Kategori arşivi: Yazılar

29 Ağustos 2008 Haftası

“9,90 YTL”, tükettikçe mutsuzlaşan bireylerle acımasızca ‘oynayan’ reklâm sektöründen bir mutsuz adamın öyküsünden hareketle, dünyayı iliklerine kadar emen ve ‘Kâr – Para Tanrısı’na taparak semizleyen açgözlü şirketler düzenini keskince eleştiriyor; bunu çağdaş sinemanın tüm anlatım olanaklarını sonuna dek kullanarak gerçekleştiriyor. Tükenişe dair son uyarılardan biri ve sinema da böyle bir şey işte: Zeki, eğlenceli ve muhalif!

“Akıllı Ol”, Bond tadında aksiyonu delice komiklikler içinde izlemek isterseniz diye… Sadece ama sadece, stresinizi bir süreliğine emanete verebilmeniz için!

“Kayıp Yüzük”, aslında hep tek bir yüreğe ait olma ve son bir dileğin yaklaşık yarım asır sonra yerine getirilmesi ekseninde, sabır, fedakârlık, dostluk sınavlarının başarıyla verilmesinin, tam bir senaryo matematiği ile saat gibi işleyen hikâyesi: Abartısız bir hüzne sahip bu usta işi film, çok farklı kuşaklardan gelen, farklı yöntemlerin oyuncularını bir araya getirdiği için de dikkat çekici.

(28 Ağustos 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Fatih Hacıosmanoğlu Röportajı, Yedinci Gemi’de!

Türk Sineması’nda son dönemlerde artış gösteren deneysel ve düşük bütçeli filmlerden biri olan Taş Yastık’la ilk uzun metrajına imza atan Fatih Hacıosmanoğlu, Yedinci Gemi’nin sorularını yanıtladı. Hacıosmanoğlu filmin çıkış sürecini anlattıktan sonra, filmdeki yoğun simgesellikle ilgili ipuçları da verdi.

Söyleşi

Yedinci Gemi: Öncelikle sizin için çok kişisel olan bu çalışmanın ortaya çıkış hikâyesi nedir? Projeye nasıl başladınız ve böyle bir film çekme projesini tetikleyen etken neydi?

Fatih Hacıosmanoğlu: Kişisel bir çalışma gibi görünüyor olsa da aslında yaşadığımız dünyada olan bitenin mikro boyuta indirgenmiş hali. Sanırım senaristi ben olduğum ve ana karakterlerden birini ben oynadığım için bu şekilde algılanıyor.

Proje Chicago’daki üniversite yıllarımda kafamda şekillenmeye başladı. Tiyatro eğitimi ile başladım ve daha sonra sinema eğitimi ile birleşince yavaş yavaş ivme kazandı. Son yıllarda ressam arkadaşlarımla geçirdiğim günler, ayrıca doğup büyüdüğüm yer olan Üsküdar’ın İmrahor ve Salacak semtleri ve çocukluk arkadaşlarım ve benim için onlar kadar canlı olan Boğaz’ın kendisi projeyi harekete geçiren ana etkenlerdi sanırım.

7G: Taş Yastık’ı bir anlamda sizin anılarınıza yaptığınız psikanalitik bir yolculuk hikâyesi olarak da tanımlayabilir miyiz?

F. H.: Evet, kısmen öyle olduğu söylenebilir ama aslında kolektif bilincin anılarına psikanalitik bir yolculuk demek sanırım daha doğru olur.

7G: Filmde simgesel bir dille birlikte pek çok da gönderme var. Bunlardan en önemlisi Hamlet olsa gerek. Ama Hamlet filmde, Şekspiryen yorumunun haricinde Homeros’un Odessa’sındaki Ithaka’ya benzer bir metafor olarak sunuluyor gibi. Hem yolculuğa başlamanın bir tetikleyicisi hem de yolculuğun sonundaki varlığıyla, yolculuğun bitiş noktası…

F. H.: Evet bir paralellik var, her ne kadar bilinçli olmasa da. Eğer derinlere dalmaya kalkarsanız bir yerlerde Homeros ile hemşeri olduğunuzu size hatırlatan bir çok güzellikle yeniden tanışma fırsatı buluyorsunuz. Sevgili Shakespeare’in Hamlet’i de içinde anlam çıkarmaya çalıştığımız insanlık serüveninde bize ışık tutan ender karakterlerden olduğu için, her ne kadar ondan arınmaya çalışıp özgün bir anlatı tasarlamış olsam da, o yine geldi ve öykümde kendi yerini aldı.

7G: Filmin anlatım yapısını oluşturan bir diğer önemli referans kaynağı da Edgar Allen Poe. Özellikle Poe’un “Rüya İçinde Rüya” şiiri kanımca Taş Yastık’ı en iyi özetleyen dizeleri de içinde barındırıyor. (Hayalde, ya da hiçbirinde / Peki kaybımdan eksilen ne? / Rüya içinde bir rüyadır. / Hep gördüğümüz, göründüğümüz.) Poe’nun filmin anlatım yapısındaki ağırlığı için ne diyebilirsiniz?

F. H.: Poe’nun rolü oldukça büyük. Özellikle “Eldorado” şiiri bana kılavuzluk etti diyebilirim. Ayrıca rüya içinde rüya da da birbirimize çok benziyoruz.

7G: Taş Yastık gerçekle düşün sentezinin yanında, büyümenin engellenemez bir şekilde insanlar üzerindeki baskısının ve anılara kaçışın da bir anlatımı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

F. H.: Her insan, tıpkı bir ağaç gibi köklerinden beslenir, yani anılarından. Ama bizim bir türlü anlamak istemediğimiz şey hayatın hep şimdide tezahür ettiğidir. Biz kararlarımızı alırken ya geçmiş yada gelecek belirler atacağımız adımı.

Söyleşinin devamına Yedinci Gemi’den ulaşabilirsiniz…

Bu röportaj Yedinci Gemi sitesi adına, Barış Saydam tarafından yapılmıştır. sadibey.com’a yayınlanması için Barış Saydam tarafından gönderilmiştir.

(21 Ağustos 2008)

Barış Saydam

http://www.yedincigemi.com

22 Ağustos 2008 Haftası

“Aynalar”, dördüncü bir boyuta açılan kapı olarak tarih boyunca efsanelere konu olmuş bu ‘sırlı ve cilalı’ camları korku unsuru olarak kullanan, görsel kaliteyi üst düzeyde sunan ve en az iki sahnesi ‘kapalı mekân korkuları’ antolojisine rahatlıkla girebilecek düzeyde olan bir hınzır film: Isaac Albeniz’in, piyano için bestelediği ama gitar sürümü ünlenen, zor ve ‘yankılı’ konçertosu “Asturias” temaya bu kadar mı iyi uyar / uyarlanır; enfes olmuş!

“Ca$h”, sevimli – üçkâğıtçı – çekici – hırsız – yakışıklı/güzel – dolandırıcı bir grup erkek ile kadının yeni numaralarında, birbirinden gösterişli, hoş, iç açıcı mekânlarda dolaştırırken izleyeni, sürprizini sona saklıyor: Tabii seleflerinin izini takip etse de, satranç oyunu gibi ‘soygun filmleri’ pek kolay yazılıp çekilemediğinden ortalamanın üzerine çıkamamış.

“Kediler Şehri”, türlerin eşitlik içinde yaşaması gerektiğine dair mesajını, hayli zor takip edilen, yer yer sert ve çocuklar için sakıncalı sayılabilecek bazı unsurlar içeren bir öyküleme ile veriyor: Macaristan, kuşku yok ki, canlandırma sinemasının (kukla özellikle) öncüsü ülkelerden biri ve buradan gelen çizgi filmin farklılığı da ‘herkes için’ olması.

“Ruhuma Asla”, tamamen ‘yalnız’ ve ‘çıplak’ kalmasına rağmen yaşama tekrar tekrar tutunabilen gencecik kızın hikâyesi üzerinden, değişimin sancılarını hala yansıyan bir toplum ve ülkeye acı bir gülümsemeyle bakış: 1928 doğumlu yönetmenin Orta Avrupa’nın yirminci yüzyıldaki muazzam tarih serüveninden süzülüp gelen olgunluğunun oldukça dinamik bir anlatımla birleştiğini söylemek gerek.

“Üç Hanedan: Ejderin Dirilişi”, yaklaşık 4000 yıllık Çin tarihinin en karanlık dönemlerinden birine ve parçalanıp bütünleşmelerle geçen döngüsüne işaret ederken asla bir tarih dersi vermiyor, ana kahramanının ‘iç gözlem ve hesaplaşması’ yoluyla savaşların sonucundaki ‘hiçlik’ duygusunu, seyredenin yüreğine yerleştiriyor. Bu film, yüksek estetik stili ve şu sözü ile hep anımsanacak: “Savaşlar zalimdir ancak askerler masumdur!”

(19 Ağustos 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Ruhuma Asla

Yaşlı kurtların fırınlarından çıkmış filmleri izlemek çok keyifli. Artık taşa dönmüş filmlerini bile taparak izliyoruz ve ilk günkü sıcaklıklarındaymış gibi tat alabiliyoruz. Sinemanın ustalarının, yılların deneyimleriyle çektikleri yeni filmleri de tam bir şölen havasında geçiyor. 80’ine dayanmış Peter Bacso’nun son filmi -orijinal adıyla Majdnem Szüz– şölen tadındaki filmlerden biri…

Güzel bir müzik eşliğinde, ritmik bir şekilde akan paralar… Ve biraz sonra o paralarla buluşacak, ağzının suları akmış ve gözleri paraları izlemekten şaşı olmuş küçük Boroka ile tanışıyoruz. Sanırım Bacso, ülkesini hızla saran Kapitalist düzene bir gönderme yaparak hikâyesine başlamayı yeğlemişti.

