Kategori arşivi: Yazılar

Yaşamının Yolculuğunda Kendisine Eşlik Eden Yönetmene, Bilge Kişiye!

Koza’nın içinde başladı hikâye, Kasaba’da gitmek için bavulu hazırdı, sonra Mayıs Sıkıntısı başladı, ardından Uzak’lara gitti, İklimler’in kendisine eşlik edeceğini düşünde gördü, sonra Üç Maymun nasıl olunurdu ki; çünkü tutkuyla bağlı olduğu yalnız ve güzel ülkesi vardı, her insanı dönemine uyarak yalnız bırakıyordu, üç maymunu oynamanın zamanıydı, yoksa insan gittikçe yalnızlaşarak anlaşılamıyordu! Aslında ne de olsa insan maymundan yaratılmamış mıydı?

Bir kasaba yolculuğu ile başladı hikâye, tıpkı benim hikâyemde olduğu gibi fonda da kasabanın görüntüsü vardı küçücük bir dünyadan başka bir dünyaya açılan bir kız çocuğu kanatlandı, anlayamadığı dünya üzerine anlaşılabilir beni anlatan hikâyeler başladı böylece… Öyle bir şey istedi ki hayatında bazı dönemlerde konuşamadı şehrin kalabalığında olur da anlaşılmaz cümleler kurarım da haddi mi aşarım diye! Sonrasında fark etti ki konuşmadan da anlaşılabilirdi ya da çok şey anlatırdı insan. Birileri onu anlatırsa eğer rahat nefes alabilecek ve umuda yolculuk tazelenecekti yollarında… Zamanla sıkıntısı geçerdi nasıl olsa!

Sonra “Bilge” kişi içinden geçen hikâyeleri anlatmaya başladı, içinde kendisini gördüğü filmler de böylece başlamış oldu. Koza’dan ona kalan duygu; doğa kendini yeniler ama insan yenilenmek istemez çünkü içinde kalmıştır koza’nın tıpkı ipekböcekleri gibi. Oysa ipekböceği koza olduktan sonra kelebek olur uçar hayatın içinde ve bu yenilenmeden en değerli şeyi doğurur. Bazen ama ilişkiler yenilir doğaya her insan kendine kalır aslında. Yenen ya da yenilen yoktur sadece yenilenmek vardır zamanda!

“Ev üç katlı ahşap bir bina. En alt katı giriş ama orada insanların dışında yüne sarılı küçük böcekler, orta katında yaşlı iki insan, en üst katında annesi – babası ve bebek yaşıyor. Acaba bu dünyada insanların dışında bir de yüne sarılı böcekler mi yaşıyor diye düşündü uzun süre bebek. Hatta kendisini doyuran annesi arada sırada o böcekleri de doyuruyordu. Ben doğarken mi getirdim böcekleri diye düşündü. Niye dünyaya gelirken bir sürü böceği beraberinde getirir ki insan anlayamadı. Zamanla kozanın içine girdi böcekler. Belki de kendisi de büyüyünce bir şeyin içine girecekti ama neye sığacağını bebek olduğu için anlayamadı.” Yıllar sonra gözlemledikleri o dönemler bilmediği Kafka’nın dönüşümüne eşlik ediyordu, belki zamanla bu yolculuğu da anlayacaktı…

Koza’nın içinden çıkmayı başarmıştır artık O ve Kasaba’dan kelebek olup uçma vaktidir. Uzun yol vardır gideceği geriye dönüp bakar kuşaklara onlar gibi olmak istememektedir. Kasaba huzurdur ama bir o kadar yetmeyecektir kendisine belki de her mayıs da sıkıntı çöker içine tabir yerindeyse ya kurtaramazsa paçayı ve olduğu yerde hiçlikte kalırsa? Başka türlü geri dönmek ister doğduğu yere, hayalleri de topraktan beslenir, içi içine sığmamaktadır. Anneannesinin dediği gibi “çıplak ayakla toprağa bas sana güç verir toprak, öyle sağlam dur ki kimse yıkamasın uzak’larda seni!” Sırt çevirmeden dönmelidir özüne, kurtarmalıdır bir yerde neyi kurtaracağını bilemese de… Yıllar sonra dönüşü sıkıntılı da olsa O artık bir şey olmuştur, olmaya çalışmaktadır. Özündeki yalnızlık daha da büyümeye devam etmektedir oysa. Küçülüp Koza’nın içine girebilir mi acaba istediği zamanlarda, korunaklı bir dünya yaratabilir mi kendine? Geriye dönüş hiçbir zaman yoktur, zaman ilerler ve bir şeyleri değiştirir. Uzak’ta kalmıştır her şey ve rahat nefes alma vaktidir O bir şey olmuştur ama ne olmak istediği Koza’nın içinde şekillenmelidir yoksa yabancılaşma başlayacaktır zamanla aralarda gelgitler baş gösterir. Yalnızlık her şekilde iyi gelir ruhuna! Uzak’ta kalan uzaklara gitmiştir.

İklimler’e göre değişen bir ruh barındırır zamanla kendisinde, Mayıs’da başlayan sıkıntıları artık çiçekler açan şenlik olmuştur içinde, bir ruh eşine rastlama zamanıdır. Fonda grinin yoğunlukta olduğu bir gökyüzü vardır Kasaba’daki bereketli yağmurun işareti içindeki hüzne ve üşümeye işaret etmektedir şimdi. Doğa kadar acımasız sahici bir yalnızlıkla baş edemediği gibi bu kadar gerçek bir erkek doğasıyla da karşılaşmaya hazır değildir henüz. Ne çok ağlamıştı iklimlerin ardından bir dönem yazdığı şu cümleler geldi aklına sonra; “Kamburdu aşkının duruşu… Tıpkı bu ülkede belini bir türlü doğrultamayan insan yığınları gibi. Sana her dik dur dediğimde arkasında duramıyordun kendinin. Bir türlü veremiyordun ellerime yaşamını, anlattığın anda çöküyordu savaşın…”

İklimler gibi değişen ilişkilere ayak uydurmak için belki de Bilge kişinin son hikâyesini beklemesi gerekir. Oysa İklimlerin ardında düşünmeye başlamıştır algıda seçicilikleri; Görmek, duymak, dokunmak, koklamak, tatmak, hissetmek ya da Üç Maymun’u oynamak!

(19 Temmuz 2008)

Mutlu Hesapçı

İşsizlik Korkusu Ölümden Beter

Günlerdir, aylardır hatta yıllardır duyuyoruz… Tuzla’da yolunda gitmeyen bir şeyler var. Bir gün birisi ölüyor, diğer gün bir başkası, sonra bir başkası… Sonra hayat kaldığı yerden devam ediyor. Hiçbir şey olmamışçasına… Yaşamak kadar doğal karşılanıyor ölüm. Bir ölünün yerine başka bir ölü adayı geçiveriyor. Üstelik göz göre göre. İşsiz kalmaktansa ölmeyi yeğleyen insanlar.

Kimisi memleketine gitmek için para biriktiriyor, kimisi çocuğunun karnını o gün de doyurabilmek için orda. Kimisi üniversitedeki kardeşleri için alın teri döküyor kimisi ise zaten üniversite öğrencisi harçlığını çıkarıyor… Yarın ölürlerse o çocuk hep kalacak, belki kardeşleri üniversiteyi bırakmak zorunda kalacak… Bunlar düşünülmüyor, çünkü sistemin adı taşeronluk. Taşeronluk size günü kurtarmayı vaad ediyor. Artık ne kadar kurtulursa. Orada her şey bir “an” için yapılıyor. Zaten her şey de bir anda olup bitiveriyor. Tuzla’da yaşamda bir “an” ölümde…

Defalarca duymuşsunuzdur 4857’yi… 4857 bir iş kanunu, iş güvencesi. Yani yasal bir hak. Ancak madalyonun diğer yüzünde tanımı kölelik yasası, taşeronluk yasası… Petra Holzer ve arkadaşları da bu duruma daha fazla seyirci kalamamışlar.

Bu onların ne ilk ne de son çalışması. İş kazaları üzerine ciddi çalışmalar yapıyorlar. Tamamen kolektif ve gönüllü çalışmalarla seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Holzer’e göre bu belgesel bitmez çünkü hayat devam ediyor.

Tuzla Tersanesi’ni belgeleme fikri nasıl oluştu?

Bunun hikâyesi aslında çok ilginç. İş kazaları ile ilgili bir komisyon kurulmuştu. Kurul bir sunum hazırlıyormuş. Bulgularını desteklemek için de görsellere ihtiyaçları varmış. Kuruldan Aslı Odman bizden görsel talebinde bulundu. Biz de gidip yerinde çekmenin çok daha etkili olacağını düşündük. Önce küçük bir film hazırladık ve seyirciyi çok etkiledi. Bizim durumumuz da oldukça vahimmiş dediler. Trajikomik yani. Ama ölümlerden çok bizi oradaki hayat şartları etkiledi. Yani ölüm değil hayat üzerine bir film yaptık.

