeti daha da arttıracağı yönündeydi. Haneke ise tam tersine ancak bu şekilde anlatılabileceğini düşünüyordu. Bir röportajında “Mesele, neyi gösterebileceğimde değil. Daha çok, seyirciye var olanın yerine neler gösterildiğini fark etme fırsatı verip vermemekte. Özellikle şiddet konusunda mesele, şiddeti nasıl gösterdiğimde değil. Mesele, seyirciye şiddet ve şiddetin anlatılması konusunda kendi konumunu nasıl gösterdiğim.” şeklinde düşüncelerini dile getirmişti.

    Haneke’nin filmi Hollywood versiyonu ile tekrar ele alması, Haneke’nin kemik hayran kitlesini biraz rahatsız etmişti. Haneke ise bu durumu şiddetin tüketilebilir hale geldiği Amerikan filmlerini izleyen Amerikalılara erişebilmek için böyle bir tercihte bulunduğu düşünüyor.

    Film boyunca Haneke seyirciyi parmağında oynatıyor. Üstelik bu Hollywood seyircisinin hiç de alışık olmadığı bir durum. Çünkü onlar dondurması elinden alınan çocuk misali istediklerini elde edemeyince huysuzlanırlar. Bu yüzden filmler genellikle onların istediği şekilde biter. Haneke ise film boyunca seyirciyi alt üst ediyor. Dondurmayı uzatıyor ve tam yakalayacakken bir anda çekiveriyor. Filmin bir sahnesinde Haneke bir an seyircinin görmek istediği şeyi sunuyor, sonra her şeyi geri sarıyor ve kâbus kaldığı yerden devam ediyor. Oyuncuların ara ara dönüp salondaki seyirci ile diyalog haline geçmesiyle siz de şiddetin bir parçası oluveriyorsunuz. Zaten Haneke’nin asıl amacı seyirciyi de filme katarak şiddetin gerçek kaynağının kendileri olduğunu göstermek. Kendilerine dönmelerini ve sorgulamalarını sağlamak. Bu konuda oldukça da başarılı.

    Film kuşkusuz dünyada büyük bir ilgi görecek. Ülkemizde aynı ilgiyle karşılanır mı bilinmez… Türkiye’deki Haneke hayranları yeni versiyonu elbette görmek isteyeceklerdir. Ancak sinemaseverler filmi ikinci kez izlemeyi yüreklerinin kaldırıp kaldırmayacağından emin olmadıklarını söylüyor. Yani Haneke filmini öyle güle oynaya izlemek hiç de kolay değil. Eğer cesaretiniz varsa sizi gerilim dolu bir 111 dakika bekliyor. Filme girerken mısır ya da cola almasanız iyi edersiniz, küçük bir tavsiye?

    (29 Mayıs 2008)

    Gizem Ertürk

    88 Dakika / 88 Minutes

    O dünyaya oyuncu olması için gönderilmiş… Sanırım Al Pacino’dan bahsedildiği zaman ilk telâffuz edilecek cümlelerden biri bu. Hiç şüphesiz Al Pacino hayranları vakit kaybetmeden sinemaya koşacaklardır. Yani bir filmde Al Pacino varsa o film nasıl olursa olsun kendini izlettirecektir. Filmin bizim ülkemizde de yoğun ilgiyle karşılanması muhtemel…

    Al Pacino ilerleyen yaşına rağmen muhteşem oyunculuğuyla yine kendisine hayran bırakıyor. Her zamanki gibi vücut dilini kullanma başarısı zirvede. Filmin temposu bir an bile düşmüyor, tabii Al Pacino’nun da. Filmi izlerken bizler bile yorgun düşerken Al Pacino’nun bir an bile düşmeyen temposu gerçekten hayranlık uyandırıyor. Kısacası onu izlemeye doyamıyorsunuz…

    Al Pacino’dan övgüyle bahsederken filmin hakkını da yememek lâzım. Aksiyon filmlerinin doğası gereği belli klişeleri var elbette. Ancak yine de başarılı sayılabilecek bir aksiyon-gerilim filmi.

    Filmde Al Pacino’ya eşlik eden genç oyuncular Alicia Witt, Leelee Sobieski, ustanın gölgesinde kalmaktan kurtulamıyor. Ancak böyle bir efsane ile birlikte oynamak bile onlara çok şey katttığına ve ilerisi için sağlam bir referans olacağına şüphe yok.

    Filmin konusuna gelince, Al Pacino, Seattle’da mahkeme için çalışan ünlü psikiyatrist ve profesör Jack Gram rolünde. Gram büyük davalarda yaptığı kritik konuşmalarla kararı büyük oranda etkiliyor. Muhteşem bir ikna yeteneği var, aynı zamanda çok zeki.

    Jack Gram, Jon Foster adında bir seri katili jüriyi etkileyerek idama mahkûm ettirdiği için başı büyük bir derde girer. Çünkü Jon Foster çok akıllı bir adamdır ve kendisinin masum olduğunu kanıtlamak için akla hayale gelmeyecek plânlar yapacaktır.

    (29 Mayıs 2008)

    Gizem Ertürk

    Cinema Paradiso

    Jeneriklerde yazmayan bir sinema emekçisi düşünün!