Annesi tarafından bebekken terk edilen Boroka, reşit olduğu gün, devletin kendisine yeni bir hayat kurması için verilen paranın suyunu çektirmekle meşgûl. Birkaç günlüğüne de olsa erkek arkadaşı ile birlikte kuş tüyü yataklarda uyumak, birilerinin ona hizmet etmesinin tadına varmak istiyor. Kendi deyimiyle insan muamelesi görmek için böyle bir tercih yapıyor. Yani içinde bulunduğu sistem ona insan muamelesi görmek için lüks bir suitte gitmeye zorluyor.

Henüz 18’inde olmanın bütün zaaflarını taşıyor Boroka. Toy, saf, aşık, diri, güzel, masum, yalnız… Gittiği her yerde de bakışları üstüne çekiyor. Yaşlı ve zengin para babalarının rüyalarını süslüyor. Çok geçmeden durumun farkına varan, kurnaz sevgilisi Janos, paralar suyunu çekmeye başlayınca Boroka’yı o adamlardan biriyle para karşılığı yatmaya zorluyor. Üstelik kılıfını da öyle güzel hazırlıyor ki… “Bedenin orada olacak hayatım, ruhun benimle…” sözleriyle bir güzel paketleyip satıyor Boroka’yı. Oysa ruhunun da ne kadar yara alacağını hiç hesaba katmıyor. Zaten umurunda da değil. Boroka’yı kaldığı yurttan evine taşınmasına sağlayan Janos eve her gece başka bir erkekle geliyor ve Boroka’yı acımasızca satmaya devam ediyor. Zavallı Boroka gençliğinin ve aşkın verdiği zaafla çaresiz göz yumuyor olanlara. Ancak en büyük darbe Janos’un bir motosiklet uğruna, Boroka’yı bir kadın tüccarı Ronolda’ya satmasıyla iniyor. O andan sonra film daha da trajik bir boyuta doğru ilerliyor.

Ronolda onu yol kenarında jartiyerler, topuklu ayakkabılar eşliğinde küçük bir fahişeye dönüştürüyor. Boroka’nın para karşılığı, otoban kenarından birlikte olanlara bir de Türk tırı katılıyor. Tırı sağa çekmiş, altın kolyeli, kafaları oldukça iyi, bir grup Türk ile karşılaşıyoruz. Üstelik bir de yolun kenarında -sanırım- kuzu çeviriyorlar. Ve tıpkı ilk insanlar gibiler… Yani bu niye böyle bir tipleme bir anlam veremedim. Bilmiyorum belki de vermeliyiz. Çünkü filmdeki o detay beni oldukça utandırdı ve üzdü. Sanırım bize uzak bir tablo da değildi… Bir an Boroka’nın sonunun barış gelini Pippa Bacca’ya benzeyeceğini ve filmin oracıkta biteceğini düşünerek dehşete kapıldım.

Tüm bu olanlardan sonra, film çok daha trajik boyutlara doğru ilerleyecekmiş gibi görünürken Boroka’nın Morics adlı bir gençle tanışmasıyla film oldukça keskin bir viraj alıyor. Bambaşka bir yöne doğru ilerliyor.

Ülkesini hızla saran kapitalist sisteme göndermeler yapan, kadın ticaretine işaret ederken, kadın bedenin sadece cinsel bir obje olarak görülmesine feminist bir duyarlıklıkla yaklaşan, seks işçilerinin de devlet tarafından korunması gerektiğini gündeme getiren çok yönlü bir film Ruhuma Asla. Pastel renkleri, müzikleri harika bir uyum içinde. Júlia Ubrankovis’in harika performansı da göz ardı edilmemeli. Oldukça zor bir rolün altından başarıyla kalmış.

(13 Ağustos 2008)

Gizem Ertürk

15 Ağustos 2008 Haftası

“Annemin Yeni Sevgilisi”, ‘tamamen eğlendirmeye yönelik çekilmiş hoş güldürü’ gibi düz bir tanımdan fazlasını hak etmiyor.

“Star Wars: Klon Savaşları”, serinin tüm fanatiklerine özel, ikinci ile üçüncü bölümler arasında yeni bir cephe açan ve entrika çözülene kadar da hiç durmadan akan bir serüven – aksiyon: Animasyon olarak ise, Uzakdoğu’daki sanatçıların devreye sokulduğu, biraz ‘ucuzcu’ bir yapıya sahip.

“Zohan’a Bulaşma”, saçma / uçuk kaçık / çılgın film türünün en iyilerinden… Politik olarak söyledikleri, ciddi bir filmin işaret ettikleri denli dikkat çekici… Sinema sanatının (genel anlamda sanatın) nasıl sınırsız bir hoşgörü ve özgürlük ikliminde var olması gerektiğine dair de önemli bir örnek. Asla kaçırmayınız!

(13 Ağustos 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

………………………… (Bu Yazının Adı Yok)

Günler geçiyor, bir yılın daha sonuna yaklaşıyoruz, yeni yılın ilk günlerinde bitirdiğimiz yılın olayları yazılırken, önemli olaylar sayılanacak, yitirdiklerimiz anılacak. Yitirdiklerimiz… Müzik ve televizyon dünyasından, sinemaya da bulaşmış Osman Yağmurdereli siyasi kişiliği nedeni ile de kalabalıklarca uğurlandı. Gazete sütunları arasında kaybolmuş bir haberde, aslında tiyatrocu ama sinemada da birkaç filmde oynamış, başrollere hiç çıkmamış Sevim Çalışgir de geçtiğimiz günlerde yitirdiklerimizden, duyulmadan, duyulsa da -çoğunlukça- kim olduğu bilinmeden, yakın çevresince anılarak aramızdan ayrıldı.

Sonraki günlerde bir sabah televizyonda bir zamanların Peri-Han’ının da ayrılış haberini izledim. Kimsesiz, yoksulluk ve yoksunluk içinde… Eski bir sinema oyuncusu idi, ilk filmi Peçeli Efe’de (Faruk Kenç) başrol oynamıştı, daha sonraki rollerinde -daha çok- olumsuz kadın tiplerinde seyrettik O’nu… Yeşilçam 30 yıla yaklaşan bir süreçte, kitleleri sinemalara doldurdu, başlangıç günlerinde 50’lerde dolaşan film sayısı gün geldi 300’lere ulaştı. Yıldızlar, karakter oyuncuları -ne demekse- figüranlar yetiştirdi, kimi uzun süreli, kimi kısa süreli, tek filmlileri bile var.

Başlangıcından sonra geçen zaman içinde ülkeler, kendi sinemalarını oluşturdu. Bunlar içinde sınırları dışına rahatça çıkan -tüm dünyayı pazarı olarak gören- Hollywood ve oyunu daha küçük oynayan bazı ülke sinemaları kendi düzenlerini kurdular. Sinematek’in yayınladığı “Yeni Sinema” Dergisi’nin 1. (veya 2.) sayısında yıllardır film çeken Polonya’da -başlangıçtan beri- 200. filmin çekildiği ve bunun kutlandığı yazıyordu, o yıl (1965) ise Yeşilçam 215 film çekiyordu. 43 yıl sonra film sayılarımız hayli gerilerde kaldı, Yeşilçam bitti, hiçbir zaman sermayesi olmayan / oluşmayan Yeşilçam “krallığının” çilekeş emekçilerinin çoğu sessiz sedasız aramızdan ayrılıyor. Bazıları hâlâ ayakta, çalışanlar bile var. Bu güne kadar 7000’e yakın -belki de fazla- film üretmiş sinemamızda bu “krallığın” çalışanlarının, artık çalışmadıkları günlerde -ve ilerlemiş yaşlarında- ki “sosyal güvenceleri” yeterince sağlanmış mıdır? Mevcut kuruluşların çalışmaları yeterli midir? Bu gün için dahi, çalışıldığı günlerde de -yukarıdakiler hariç- yeterince ekonomik güce kavuşamamış, o eski-lerden yardıma / bakıma muhtaç kaç kişi vardır ki öldüklerinde -o da duyulursa- anılırlar, yahut cenazelerini belediyeler kaldırır.

Peri-Han’ın sessiz sedasız ayrılışını görsel basından öğrendikten sonra, ağırlık olarak müzik dünyamızın bir duayeninin de haberi geldi. Ahmet Sezgin de tedavisini gördüğü kolon kanserine yenik düştü. Sezgin de popülerliğinin tırmandığı günlerde bir çok meslektaşını perdeye taşınması gibi sinemanın misafiri olmuş ve Türker İnanoğlu’nun Mirasyedi (1965) filminde Filiz Akın ile oynamış, oyunculuğu da denemişti. Müzik dünyamızın bu ünlü ismi arkasında da bir Yeşilçam anısı da bırakmıştı.

Haber: Bu Defa Kitap (Özellikle “Sinema”) Café

Epey zaman oldu, (sırf) “sinema” kitapları yayınlayan ES Yayınları, yeni bir atılımda bulunuyor. Evrensel Sanat Kitap Café açıldı. Yayınevinin bulunduğu, Kadıköy, Osmancık Sokak, No: 7’de bulunan, trafiğe kapalı sokağa da taşan kitap café, şimdilik ağırlıklı olarak sinema kitaplarına öncelik veriyor. Bu yelpaze genişleyecek, ayrıca okurların da katılabileceği sohbetler de önümüzdeki sezonda gündeme alınacak.