Çekim iznini nasıl aldınız?

İlk başlarda hiçbir tersane konuya sıcak bakmadı ve izin vermedi. Biz de eskiden çekilmiş olan görüntülerle bir şeyler yapmaya çalışıyorduk. Tabii bu sırada oradaki işçilerin durumunu yakından takip ediyorduk. Sonra bir gün Desan Tersanesi çekim izni verdiklerini, ölümleri görmezden gelmenin imkânsız olduğunu ve yapılması gereken ne varsa yapmaya hazır olduklarını söyledi. Böylelikle hem komisyona hem de bize kapılar açılmış oldu. Ancak diğer tersaneler kabul etmediler hala da durum değişmiş değil. Bu anlamda Desan Tersanesi’ne duyarlıktan dolayı minnet duyuyoruz.

Neleri gözlemlediniz çalışmalarınız boyunca?

6 ay önce bu işe başladığımızda 84 ölü varmış ve şu an ölü sayısı 97’ye çıktı. Yaralıları saymıyorum bile… İnsanlarda garip bir kabullenmişlik var. Tabii bunların da çok güçlü sebepleri de var. İşçiler de alışmışlar sanki bu duruma. “Bugün belki ölebilirim, belki eve sağ dönebilirim” diyorlar. İşini kaybetmektense ölmeyi göze almış insanlar mevcut. “Bugün ben gitmesem yerime bir başkası geçecek öyle ise neden bırakayım” diye düşünüyorlar. Evlerini geçindirmek zorundalar. İşverenler ise konuşmak istemediler. Ancak basına yansıyan kısmını hepimiz biliyoruz. “Ölümler olabilir, bunlar çok normal” diyorlar.

İşçilerin sendikalara yaklaşımları nasıl?

Çoğu haklarının farkında değil. İşverenler tarafından sömürülüyor. Sigortalı olanlar bile bir gün bir bakıyorlar ki çalıştığının yarısı kadar bile ödenmemiş. Bunları sürekli takip de edemiyorlar. Sendikalılaşmaya gelince; Örgütlenmek ve sendikalılaşmak konusunda çok büyük engelleri var. En büyüğü de işlerini kaybetme korkusu. Ayrıca bu sebepten işlerinden çıkarılırsa başka bir yere de alınmıyorlar. Kara listeye giriyorlar yani.

Tüm bunların en büyük kaynağı da taşeronluk sistemi mi?

Evet, bir tersanede yaklaşık 50-60 taşeron şirket var. Gemi yapım sürecinin asıl iş alanı olan çelik profil ve sac işleme işinin İş Yasası’na aykırı olarak çeşitli tanımlar altında taşerona verilmesi kayıt dışılığa neden oluyor. Bu durumun kesinlikle engellenmesi gerekiyor. Normal şartlarda işçilerin günde 7,5 saat çalışması gerekiyor. Yani haftada 37,5 saat. Ancak bu sistemde mesaiye kalınca ek para verildiği için işçiler bazen gece yarılarına kadar çalışıyor. Günlük yevmiye 50 YTL ise mesaiye kalınca bir 50 YTL daha alıyorlar. Böyle olunca kazalarda kaçınılmaz oluyor. Meselâ bir iş için 2 haftalığına işçi lâzım; “öyle ise niye ben 2 hafta için sigortalı işçi çalıştırayım?” düşüncesi var.

Üstelik taşeronluk sistemi başka alanlara da yayılıyor değil mi?

Maalesef öyle. Artık hastanelerde bile taşeron hasta bakıcı bulunduruyorlar. Bu ne kadar korkunç bir şey düşünebiliyor musunuz? Belgesel gösterimde Hava – İş’ten bir arkadaşımızın konuşmalarını hepimiz dehşetle dinledik. Isparta’da düşen uçağın personeli taşeron şirketten getirilmiş. Yani bana ne deyip geçmemek lâzım. Yarın bundan herkes görebilir. Bu gidişe herkes tepki koymalı.

4857 diğer insanlara nasıl ulaşacak? Bu çok önemli bir çalışma ve mutlaka diğer insanlara da ulaşmalı; bunun için bir gösterim programı var mı?

Bu tamamen kolektif ve gönüllü bir çalışma. Bizim çok büyük reklâmlar yapma gibi şansımız yok. Ancak bunun gibi etkinliklerle, üniversitelerle yaptığımız çalışmalarla, festival gösterimleriyle elimizden geldiğince çok insana ulaştırmaya çalışıyoruz. Yani bu belgeseller kendi yolunu buluyor.

Üzerinde çalıştığınız başka konular var mı?

Öncelikle bu belgesel henüz bitmedi. Yani hala bir çözüme ulaşılmış değil. Bu film bitmez. Belgesel hayatın kanıtı, hayat devam ettiği sürece bunlarda devam edecek. Kot taşlama işlemi sırasında yaşanan ölümler dikkatimizi çekiyor. Hiç kimse benim giydiğim kotu yaparken ölmek zorunda değil. Hepimiz emekçiyiz, hepimizin yaşamaya hakkı var.

4857

Yönetmen: Petra Holzer, Selçuk Erzurumlu, Ethem Özgüven
Kamera: Selçuk Erzurumlu, Ömer Öztürk, Ethem Özgüven
Montaj : Selçuk Erzurumlu, Ömer Öztürk, Petra Holzer
Konu: Tuzla Mezarlığı, Tersaneler Bölgesi’ni kuşbakışı görür. Mezarlığın olduğu tepeden aşağı doğru inmeye başlayın. İşte solda geniş askeriye arazisi. Yemyeşil ve insandan arındırılmış. Sonra bıçakla kesilmişçesine betonarme apartmanlar başlar. Tuzla Havzası’nda çalışan işçilerin evleri, sabah yediden itibaren “dışarıda”, tersanelerde, deri sanayide, yan sanayide çalışanlar tarafından boşaltılır. Aile evlerinin arasına, ailelerin özlemi ve yataklarla doldurulmuş bekâr odaları karışır. Tepe aşağı devam edin, geminin ufacık parçalarını üreten atölyeler, E5 İçmeler Köprüsü’nün dinmeyen gürültüsü, dört yol ağzındaki hiç boşalmayan amele pazarı, banliyö treninin sesi. İçmeler İstasyonu’nu geçin, işte neredeyse Türkiye’nin bütün tersaneleriyle bezeli Aydınlı Koyu. Kırk sekiz ayrı kapıdan her gün geçen işçiler, yüz insan boyu vinçler, saclar, onları birleştiren hız ve terdir. Tersanelerin zaman birimi yere düşen izmarit, endişesi ölüm ve geçim, umudu ve derdi, hepimizin umudu ve derdidir. Tuzla Mezarlığı, Tersaneler Bölgesi’nin kuşbakışı görür. (Bu röportaj Aylık Mirror Dergisi’nin Temmuz sayısında yayınlanmıştır.)

(18 Temmuz 2008)

Gizem Ertürk

Alternatif Sinemanın İspanyolcası: Venturo Pons

İspanya Sineması denilince akla ilk gelen yönetmenlerden biri olan Venturo Pons, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi’nin yaptığı özel bir organizasyonla Türkiye’ye getirildi. 05 – 15 Haziran tarihleri arasında da Pons’un muhteşem 5 filmini izleme şansı bulduk. Pera Müzesi’ne bu organizasyonu gerçekleştirerek alternatif filmlerin usta ismi Venturo Pons ile Türkiyeli sinemaseverleri bir araya getirdiği için teşekkür ediyoruz. Etkinlik boyunca izlediğimiz filmler şöyleydi:

* Anita Treni Kaçırmadı (Anita No Pierde El Tren)
* Aşkın Gıdası (Manjar de Amor)
* Barcelona
* Ölmek ya da Ölmemek (Morir o No)
* Her Şeyin Aslı (El Porque de Las Cosas)

Venturo Pons’un Türkiye’ye geleceğini öğrendiğimde gerçekten çok heyecanlanmıştım. Üstelik onunla özel bir söyleşi yapabilme ihtimalini düşündükçe heyecanım artıyordu. Müzenin Pr’ı Birgül Hanım’ın bir basın gösterimi çıkışında arayıp “Saat 15:00’te söyleşi için bekliyoruz” dediğinde saat 13:00’e geliyordu… Ancak onun karşısına oturduğumda alçakgönüllü tavırları ve sımsıcak gülümsemesi (ne de olsa bir Akdenizli) beni çok rahatlatmıştı. Yoğun programı arasında yaklaşık yarım saat sohbet edebilme şansım oldu. Sorularımı büyük bir içtenlikle cevaplandırmıştı. Sohbetimiz bittiğinde “Keşke Türkçe bilseydim ve sizinle uzun uzun sohbet edebilseydim” demesi beni gerçekten çok mutlu etmişti. Venturo Pons’un ülkemizi tekrar ziyaret etmesini ve yeni filmlerini merakla bekliyoruz…

Filmlerinize teatral bir hava hakim, bu anlamda tiyatro geçmişinizin sinemanıza etkisini öğrenebilir miyiz?