    Ben küçükken ailece açık hava sinemalarına giderdik. Özellikle yaz akşamları keyifli yürüyüşler sonucu ara sokaklardan geçtiğimizi ve bir süre sonra oluşan kalabalığın içinde yürüyerek kaybolmayayım diye babamın elimden sıkı sıkı tuttuğunu hatırlıyorum. Sinema çok hoşuma giderdi. Özellikle satılan frigo buz ve yürürken çıkan çakıl taşlarının seslerini, bazen de uyuyup tahta sandalyeden yere düşen şişman adamlara atılan kahkahaları hatırlıyorum. Filmin konusu ağır geldiğinde de oturduğumuz yerden duvar kenarına gidip ses çıkarmadan oyun oynardık.

    Babam askerliğini foto film merkezinde yapmış. Bu yüzden projeksiyon makinelerini kullanmasını bilirdi. Bazen arkadaşından aldığı 8 milimetrelik makineyi eve kurar bize bulduğu filmleri seyrettirirdi.

    Ankara’da Yenimahalle’de oturuyorduk. Babam Milli Eğitim Basımevi’nde çalışıyordu, matbaada cilt yapardı. Akşamları veya hafta sonları da Seyran, Güneş bazen de Alemdar Sineması’nda makinistlik yapardı. Ne zaman makinist izin alsa babamı bulurlardı. Beni de yanında götürürdü. O dönemin bütün filmlerini defalarca izlerdim. Bazen salondan bazen de makine dairesinin küçük penceresinden.

    Sık sık film kopardı. Babam da hemen makineyi durdurur, bobini çıkarır hemen yapıştırır tekrar gösterime başlardı. O sırada içeride kıyamet kopar alkışlar, ıslıklar ve “makinist” sesleri duyulurdu. Ben de kopan parçalardan kareler alır cama dayar seyrederdim. Beğendiğim kareleri evde bir ayakkabı kutusunda biriktirirdim.

    O zamanın projeksiyon makineleri kömürlüydü. Bazen kömür azalırdı, babam da değiştirirdi. Çıkan küçük kömür parçasını alır tebeşir yapar orayı burayı boyardım. Projeksiyon makinesi yanında bir ses amfisi bulunurdu. Dev gibi lambaları vardı ve çok ısındığı için etrafı tel ile çevriliydi. Kışın ısınmak için elimi üzerine tutardım. Makine dairesi de bu nedenle çok sıcak olurdu.

    Hafta sonları bir sinema çalışanı ile afişleri asmaya giderdik. Bu işi çok severdim. Eski afişleri çıkarır çöpe atardık. Yeni afişi asar asmaz etrafımız dolar, herkes afişe bakıp okumaya başlardı. Bazen bir film gösterilir ama bir gün sonra vizyondan kaldırılırdı. Nedenini anlamazdım. Sansürleniyormuş, büyüyünce öğrendim ne demek olduğunu. Biz tekrar telâşla afişleri değiştirirdik. Yıllar sonra bu mesleğe girdiğimde bunları biriktirmediğime çok üzüldüm.

    Babam emekli oldu ve emekli ikramiyesiyle bir ev aldık. Artık başka bir semte taşınmıştık ve babam sinema makinistliği yapmıyordu. Ama aklı hep bir projeksiyon makinesi alıp evde film oynatmakta kaldı. Zaman zaman bunu söylüyordu. Ama hiç gerçekleştiremedi.

    Ben de kameraman oldum. Fotoğraf çekiyordum. Bir slâyt makinesi aldım. Bazen çektiğim slâytları makineye koyar evdekilere izletirdim. Kumandasını da babama verirdim. Çok severdi kullanmayı.

    Benim çalıştığım bir filmi seyredip jenerikte ismimi gördüğünde yüzünde bir gülümseme olurdu.

    Tayanç Çölaşan, 1935 doğumluydu. 21 Mayıs 2008 tarihinde vefat etti. Bir sinema makinisti daha anılarda yerini aldı.

    O benim babamdı.

    (29 Mayıs 2008)

    Hayri Çölaşan
    Kameraman
    TRT Ankara Televizyonu
    Aktüel Kamera Servisi

    30 Mayıs 2008 Haftası

    “Yetimhane”, huzura kavuşamayan geçmiş zaman gölgelerinin iz sürdüğünden hareketle, hem abartısız fakat kuvvetli bir ‘kapalı mekân korkusu’ olarak koltuklara mıhlıyor, hem de dört başı mamur bir dramatik hikâye anlatıyor: Görüntü – kamera çalışmasının bütünsel olarak sofistike olduğunu, meraklıları için söyleyelim.

    “Yasak Bölge”, zengin olanın -kendi sahasına gireni avlamak da dâhil- sömürdüklerine karşı eşi benzeri görülmemiş bir üstünlük sağladığı ‘arka bahçe’ ülkelerinden birinde geçen öyküsü ve gerçekçi yaklaşımıyla, vicdanınızla yüzleşmenizi, sorular sormanızı, önemlisi de, insan olduğunuzu hissetmenizi sağlıyor: Gün geçtikçe bu tür ülkelere benzeyen Türkiye’de de koruma duvarları ve güvenlik sistemlerinin neden arttığına dair kafanız meşgûl değilse, özellikle gidiniz!

    “Shine a Light”, Rock’n Roll’un kırk beş yaşını devirmiş ‘baba’ topluluğunun, 2006’da New York’ta, bu kentle özdeşleşmiş bir başka ‘baba’ Martin Scorsese ustalığına teslim ettikleri Beacon Tiyatrosu Konseri’nin, izleyeni ‘orgazm’ eden muhteşem kaydı: IMAX versiyonu da olan yaklaşık iki saatlik filmin, arşiv ve konser öncesi (mizahi) görüntülerinin zekice seçilip kurgulanmasıyla oluşmuş bir belgesel değeri de var.