(11 Ağustos 2008)

Orhan Ünser

08 Ağustos 2008 Haftası

“Bonneville”, biricik aşkınızı kaybetseniz de mutlu olmaya devam edebilmenizin sırrına ereceğiniz, salt nefes alıp vermenin ötesinde hayatı damıtanlar için keyifli bir yolculuk: Şu sıralar, bu filmdeki üç kadın oyuncu dışında hiçbir şey bana bu denli keyif veremez.

“Ölüm Kapanı”, standart dışı olanların -otistik bir kızın örneğin-, nasıl farklı bir paralel dünya ve ‘karanlık’la ilişkide olabileceğine dair öyküsü ile psikiyatrinin ilgi alanına, keskin stili ile de modern korkuların estetiğine sahip: Müzisyen Lordi abartmamış, gerektiği kadar ve şekilde yer almış.

“Resimdeki Hayalet”, mağdur (zaten mağdur olmayan hayalet çok azdır) bir hayaletin öyküsü olarak tam ama tam dozunda korkutuyor ve sağlam stili sayesinde sıkıcı olmaktan kurtuluyor: İnsan ruhunun kötülüğü karşısında da -tuhaftır- şaşırmamızı sağlıyor.

“Uyurgezer” halinizden ve bir gün gelip yaşamınız boyu sizi takip etmiş geçmiş zaman gölgelerinden kurtulup hesaplaşmaya kalkışırsanız, dikkat edin, hoyratlık en yakın dostunuz (!) olabilir: Oradan oraya savrulmuş hayatların özgürleşmesi üzerine bir öykü olan film, hiç beklemediğiniz gelişmelerle şaşırtıyor, üzüyor, tedirginlik veriyor ama gerçeklikten ayrılmıyor.

“Ziyaretçiler”, şiddetin illa da anlamlı bir nedene ihtiyacı olmadığını bir defa daha örneklerken, gerçek bir gerilim yaratmasını biliyor: O kadar ki, gerilirken tırnaklarınızı koltuğa geçirebilirsiniz!

(07 Ağustos 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Film Yönetmenliği Kampı

Geleceğin Yıldızları’nın düzenlediği film yönetmenliği kampından bu hafta döndüm. Bu 15 günlük kamp süresince oldukça eğlendim, bir o kadar da öğrendim ve tecrübe kazandım. İleride sinemayı meslek olarak düşündüğüm için benim için iyi bir deneyim oldu.

Geleceğin Yıldızları her yaz 13 – 16 yaş arasındaki gençlere Uludağ’da 15 gün bu kampı sunuyor, bu süre içerisinde 1 gün film eğitimi veriliyor, ikinci gün gruplar kuruluyor, senaryolar yazılıyor ve her grup kendi filmini koçların yardımıyla çekmeye başlıyor. Kampın bir güzel yanı ise koçlarımızın genç ve her an bizlerle birlikte olmaları hatta filmlerimizde rol bile almalarıydı. Bu durum bizim ortamı daha çok sevmemizi sağladı ve bu kamp boyunca film çekmenin o kadar da kolay bir şey olmadığını anladım. Uzun metrajlı filmler de kimbilir ne zorluklarla çekiliyordur. Artık film izlerken eskisinden daha objektif bakıyorum ve filmlerde çalışan insanların emeklerini de göz ardı etmiyorum.

Yaptığımız filmler bittikten sonra ise bir gala gecesi düzenlendi. Öyle bir ortam vardı ki kendimizi Oscar törenine gider gibi hissettik. Yere kırmızı halı serilmişti, herkes en şık kıyafetlerini giymişti ve salona girerken Geleceğin Yıldızları’nın diğer aktivitelerine giden kampçılar tarafından coşkuyla karşılandık. Geleceğin Yıldızları’nın aynı zamanda İngilizce, Fiziksel Gelişim ve Uluslararası İlişkiler kampları da var.

Gala gecesinde 4 grup olarak yarışıldı ve diğer aktivitelere giden kampçılar filmlerimizi oyladı. Yarışmayı kazanamadık, birinci ise Geçmişe Dair adlı psikolojik bir filmdi ama En İyi Görüntü ödülünü de bizim grup aldı. Bu kampın esas amacı ödül almak değil, takım çalışmasını öğretmekti, bunu da başardığına inanıyorum.

Sadece film çekmekle yetinmedik, Bursa gezisi yaptık, sinemaya gittik, İskender Kebap yedik, bowling oynadık, ayrıca akşamları da kampçılar için disko düzenlendi. Kampımızın baş koçu olan Olgu Baran Kubilay son kısa metrajlı filmi olan Hayal’de türban konusunu bir solcunun gözünden anlatmıştı. Kültür Bakanlığı’nın katkılarıyla çekilen Hayal başarılı bir kısa filmdi, umarım ileride bizler de böyle işler yapabiliriz.

Bu arada şu sıcak günlerde güzel bir Uludağ havası da iyi geldi, orada kazakla geziyordum İstanbul’a vardığımda da bunaltıcı bir havayla karşılaşmak beni üzdü. Akşamüstünden önce dışarı çıkamıyorum, yine soğuk sinema salonlarına başlayacağım gibi görünüyor.

13 – 16 yaşlarında sinemaya meraklı arkadaşlarım gelecek yaz bu kampı kaçırmasın derim.

(03 Ağustos 2008)

Emir Batuş

Suna Bulaner’den Başlarsak

Can Yoldaşı (1952 / Talat Artemel) filminin oyuncularını sayarken Agâh Özgüç, Suna Pekuysal’ın da adını veriyor, doğru ama, afişlerde Pekuysal’ın adı Suna Bulaner diye geçmektedir. (Her ne kadar son günlerde Pekuysal ile ilgili haberlerde gerçek soyadının ‘Belener’ olduğu belirtiliyorsa da, Suna, sinemada oynadığı ilk filmde annesinin soyadını kullanır “:Bulaner”. Annesi “Hadiye Bulaner” de babası ile birlikte -o zamanlar- Şehir Tiyatrosu “figürasyon” oyuncu kadrosundadır.)

Tiyatro eğitimi alacak olan Suna Pekuysal, tiyatronun yanında sinemada da oyunculuk yapacaktır. Yeşilçam döneminde “afişlerde adları küçük harflerle yazılı” olan sinemamızın “gerçek” omuzlayıcıları arasında yerini alır Pekuysal. Filmin starının arkadaşı olur, mahallenin delişmen kızı olur. Otobüs Yolcuları’nda her sabah bindikleri belediye otobüsünde çantasından defteri çıkarır gibi rahatlıkla bir kurukafa çıkarır -Tıp Fakültesi’nde öğrencidir- yanındaki yolcuyu -her halde her günkü yolculardan değildir- yerinden sıçratır. 1964’de -yine- Sadık Şendil’in senaryosundan Yılmaz Atadeniz’in çektiği Yedi Kocalı Hürmüz’de başrol oynar. (Bildiğim tek başrolü, başka varsa benim eksiğim. Ne yazık bu filmi göremedim. Şendil’in tiyatroda da oynanan, oyununu da yazdığı bu konu, sonraki yıllarda Şoray’ın oynadığı Atıf Yılmaz versiyonunu da yazacaktır. Tiyatroda Ayfer Feray, Ayten Gökçer’in, sinemada Şoray’ın oynadığı Hürmüz, Şendil’in oyun / senaryosu tarihsel bir dönemde geçen bir komedidir; Pekuysal’ın oynadığı Yedi Kocalı Hürmüz’de bu tarihsel dönemde mi geçiyor, filmi göremediğim için bilemiyorum ama merak ediyorum.)

Pekuysal, bir çok rolün altından rahatlıkla kalktı, sinemada (Yeşilçam’da) kendisine biçilen roller -zamanla değişse de- belirli kalıplar içinde idi. Her seferinde -yeniden- seyredilmesini kâbul ettirdiği roller… Şehir Tiyatroları kadrosunda -dile kolay- 54 yıl, bir oyuncu için bundan büyük ödül olur mu? Rahatsızlığı nedeni ile vücudunun aldığı eğimi, rolünü ulaştırdığı düzey ile gözlerden uzaklaştırabiliyordu. Lüküs Hayat’ın uzun yaşamında katkısı olduğu kaçınılmaz. Operetin sıradan şarkılardan biri olan “Berelim” şarkısını -benim seyrettiğim birkaç gösteride- Sezai Alptekin ve Zihni Göktay ile birlikte “en az” “üç” kez söylemeleri, hele bir defasında -diğerleri ile birlikte- soluk soluğa kalmış Sezai Alptekin’in “yorulduk, izin verin biraz dinlenelim” demesi, şarkı kadar ilginçti. Lüküs Hayat ilk gösterisinde Halide Pişkin’in oynadığı rolü oynarken Pekuysal, rolün dışına çıkarak, diğer oyunlar (ve filmlerle) Pişkin’in günümüzdeki temsilcisi (ama kendisi) olduğunu da her ikisini seyretme mutluluğuna erenler teslim edeceklerdir. Pekuysal’ın -şimdilik- “kadınlar için pek kolay bir tarz olmayan: komedi”de, birçok başarılı (ve yetenekli) meslektaşı arasında bir ardılı yoktur. Adını sayabileceğimiz birkaç komedyen kadın’dan, hepsi için herkesin hemfikir olması her zaman mümkün olmayabilir.

Zihni Göktay’ın “O’ndan çok şey öğrendim” demesi, uzun süre karşılıklı oynamalarının bir eğitime dönüşmesi -bu kendiliğindendir- eğitime katılan başkalarının olmasına da yardım edecektir.