Tiyatro sayesinde oyunculara nasıl davranacağımı öğrendim. Yani onlarla daha iyi iletişim kurmam açısından çok yaralı oldu. Yaratmak istediğim atmosfere onları sokabilmem gerekiyor. Onlara ne istediğimi anlatmak ve onlardan en iyi geri dönüşümü almam için iletişim çok önemli. Tüm bunlar bana tiyatronun kazandırdıkları. Diğer taraftan da sinema ve tiyatro çok farklı iki sanat dalı. İyi bir hikâye, güçlü bir anlatım ve çok iyi bir rol dağılımı. Benim de yönetmen olarak yapmak istediğim bunları en mükemmel şekilde birleştirebilmek.

Hikâyenizi anlatırken zaman zaman bir anda bizi gündelik yaşamdan koparıp fantastik bir boyuta taşıyorsunuz… Bunu yaparak varmak istediğiniz nokta nedir?

Esas olan hikâyemi adamakıllı anlatabilmek. Hikâyemi ne kadar ilginç kılabilirsem izleyici o kadar içine girebiliyor. Beni etkileyen, bana dokunaklı gelen şeyleri anlatmaya çalışıyorum bu yüzden. Hikâye üzerinden sinematografik olarak seyirciye aktarabilmek mesele.

En karamsar hikayede bile bir “umut” teması hakim. Bunu en yoğun olarak Ölmek ya da Ölmemek’te gördük. Umut etmenin sizin için anlamı nedir?

Ben buna inanan, hep umut eden bir insanım. Hayatımda her şeyi mücadele ederek kazandım. Kimse bana bir şey hediye etmedi. Bir şey elde edebilmek için mücadele eden insanlara saygı duyuyorum. Bu yüzden filmlerimde hep onların hikâyelerini anlatmaya çalışıyorum. Her şeye rağmen hayata tutunan insanları da bu yüzden seviyorum. Ancak bahsetmek istediğim şey para değil. Manevi şeyler için yapılan mücadele. İnsani yönlerimize katkıda bulunacak mücadeleler… Benim karakterlerim hep mutluluk arayışı içerisindedir. Genelde bunu beceremiyorlar. (gülerek) Ama bunu becerememek de oldukça insani.

Filmlerinizdeki ağırlıklı konulardan biri de kadınlar. Kadınların zaaflarını, komik ya da sinir bozucu yanlarını ele alıyorsunuz; onları bu kadar iyi nasıl tahlil etmeyi başardınız?

Bunun sırrını ben de bilmiyorum (gülerek). Gözlemlemeye olan merakımdan kaynaklanıyor olabilir. Yılların getirdiği birikim mi desek (gülerek). Yani yaşadıkça bunları kendiliğinden anlatmaya başladığınızı görüyorsunuz. Zaten İspanya’da beni kadın oyuncuları çok iyi çekip çeviren bir yönetmen olarak tanıyorlar. Bu üstümde böyle kaldı (gülerek).

Her Şeyin Aslı’nda ilk sahnede bir taşa “Baba” dedirtmeye çalışan bir adam görüyoruz. Son sahnede de mantar cininden dilek dileyen bir adam var. Bu öykülerin mesajı nedir?

Bu gönüllük üzerine bir hikâye. Minimalist bir anlatım bu. Hikâyede üç bölüm var. Kadın – erkek ilişkilerinin anlatıldığı realist bir bölüm var. İlk ve son bölüm de fantastik. Son hikâye de şüphe üzerine. Hayatın iki yüzü gibi. Yani bir şeyleri yapmak için duyduğunuz gönüllülük. Diğer taraftan da sizi geri çeken tereddüt. Bu yüzden taş hikâyesinde gönüllülük, mantar cini hikâyesinde de tereddüt var. Her ikisi de iyi değil. Yani ne çok gönüllü olmak ne de çok tereddüt etmek.

Barcelona adlı filminizde faşizme yaptığınız vurgu dikkat çekiyor…

Faşistler Barcelona’ya geldiğinde insanlar “Yaşa Franko!” diye bağırıyorlardı. Belki savaşı kazandılar ama barışı kaybettiler. İspanya’da iç savaş 1939 yılında bitti. Batının özgürlüğe ulaşan son ülkesi Portekiz ile faşizm ile hesaplarını bizden 1 yıl önce kapattı. Filmde bu geçiş döneminin sıkıntılarını anlatmak istedim.

Son olarak size Türk Sineması hakkındaki düşüncelerinizi sormak istiyorum.

Çok değil. Birkaç film gördüm sadece. Fatih Akın’ı tanıyorum esas olarak. Aynı denizi paylaşıyoruz Türkler ve İspanyollar olarak. Ancak sinemasal olarak birbirimizi pek de tanımıyoruz. İtalyanlar ile de aynı durum geçerli. Komşu olarak nitelendirdiğimiz ülkelerin bile filmlerini göremiyoruz. Bu gerçekten çok üzücü. Böyle özel gösterimlerin, festivallerin olması gerçekten çok önemli. İletişimi ancak bu şekilde sağlayabiliyoruz. Bu filmlerin adamakıllı dağıtımı yapılsa insanlar ilgi gösterirler. O da yapılmıyor. Yani bu etkinlikler olmasa halimiz harap. (gülerek)

*****

Film Eleştirileri:

Her Şeyin Aslı

Venturo Pons, Her Şeyin Aslı’nda kadın – erkek ilişkilerine çok farklı bir bakış açısı geliştirmiş. Bir taşa -pa (baba) dedirtmeye çalışan bir adamı izliyoruz. Önce bize tam bir kaçık gibi görünüyor ve onun haline kahkahalarla gülüyoruz. Taşı alıp kucağında sevmeler, onunla karşılıklı yemek yemeler… ve tek bir sözcük -pa! Sonra adam öyle bir lâf ediyor ki gülüşmeler yerini derin bir sessizliğe bırakıyor: İnsanlar her zaman minerallerin sözel yeteneği küçümserler. Çok da doğru ve yerinde bir tespit. İnsanlar genellikle rasyonel gerçekliklere değer verirler. O yüzden elindeki taşa baba dedirtmeye çalışan adam bize komik geliyor. Sonra adam taşı fırlatıyor ve taş şehirden, ülkeden, uzaydan… sonsuz bir yola doğru yol alıyor. Sonra da kalabalık bir caddenin ortasına düşüveriyor. Ve düşerken çıkardığı sesi tahmin etmek hiç de zor değil: Pa! İşte Vantura Pons böyle deneysel bir anlatımla karşılıyor bizi Her Şeyin Aslı’nda.

Sonra kadın – erkek ilişkilerinde hiç de yabancısı olmadığımız durumları bir nevi skeçler halinde izliyoruz. Öyle güzel yakalamış ki kadın ve erkeklerin zaafını… Sanki dev bir aynası var ve bize doğru doğrultmuş. Üstelik çok da zekice harmanlamış. En bel altı replikleri bile bayağılığa kaçmıyor.

Pons’un mercek altına aldığı kavramlar ise şöyle; irade, bilgelik, dürüstlük, samimiyet, teslimiyet, rekabet, tutku, karşılıklı anlayış, ego, garez, kıskançlık, aşk sadakat ve süphe…

*****

Ölmek ya da Ölmemek

Bambaşka hayatların ve farklı insanların bir noktada buluşması… 21 Gram ve Paramparça Aşklar Köpekler ve Babil üçlemesini anımsatan bir film.

Ölmek ya da Ölmemek’te Venturo Pons bizi sorgulamaya davet ediyor. Sorgulanan kavramlar bir çoğumuzun tabusu olan Tanrı, kader ve ölüm üzerine… Tanrı gerçekten var mı? Kaderlerimizle oynayabilir miyiz? Ya da kader gerçekten var mı? Ölüm engellenebilir mi? Kısacası hayatınızın yönetimi Tanrıda mı yoksa sizde mi diye düşündürüyor. Verilmek istenen mesajda hiçbir çaba göstermeden işleri Tanrıya adamanın faydasız olduğu… Venturo Pons hikâyesini anlatırken oldukça cesur görünüyor.