    “Sex and the City” tutkunları zaten izleyecekler bu ilk sinema uyarlamasını, yani “tereciye tere satmayayım” ama diziyi tek kare izlememiş biri olarak da, dört kadının uzun yıllara yayılan dostluk öyküsünden keyif aldığımı ve öncelikle bir senaryo başarısı olduğunu vurgulayayım: Sinemada mizah zamanlamasının nasıl yapılması gerektiğini bilemeyip ders almak isteyenler de gidebilirler.

    “Ölümcül Oyunlar”, şiddetin, kapınıza, mavi gözlü, masum / bebek yüzlü ve ‘nedensiz’ olarak dayandığında, televizyonda ya da sinemada tükettiğiniz gibi eğlenceli olmadığını, yumruk yemişsiniz gibi hissettiriyor: Bu filmde zengin ve güvende olduğunu zanneden aileye yönelse de, şiddet, her an herkes içindir!

    “Düello”, ‘spagetti western’in, Japonya’da ‘Sukiyaki Western’e dönüşmüş hali olarak, çamurlar içindeki bir kasabada sert gerçekten bir hayli gerçeküstü alana uzanan, zaman mevhumsuz, biraz ‘kafasına göre takılan’ bir çalışma: Hani haftanın tüm filmlerini izledikten sonra üzerine zevk veren bir pisboğazlık yapmak isterseniz…

    “Chiko”, içinde var olmaya çalıştıkları toplumda suçtan zengin olmaya çalışarak çıkış arayan ama Türk – İslam sentezi olan kodları da arkadaşlığın değişmez yasası olan sadakati içeren iki genç insanın yürek atışlarını hissedebileceğiniz, canlı, sarsıcı, yaman film: Sinema yönetmeninin oyunculara nasıl egemen olması gerektiğine dair de bizden (Almanya’da yaşayan Özgür Yıldırım) bir örnek olması açısından önemli.

    “88 Dakika”, bir ‘kopya katil’ koşuşturması olarak inandırıcılıktan bir hayli uzak, uzak olduğu için de etkisiz: Al Pacino’nun en kötü filmi olmaya aday!

    (29 Mayıs 2008)

    Ali Ulvi Uyanık

    aliuyanik@superonline.com

    Bağımsız Belgesel Sinema Yönetmeni Mutlu Şahin’in Kültür Bakanlığı Müracaatı ve Neticesi

    Kültür Bakanı Sn. Ertuğrul Günay’a gönderdiğim mektubuma bakan adına Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürü Dr. Ş. Abdurrahman Çelik tarafından tarafıma yazılı cevap gönderildi…

    Fakat sorularıma net yanıtlar vermek yerine sadece kurulun işleyişini anlatan yüzeysel ve genel yanıt verilmiş… Bu durumda Sinema Destek Kurulu kararlarının yürütmeyi durdurma ve idari dava açma kararı aldım… Bu konuda destek ve duyarlılığınızı bekliyorum…

    Bakanlığın göndermiş olduğu yanıt ve bakanlığa yanıtlaması talebiyle göndermiş olduğum mektup EK’tedir… Bilgilerinize sunarım…

    Saygılarımla…

    Mutlu ŞAHİN
    0555 305 1 222
    Sahrayıcedit Atatürk Cad, Şehit İlhanlar Sok, Başak Ap, No: 21/1,
    Erenköy – İSTANBUL.
    mutlusahin@gmail.com

    *****

    T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü Cevabı:

    T. C.
    KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI
    Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü

    Sayın Mutlu ŞAHİN

    İlgi: 13.05.2008 tarihli yazınız.

    İlgi yazıda kayıtlı olan “Sinema Destekleme Kurulu”na yönelik şikayetinizin yer aldığı yazı incelenmiştir.

    Sinema sektörünün güçlendirilmesi ve desteklenmesi amacıyla Bakanlık kaynaklarından 2008 yılı Destekleme Kurulu Toplantısı’nda uzun metrajlı Film Projelerine 4.260.000.- YTL. “Belgesel Film Yapım”, “Senaryo ve Diyalog Yazım ve Geliştirme”, “Amatör Film Yapım”, “Belgesel Film Yapım Geliştirme”, “Animasyon” ve “Kurgu Film Yapım Geliştirme” projelerine toplam 1.471.000.- YTL. destek aktarılmıştır.

    Destekleme Kurulu; Bakanlık temsilcisi Başkanlığında, ilgili alan meslek birliklerinin (SESAM, SETEM, FİYAB, BSB, TESİYAB, SİNE-BİR, SEYAP) tamamen Bakanlıktan bağımsız olarak kendi yönetim kurulları tarafından seçilen birer temsilci ve sinema alanında temayüz etmiş Bakanlıkça seçilen üç üyenin katılımıyla oluşturulmaktadır. Söz konusu kurulda, Bakanlığımız bir üye ile temsil edilmekte olup, kurul toplam 11 üyeden teşekkül etmektedir. Bakanlık temsilcisi dahil her üye bir oy hakkına sahiptir. Kararlar katılanların oy çokluğuyla alınmaktadır. Söz konusu kurul; sinema alanında faaliyet gösteren meslek birliği temsilcilerinin çoğunlukta olduğu sinema profesyonellerinden oluşan ve kararlarını tamamen bağımsız olarak alabilen bir kurul niteliğindedir. Kurul üyelerine yürütmekte oldukları görevden dolayı herhangi bir maaş ödemesi yapılmamaktadır.