Yukarıda da değindiğimiz vücudunun rahatsızlığı, sinemadan son yıllarda uzak kalmasına neden olmuştur demek kolay gibi görünse de yeterli değildir. Pekuysal –sinemada- Yeşilçam’ın bir biçim biçtiği oyuncu idi, bitmesi ile bu biçilmiş kaftanlar artık gardıroba kaldırıldı. Ama bu unutuldukları anlamına gelmez, Ömer Vargı’nın İnşaat filminde “pencerede oturan kadın” olarak, aklıma geliyor, film 2003 yapımı, 2008 yılındayız, beş yıl geçmiş, kendini -bu ufacık rolle bile- hatırlayabiliyoruz, az şey mi? Oyunlardaki rollerini bilmem ama, ekranlarda oynayan filmleri oldukça, hiç değilse zamanında seyretmiş olanları -yeniden- heyecanlandıracak, (belki yeni görenleri de şaşırtacak.)

*****

Fess Barker Wanted

İkinci, üçüncü sınıf serüven filmlerinin oyuncusu Fess Barker’ın oynadığı bir filmdi, adı -yanılabilirim- Nehir Korsanları olabilir, kahramanımız bir meyhanede biri ile “nişancılık” konusunda iddiaya girer, bir kişinin başındaki bardağa ateş edilecektir. Bahsin diğer tarafı ateş eder ve hedefi vurur, sıra kendisine gelen kahramanımız (!) meyhanenin içinde bir tur atar ve bazı şeyleri, bir tavayı, bir gaz lâmbasının aynasını -şimdi anımsayamadığın 2, 3 şeyi daha- düzeltir ve namlusu arka tarafa gelecek şekilde tüfeğini omzuna koyar ve eline aldığı aynadan nişan alarak ateş eder. Misket şeklindeki mermi, tavaya, lâmba aynasına ve diğer şeylere çarpıp sektikten sonra arkadaşının başındaki bardağı vurur. Çok gülmüştüm. Film de benzeri eğlenceli olaylarla ilerleyen bir komedi / serüven filmi idi.

Fess Barker’in benzer bir iki filmini daha görmüştüm. Şimdi Wanted’ı seyrettim. Finalde sıradan bir kişi iken, babasını öldürmek için üretilen kahramanımız çevresinde bir halka oluşturan hepsi profesyonel nişancılar, dramatik söylevden sonra kadın vurucunun dairesel bir yol izleyen kurşunu ile sıra ile ölürler ve en sonunda ateş eden kişi de. Hiçbir kurşun düz bir yol izlemez ama filmde, finalde gösterildiği -ve daha önce sözü edildiği ve gösterildiği gibi- bir yol da izlemez ve -filmdeki gibi- en az beş, altı insan başına girip çıkarak bu yolu izlerse… Bu kez, Fess Barker’in filmindeki kadar gülemedim.

Son dönemlerde sinema, gelişen teknolojisi ile seyri güzel ama hızlı temposu nedeni ile -saçmalığı- gözden kaçan gösterilerine “yeni” boyutlar katmaya devam ediyor.

Teknolojik bir gösteri değildi ama, Butch Cassidy and the Sundence Kid filminde bir tren sahnesinde, soyguna uğrayan trenden şerif ve arkadaşları hazırlanmış oldukları vagondan dolu dizgin çıkarak “Buch Cassidy ve Sundance Kid’in” peşine düşerler. Bu filmin çekilişi sırasında hazırlanmış The Making of Buch Cassidy and Sundence Kid filminde, bu sahnenin çekilişi gösterilir. Kapalı bir vagondan peşi peşine 7 – 8 kişinin doludizgin çıkmaları mümkün değildir. Ama çekim sırasında, çekilen filmin kamerası, asıl filmin kamerasının görmediği bir noktadan, vagonun çıkış kapısının karşısındaki ikinci kapının dışına konan bir rampayı ve -vagon- dışında bekleyen atlıları gösterir. Soyguncuların peşine düşülmesi için öndeki kapı açılınca, vagon dışındaki atlılar peşi peşine “doludizgin” vagona girerek -filmin kamerasının gördüğü açıdan- “doludizgin” dışarı çıkarlar… Hep bilinen şeyleri “yeniden” şunun için yazdım. Ben geçen yüzyılın ilk yarısından kalma bir sinema meraklısıyım, film (sinema) eninde sonunda film’dir. Gözümüzün “bir” kusuruna dayanan, bir teknik gösteriden geliştirilen bir sanat. Ama gelişmesinin bir aşamasında ulaştığı Fess Barker’in filmindeki esprili “atış numarası”nın, bugün Wanted’da eriştiği (gösterdiği) numaralar -teknolojik üstünlüğüne rağmen- daha keyifli değil. Karşılaştırdığım her iki film de, esprili serüven filmleri, eğlencelik şeyler, seyircisi çok filmler ama benim tarzlarım değil…

(01 Ağustos 2008)

Orhan Ünser

Bombalar Altında

Her şeyden önce kaygılı bir film Bombalar Altında. Dünyada olup bitenlere karşı kaygı duyan, rahatsızlığını dile getiren, dertli – tasalı, duyarlı bir film. Ne anlatmak istediğini çok iyi bilen, kendinden emin… Bir taraftan siyasi sinema yapma misyonunu üstlenirken, diğer taraftandan da sanatsal anlayıştan taviz vermiyor.

Sundance Film Festivali Özel Seçkisi olarak dikkatleri üzerine toplayan film, bugün itabiriyle ülkemizde de viyona giriyor. Mumya: Ejder İmparatoru’nun Mezarı filmi ile aynı gün vizyona girecek olan film, ne kadar ilgi görür, hatta görür mü, ne yazık ki şüpheliyim. Hatta Bombalar Altında vizyona girdiğinde Kara Şövalye fırtınası biraz dinse de rüzgârı hafiften esmeye devam edecektir. En azından filmin lâyığını bulmasını ve mümkün olduğunca fazla kişiye ulaşmasını temenni ediyorum. Çünkü gerçekten buna değer Bombalar Altında.

Film gerçek bir olayı, “12 Temmuz – 14 Ağustos 2006” yılında yaşanan İsrail – Lübnan çatışmasını mercek altına alıyor. İsrailli askerlerin, Hizbullah tarafından rehin alınması ve bir kısmının öldürülmesi sonucu patlak veren savaşın yıkımları tüm gerçekliğiyle perdeden yansıtılıyor. Daha doğrusu İsrail’in, Lübnan’a yerleşen Hizbullah örgütüne bombalar yağdırmasını.

Filmin hikâyesine gelince; aslında Lüblanlı olan ama kocasının işi sebebiyle Dubai’ye yerleşmiş Zeina adında genç bir kadınla tanışıyoruz. Kocasıyla boşanma arifesinde olan bu kadın, sorunlarını oğlu Karim’a yansıtmamak amacıyla onu Lübnan’daki kız kardeşinin yanına, yani memleketi Kherbet’e göndermiş. Bu sırada patlak veren savaş yüzünden apar topar Lübnan’a gitmeye çalışıyor genç kadın. Çünkü oğlu “Bombaların Altında”. Uzun yıllardır ülkesine gelmemesi sebebiyle de kültüründen bir hayli uzaklaşmış. Buna da dikkat çekiyor film aynı zamanda. Zeina’nın görüntüsü “nereye geldiğinin pek de farkında değil” imajı çiziyor. Derin dekolteli mavi elbisenin içinde savaştan yakılıp yıkılmış bir ülkeye değil de bir partiye katılmak üzere gibi… Tabi ülkeye adım atar atmaz tüm gerçeklerle yüzleşiyor. Yüzleştiği gerçek, 33 gün boyunca aralıksız devam eden ve ardında 1189 sivil ölü bırakan savaşın kalıntıları…

Ablasının ölüm haberi ile yıkılan kadın, bu kez oğlunu aramaya başlıyor her yerde. Zeina’ya eşlik eden taksi şoförü Tony’nin arabası gözümüz oluyor… Tony şehri turladıkça, biz de etraftaki yıkıma ve vahşete tanık oluyoruz. Savaşın tozu dumanı arasında yeşeren bir de aşk var… Tony ile Zeina’nın itiraf etmeye çekindikleri aşkları. Ülkede savaş çıkmış. Binlerce ölü var. Kocasıyla boşanmak üzere olan, ablasını kaybetmiş ve oğlunu arayan bir kadın profili var karşımızda. Pervasızca aşkın kollarına atamıyorlar kendilerin elbette. Ama istiyorlar belli. Kim için, ne için olduğunu bilmedikleri bir savaş, umurlarında bile değil. Hiçbirimizin değil aslında…

Zeina, savaşın acımazsızlığına karşı sessiz kalmıyor, sorguluyor ve isyan ediyor. Aslında hepimizin söylemek istediklerini, haykırıyor: “Bu benim savaşım değil.”

Zeina’nın çığlığı tüm sivillerin ortak mesajı. Evet, savaşlar biz sivillere ait değil. Çünkü bizler sebebi ne olursa olsun, savaşlar ile ilgilenmiyoruz. Savaşların kutsallığıyla falan da ilgilenmiyoruz. Çünkü hiçbiri kaybedilen bir anneden, babadan, kardeşten ya da dosttan daha önemli değil. Hiçbir savaş yok olan bir hayattan daha önemli değil. Ne uğruna olursa olsun…

(01 Ağustos 2008)

Gizem Ertürk

01 Ağustos 2008 Haftası

“Bombalar Altında” kayıp çocuğunuzu ararken, hiçbir şeyin, ne mensup olduğunuz dinin, ne ülkünün, ülkenin, ne de tarafı olduğunuz davanın önemi vardır: Bu film savaşın nihai kurbanları olan masum sivillerin dramına ve bir de asıl tehlikeye, “ölen masumların artık şehit kabul edilerek kanıksandığı kayıtsızlığa” dikkat çekiyor; dünyanın gidişatına duyarlı az sayıdaki seyirci için sadece!