Filme senaryosunu karısına anlatan bir adamı dinleyerek başlıyoruz. Adam anlattıkça sözler yerini görüntüye bırakıyor. Biz de kahramanlarımızın hayatlarını tanımaya başlıyoruz.

Filmin karakterleri anlatıcımız ve onun karısı, motosikletli genç çocuk, onun akıl hastası annesi, iki polis, bağımlı bir adam ve onun ablaları, öldürülmesi için kiralık katil tutulan başka bir adam ve bir komşu.

Film motosikletli çocuğa bir polis arabasının çarpması ile başlıyor. Arabadaki iki polisten kadın olan kafayı oldukça sıyırmış bir karakter. Yani polislerin egoist ve saldırgan tarafını temsil ediyor. Devriye arkadaşı ise durumu dengelemek istercesine yaratılmış iyi huylu, yardımsever bir polis. Böylece polisleri eleştirirken hepsi de öyle değil ama şeklinde bir parantez açılmış. Ancak bu noktada motosikletli çocuğun “Siz polissiniz kırmızı ışıkta geçme özgürlüğünüz var, peki size kim ceza yazacak?” replikleri zihinlerde yer ediyor.

Filmde tüm karakterlere iki seçenek sunuluyor. İlki ölüm… Motosiklet kazasında ölen çocuk, haberi alınca intihar eden akıl hastası anne, ablalarının rehabilitasyon talebini reddederek aşırı dozda uyuşturucu alarak hayatına son veren çocuk, boğazına yemek tıkanan çocuğun annesinin ilginç tepkisizliği sonucu can vermesi, hastane odasındaki adamın ani ölümü, kiralık katili tarafından vurulan adam ve anlatıcımızın hikâyesini anlatırken kalp krizi geçirip ölmesi… Hepsi ölüyor ve tüm ölümler siyah beyaz olarak çekilmiş.

Sonra ekran renkleniyor. Bu renklenme hayati ve her şeye rağmen yaşamanın mümkünlüğünü simgeliyor. Bu kez de motosikleti çocuk polisler tarafından zamanında hastaneye yetiştiriliyor. Hastane odasında yanında yatan adam fenalaştığı sırada düğmeye basarak onun hayatını kurtarıyor. Hayatı kurtulan adam da boğazına yemek kaçan çocuğu kurtararak zincirleme bir hayat kurtarma vakası gerçekleşiyor. Motosikletli çocuğun annesi hap içip intihar etmek yerine hastaneye oğlunun yanına gidiyor. Bağımlı çocuğu ziyarete gelen ablası, yanındaki küçük yeğeninin çekmecesinden hapları gizlice çalıyor. Böylece onlar gittikten sonra hapları bulamayan çocuk ablalarını arayarak tedaviyi kabul ettiğini söylüyor. Kiralık katili tarafından öldürülmek üzere olan adam ona yalvarmak yerine onu öldürürse hayatı boyunca yaşayacaklarını yüzüne vurarak katilini vazgeçiriyor. Kalp krizi geçiren anlatıcımız karısı tarafından ambulansın aranmasıyla hayatta kalıyor.

Filmin asıl amacı da zaten her şeye rağmen hayatta kalabilmenin önemi ve bu yetiye ne durumda olursa olsun her insanın yapacak gücünün var olması. Bu anlamda yer yer didaktik ve klişe örneklerle de olsa mesaj gözümüze sokuluyor. Bir de hikâyede çok fazla karakterin var olması filmin sonlarına doğru acaba nasıl toparlayacak telaşına düşürüyor. Telaşa mahal olduğunu da son bölümlerin apar topar geçiştirilmesi ile görüyoruz. Yani gelişme bölümünün çok fazla yayılması yönetmenin filmi toparlamasını zorlaştırmış. Ancak her şeye rağmen bir dili, estetiği ve derdi olan bir film olduğunu anlıyoruz. (Röportaj ve eleştiriler Aylık Mirror Dergisi’nin Temmuz 2008 sayısında yayınlanmıştır.)

(17 Temmuz 2008)

Gizem Ertürk

18 Temmuz 2008 Haftası

“Dünyanın Merkezine -3 Boyutlu- Yolculuk” ya da çocukluğumuzdan kalma adıyla “Arzın Merkezine Seyahat”, günümüze uyarlanmış biçimiyle hem düş gücünün önemine dikkat çekiyor, hem olağanüstü serüven yaşayan üç karakterin iç değişimlerini yansıtan iyi bir hikâye anlatıyor ve hem de sinemanın büyüsüne çekerek sizi, harika bir ‘dünyadan içeriye’ yolculuk yapmanızı sağlıyor: Bir de Real D Sinema farkıyla izlerseniz, zevkten dört köşe olursunuz!

“Kız Kardeşim Evleniyor”, birkaç günde geçen ve çevrelerindekilerin de etkileriyle birbirlerini ‘yeniden algılayan’ ve sert mizaçlı olana rağmen ‘et-tırnak’ gerçeğini olumlayan iki kız kardeşin, onlar hep varlarmışçasına duygudaşlık kurduğunuz hikâyesi: Her ayrılma, biliyorsunuz, aslında bir ayrılamamadır!

“Mamma Mia!”, herkesin yaşamına belli bir yerde dâhil olan ABBA şarkılarını, aşk, ayrılık, umut – umutsuzluk, hüzün, kavuşma, sevinç, tutku gibi tüm insanları ilgilendiren geniş içerikli bir öykünün malzemesi olarak kullanan, en depresyonda seyirciye bile “kendini iyi hisset”tirecek bir coşku, bir müjde: Eminim, şarkıları ‘bizzat’ yorumlayıp, danslarda da ‘döktüren’ oyunculara doyamayacak ve tekrar tekrar izleyeceksiniz (aynen benim gibi!).

“Ölülerin Günlüğü”, tükettikçe tüketen ve sonunda da ‘kendi kendini ısırıp, koparıp parçalayarak tüketen’ insanoğlunun çıldırışını gençlerin el kameralarından yansıtırken, şu ‘berbat dünya’da, kamerayla çektikleri kadarına inanan benmerkezci tiplere de ustalıkla dokunduruyor: Üstat Romero’nun filmine gidiniz; sinsi mizahını da ihmal etmeden korkuturken, zombileşmeyi fena halde hak ettiğimizi düşündürtüyor!

“Yalnız Kalpler”, bu vakur, duru, sert ve etkili film, yalnızlığı gidermeye, âşık olmaya, bir yuva kurmaya, temas etmeye ihtiyacın üzüntü verici sonuçları üzerine… Soru şu: Salt sizi deliler gibi sevdiği için başkalarını gözünü kırpmadan öldürebilen biri oldu mu hiç hayatınızda?

(16 Temmuz 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Nijat Özön Röportajı

Nijat Bey, ne kadar zamandır Ankara’da yaşıyorsunuz?

II Dünya savaşı zamanında Almanların sınıra dayanması nedeni ile İstanbul’dan Anadolu’ya göç başlamıştı, biz de bu göçe katıldık ve 1939’da Ankara’ya geldik. Ondan sonra yavaş yavaş Ankaralı olduk. Ankara’ya geldiğim için hiç pişman olmadım.

Babanız Mustafa Nihat bey Edebiyat tarihçisi ve yazarı idi. Babanızdan etkilendiğiniz muhakkak ama siz özel olarak sinema ile ilgilendiniz. Neden?

Sinema ile kimse meşgul olmuyordu, ben meşgul olayım dedim. Sinema ile tanışmam çok erken oldu. Babam fotoğraf amatörü idi. Bizim banyo karanlık oda görevini görüyordu. Bizde hem alıcı hem gösterici makine vardı. Babam kiralık filmleri getirir, evde bize seyrettirirdi. Babam Çapa Kız Lisesi’nde iken her hafta film gösterimi olurdu, bizde gider izlerdik orada. Yani sinema merakı 3 yaşından itibaren başlamış oldu. İlkin seyirci idim ama büyüdükçe daha yakından ilgilendim. Baktım ki sinema ile ilgili uğraşan kimse yok, bende ortaokuldan itibaren sinema ile uğraşmaya başladım. İzlediğim filmler hakkında fişler hazırlardım. Kim oynuyor, kim yönetiyor diye. O dönemler sinema öğretecek kitap yok. Ortada 2 kitap var. Birisi Sedat Simavi’nin, diğeri Işık Tandoğan’ın. Bende yabancı kaynaklardan öğrenmeye karar verdim. Fransızca bildiğim için önce Fransızca kaynaklardan, daha sonra ise İngilizce kaynaklardan sinemayı öğrenmeye başladım.

Babanızdan başka hangi konularda etkilendiniz?