    Ancak; toplantı başına huzur hakkı ödemesi ile okuduğu her sayfa başına ödeme yapılmaktadır.

    Destek talebinde bulunulan her proje, kurul üyelerince, senaryo ve proje dosyasında bulunan diğer belgelerle birlikte ayrı ayrı incelenerek, değerlendirilmektedir. Projeler, 5224 Sayılı Sinema Filmlerinin Değerlendirilmesi Sınıflandırılması ile Desteklenmesi Hakkında Kanun ve ona bağlı olarak çıkarılan Destekleme Yönetmeliğinin 14. Maddesinde yer alan kriterler doğrultusunda hazırlanan “proje değerlendirme ve puantaj formları” üzerinde değerlendirilmektedir. Bu formda;

    -“Senaryonun Özgünlüğü”,

    -“Kültürel Sanatsal ve Estetik Açıdan Değeri veya Ulusal Kültürümüz ve Kültürel Değerlerimizin Tanıtımına Katkısı”,

    -“Bütçe ve Finans Planının Gerçekçiliği, Proje Uygulama Takviminin Uygunluğu”,

    -“Yapımcı, Yönetmen ve Yapıma Katılan Sanat Ekibinin Alanlarındaki Deneyimi”,

    -“Filmin Ulusal ve Uluslararası Dolaşım Potansiyeli”,

    -“Sinemamıza Genç Yeteneklerin Kazandırılmasına Etkisi”,

    -“Proje Ekibinin Ulusal ve Uluslararası Sahada Gerçekleştirdiği Başarılar” gibi kriterler yer almaktadır.

    Her bir proje yukarıda belirtilen puantaj kriterlerine göre 100 tam puan üzerinden değerlendirilir. Her projenin 11 Kurul üyesinden almış olduğu puanlar tek tek toplanır ve projenin aritmetik ortalaması alınarak sonuç puanı tespit edilir. Tüm projelerin sonuç puanların dökümü alınıp en düşük ve en yüksek proje puanı düşülerek proje puanları toplamının ağırlıklı ortalaması bulunur.

    Ağırlıklı ortalamanın üzeride kalan projeler, kurul üyelerinin tek tek görüşleri alınarak desteklenmeye değer bulunanlar tespit edilir. Daha sonra Kurulca; destekleme için ayrılan kaynak miktarı, projelerin maliyet ve bütçesi göz önüne alınarak paylaştırılıp destekleme miktarları belirlenir.

    Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı gibi puantaj sistemi tamamen proje odaklı olup objektif ve adil bir değerlendirmenin yapılmasına yol açmaktadır. Kurul Kararları mevzuatımız gereği; Bakan onayı ile yürürlük kazandıktan sonra Bakanlık web sitesinde ilgililerin bilgisine sunulmaktadır.

    Sinema projelerine iki aşamada destek verilmekte olup, bunlardan yapım öncesi proje destekleri geri ödemesiz, yapım destekleri ise geri ödemeli olarak verilmektedir. Yapım destekleri geri ödemeli olduğundan; mali mevzuat gereği teminat alınması zorunludur.

    Ayrıca; yapım öncesi aşamasında araştırma-geliştirme, senaryo ve diyalog yazım geliştirme, animasyon-kısa film-belgesel yapım geliştirme ve amatör yapım-belgesel yapım projelerine geri ödemesiz destek verilerek bu alanda genç yeteneklere de fırsat sağlanmaktadır.

    5224 Sayılı Sinema Filmlerinin Değerlendirilmesi Sınıflandırılması ile Desteklenmesi Hakkında Kanun uygulamaya girdiği 2005 yılından itibaren sinema sektöründe bir canlanma baş göstermiş, film üretimi artmış, Türk filmleri uluslararası film festivallerinde üst üste ödüller almaya başlamış, bu sayede sektörün dışa açılma süreci hızlanmıştır. Bakanlık olarak vermiş olduğumuz desteklerin Türk sinemasını teşvik ettiğini, geliştirdiğini görmek verilen desteklerin ne kadar doğru amaçlar için kullanıldığının da bir göstergesi olarak kabul edilmelidir.

    Sinema sektörüne yapılan destekler artan bir oranda devam edecek, bugün olduğu gibi gelecek yıllarda da özendirilen, desteklenen, alkışlanan Türk sineması ülkemizin gururu olacaktır.

    Bilgilerinizi rica ederim.

    Dr. Ş. Abdurrahman ÇELİK
    Bakan a.
    Genel Müdür

    *****

    Mutlu Şahin’in Dilekçesi:

    T. C. Kültür Bakanı Sn. Ertuğrul Günay Makamına

    Aşağıdaki sorumun BİLGİ EDİNME YASASI gereğince, T. C. Kültür Bakanı Sn. Ertuğrul Günay tarafından yazılı olarak yanıtlanmasını saygılarımla arz ederim… 12/05/2008

    T. C. Kültür Bakanlığı Sinema Destek Kurulu 2008/2 sayılı (dönemi) kararında YEĞENLERE ENİŞTELERE FON kararı çıktı, Bağımsız öteki sinemacılar ise yine desteklenmedi…

    Uzman Film adına çıkan proje, Kültür Bakanlığı Sinema Destek Kurulu üyesi Faruk Turgut’un YEĞENİ; Görkem Turgut’undur.!!