“Mumya: Ejder İmparatoru’nun Mezarı”, serinin -doğal olarak- en yeni teknolojileri en üst düzeyde kullanan bölümü ve birkaç saniye bile gözünüzü perdeden alamadığınız, tam anlamıyla “bomba gibi” bir film: Çin kültür ve sanatının dokusuna dair ayrıntılı görsellik dikkat çekici.

(31 Temmuz 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Perde’li Düşünceler / Yönetmenler ve İzlekler Işığında Sinema

“Sinemada teknoloji değiştikçe, Spielberg sinema tarihinden silinecek.”

“Yeşilçam Sokağı’nı, Türk filmlerindeki oyuncuların gerçek yaşamlarından ve oynadıkları filmlerden esinlenerek anlatacak bir film görmek isterdim.”

PERDE’Lİ DÜŞÜNCELER
Yönetmenler ve İzlekler Işığında Sinema

“Perde’li Düşünceler” kitabı geçtiğimiz ay Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı. Yazarı İsmail Ertürk edebiyat ve sinema yazıları da yazan bir ekonomist.

Sinemayla doğduğu yer olan Söke’de çocukluk yıllarında tanışır İsmail Ertürk. Daha o yıllarda Arthur Penn’in yönettiği ve Dustin Hoffman’ın oynadığı Küçük Dev Adam – Little Big Man’ı izlediğinde sinemaya eleştirel bir ilgi duyar. Liseyi okumak için geldiği İstanbul’da Yeşilçam ve Beyoğlu sinemaları onu büyüler. Fitaş Sineması’nda izlediği Pasolini’nin Salo filmi ve Liliana Cavani’nin Gece Bekçisi’ni izledikten sonra artık eğlence amaçlı film izleyemeyeceğini anlar ve eleştirel dürtüleri tam anlamıyla öne çıkar. Ertürk üniversiteyi okuduğu yıllarda günde üç film izlemeye başlar. Ama tam bir sinema düşkünü olması eğitim için yurtdışına çıkmasıyla gerçekleşir. O dönemini “Söke’den sonra İstanbul’da, Beyoğlu’nda sinemaya gitmek nasıl küçük bir çocuğun şekerci dükkânına düşmesi gibi geldiyse; her yerden sonra New York’ta olmak şeker fabrikasında yalnız kalmak gibiydi.” diyerek anlatmaktadır kitabında.

Kitap, yazarın 1986 – 2005 yılları arasında; Ve Sinema, Toplum Bilim, Sanat Dünyamız ve Aries dergilerinde yayımlanmış sinema yazılarından oluşuyor. İsmail Ertürk’ü daha iyi tanımanızı sağlamak için kendisiyle e-mail aracılığıyla röportaj yaptım. Keyifle okumanız dileğiyle…

Özgeçmişi

İsmail Ertürk, 1959 yılında Söke’de doğdu. İlkokul ve ortaokulu Söke’de bitirdikten sonra liseyi, İstanbul Robert Kolej’de okudu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nde lisans, New York Üniversitesi’nde de yüksek lisans öğrenimini gördü. Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde bir yarıyıl okudu, İngiltere Hull Üniversitesi Siyaset Bölümü’nde bir yıl araştırma görevlisi olarak çalıştı. 1987 yılından bu yana Manchester Üniversitesi’nde öğretim üyesi. Yüksek Lisans İşletme Fakültesi’nde -Manchester Business School- şirket finansmanı, bankacılık ve uluslararası finans konularında ders veriyor, araştırma yapıyor ve danışmanlık yapıyor. Çalıştığı şirketler arasında IBM, Toronto Dominion Bankası, Lloyds – TSB, Belçika UCB, Britanya Ticaret ve Sanayi Bakanlığı, Thales, Vodafone İspanya ve British Telecom gibi şirketler var. Avrupa dışında Güney Afrika ve Güney Doğu Asya’da da düzenli seminerler veriyor. 1999 ve 2003 yılları arasında Türkiye’de Bilgi Üniversitesi’nde MBA programlarını kurdu ve yönetti. Stockholm School of Economics’in Petersburg’daki programlarında ziyaretçi akademisyenlik yaptı. Türkiye’deki kültür ve ekonomi dergilerinde düzenli olarak yazıları çıkıyor.

Ekonomi okumayı siz mi istediniz?

Evet. Yalnız benim ekonomi okumam, toplumbilim, siyaset kuramı, felsefe ve edebiyat ile çerçevelendirilmiş bir akademik çalışmaydı. Ve öyle sürdü. Bundan yaklaşık on, on iki yıl önce Sombahar Dergisi’nde; Nazım Hikmet, Ece Ayhan, Ezra Pound ve Enis Batur’daki şiir ve edebiyat ilişkileri; George Bataille’daki ekonomi ve mistisizm ilişkisini konu alan bir denemem yayımlandı. Gelecek yıl Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkacak deneme kitabım içinde de yer alacak bu yazı. Üç yıl önce AB’deki hane halkının mali portföylerindeki ve tasarruf anlayışlarındaki değişimi konu alan İngilizce makaleme Thomas Mann’dan bir alıntı ile başladım. Ekonomi, maalesef hem akademik çevrede hem de basında, çoğunluk teknik, öbür insan bilimleri konularıyla bir ilgisi yokmuş gibi ele alınıyor. Ben, Milliyet Gazetesi‘nde, Ali Gevgilili’nin ekonomi yazılarını okuyarak büyüdüm. Ne yazık ki Türkiye’de bugünkü kuşaklar böyle bir şansa sahip değiller.

Aldığınız eğitimler bilinçli bir tercih sonucu mu yoksa bir arayıştan dolayı mı bu kadar çeşitli?

Bilinçli yapılmış seçimlerdi.“Toplum„ ve “İnsan Bilimleri„ diye adlandırılan dallarda uzmanlaşmak değil, disiplinlerarası bilgilenmek daha çekici geldi bana. Yapıtlarında bilgi ve estetiği başarıyla, zorlamaya kaçmadan ve yaratıcılıkla bütünleştiren sanatçılar da baktığım doruklar oldu. Genellikle, hatta tümüyle, üniversite dışındaydı bu doruklar.

İlk edebiyat yazılarınıza öğrenciyken başlamışsınız, neden o yönde ilerlemediniz?

İlerledim, yalnız çok yavaş gitti. Bir yıla kadar bir anlatı kitabını bitirmeyi umuyorum. Edebiyat ve kültür üzerine yazdığım denemeler de gelecek yıl kitap olarak çıkacak. Aslında, sinema yazıları, edebiyata olan ilgimle örtüşüyor. Sonuçta, estetik, sanat ve düşünce, sanatçı ve yapıt üzerine araştırma, inceleme, deneme olarak da bakmak olası sinema yazılarıma.

Sinema yazılarınıza ne zaman başladınız? Birinin talebiyle mi, siz kendiniz mi karar verdiniz sinemayla ilgili yazı yazmaya?

İlk sinema yazım, kendi isteğimle, 1986’ta Tarkovsky üzerine yazdığım, bir hayli kapsamlı bir yazı. Tarkovsky, yukarıda sözünü ettiğim, felsefe, sanat, sanatçı ve yapıtı, sanatçı ve ortamı, estetik konularını yapıtlarında çok iyi işlemiş usta bir yönetmen. Daha sonra gelen taleplerle ya da kendi yazdıklarımı dergilere göndererek ilerledi sinema yazılarım.

Sinemayla tanışmanız Söke’de olmuş. İlk izlediğiniz filmi hatırlıyor musunuz?

Hiç düşünmemiştim bunu. Sorunuz nedeniyle anımsamaya ve tahmin etmeye çalışacağım şimdi. Anımsayamıyorum. Ancak ilk görüntüleri aklımdan çıkmayan film “Ben Hur”du. Wyler’ın 1959’da gösterime çıkan Ben Hur’u. Tabii Türkiye’de gösterime çıktığı ya da yeniden gösterildiği bir yılda izlemiş olmam gerek. İlkokula yeni başlamış, hatta henüz başlamadığım yıllarda olabilir. Filmin görüntüleri -özellikle vebalılar kolonisi ve atlı araba yarışı sahnelerindeki görüntüler- halen gözümün önüne, ilk izlediğimdeki duygularla getirebilmemin nedeni, filmin, Wyler gibi bir ustanın elinden çıkmış olması. Tabii o yaşımda değil Wyler’ın, filmlerin yönetmeni olduğunun bile ayrımında değildim.

Babanızın ve annenizin mesleği neydi? Sinemaya bakış açıları nasıldı?

Babam çiftçi, annem ev kadınıydı. Sinemaya eğlence için giderlerdi. Özel bir ilgileri yoktu.

Daha o dönemde sinemaya yalnız gittiğinizi anlatıyorsunuz. Aileniz sinemaya gittiğinizi biliyor muydu? Neden onlarla beraber gitmiyordunuz?

Tabii bilirlerdi. Söke’deyken sadece bir kez yalnız gittim sinemaya. O da Dustin Hoffman’ın kitapta yazdığım gibi “Küçük Dev Adam”ını görmek için. Sanırım gişe geliri olmayacağından film hafta sonunda gösterilmiyordu. Söke’deki üç sinema salonundan iki tanesi evimize on dakika uzaklıktaydı. Mahalle arkadaşlarımla birlikte giderdim film izlemeye. Fellini’yi andıracak biçimde. Arkadaşlarımdan biri, kitabı kendisine adadığım Ahmet Güzelyağdöken. Halen kendisiyle çok sıkı arkadaşlığımız sürer.

Beyoğlu’nda ilk hangi sinemaya gittiniz? Hayal ettiğiniz gibi miydi?