Babam 1928 – 1930 yılları arasında ilk çıkan yeni harfli kitapların bibliyografyasını çıkarmakla görevlendirildi. Bibliyografya adlı bir dergi çıkardı. Babamın bu yeteneğinden etkilendim. Ben Türkiye’nin ilk kütüphanecilerindenim. 1947’de Milli Kütüphane’yi kuran Adnan Ötüken, Dil Tarih’te kütüphanecilik kursu açmıştı. Oradan sertifika aldım. Sonra Dil Tarih’e girdim, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne. Kütüphanecilik dersi zorunlu idi. 6 ay daha eğitim gördüm ve kütüphaneci eğitimimi tamamladım. Başlangıçta babamın kütüphanesinin katalogunu yaptım. Daha sonra sinemanın filmografisini tutmaya başladım. Yerli ve yabancı.

Karagözden Sinemaya Türk sineması ve Sorunları kitaplarınız neden 2 ciltte kaldı ve devam etmedi?

Aslında durmadı, yeni baskısı yapılacaktı, 39 yazı daha ekledim, resimli falan, ancak yayınevi iflâs etti. Şimdi Agora basacak. 1955’den 2005’e kadar 50 yıllık yazı var, bir aksilik olmazsa Eylül’de çıkmasını bekliyorum.

Vedat Türkali’nin sineması üzerinde sizin etkiniz nedir? Bu etkinin sebebi nedir?

Aslında benim fazla bir etkim olmadı. Benim sinema çalışmalarım vardı Harbiye’de. Bir dönem beni de içeri aldılar. Bende içerde sinema dersleri vermeye başladım. 5 – 6 öğrencim vardı. Biriside Vedat Türkali idi. Tutukevi Müdürü beni çağırdı bir gün. “Tutuklulara ders veriyorsun ve morallerini yükseltiyorsun, artık vermeyeceksin, yoksa sinema kitaplarını içeri almam” diye tehdit etti. Bende derslere ara vermek durumunda kaldım. Kısa bir dönem oldu bu. 1952 – 53 yılları bu dönem. Diğer öğrenciler Yılmaz Çolpan, Kemal Bekir Özmanav, Aclan Sayılgan idi.

Sinemacılığa başladığınız dönem, Tiyatrocular Dönemi’nin bitiş dönemi. Bu dönemle ilgili 2 görüş var. “Muhsin Ertuğrul olmasaydı sinemaya daha erken geçecektik”; diğeri de “Muhsin Ertuğrul olmasaydı sinemaya sahip çıkacak kimse yoktu” diyenler. Siz hangi tarafta idiniz?

İki görüş de doğrudur. Ama Muhsin Ertuğrul’un bunda bir kabahati yok, İpekçilerin kabahati var. Ertuğrul tiyatroyu yapıyor diye sinemada yapar deyip onu ön plâna çıkardılar. Başkaları da ortaya çıkamadığı için bir tekel oluşuyor. Olaylar bu şekilde gelişiyor.

Sedat Simavi ve Muhsin Ertuğrul’un sinemanın ilk yıllarındaki çekişmelerinin sebebi ne idi?

İlk dönemde Sedat Simavi vardı. İkisi arasında bir rekabet vardı. Aynı odada kaldılar ama birbirlerini çekemiyorlardı. Hangisi öne çıkacak diye gizli bir çekişme vardı. Sedat Simavi önce başlamasına rağmen daha sonra basın yayın hayatına giriyor. O arada Almanya’da olan Muhsin Ertuğrul sinemayı öğrenmeye başlıyor. Kendisini hem tiyatro hem de sinemanın kompetanı sayıyor. Temaşa Dergisi’nde kendisini pazarlayıcı yayınlar sunuyor. Türkiye’ye gelmeden kendini afişe ediyor. Geldiğinde ise Sedat Simavi ile kavga edip darılıyorlar. İpekçilerin desteklenmesi ile ön plâna çıkıyor. Kendi yanında çalışan kimseninse ön plâna çıkmasını istemiyor. Şehir Tiyatrosu bir aile gibidir. Herkes bir birinin akrabası idi. Kışın tiyatro oynuyorlar, yazında onun filmini çekiyorlar. Muhsin Ertuğrul kendisinin iyi bir sinemacı olmadığını bilir. Tiyatro konusunda eleştiri olduğunda korkunç tepki verir ve savunur. Ama sinema hakkında eleştiri yapıldığında sesinin çıkarmaz.

Halıcı Kız ilk renkli filmdir ama daha öncesinde Ali İpar renkli film çekti ama tarihe geçemedi neden?

Ali İpar daha öncesinde Bir Şehrin Hikâyesi (1952) adlı belgesel çekti, sonrasında Salgın (1954) çekildi. Renkli olarak çekilen ilk Türk filmi idi ancak, Muhsin Ertuğrul’un Halıcı Kız adlı filminden sonra gösterime girdi. Film, 16 mm’lik el kamerası ve Singer Dikiş Makinesi motoruyla çekildi ve kurgusu ise Amerika’da yapıldı. Ancak sinema tekniğini tam anlamıyla bilmediği için olsa gerek filmi bir türlü vizyona sokamadılar. Bu yüzden Halıcı Kız daha önce davrandı ve öne çıktı. Zaten Muhsin Ertuğrul’un ilk olmak gibi bir tutkusu vardı. Ali İpar Amerikalı bir yıldızla evli idi. Sinemacılığı oradan gelir.

Günümüz Türk sineması hakkında neler düşünüyorsunuz? Gidişatımız nasıl sizce?

Türkiye’de yılda 50 film çekilmeye başlandı ve bu normal bir durum. Zaten 300 filmli döneme benim itirazım vardı. Bir sürü saçma sapan filmler çevrildi. Türkiye’nin 300 film çekebilecek kapasitesi yoktu. 50 film çevrilmesi demek hepsinin iyi olması anlamına gelmez. Çok az yönetmen sinema yapmaya başladı. Benim tuttuğum yönetmen Nuri Bilge Ceylan’dır. Türk filmlerinde ortak bir özellik vardır. Gevezelik, devamlı gevezelik. Konuşma dışında bir şey yapılmıyor. Nuri Bilge Ceylan sineması bunu kırar. Gevezeliği en aza indirir. Sadece görüntü ile filmi anlatır. Nuri Bilge Ceylan nasıl ortaya çıkmış onu anlamak lâzım.

Peki, nasıl oluyor da Zeki Demirkubuz ve Nuri Bilge Ceylan filmleri bol ödül almasına karşın Türk seyircisi tarafından kabûl görmüyor ve gişe hasılatı yapamıyor?

Gitmez tabiî ki… Bizde masal, orta oyunu, karagöz, meddah geleneği hep sözlüdür. Biz söz sanatı gelişmiş bir toplumuz. Seyirci yıllarca bu yönde alıştırıldı. Başka ülkeler kendilerini çabuk toparladılar. Sinemanın görsel sanat olduğunu anladılar ve değiştiler. Bir sürü sinema dernekleri kulüpleri var. Bizde maalesef yaygın değil. Sinemayı geliştiren derneklerimiz ve seyirciyi eğitecek derneklerimiz yok. Seyirci alışmadığı için donuk filmleri izleyemiyor. Bizim filmlere dışarıda gösterilen rağbet de şundan dolayıdır. Avrupa’da da Amerikan showuna karşı bir tepki var. Böyle filmlerin çıkması hoşlarına gidiyor ve hayrete düşüyorlar. Onlar için nostaljik önem taşıyor.

Amerikan sinemasının Türk sineması üzerindeki etkisi nedir?

Amerika her konuda show yapmayı sever. Sinemada da bu böyle. Teknoloji hızla ilerledikçe efektli filmler de artmaya başladı. Yani seyirciyi etkilemek uğruna her şey yapıldı. Bunun yansıması tabiî ki Türk sinemasını etkiledi. Onlarda aynı şeyi yapma peşine düştü.

Güncel sinemayı nasıl takip ediyorsunuz?

Maalesef takip edemiyorum. Hastalığım sebebi ile kalabalık yerlere girmem yasak. Ancak DVD.si çıkarsa izleyebiliyorum. Birde cep sinemaları beni deli ediyor. İnsanlar nasıl tahammül ediyorlar. Ses feci bir şekilde. Son derece kötü ortamlar.

Hangi sinema yazarlarını okuyor, beğeniyorsunuz?

Artık sinema yazar ve eleştirmenlerini okumuyorum. Adamlar internetten bakıyorlar IMDb’ye giriyorlar, sonra eleştiri yapıyorlar. Orada sanatçıların her türlü magazin haberlerini bulabiliyorsunuz. Öyle olduktan sonra ben kendim girer, doğrudan bakarım.

Sizce Türkiye’de sinema arşivciliği ne durumda, bu görev sizce kimde olmalıdır?