    Yıldız Film adına çıkan proje, Kültür Bakanlığı Sinema Destek Kurulu üyesi İsmail Güneş’in KARDEŞİ; Mehmet Güneş’indir.!!

    ve yine Tunç Okan, Kültür Bakanlığı Sinema Destek Kurulu üyesi Cengiz Ergun’un ENİŞTESİDİR.!!

    1. Kültür Bakanlığı Sinema Destek Kurulu üyelerinin tamamı kimlerden oluşmaktadır?

    2. Kuruldaki üyelerin akrabalarının projelerinin desteklenmesi konusundaki gerekçeli kararları nelerdir?

    3. Dünyanın her yerinde Ulusal Bağımsız Sinema desteklenirken, Türkiye Cumhuriyeti’nde neden maddi sorunu olmayan Zengin Tekel büyük yapımcılar desteklenmektedir?

    4. Sinema Destek Kurulu proje destek puanlama sistemi kriterleri nasıl bir sistemle çalışmaktadır ve hangi kıstaslara göre puanlama yapılmaktadır?

    5. Sinema Destek Kurulu üyeliğine kimler ve hangi kıstaslara gore seçilmektedir ve maaşları ne kadardır?

    6. Sinema Destek Kurulu üyelerince destek projeleri reddedilen sinemacıların tam listesi neden “başarısız oldukları” için reddedildiği izlenimi bırakacak şekilde kamuoyuna açıklanmaktadır? Kişinin kendisine özel olarak açıklanamazmı?

    7. Proje desteği için Sinema Destek Kurulu neden film bütçesinin tamamının maddi değeri kadar banka teminatı ve ipotek istemektedir? Türkiye koşullarında bir sinemacının bu banka teminatı ve ipoteği gösteremeyeceği bakanlığınızca bilinmiyormu?

    (12 Mayıs 2008)

    Mutlu ŞAHİN
    (Bağımsız Belgesel Sinema Yönetmeni)
    Sahrayıcedit Atatürk Cad, Şehit İlhanlar Sok, Başak Ap, No: 21/1,
    Erenköy – İSTANBUL.
    Tel: 0555 305 1 222
    e-posta: mutlusahin@gmail.com

    Münferit’in Yönetmeni Altun: Gaz Hafiflemeden Genişlemez

    Dersu Yavuz Altun, Tıp öğrenimini 4. sınıfta bırakmış ve hayallerinin peşinden koşmuş. Tiyatro eğitimi almış. Yazarlık, yönetmenlik, oyunculuk derken her alana elini atmış, birçok ödül almış. Şimdi de ilk filmi Münferit ile beyazperdede. Altun, sanatçı duyarlılığına ve hassasiyetine sahip iddialı bir yönetmen.

    Dersu Yavuz Altun, derdi olan bir insan. Kendisinin de ifade ettiği gibi söylecek sözü olanlardan. İçinde bulunduğu şartlar onu yolundan hiçbir zaman döndürmemiş…

    ‘Münferit’ bağımsız ve alternatif bir film. Filmin reklâmına televizyonlarda ya da billboardlarda pek rastlayamazsınız. Altun bu durumdan hiç de rahatsız değil. Diyor ki: Hiçbir gaz hafiflemeden genişlemez, ne kadar hafiflersiniz o kadar genişlersiniz.

    Tıbbı 4. sınıftan terk etmek büyük cesaret, nasıl karar verdiniz?

    Bir deyim vardır; “mektep-i tıbbiyeden her şey çıkar, ara sıra da doktor çıkar” diye. Bunun kanıtlarından biriyim. Aslına bakarsanız birçok örnek var. Anton Çehov, bizden Mustafa Altıoklar var. Tıpta sanata yönelik böyle bir potansiyel var. Ben de onlardan biriyim.

    Tıp Fakültesi’ne girince sanata yönelik duygularınız uyandı, kendinizi mi keşfettiniz?

    Ben liseden hemen sonra tıbbı kazandım ve bir yıl içinde de yanlış yerde olduğumu anladım. Çünkü doktorkluk sevilmeden yapılabilecek bir iş değil. Birçok arkadaşım şimdi Bölüm Başkanı, Doçent vs. Mutlular da ama tıp bana uygun değildi.

    4 sene iyi dayanmışsınız o zaman.

    Sadece kendiniz yoksunuz, ailenin de beklentileri var. 4 yıl onların hatrına dayandım. Onların hayallerini bir anda yıkamıyorsunuz.

    Sonra ne yaptınız? Aileniz kabûllendi mi?

    Tiyatro eğitimi aldım. Ankara’daki bütün özel tiyatrolarda çalıştım. Oyunlar yazmaya başladım. Oyunlarım devlet tiyatrolarında, şehir tiyatrolarında oynanmaya başladı. Birkaç ödül de aldım. Paralı ödüllerdi bunlar. Sanatın da bir meslek olduğunu, gerçekten bir şeyler yaptığınızda karşılığını alabildiğinizi gördü ailem.

    Yazar ve yönetmen tarafınızın yanında bir de oyunculuk tarafınız var, neden oyuncuğa devam etmediniz?

    Bazı çocuk oyunlarında büyüklerin çocuklarının zekâsını çok hafife aldıklarını gördüm. “Bu kadar basite indirgemeyin bu işi, çocukların zekâsı sanatçıların zekâsıdır” dedim. “Çok biliyorsan sen yaz” dediler. Yazmaya başladım. Çok bilmiyordum ama çocuklara daha çok inanıyordum. Sonra yazdığım oyunları birileri yönetirken oyunu da yanlış anladıklarını gördüm. O zaman da “Çok biliyorsan sen yönet dediler.”