Tam anımsamıyorum ilk gittiğim hangi sinemaydı. Evet büyülü bir tanışmaydı. Büyü, sinema salonlarından çok, Beyoğlu’nun kendisinden kaynaklanıyordu. Özellikle de Yeşilçam Sokağı. O sokağa girdiğimde sinemaya gitmiş, sinema salonuna girmiş, film seti ile filmin birbirine karıştığı bir mekâna girmiş gibi oluyordum. O yıllardaki, Yeşilçam Sokağı’nın dibindeki Beyoğlu saklı ve tehlikeli olanın başladığı bir bölge gibi görünüyordu. Los Angeles’daki Hollywood Bulvar’ı gibi; bir ucunda insanların eğlendiği, kendini güvenli duyumsadığı öbür ucunda ise her an başına tehlikeli bir şey gelecekmiş gibi ürktüğün bir yanı vardı Yeşilçam Sokağı’nın. Hollywood’un bu yanını David Lynch son filmlerinde çok iyi anlattı. Yeşilçam Sokağı’nı da aynı biçimde, Türk filmlerindeki oyuncuların gerçek yaşamlarından ve oynadıkları filmlerden esinlenerek anlatacak bir film görmek isterdim.

İstanbul’da okumanızın sinemayla ilgilenmenize yararı oldu mu?

Evet. Ancak, asıl sinemaya olan ilgim üniversite yılları ve yurtdışına çıktığımda pekişti.

Kitabınızda da “tam bir sinema düşkünü olmam yurtdışına çıkmam ile başladı” diye yazmışsınız, neden? Türkiye’deki eksiklik neydi o dönemler?

Benim lise ve üniversite yıllarımda, daha ne video ne bilgisayar olduğundan, sinema tarihinin önemli filmleri ve ticari olmayan dünya sineması örneklerini izlemek hemen hemen olanaksızdı. Stanley Kubrick’in “Mekanik Portakalı”nı, Ankara’daki Amerikan Kültür Merkezi’nde videodan izlemiştim. Woody Allen’ın en son filmlerini Amerikan Kültür’ün sinema salonunda, eski filmlerini ise TRT’de. Ancak bunlar ender olanaklardı. Türkiye’deki film dağıtımcıları ticari nedenlerle sanat filmlerini ithal etmiyordu. Bir de üniversite yıllarım sırasında, Türkiye’de ciddi bir ekonomik sıkıntı vardı ve film ithalâtı için eminim yeteri kadar döviz olmayabilirdi.

Üniversitede okurken günde 3 film izlemeniz derslerinizi ve sosyal yaşamınızı etkilemiyor muydu?

New York’ta öğrenciyken, sosyal yaşamımın kendisi, film izlemek, kitap okumak, fazladan ders almak, kafa dengi arkadaşlarımla bunları tartışmaktan oluşuyordu. Üniversite eğitimi, ortalama beceriye göre düzenlenmiş bir etkinlik olduğu için, ortalama üzerine çıkmak isteyenlere zaman sıkıntısı çektirmez. Üstelik eğlenmeye de zaman kalır.

Çok film izlemenizden dolayı mı filmleri eleştirmeye başladınız? Yoksa beklentilerinizi karşılayamıyor muydu?

Filmleri ve sinemayı anlamak için, sinema üzerine okumak kaçınılmaz. Toplumbilim, sanat ve edebiyat ile ilgili eleştirel ilgim doğal olarak sinemaya da genişledi.

Kitabınızda “sinemada teknoloji değiştikçe, Spielberg (fotoğrafta sağda) sinema tarihinden silinecek” diye yazmışsınız nedenini öğrenebilir miyim?

Spielberg, sinemada “special effects”i, görsel ve işitsel etki teknolojisini iyi kullanan bir yönetmen. Görsel bir şölen yaratmayı, izleyiciyi düşündürmekten çok eğlendirme ve etkilemeyi amaçlayan, sonuçta, istikrarlı biçimde iyi ticari filmler yapan biri. Zamanının teknolojik olanakları içinde var olabilen bir teknisyen. İyi bir teknisyen, iyi bir işadamı. Teknoloji değiştikçe, yeni teknisyenler ortaya çıkacak. “Matrix”i izleyen yeni kuşak, “Jaws”u yavan bulacak, buluyor da. Bugün Sony Play Station 3’te video oyunlarıyla büyüyen kuşak için Er Ryan’daki ses teknolojisinin yarattığı “gerçekçi” savaş ortamı yeteri kadar etkileyici değil. Şair Ece Ayhan’ın, tahminim Tanpınar’dan ödünç aldığı bir kavramı dizeleştirerek dediği gibi ve aklımda kaldığı kadarıyla “has atlar tersine yarışır”. Spielberg’in filmleri zaman aşımına uğruyor, tedavülden çıkmaları daha hızlı oluyor. “Indiana Jones”lar, televizyonda çoğunluk, çocukları hedefleyen saatlerde yeniden gösteriliyor. Risk almayan bir yönetmen Spielberg. Balkanlarda, Rwanda’da, Orta Doğu’da kıyımların doruğa çıktığı bir dönemde, Naziler ve İkinci Dünya Savaşı üzerine, allegorik yanı olmayan filmler yapmaktan daha az riskli ne olabilir? Polansky de Polonya’daki Nazi dönemini konu alan film yaptı hemen hemen aynı zamanda. Polonsky’nin filmindeki görsel ayrıntı ve anlatım zenginliği; insanlık tarihinin akıl almaz bir dönemini konu alırken insan ruhunun karmaşasının derinliklerine inme başarısı ile Spielberg’deki beylik ve yüzeysel yargılama, bence, karşılaştırılamaz bile. Spielberg, sinema ile araştıran bir yönetmen değil. Sinema tarihi bu tür yönetmenlere karşı acımasız. Hem ticari olup hem araştıran, sinemayı sorgulayan yönetmenler de var üstelik. İşte Hitchcock. İşte Coppola.

Greenaway ve Tarkovski filmlerinde sizi etkileyen neydi?

Greenaway, Ece Ayhan’dan alıntıladığım dizedeki gibi, “tersine yarışan bir at”. Yalnızca sinema tarihi ile değil resim tarihi ile de hesaplaşan bir yönetmen. Sinemayı, sanat tarihi içinde düşünen ve bunu ustalıkla yapan bir görüntü ve sanat cambazı. Sinemanın, tiyatro ve edebiyatla değil, resimle akraba olması gerektiğini başarıyla göstermiş bir sanatçı. Henüz sayısal teknolojinin yaygınlaşmadığı bir zamanda, sayısal teknolojinin olanaklarını sinemaya sanatsal ve estetik kaygılarla yansıtan bir öncü. Televizyon için yaptığı “Televizyon İçin Dante” ve uzun metrajlı filmi “Prospero’nun Kitapları” bunun örnekleri. Tarkovsky ise sinemayı insanın mistik boyutunu araştırmak için başarıyla kullanmış usta bir sanatçı. Estetik ve düşünceyi görselleştirme becerisine sahip ender bir yönetmen. Sinemayı, insanlık durumu üzerine estetik bir düşünce sergilemek için kullanmış bir doruk nokta.

Filmleri, çekildikleri, yönetmenlerinin yetiştiği topraklardaki sinema salonlarında izlemenin ayrıcalığı nedir? Film izleyene nasıl bir etki yaratır?

Söze dökmesi zor bir duygu. İnciri, Ege’de, ağacından koparıp yemek gibi bir şey. Rakıyı, yurt dışında değil, Türkiye’de bir lokantada içmek gibi bir şey. Futbolu, stadyumda izlemek gibi bir şey. Tadı, biraz daha güzel.

Sinema felsefesini bilen ve ona göre film üreten yönetmen var mı?

Usta yönetmenlerin çoğu, düşünceden, felsefeden yola çıkmak yerine sanatın gerektirdiği özgürlükle başlamayı, bu özgürlükle araştırmayı yeğleyen kişiler galiba. Sinema felsefesinden çok, felsefenin geneliyle sanatçı duyarlığıyla ilgili yönetmenler var. Antonioni, ilk renkli filmi “Kızıl Çöl”ü yaparken Goethe’nin renk kuramını okuduğunu söylüyor örneğin. Godard da felsefecilere sinemasında yer açan bir başka yönetmen. Alman dışavurumcu sinema da Alman romantik filozoflarından dolaylı ya da doğrudan etkilenmişler. Tabii, sinemanın kendisini konusu yapan, öyle de felsefe yapan yönetmenler de var.