Türkiye’de nasıl ki Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü varsa sinema ürünleri içinde böyle bir müdürlüğün olması gerekiyor. Bir ara yapmışlar, geçiş dönemi filmlerini toplamışlar. Bu görevde BYEGM’de imiş. Ben bunu keşfettim, izini de buldum. Sinematek’e söyledim “bunları alın” diye. 23 filmdir bu, mahzende kötü şartlar altında saklanmaktadır. Eskiden filmlerin birer video kopyası emniyete verilirdi. Daha sonra Kültür Bakanlığı’nın ilgili bölümü işi devraldı, ancak devam etmediler. Şimdi filmlerin kopyalarını DVD olarak verebilirler, ancak yinede işler yürümüyor maalesef. Eskiden Kültür Yüksek Kurulu’nda üye idim. Orada sinema yasası hazırladık. Ahmet Taner Kışlalı’nın Kültür Bakanlığı döneminde çıkacaktı, meclise gelemedi. Ecevit hükümeti düşünce yasa çıkmadı.

Kültür Bakanlığı fonları ve Euroimages yardımları sizce sinemanın temel yapısını bozuyor mu, sizce filmler devletten yardım almalı mıdır?

Olmalı tabiî ki. Fakat bu tür paraların yönetimi ve dağıtımı ahbap işi oluyor. Alması gereken alamıyor, almaması gereken alıyor. Türkiye’de bunu işletecek alt yapı yok. Bence fon vermekten çok, başarılı bir film çekmiş yönetmenin ikinci filmlerine verilebilir.

Türkiye’de sinema sektörü neden oluşmuyor? Neden Hollywood tarzı bir sinema endüstrimiz yok?

Baştan beri devletin ilgi göstermemesinden ileri geliyor. Devlet ciddi anlamda ilgilenmemiştir sinema ile. Dışarıya devlet bir sürü öğrenci göndermiştir ama sinema öğrensin diye kimseyi göndermemiştir. Tarihimizde devlet – sinema ilişkileri konusunda trajikomik olaylar var. İpekçiler bir zaman Atatürk’ün bir konuşmasını filme çekecekler ama makineye film koymayı unutmuşlar. Çankaya köşkünde yapılan çekimlerdeki aksaklıklar nedeni ile Atatürk “eşekler” diye bağırmış. Sonraları bir film stüdyosunda Nazım Hikmet ve arkadaşları dublaj için bekliyorlarmış. Orada da Atatürk’ün bir filmi oynuyormuş. Birden bire “eşekler” diye ses çıkınca şok oluyorlar. Atatürk yerli sinema ve yabancı sinema arasındaki farkı çok iyi biliyordu. Cumhuriyetin 10. yıl kutlamaları için Türkiye’ye gelen Rus sinemacılar Ankara’nın en güzel görüntülerini ve Atatürk’ün 10. yıl nutkunu çekmişlerdir. Hatta Avrupa ve Amerika’dan yönetmenler gelerek Atatürk’ün çeşitli görüntülerini çekmişlerdir.

Sinema hakkında serbest düşüncelerinizi alabilir miyim?

İletişim fakültelerinden her yıl binlerce kişi mezun oluyor. Hepsinin iş bulmaları gerçekten çok zor. Geçenlerde iletişim fakültesinden mezun olan bir arkadaşı telefon satıcısında gördüm. Başka iş bulamadığı için orada çalıştığını söyledi. Birde yeni mezunlar nedense hep yönetmen olmak istiyorlar. Hâlbuki sinemanın birçok dalı var. Niye senarist veya montajcı olmak istemiyor?

Sinemanın merkezi İstanbul ama siz Ankaralısınız. Ankara’da olmak sinema ile uğraşırken mesleğinizde bazı zorlukları getirmedi mi?

Hayır, aksine Ankara’da olmak bana daha fazla çalışma şansı verdi. 1959 yılında bir festivale gitmiştim. Eleştirmenlerin nasıl yönetmen tuttuklarını gördüm. Her eleştirmen kendi yönetmenini tutuyordu. Bu ortamlar benim hiç hoşuma gitmemişti. Bu tür durumlar beni İstanbul’dan uzaklaştırdı. Dedikodudan uzak durdum. Ankara’da daha huzurlu olma şansım oldu. Giovanni Scognamillo sağ olsun beni İstanbul’dan haberdar ederdi.

Röportaj için teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

*****

Kimdir?

Nijat Özön (1927), Türk dilci, sinema tarihçisi ve çevirmen. Nijat Özön, 25 Aralık 1927’de İstanbul’da yazın tarihçisi Mustafa Nihat Özön’ün oğlu olarak dünyaya geldi. 1956’da, Halit Refiğ ile birlikte yayınladıkları Sinema ve Kim isimli dergilerde sinema üzerine yazıları çıktı.Vedat Türkali’nin sinema ile ilgilenmesinin arkasında yatan kişi olarak da bilinir. Bir süre aynı cezaevinde birlikte kalmaları Türkali’nin daha sonraki dönemlerde sinemaya ilgi duymasını sağlamıştır. Nijat Özön evli ve 2 çocuk babası ve halen Ankara’da yaşıyor.

Eserleri:

Temel Yazım Kılavuzu
Büyük Yazım Kılavuzu
Büyük Dil Kılavuzu
Türk Sineması Kronolojisi 1895 – 1966
Söylenişli Fransızca – Türkçe Sözlük
Sinema, Televizyon, Video, Bilgisayarlı Sinema Sözlüğü
Karagözden Sinemaya Türk Sineması ve Sorunları Cilt: 1 Tarih, Sanat, Estetik, Endüstri, Ekonomi
Karagözden Sinemaya Türk Sineması ve Sorunları Cilt: 2 Eleştirme, Eleştiri Yazıları, Sinema ve Toplum
Sinema ve TV Sinema El Kitabı
Sinema Sanatı
100 Soruda Sinema Sanatı,
Nijat Özön, Mayıs 1972

Çevirileri:

Film Duyumu, Sergey M. Eisenstein
Film Biçimi, Sergey M. Eisenstein
Potemkin Zırhlısı / Harp Esirleri / Cehennemden Dönüş, Sergey M. Eisenstein
Çağdaş Sinemanın Sorunları, Andre Bazin
Cehennemden Dönüş, John Ford, (Çeviren: Nijat Özön), Mart 1967,
Harp Esirleri, Renoir, (Çeviren: Nijat Özön), Mart 1967
Sinemanın Temel İlkeleri, V. I. Pudovkin, (Çeviren: Nijat Özön), Haziran 1966

(12 Temmuz 2008)

Erhan Işık

http://www.yesilcam.gen.tr

Büyük fotoğraflar için üzerlerine tıklayınız.

Nijat Özön

Eşiyle Birlikte / Erhan Işık’la Birlikte

Giovanni Scognamillo / Nuri Bilge Ceylan

Muhsin Ertuğrul

11 Temmuz 2008 Haftası

“Bir Çılgının İçinde”, yüreğinizin ‘iyimser’ köşesini iyice ısıtmanız ve ailenizle birlikte mutlu hissetmeniz için gereken romantizme, mizaha, maceraya sahip bir bilim kurgu güldürüsü: Lütfen çok dikkat edin, karmaşık sayılabilecek bir öykülemeyi akıcı bir stile kavuşturan yönetim başarısı oldukça önemli.

“Narnia Günlükleri: Prens Kaspiyan”, çevreci bildirisi dikkat çeken, ‘büyüme ve cesareti sınama’nın öyküsü: İlkine göre daha karmaşık sahnelere sahip filmde itiraz ettiğimiz nokta ise, hem gerçekçiliğinin hem de masalcılığının ölçülerinde aşırıya kaçılmış olması!

(10 Temmuz 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

04 Temmuz 2008 Haftası

“Aşkzede” ya da aday olduğunuzu hissediyorsanız, seyrediniz, en bütünleştiğinizi sandığınız kişiyle aranızda -aslında- uzak bir duygusal mesafe olabileceğini ve bir gün gelip bu yüzden terk edildiğinizde, o güne dek kaçındığınız özeleştiriyle de pekâlâ tanışabileceğinizi öğrenin: Tabii, cinselliğin ‘kırmızı çizgileri’ni bol bol ihlal eden bir mizahın içinde gülerek, gülümseyerek…

“Hancock”, doğaüstü güçlerle donatılmış ‘çok özel bir insan’ın L. A. kentindeki kurtarma hikâyelerini, bu ‘serseri’ kahramanın ‘yitikliğine’ odaklanarak sürprizli ve gerçekçi anlatsa da, eğlenerek izledikten sonra unutulmaya mahkûm bir film olmuş: ‘Homo’ diye dalga geçtiği o çizgi roman kahramanlarının çok abartılı sahnelerine -bir noktadan sonra- geçiş yaptığı için gerçekçi bakış açısını kaybettiğini vurgulamak da şart!