    Hem yazıp hem de yönetmeye başladınız.

    Evet, ilk yazıp yönettiğim oyun Türkiye’yi uluslararası festivalde temsil etmek için seçildi. Bu bana büyük bir cesaret verdi.

    Neleri eleştirdiniz oyunlarınızda?

    Tiyatronun da sinemanın da en büyük eksikliği samimiyetsizlik. Sınırsız düşgücü ve yaratıcılık eksiği de cabası.

    Biraz daha açarsak?

    Hazır formüller var, onlar uygulanıyor yıllardır. Eminim birçok genç insan da bu duyguyu yaşıyordur. Sinema bu kadar hafife alınmamalı. “Çok biliyorsanız siz yapın” diyeceklerdir onlara, korkmasınlar yapsınlar.

    Hazır formüllerden kastınız sanat kaygısı gütmeyen, ticari filmler mi?

    Evet, bizde sanat filmine işkence olarak bakılıyor. Bu sinema seyircisinin değil sinemacıların suçu. Sanat filmi hiçbir konusu olmayan, ilerlemeyen, oyunculuğu oyunculuk olmayan film demek değil ki.

    Sanat filmi entellektüel filmi mi? Halka çok mu uzak?

    Aslında kesinlikle değil. Ama dedim ya kolay olduğu için bu yol seçiliyor. Sanat filmlerinin entellektüel olmakla ya da aydın olmakla hiçbir ilgisi yok. Onlar gerçekten sıkıcı, karton karakterler, varolmayan hayatlar…

    Sanat filmlerinin halk tarafından sevilebileceğinine inanıyor musunuz?

    Tabiki. Ben fanatik bir şeiklde sinemanın bir sanat olduğuna ve bu sanatın entellektüel bir çaba ile gerçekleşebileceğine inanıyorum. Bunu küçümseyenlerin sinema düşmanı olduğunu düşünüyorum. Yani biz hem sanatsal açıdan çok iyi, hem de seyirciyi mutlu edecek filmler neden yapamayalım. Bu şartlar yeni sinemacılar tarafından yavaş yavaş da zorlanıyor.

    Meselâ?

    Dondurmam Gaymak ve Takva bunun en güzel örneklerinden. Bu kalıplar da bu filmlerle böylece kırılacak.

    Münferit önümüzdeki ay Ankara’da yarışacak ne düşünüyorsunuz, neler bekliyorsunuz?

    Biz festivallere ödül alma beklentisiyle değil tanıtım gözüyle bakıyoruz. Önemli olan filmi daha geniş kitlelere duyurulabilmek. Festivaller bunun için çok önemli.

    Filmin ismi gerçekten ilgi çekici? Ne anlama geliyor “Münferit?”

    Arapça bir kelime ve sözlük anlamı bireye ait olan, kişisel, bireysel demek. Filme bağlantılı olarak açıklamam gerekirse; devletin genel uygulmalarını ilgilendiren bir şey değil bireysel bir hatadan kaynaklanan durum olarak açıklayabilirim. Münferit olay tabiri kullanılır. Bunu duyduğunuzda bilin ki hayırlı bir şey değil.

    İlk filminiz ve türü kara film. Riskli değil mi?

    Ben kara film yapma sevdasıyla başlamadım. Yani filmi yaptım ve kara film türüne yatkın olduğunu gördük.

    Sadece kara film tutkunlarına özel bir durum yok yani.

    Yok, zaten kara film inanılmaz geniş alanı kapsıyor. Konu kişisel bunalım, erotizim, politika… Olabilir. Sadece kara film seyircileri gelir izler diye bir şey yok.

    Nasıl bir film Münferit?

    Söylecek iki çift lâfı olan bir film. Toplumun geneli için geçerli olan korku iklimini anlatmaya çalıştım. Adalet, hukuk dinlemeden biri bir gün gelip bizi öldürebilir. Hiçbirimiz güvende değiliz. Başımıza her şey gelebilir. Bunları anlatmaya çalıştım. Sinema çok büyük bir güç. İnsanın ruhuna giriyorsunuz ve yeni bir tarafını keşfetmelerini sağlıyorsunuz ya da yeni bir ufuk açıyorsunuz. Bu büyük ve kutsal bir güç. Filmi izleyen biri oradan yeni bir insan olarak çıkarsa ne mutlu bize.

    Senaryoyu 3 gazete haberinden etkilenerek oluşturmuşsunuz? Nedir bu haberler

    2001 yılında Karabük’te telekom şirketi çökertilmişti. Telekomda çalışan birkaç kişi yasal olmayan yollarla insanların telefonlarını dinliyor ve tehdit ediyorlardı. Evli kadınların ve genç kızların sırlarını eşlerine ya da ailelerine söylemekle tehdit ediyor ve tecavüz ediyorlardı. Filmin asıl çıkış noktası bu. Bir diğer haber “çarptı-kaçtı” vakası. 3. haber de sürpriz olsun, filmi izleyince görün.

    Akademik kariyere önem verdiğinizi söyleyebilir miyiz?