Wong Kar – Wai ve Hal Hartley’in sizi, sinemaya yeniden ısındıran genç kuşak yönetmenler olduğunu yazmışsınız. Sinemadan ne zaman ve neden uzaklaşmıştınız? Bu yönetmenlerin özelliği nedir?
Sanırım 35 yaşıma geldiğimde, 1990’ların ortalarında, beni heyecanlandıran yeni yönetmen, yeni film bulamıyordum. Eski ustaların yeni yapıtlarını ve sinema tarihindeki önemli yapıtlar tabii ki halen heyecan veriyordu. Örneğin, Orson Welles’in, kaybolduğu sanılan “Otello”sunun yeni baskısını 1990’lu yılların sonlarında yeniden, DVD’den izlediğimde sinemaya yeniden aşık olmuştum. Ancak, bildiğiniz bir yönetmenin filmini izlemek, bildiğiniz bir tadı yeniden, yeni ayrıntılar bularak tatmak gibi. Sinemanın benim için, öbür sanatlara göre ayrıcalıklı yanı, bugün ve şimdi ile olan bağı. O yüzden, çağdaş yönetmenlerin filmleri önemli benim için. Wong Kar – Wai, sinema dilini çok iyi kullanan, renk, hareket, açı, ritim, mekân gibi öğeleri ustaca görselleştirerek sahici öyküler anlatan bir yönetmen. Godard ve Tarkovsky’i birleştirebilen ender bir örnek. Ayrıca, Hong Kong, ses ve görüntünün yumağa dönüştüğü çok kalabalık bir yer. Avrupa ile Çin’in buluştuğu, kapitalizmin uç noktalarının çıplak olarak göründüğü bir çağdaşlık durumu. Hong Kong’lular da bu çağdaşlık durumunun ruhsal yansıması. Zamanı araştırmak için olağanüstü bir yer ve kültür Hong Kong. Wong Kar – Wai bütün bu malzemeyi yaratıcılıkla görselleştirip evrenselleştiriyor. Hal Hartley ise kitapları seven, edebiyatı seven bir yönetmen. Bugünü, şimdiyi, çağdaş sorunları; edebiyata yaklaşarak, mekân ve oyunculardan görsel tadı doyumsuz koreografiler yaratarak, sinemanın klâsik konusu erkek ile kadın ilişkisini odağa alarak başarıyla araştıran, bağımsız bir Amerikalı yönetmen. Jim Jarmush’un getirdiği gönül serinliğini Hollywood’un dışında, New York’ta sürdüren güzel bir örnek.

Sinema eğitiminde sinema yazarlarını önemli bir konuma yerleştiriyorsunuz. Beğendiğiniz sinema yazarları kimler?

İki tür sinema yazarı var tabii. Film eleştirmenliği işi olanlar, sinema üzerine düşünenler. Sinema üzerine düşünenlerden beni etkileyenleri kitabımda anıyorum. Bunların arasında, Pasolini, Bresson, Tarkovsky, Godard gibi aynı zamanda sinema yönetmeni olanlar da var; Andre Bazin, Umberto Eco, Deleuze gibi eleştirmenler ve kuramcılar da var. Sinema, yalnızca izlenerek, filmler hakkında ansiklopedik bilgi sahibi olarak anlaşılacak bir sanat değil. Sinemayı, öbür sanatlarla eş tutan yönetmenlerin, yapıtların hakkını verebilmek için sinema kuramcılarını, sinema tarihini, yönetmenlerin yazdıkları ve söylediklerini de okumak gerekiyor. Yalnız hemen eklemek isterim: sinemayı bir yorum nesnesine indirgeyen aşırı dozda kuramsal akademisyenlerden genellikle kaçınma eğilimindeyim. Halen keyifle okuduğum sinema yazarı gazeteci, Financial Times’da Nigel Andrews. Sinema, sanat ve edebiyat bilgisini olağanüstü güzel bir dille haftalık sinema eleştirisi yazılarına dönüştürüyor. İyi sinema yazıları, iyi filmler denli keyif verebiliyor.

Beğendiğiniz yönetmenler kimler?

Kitapta andığım ve üzerine yazdığım yönetmenler. Burada tekrarlamak bir hayli uzun sürer. Ancak, ıssız bir adaya düştünüz ve yanınıza en fazla beş yönetmenin filmlerinin alabilirsiniz diye bir soru sorulursa yanıtım her halde şöyle olurdu: Antonioni, Bresson, Greenaway, Resnais ve aralarından birini seçmekte zorlanacağım biraz uzunca bir liste- Hertzog, Tarkovsky, Welles, Wong Kar – Wai, …

Türk sineması ve Türk yönetmenleri hakkındaki düşünceleriniz?

Kuşkusuz usta yönetmenler var. Auteur diyebileceğimiz yönetmenlerin sayısı ise az. Nuri Bilge Ceylan, önemli bir başarı elde etti. İstikrarlı bir biçimde Cannes’da eleştirel başarı kazanmak kolay bir şey değil. Bu başarı, Ceylan üzerine yazılacak eleştirel yapıtlarla sürerse kalıcı bir nitelik kazanır. Ancak son zamanda kendine güveni arttı Türkiye sinemasının. Nuri Bilge Ceylan yalnız değil Türkiye sinemasının son zamanlardaki atılımında. Mutlaka uluslararası ödül alması gerekmez başarılı bir yönetmenin. Benim sevdiğim yönetmenler ise sinemanın olanaklarını zorlayan, sinemanın kendisini de estetik düzeyde sorgulayan, öbür sanat dallarıyla hesaplaşabilen, öykü anlatmanın ve güzel görüntüler çekmenin ötesine geçmiş olanlar.

Size göre Türk sinemasının sorunları nedir?

Bunları anlamlı bir biçimde dile getirecek denli yakın değilim Türkiye’deki sinemaya. Yalnız, bir ülkenin sinemasını, o ülkenin genel kültür ortamından soyutlamak zor. Edebiyat, resim, düşünce, dans, müzik, sanat eleştirisi, sinemayı besleyen alanlar. İşin kuşkusuz endüstri yanı, ticari yanı da var. Bütün bunları da göz önüne almak gerekiyor. En son kertede, sinemanın milliyeti değil, yönetmenlerin, ülkelerini de aşan bireyselliği daha önemli.

Hangi ülkenin sinemasını beğeniyorsunuz? Neden?

Ülke sineması değil, yönetmenler daha önemli benim için.

Amerika’da sinema sektörünün son durumu nedir?

Geçen yıl sanırım Venedik Film Festivali‘nde yönetmen Ridley Scott güzel bir şey söyledi ve buna katılıyorum; yaklaşık şöyle bir şeydi: “Eskiden, Hollywood’dan çıkan filmlerin yüzde ellisi iyi olurdu. Şimdi ise yüzde beşi.” Sayısal teknoloji sinemayı, sanat olarak geriletebilir. Kompüter ekranında, büyük perde için estetik yaratmak olası değil. Martin Scorcese, “New York’un Çeteleri” filmini, kendisine, “sayısal teknolojiyi kulllanırsan onda bir ucuza maledersin” diyen George Lucas’ı dinlemeyip set kurarak ve çok sayıda figüran kullanarak çekerken bence doğru bir sinema tercihi yaptı. Tabii, bu ortaya çıkan filmin başarılı olmasını garantilemedi. Ancak, büyük perdeye uygun bir görsel yapıt çıktı ortaya. Filmin ilk sahnesini anımsayın. “Yüzüklerin Efendisi” dizisi ise, sayısal teknolojiyi, büyük perdeye başarıyla uygulayan filmlerdi. Sanırım, Amerikan sineması, sayısal teknolojiyle sınavını iyi vermediği sürece tehlikede. Bağımsız iyi yönetmenler ise her zaman çıkacaktır Amerika’dan.

Bağımsız sinema ve bağımsız yönetmenler hakkındaki düşünceleriniz?

Sinemanın kanı ve canı onlar.

Sinema yazılarınızda eğitimini gördüğünüz diğer dalların etkisi görülebiliyor. Sinema ekonomisi hakkında bir çalışmanız var mı?

Hayır. Ancak bu konuda yazan meslekdaşlarım var. Yazdıklarını bana okutmayı, hem sinema hem de ekonomiye olan yakınlığımdan tercih ediyorlar. Yalnız, ekonomi ve kültür üzerine yazmaya başladım son zamanlarda. Kültür endüstrileri önemli bir olgu durumuna geldi ve Adorno sonrası yeni eleştirel bir yaklaşımı gerektiriyor.

(29 Temmuz 2008)

Serpil Boydak

25 Temmuz 2008 Haftası

“Aşkın Yaşı Yok”, entelektüel bir ailedeki bireylerin, anneyi kaybettikten sonra birbirlerine yabancı gibi yaklaştıklarını ancak içlerine sızan üvey kardeş ile babanın eski öğrencisi sayesinde özel duyguları ‘yeniden keşfetme’lerini naklederken, mizahın, oyuncu performanslarının ve sımsıkı dokunmuş diyalogların en iyisini sunuyor: Dennis Quaid’in -bu filmdeki tarzıyla- fena halde Jack Nicholson’ı anımsattığını söylemem şart!

“BenX”, eğer kendi ‘özel dünya’nızda rahat bırakılmıyorsanız (gelişmiş bir ülkede yaşıyor olsanız da), farklılığınızı kabul ettirmek için onlar gibi dürüst olmayan bir oyun oynamanız gerektiğini, ilgili disiplinlerin yöntemlerini tartışmaya açacak denli cesurca anlatıyor: Filmin zeki buluşu, otistik genç adamın gerçek dünyadan kaçarak kurduğu bilgisayar oyununa benzer ‘kaçışlara’ ihtiyacı olanlar, özellikle izlesinler!

“Kara Şövalye”, bir gün gelip sadece ama sadece ‘kaos için kötülük yapan’ biri ile karşılaştığınızda ve suç – suçlu – polis – savcı – adalet – cezalandırma ezberiniz bozulduğunda, ruhunuzun en dibe, tam da kötülüğün merkezine ne kadar düşebileceğine dair çok esaslı bir sınava dahil ederken sizi, iki boyutlu bir çizgi romana her anlamda nasıl derinlik kazandırılabildiğinin de dersini veriyor: Hala insanlıktan umut kesilmemişken muhakkak görünüz; IMAX deneyimini tercih ederseniz, gerçeklik duygusunun katlanarak büyüyeceğini unutmayınız!

(24 Temmuz 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Ben X

Belçika’nın Oscar adayı filmi Ben X’de yönetmen Nic Balthazar, yarattığı “Ben” karakteri üzerinden bir toplum analizi yapıyor. Filmdeki sanatsal kaygısı, farklılıklara karşı ne kadar hoşgörüsüz ve bencil olduğumuzu anlatabilmek.