“Kadavra”ya giderken yanınıza kalın giysiler almanızı, her anlamda soğuk ve işte bu sebeple de tam amaçlandığı gibi bir gerilim olması nedeniyle öneriyorum: Rafları kalabalık morg, parçalanarak üzerinde çalışılan cesetler, katil doktorlar, ‘buz gibi’ renkler, güneşsiz bir hava, inanılmaz cinayetler karşısında donakalacaksınız!

“Kung Fu Panda”, başarmak için aynaya bakmanızın ve kendi potansiyelinizi görüp harekete geçmenizin yeterli olduğunu vurgularken, Çin kültür ve sanatının binlerce ayrıntısıyla çekici – büyüleyici bir dünya kuruyor, bir; savunma sporlarını müthiş bir koreografi ve hızla çok eğlenceli hale getiriyor, iki: Aklınıza gelen her tür ve tip seyirci için!

(02 Temmuz 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Hasret Bitti, Peki Şimdi?

4 yıldır eski dostlarımızın yeni maceralarına hasrettik. Sonunda özlem dolu yüreğimize biraz olsun su serpildi. Benim Sex and the City’yle tanışmam yıllar önce oldu. Önce bir derginin kötü bir çeviriyle verdiği kitabı elime geçti. Açıkçası okuduğumda hiç haz etmemiştim. Candace Bushnell’in dünyası bana çok uzak gelmişti. Ne aşk ne cinsellik anlayışı bana dokunmuyordu.

Aradan yıllar geçti. Elime Sex and the City’nin DVD seti geçti. Başladım izlemeye. Aman Tanrım, işini iyi bilen bir ekibin eline geçince o metinden ne harikalar çıkmıştı. Carrie’de kendimi bulmuştum. Biraz Miranda’lık da vardı bende. Charlotte sonsuz iyimserliğiyle ve hanım hanımcık kız duruşlarıyla beni sinir ediyordu ama elimde değildi, onu bile seviyordum. Samantha’ya gelince, o benim hiçbir zaman olamayacağım ama hep hayran olduğum bir kadındır. Çok iyi arkadaştır, bedeniyle barışıktır. Evet, biraz bağlanmaya korkar, çılgınca yaşar ama birisine gönlünü koydu mu her zaman oradadır. Ve hep eşleştirilen cinselliği rahat yaşama ve aldatma birlikteliğini yıkar. Samantha istediği her erkekle birlikte olur ama koca dizi serisi boyunca bir kere bile arkadaşlarının erkeklerine göz diktiği görülmemiştir. O yüzden Samantha benim en sadık dostlarımdandır.

DVD setlerini o yıl yaladım yuttum. Evden çalıştığım için kendime iş ödülü gibi verdim her bölümü. Biraz çalışıyordum. İşimi bitirince de bir tane Sex and the City bölümü patlatıyordum. Bana terapi gibi gelmeye başlamıştı. Çevremdeki arkadaşlarımla konuştukça onların da aynı durumda olduklarını gördüm. Digiturk’ü olanlar her gece Sex and the City’nin tekrar tekrar yayınlanan bölümlerini yakalıyordu. Üzerlerindeki günün yorgunluklarını Sex and the City’den arkadaşlarıyla atıyorlardı.

Ben dinlenme, izlence, eğlenme, terapi gurubuma bir de rehberlik işini kattım. Hatta falcılık bile denebilir. Sex and the City’nin o günkü bölümünü “hadi bakalım bugün hayatımdaki bir probleme ışık tutsun” diye izlemeye başladım. İnanın, oldu da. Hem çok eğlenceliydi. Hem de kendimce keşmekeş gördüğüm problemleri dışardan izleyebildiğim için daha farklı çözüm yollarını görebiliyordum.

En güzeli de dünyanın neresinde olursa olsun, hangi dil, din, ırktan olursa olsun kadınların ortak bir dili olduğunu görüyordum. Erkeklere haksızlık etmeyelim; insanlığın ortak duyguları, düşünceleri ve dili vardı ve Sex and the City bunun en iyi göstergelerinden biriydi.

Altı yıllık dizi yolculuğunda Sex and the City’yle hem güldük hem ağladık. Sonra dostlarımız yeni maceralarından bizi mahrum bıraktılar. Pek koydu açıkçası. Ama neyse ki hem Digiturk hem DVD setleri sağ olsun, biz istediğimizde dostlarımızın eski maceralarıyla avunuyorduk. Sonra haber geldi, Sex and the City’nin filmi geliyor diye. Nasıl da sevindik. Acaba eski dostlar şimdi ne yapıyorlardı? Birlikteliğimiz Carrie’ler otuzlarındayken başlamıştı. Aradan 10 yıl geçtiğine göre kırklarında, olgun bir kadın grubu gelecekti karşımıza. (Hatta aramızda kalsın; Samantha ellilerinde olsa gerekti. Maşallah hiç göstermiyor.)

Film gösterime girdi, biz de heyecanla sinemalara koştuk. Filme giderken yol üzerindeki tüm gazete ve dergilerde Carrie bize göz kırpıyor ve filmine davet ediyordu. Heyecanla kurulduk koltuklara, başladık filmimizi izlemeye. Carrie epey yaşlanmıştı. Yüzü ne yaparsa yapsın ele veriyordu. İçi hala kıpır kıpır bir çocuktu ama elinde değil büyümüştü işte. Miranda hiç ummadığımız bir sorunla karşı karşıyaydı. Valla film sonrası dedikodularda bile çoğumuz eşinin yaptığına inanamadığımızı söylüyorduk. Ve sonra ekliyorduk, “hayat işte.” Charlotte, o beni sinir eden Charlotte benim gelecek için en çok hayalini kurduğum hayatı yaşıyordu. Acaba yıllar içinde ben de mi değişiyordum? Samantha da her zaman canımdı. O değişimlerine hem uyum sağlamaya çalışıyordu hem de yüzleşmelerini gerçekleştirip, özünü kaybetmiyordu.

Dostlar aynıydı, biraz daha yaşlı, biraz daha olgun ama özünde aynı. Film bir film olarak çok da matah değildi. Sanki 4 dizi bölümünü ardı ardına dizilmiş izler gibiydik. Ama olsun, yine de olsun, film sayesinde eski dostlarımı gördüm. Kadın hikâyelerini izledim. Tasvip edeyim, etmeyeyim, onların kadın hikâyelerini keyifle yine dinledim, izledim, hissettim.

Geriye ne kaldı derseniz? Umarım bir 10 yıl içinde birkaç film daha gelir. Kim bilir belki kırklarındaki Carrie, Miranda, Samantha ve Charlotte hikayeleri için yeni bir dizi üretilir. Akıllı prodüktörlere kalmış. Şimdilik bu farkında olmadan kurduğumuz kadın kulübümüzün toplantıları her gece 11:30’da Digiturk Mymax’te devam ediyor. Kapıları herkese açık. İstediğiniz gibi izleyin. İster bir çikolatalı dondurma eşliğinde, ister gazete okurken, ister ayaklarınızı uzatmış, ister eve getirdiğiniz işinizin son noktalarını koyarken. Kıyafet serbest. Pijama tercih edilir. Ya da renkli bir Carrie gece koleksiyonu. Hep birlikte hasret gidermek, dertleşip, gülmek üzere… Bu gece 11:30’da kadın dostlarım…

(01 Temmuz 2008)

Nur Özgenalp

Persepolis – Modern Bir Masal

Bir varmış bir yokmuş… Zamanlardan bir zamanda, doğunun güzel diyarlarından birinde bir memleket varmış… Perslerin yaşadığı bu güzel yere, Persepolis adını takmış öykünün biricik kadını. Memleket güzel mi güzelmiş, biricik kadın da öyle. İkisi de tarihlerinde inişler-çıkışlar yaşamış. Çok görmüş çok geçirmişler.

Persepolis yıllar içinde binbir ihtilâlden, yönetimden geçerken içinde yetişen biricik kadın da içinde bin bir ihtilâl yaşamış. Tıpkı bizim güzel memleketimiz ve güzel kadınlarımız gibi. Biz ortadoğu toplumlarının kadınlarının hali yamandır. Hem ortadayızdır, hem doğuda, hem de eğitimlerimizle batıda. Batıyı bir batılıdan daha iyi tanırız, çünkü onu dışardan inceleriz ama hiçbir zaman batıyı yaşayamayız çünkü anlamsızdır bizim için. Belki biraz ayıp edeceğim ama yüzeyseldir batı en doğru tabiriyle. Köklerimizin çıktığı yerde, doğuda öyle zengin bir kültür vardır ki, batıdan öğrendiğimiz analitik düşünce hiçbir zaman onun yerini tutamaz.