    Evet, Münferit’te tüm oyuncularımın tiyatro geçmişi, konsevatuar eğitimi var. Oyuncularımla daha önce tiyatroda birçok projede birlikteydik. İlk filmim olduğu için bana çok destek oldular. Sette en ufak bir problem yaşamadık. Zaten güzel bir şey yapıyorsanız ve küçük hesaplarınız yoksa doğru insanlar sizi buluyor.

    Sinemaya yönelik plânlarınız neler?

    Şu an senaryosunu tamamladığım, Kültür Bakanlığı tarafından desteklenen Ayaz isimli bir projem var.

    Tiyatro çalışmalarınız da devam ediyor değil mi?

    Evet. Tiyatronun yeri benim için çok özel. 20 yıldır aktif olarak tiyatro yapıyorum. Bu konundaki birçok demokratik kitle örgütlerinde görev aldım. Tiyatro Yeniden Çocuk ve GençliK Tiyatrosu üzerine uzmanlaşmış bir tiyatro her ay değişik bir salonda Cumartesi – Pazar günleri oynuyoruz. Zeytinburnu’nunda yerimiz de var ama biz seyircinin ayağına gidiyoruz.

    DERSU YAVUZ ALTUN, Yapımcı, Yönetmen, Senarist

    1967 yılında Ankara’da doğdu. 1987 yılında, Anadolu Sanat Merkezi’nde oyuncu olarak tiyatroya başladı. 1991 yılında Ankara Masal Tiyatrosu’nun Sanat Yönetmenliğini üstlendi ve oyuncu, yazar, yönetmen olarak tiyatro serüvenini sürdürdü. Bu dönemde 4 çocuk oyununu yazıp yönetti. 1993’de Ankara Sanat Tiyatrosu’nda (AST) çocuk tiyatrosu birim sorumluğuna getirildi. 1997 yılına kadar oyuncu, yazar, yönetmen olarak AST’ta çalıştı. Daha sonra Ankara Üniversitesi DTCF Tiyatro Bölümü’ne girdi.

    Ziraat Bankası Çocuk Tiyatrosu’nu kurdu ve yazıp yönettiği La Fontain Hayvanlar Mahkemesi’nde (Uyarlama) ile Yalancı Soytarılar adlı oyunlarla 2 yıl boyunca toplam 220 gösteri gerçekleştirdi. Mamak Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nda Sanat Yönetmeni olarak iki yıl görev yaptı. Koridor ve Kod Adı Kongo adlı büyüklere oyunlarını sahneye koydu. Çalıntı Düşler adlı gençlik oyununu yazıp yönetti. ASSITEJ (Uluslararası Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Birliği) Yönetim Kurulu üyeliğine seçildi ve iki yıl bu görevi sürdürdü. Tiyatrokare’nin Çocuk – Gençlik birimini kurdu ve Benim Güzel Pabuçlarım’ı sahneledi. Nestle Çocuk Tiyatrosu’nu kurdu ve Salıncaktaki Kahkaha adlı oyunu yazıp yönetti.

    Çeşitli eğitim kurumlarında drama dersleri verdi, tiyatro gurupları çalıştırdı. Yetişkinler için yazılmış iki oyunu sahnelenmeyi beklemektedir. Son yıllarda çeşitli TV programlarında yazar – oyuncu – yönetmen yardımcısı olarak çalıştı.

    Şu anda, ÇOGED (Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Derneği) Yönetim Kurulu üyeliği, OYÇED (Oyun Yazarları ve Çevirmenleri Derneği) başkanlığı, UPS Çocuk Kültür Merkezi ve kurucusu olduğu Tiyatro Yeniden’in sanat yönetmenliğini yapmaktadır.

    Yazdığı 15 oyunun 3 ciltte basılması için Epsilon Yayınevi ile anlaşma yaptı. İlk ciltte bulunan 5 oyun Yaşamı Birlikte Renklendirmek İçin Çocuk Tiyatrosu başlığı ile çıktı.

    Münferit adlı uzun metraj film senaryosu, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yüzlerce proje içinde seçilmiş ve 350.000 YTL ile desteklenmesine karar verilmiştir.

    YAZAR – YÖNETMEN OLARAK SAHNEYE KOYDUĞU TİYATRO OYUNLARI

    ANKARA MASAL TİYATROSU

    1987 “Bülbülün Şarkısı”
    1988 “Güneşi Çalan Adam”
    1990 “Mavi Yumurtanın Düşleri”
    1992 “Bir varmış İki de Var mıymış?”

    ANKARA SANAT TİYATROSU

    1994 “Rüzgarla Yarışan Tay” (Uyarlama)
    1996 “Benim Güzel Pabuçlarım”
    1997 “Yalancı Soytarılar”

    TRT İÇİN HAZIRLADIĞI ÇOCUK VE YETİŞKİN PROGRAMLARI

    Çocuk Dramaları

    “Gizli Bahçe”
    “Masal Masal İçinde”
    “Hangisi Doğru”
    “Masal Çiftliği”
    “Cumartesi Sabahı”
    “Pazar Bahçesi”
    “Uzo ile Sazo”
    “Zamanda Yolculuk”
    “Kuklalar Tartışıyor”
    “Çocuklar Yarışıyor”
    “Dikkat Trafik”

    Yetişkin Dramaları

    “Kamber Ağa”
    “Orta Bereket Köyü”
    “Geçmiş Zaman TV”
    “Akşama Doğru”
    -Anılar- 40 ilginç anının dramatizasyonu
    “Ferhunde Hanım ve Kızları”
    “Saksıdaki Ağaç”
    adlı 13 bölümlük dizi
    “Şapkasından Sihirbaz Çıkaran Tavşan” (26 bölüm) adlı sitcom’u yazdı, yönetmen yardımcılığınıüstlendi ve oyuncu olarak da görev aldı.