Ben X, hem içerik hem de teknik olarak başarılı bir film. Çünkü her iki açıdan da ince elenip, sık dokunmuş, oldukça bir kafa yorulmuş. Ancak konu öyle sıra dışı değil. Bu yüzden de konunun içine orijinallikler katılmaya çalışılmış.

Nic Balthazar, hikâyesini anlatırken seyircisinin sabrını zorluyor ve kendisiyle yüzleşmesini sağlamaya çalışıyor. Bu yönüyle Balthazar’ın yürümeye başladığı sinematografik yolun bazı bölümlerinde, büyük usta Haneke’nin nefesini hissediyoruz. Tıpkı Haneke gibi Balthazar’ın da tezi; şiddetin kaynağının kendimiz olduğu… Ne kadar rahatsız oluyormuş gibi yapsak da aslında şiddetten acayip keyif alıyoruz.

Bir de filmde; “insanlar elindekilerin değerini ancak kaybettiklerinde anlar ama artık çok geç olmuştur” sözünü hem desteklemek hem de bu sözün klişe havasını yaşatmamak adına çok da zekice bir oyun hazırlamış. Zaten filmin en can alıcı, en yenilikçi tarafı da bu. Film boyunca bambaşka bir sona inandırılıyoruz. Üstelik bu son “Aaa kız gerçekte yokmuş, hayaliymiş vay be.” gibi bayat değil. Film bana bazı yönleriyle Biray Dalkıran’ın Cennet’ini anımsattı. Ayrıca Ben X’de hikâyeyi destekleyen efektler de gerçekten çok ustaca kullanılmıştı. Oyuncular çok iyiydi. Hikâye çok güzel beslenmişti. Keşke Cennet’in üzerinde biraz daha kafa yorulsaymış da bizden de Ben X gibi Oscar adaylık bir film çıksaymış, diye içimden geçirip, hayıflandım. Yani Cennet’te bulamadıklarımı Ben X’te buldum.

Ayrıca Balthazar’ın edebiyatçı yönü filme çok şey katmış. Ben çok gerçek bir karakter görüntüsü veriyordu. Yönetmen çevresini, gençleri ve dönemini çok iyi gözlemlemiş. Bu yüzden “Ben”in filmde yaşadıkları hiç de yerel değil. Umarım bizlerde filmden üzerimize düşen rahatsızlığı duyar, geç kalmış olmanın sızısını yaşamayız.

(24 Temmuz 2008)

Gizem Ertürk

Mamma Mia

Dünyanın en çok sevilen müzikallerinden biri olan Mamma Mia’nın beyazperde macerası başladı. Mamma Mia, S. O. S., Dancing Queen, Money Money Money, Chiquitita, I Have a Dream, Does Your Mother Know?… ve daha birçok Abba şarkısını Meryl Streep ve rol arkadaşlarının gösterdikleri yüksek performans eşliğinde izleme şansı buluyoruz.

Evlenmeden önce gerçek babasının kim olduğunu öğrenmeye çalışan Sohpie (Amanda Seyfried), ihtimal dahilindeki 3 baba adayını bir mektup yazarak düğüne çağırıyor. Tabii bu durumdan annesi Donna’nın (Meryl Steep) haberi yok. Donna’nın bir anda 3 gençlik aşkını karşısında bulmasıyla, hem müzikal hem de görsel bir şölen başlamış oluyor. O dakikadan sonra, nasıl geçtiğini anlayamayacağınız bir 108 dakika sizleri bekliyor.

Bu üç erkekten öne çıkan isim nam-ı diğer James Bond, Pierce Brosnan. Filmde oynaması için teklif geldiğinde, dans etmesi ve şarkı söylemesi gerektiğini duyunca soğuk terler döktüğünü itiraf eden Brosnan, çekimler başlayıncaya kadar kariyerinin en sıkıntılı günlerini geçirmiş. Brosnan filmde Meryl Streep ile birlikte S. O. S. şarkısını seslendiriyor. Üstelik hiç de fena sayılmaz. Brosnan, şarkı söylemeye başladıktan sonra çok rahatladığını söylese de, kontrolü elden bırakmayan hali gözden kaçacak gibi değil. Ama bu hali rolüne sevimli bir amatör ruh katmış.

Donna’nın hayatına giren diğer bir erkeği Colin Firth canlandırıyor. Bridget Jones’un biricik Marc Darcy’si bu filmde eski rocker Harry rolünde. Rockçı Harry yıllar içinde bir hayli değişmiş, saçları kesilmiş. Takım elbisenin içine girilmiş. Hele bir detay daha var ki yıllar yılı kadınların hayalindeki erkek profilini çizen Marc Darcy bayağı bir hayal kırıklığı yaratacak. Firth filmin erkek bloğunun en şen şakrak, biraz da saf ve naif kişisini temsil ediyor. Rockçı tiplemesinin biraz ti’ye alındığını da söylemeliyim. Ee ne de olsa dünyanın en büyük pop grubu Abba’nın ağırlık noktası olduğu bir filmdeyiz. Rockçı Harry tiplemesiyle yapılan bu gönderme de çok hoş görünüyor.

Üçüncü erkek Stellan Skarsgard. Genelde gösterişli kostümler ve koyu makyajlar eşliğinde gördüğümüz başarılı aktörü Skarsgard’ı çiçekli Havai gömleği ve terlikleriyle görmek de çok keyifiydi. Filmdeki ismiyle Bill, eski hippi ruhundan pek de bir şey kaybetmemiş. Ama diğerlerinden farkı evli, çocuklu ve biraz da göbekli bir adam olması. Ama Bill için bu detaylar bu pek de önemli değilmiş gibi görünüyor.

Mamma Mia’nın son erkeği Sophie’nin beyaz atlı prensinin canladıran Dominic Cooper. Bebek yüzlü aktör, 30’lu yaşlarının başında olmasına karşın, yeni yetme bir genci canlandırdığı Sky karakterine çok yakışmış. Filmde onu çok fazla görmüyoruz. Sophie ile birlikte kumsalda söyledikleri Lay All Your Love on Me isimli romantik bir şarkıları var. Performansı Pierce Brosnan’ın performansını andırıyor.

Ve filmin asıl karakterleri kadınlar… Bu durum ile ilgili Stellan Skarsgard’ın çok güzel bir tespiti var. “Filmin konseptinin kadın ağırlıklı olması nedeniyle biz erkek oyuncular bu filmde sanki yardımcı oyuncu konumuna düştük. Böylece erkek ağırlıklı filmlerde kadınların neler hissettiğini anlamış oldum. Hiç kimse biz erkeklerin psikolojisiyle ilgilenmiyordu. Kısacası biz üç erkek bu filmin ‘sürtükleri’ gibiydik” diyor. Gerçekten de öyle. Zavallı erkekler gittikleri her yerden kovuluyor, itilip – kakılıyorlar.

Donna’nın gençlik yıllarındaki Donna and the Dynamos adlı müzik grubundan arkadaşlarını Julie Walters (Rossie) ve Christine Baranski (Tanya) canlandırıyor. Kızlardan Rossie yıllar içinde ünlü bir yazar olmuş. Yemek kitapları yazıyor. Eski çılgın ruhundan o da pek bir şey kaybetmemiş. Filmin sonlarına doğru Stellan Skarsgard ile birlikte gösterdikleri performansa bayıldım. İkili çok sevimli görünüyordu. Diğer kız Tanya erkek grubu Harry’si gibi. Tanya, estetikle kafayı bozmuş durumda. Bir de adaya geldiği andan itibaren, peşinde dolanan çikolata renkli küçük bir çocuk var. O çocuğa hitaben söylediği Does Your Mother Know? adlı şarkısı çok eğlenceli.

Filmin yıldızı tabiki Merly Streep… Onun için söylenecek çok fazla bir şey yok. Kendi adıma Streep gibi muhteşem bir oyuncuyu izleme şansı bulabildiğim için çok sevinçliyim. Çünkü şu sıralar 20’li yaşlarını süren sinemaseverlerin izleme şansı bulduğu nadir oyunculardan. İlk defa bir müzikalde oynayan ve teklifi duyar duymaz kabul eden Streep’in ne kadar iyi olduğunu söylemeye gerek yok. 60 yaşına yaklaşan aktristi yaşına meydan okuyan dansı ve şarkılarıyla izlemenin keyfi bambaşka.

Donna’nın kızı Sophie’yi canlandıran Amanda Seyfried, hem rolüne hem de beyazperdeye çok yakışmış.

Mamma Mia gerçek insanların, gerçek hayatların filmi. Kuşaktan kuşağa süregelen ve hiç bir zaman değişmeyen aşk, pişmanlık, özlem, yaşlanma gibi duyguları, popun efsane grubu Abba’nın sımsıcak şarkıları eşliğinde fısıldıyor bizlere. 70’li ve 80’li yıllarda gençliğini geçirmiş olanlar için daha dokunaklı olacağı kesin. Hala genç olanlar içinse hayatlarını kontrol altına almaları ve içlerinden geldiği gibi yaşamaları konusunda çok iyi bir referans. Kısacası, her yaştan izleyicinin bir şeyler bulabileceği bir film Mamma Mia.

Bir müzikalin, gerçek hayatı nasıl bu kadar iyi anlattığına ve müzikaller hakkında ön yargıları olanlar için Karanlıkta Dans (Dancer in the Dark) filminden bir diyalog:

Jeff: – Ama insanlar gerçek hayatta durup dururken dans etmezler ki. (Peter Stormare)
Selma: – Doğru Jeff, sen etmezsin. (Bjork)

Bir de küçük dipnot: Mamma Mia müzikali Ekim ayında İstanbul’a gelecekmiş, ajandalarınıza not etmeyi unutmayın.

(20 Temmuz 2008)

Gizem Ertürk