    KISA FİLMLERİ

    “AltıÖksüz Sandalye” (Senarist-Yönetmen)
    “Çöpler Cennete Gider mi?” (Senarist-Yönetmen)
    “Avunmak” (Senarist-Yönetmen)

    ÖDÜLLERİ

    “Karanlık Bir Gün” kısa film senaryosu üçüncülük ödülü
    “Çöpler Cennete Gider mi?” Orhan Murat Arıburnu Kısa Film Yarışması Birincilik Ödülü
    “Doğ Güneşim Doğ” Tobav Oyun Yazım Yarışması Övgüye Değer Oyun Ödülü
    “Benim Güzel Pabuçlarım” T. C. Kültür Bakanlığı Oyun Yazım Yarışması Büyük Ödülü
    “Çalıntı Düşler” adlı gençlik oyunu, Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Bilimsel Danışma Kurulu tarafından, gençlerin izlemesi için destek kararı alınmıştır. (Bu röportaj Mirror Dergisi’nin 47. sayısında yayınlanmıştır.)

    (20 Mayıs 2008)

    Gizem Ertürk

    Yitik (mi?) Belgeseller

    Bugün 25.05.2008. Cannes sonuçları biraz önce açıklandı, Nuri Bilge Ceylan “En İyi Yönetmen” ödülünü aldı, Üç Maymun filmi ile. Kutlarım. Şimdi sıra filmi görmeye geldi. Ama bu konuyu yazmayacağım. Aklıma takılan başka bir konu var.

    Sinemamız yıllarca film üretti, yüzlerce oyuncu, yönetmen geldi geçti, kimi uzun yıllar, kimi kısa süre, hatta bir tek filmlik çalışmalar yaptı. Film çabuk eskiyen bir üründür. Bu sinemanın çok hızlı değişen teknolojisi ile ilgili olduğu kadar, kültürel bir olgudur da. Filmler eskidikçe oyuncular onlardan ayrılır, zaman içinde ya kaybolurlar ya da starlaşırlar. Eski günlerde üretilen film sayısı giderek artarken, starlar filmlerinden başka, gazetelerde kaybolup giden haberleri veya dergi koleksiyonlarında raflarda tozlanan haber ve fotoğrafları ile başka bir alemde yaşarlar. Zaman değişiklikler getirirken, sinemanın video diye bir üvey kardeşi oldu, formatının farklılığı ve etkisiyle kısa süre popüler olmasından sonra miadını doldurdu. Sinema, normal formatı 35 mm. yanında daha dar boyutları ile de ustalarının elinde oluşturduğu ürünleri ile “sinema” olmanın yanında aynı zamanda bir belgeliktir aynı zamanda.

    Yeşilçam sinema tarihimizdeki devrini bitirdi ama, o günlerin starları ve starlarının destekleri, starları star yapan yönetmenlerinin içinde hâlâ çalışanlar, çalışmasalar da yaşamlarını sürdürenler var. Sinemanın yeni seyircileri bunları tanımayabilir. Bunlar için eski filmlerin televizyonlarda -ne kadar izleniyor bilemiyorum- biraz erken veya geç saatlerde gösterilmesi ne derece etken olur, bu kesin cevabı olmayan bir soru. Hele biraz erken dönemde çalışmış olanların filmlerinin bu şansı da olmayınca, hiç ümit kalmamaktadır. Geçenlerde sinemamızın ilk jönlerinde Bülent Ufuk vefat etti. Bırakın yeni seyirci tarafından tanınmasını, magazin ağırlıklı basında haber bile olamadı.

    Bu tip unutuluşlara mani olacak bir yöntem, son yıllarda sinema alanında çalışan kimi kurum ve kişilerce çözüme kavuşturulmuş gibi. Nasıl mı? Eski günlerimizin kimi sinema emekçileri adına hazırlanmış belgeseller yapılmaya başladı. Sinemamızın kimi oyuncuları –bunların star olması gerekmez, (ne anlama geldiğini hâlâ bilemiyorum ama) karakter oyuncuları, hatta oyuncu dışındaki branşlardanda olabilir– üzerine, tekrar edelim, kurum veya kişilerce filmler (belgeseller) yapılıyor. Bunlar bazı kurumlardan finans sağlanarak yapılabiliyor, bu finans sağlanmış olmasına rağmen zaman zaman tamamlanamadığı da oluyor. Filmlerin bitirilenleri, tamamlananları var, fakat bunların sinemalarda gösterilme olanağı –nedendir bilinmez– mümkün değil. Ancak bir kısım festivallerde gösterim olanağı bulsa da çoğu bu olanağı da bulamıyor. Bittikten sonra –eğer bir kurumca yaptırıldıysalar– teslim edildikleri kurumlarda durup duruyorlar! Halbuki bunların sinemalarda -filmlerden önce– veya televizyonlarda -izlenebilir saatlerde- gösterilmesi gerekmez mi, diye düşünüyorum. Bir çok filmin çekim sürecini, hatta bitirildiğini, bir çok projenin çeşitli kurumlardan finans sağladığını, daha çok projeler için ise kurumlardan onay veya finansman beklendiğini ben biliyorum. Bırakın hepsini, bitirilebilenler nerelerdeler?

    (25 Mayıs 2008)

    Orhan Ünser