Doğuda zaman yoktur, mekân yoktur. İnsan vardır. Tüm zamanlarla tüm mekânlarla iç içe bir hayat sürer. Bu yüzden masal gibidir. Zamanlardan zaman içinde… Dinler tarihi üzerine yazmıyorum. Bakın masallarımıza. Bizim masallarımızda Keloğlan yola çıkar, gider de gider. Bir sürü şey öğrenir ama hep gider. Öyle batı kalıbında giriş-gelişme-sonuç değildir anlatılanlar. Vardır dersleri ama öyle kesin hatlarla çizilmemiştir. Yaşayarak özümsenir.

Minik kızımız da işte böyle güzeller güzeli bir diyara açmış gözlerini ilk. Ortadoğunun en köklü kültürlerinden birinin bağrında doğmuş. Ama memleketi daha o küçük yaştayken kaynıyormuş. O daha doğmadan önce de kaynamışmış bir kere. O doğmadan Şah geçmiş başa, onun çocukluğunda da dini yönetim gelmiş. Bununla da bitmiyor tabii. Sen alıp, komünist aileden gelen bu kızı bir de dini yönetimde harcanmasın diye Viyana’ya Fransız okuluna yollarsan, olacakları gör. Kızımız bir güzel en bir soğuğundan Alman kültürünün bağrında sanki Alman kültürü yetmezmiş gibi Fransız okuluna gitsin. Benim de sık sık düşündüğüm bir şeyi dile getiriyor filmde: Onca kitap okudum, yine de hala bu batı kültürüne dair anlayamadığım şeyler var.

Sırf bu yönden değil, Persepolis’in biricik kızı bizlere, 80 kuşağı Türk kadınlarına bir çok yönden çok benziyor. Aşkı iliklerine kadar yaşıyor. Öyle ki filmin bir yerinde bunu da çok güzel dile getiriyor. Onca ihtilâl gördüm, ölüm gördüm ama beni banal bir aşk hikâyesi ölümün eşiğine getirdi. Doğrudur, her şeye meydan okuyabiliriz. Güçlü kadınlarız biz. Ama kalbimizden vurulmaya görelim, en ağır yaralar orada açılır. Bu kocaman kalpli minik kadını bir aşk budalası da sanmayın. Az sever, öz sever. Ve gerektiğinde kendini de ilişkilerini de bir bir eleştirir. İlişki dediğimiz şeyle aşk aynı değildir ne de olsa. Bu yüzdendir ki ilk evliliğini bitirmeyi de öğrenir.

Filmin incisi kanımca anneannedir. O sağlam duruşu, mükemmel hayat görüşüyle tam bir anaerkil kadındır. Öyle olağanüstü bir karakter değildir. Hepimizin anneanneleri, babaanneleri gibidir. Biriktirdiği hayat deneyimleriyle, onları güzel aklıyla işleyişiyle engin bir denizdir o. Bakınız anneannelerinize, babaannelerinize. Bir sözleri bin nasihat barındırır. İnce elenmiş, sık dokunmuş öğütlerdir bunlar. Yılların çınarlarının nesillerine aktardıkları özlerdir. Günümüzün özenti dünyasında bazen onlarla bağımızı yitiririz, yollarımızı kaybederiz. Yine böyle bir zamandaysanız, bir durun, tek yapacağınız o yüce ninenizi aramak, onunla biraz sohbet etmektir. Onun bilgelik pınarından içmektir. Bir de hayatta olduğuna dua edin. Çok şanslısınız.

Filmin anneannesi en kök değerleri anlatır torununa. Kendini, nereden geldiğini hiçbir zaman unutmamasını, her zaman kökleriyle gurur duymasını öğretir. Herkese eşit, hakkına göre davranmak gerektiğini, kendi çıkarları için başkalarını ezmemesini öğretir. Gönlü geniş, başı dik biri olmasını sağlar. Minik kadınımızın kendisiyle yaptığı en büyük yüzleşmelere vesile olur. Kocasıyla ilişkileri yürümediği için ahlayıp vahlarken anneannesi küçük kadınımıza kadın olmanın dersini verir. Ona ağlamayı kesmesini çünkü ağlamasının ayrılıyor olmasından değil, hata yaptığını kabûl edemiyor olmasından kaynaklandığını söyler. Hepimiz aslında bir ilişkiye veda ederken buna ağlamaz mıyız? Üzüldüğümüz aşkımız kaybetmek değildir. Aşk olsa oralara varmayız zaten. Üzüldüğümüz çoğunlukla aşk nesnesi olarak seçtiğimiz kişinin gerçekten aşk nesnemiz olmadığını fark etmemizdir. Oturup ağlarız, nerede ne hata ettikde bu kişiyi seçtik diye. Ve onca emek vermişsek (hem çevreyi hem de kendimizi onun “O” olduğuna inandırmak için) hayal kırıklığımız dillere destandır. Kabûllenemeyiz işte. Yeni bir sayfa açmanın cesaretini toplamak yerine çoktan eski olmuş kişi için yanar yakılırız.

Eğer bizim gibi kadınların hikâyelerini görmek, hissetmek istiyorsanız, seyredin bu filmi. Ben sinemada izlemekle kalmadım, DVDsini de edindim. Arada sırada izleyip, kim olduğumu hatırlamak için kullanıyorum. Kendimle ve benim biricik kadınlarımla gurur duyuyorum. Çünkü bizler öyle köklerden geliyoruz ki o kökler engin zenginliklerle dolu. Filmin en güzel sahnelerinden biri de anneannenin her gün güzel kokmak için sutyenine yasemin çiçekleri doldurduğunun anlatıldığı sahnedir. Öyle deodoranttı, parfümdü değil, en doğalından kokularla donatır kendini bu kadınlar. Ben böyle incelik, çevreye ve kendine saygı görmedim. Her izlediğimde şakır şakır ağlamaya başlıyorum o sahneyi. Evet, biricik kadınlarım, hepimize yasemin kokulu günler dileğiyle. Özümüzü unutmayalım.

(01 Temmuz 2008)

Nur Özgenalp

Kung Fu Panda

Kung Fu’su Çin’den, Pandası Amerika’dan… Çin-Amerikan ortak yapımı olan filmde iki kültür birbirine karışınca ortaya Kung Fu sever Panda Po çıkmış. Sadece çocuklara değil her yaştan animasyon sevenlere hitap edecek süper komik bir film Kung Fu Panda.

Kahramanımız Po doğası gereği sürekli yemek yeme potansiyeli olan bir Panda. Aslında Po gece gündüz fast food tüketen Amerikalılardan da pek de farklı değil.

Antik Çin’deki bir restoranda babası ile birlikte çalışan Po, aslında tam bir Kung Fu hayranıdır. Babasının restoranı ona devretmek istemesi ve onun üzerindeki hayalleri hiç umrunda değildir.

Günün birinde Barış Vadisi’ni korumak için bir Ejderha Şavaşçı seçileceği haberi Po’yu sevinçten çılgına çevirir. Küçüklüğünden beri hayranı olduğu Kaplan, Turna, Peygamber Böceği, Engerek Yılanı ve Maymun’dan oluşan Öfkeli Beşli’yi görme fırsatını yakalayacaktır. Po seçmenin yapıldığı alana girmeye çalışırken bir anda kendini alanın tam ortasında bulur.

Seçimi yapacak olan Kung Fu’nun yaratıcısı Bilge Oogway, Po’yu Ejderha Savaşçı olarak seçer. Tabii doğdukları andan bu güne Ejderha Savaşçı olarak yetiştirilen Öfkeli Beşli ve onları yetiştiren hocaları Shifu bu durum karşısında çok sinirlenir. Kung Fu’ya dair hiçbir yeteneği ve esnekliği olmayan bu koca çocuk bir zamanlar Shifu’nun eski öğrencisi olan Kar Leoparı Tai Lung’u nasıl yenecektir? İşte film Shifu’nun Po’ya dövüş sanatının inceliklerini onun dilinden öğretmeye başlamasıyla çok keyifli bir komediye dönüşüyor.

Film bir derya deniz olan DreamWorks’un bütün avantajlarından yararlanmış. Yetenekli senaryo yazarları Jonathan Aibel, Glenn Berger, Shrek ve Madagascar gibi başarılı animasyonlara imza atan Mark Osborne, John Stevenson ikilisi de muhteşem bir iş çıkarmışlar. Seslendirme de zaten ayrı ayrı birer yıldız olan isimlerle çalışmaları işin kalitesini iyice yükseltmiş.

Ancak bizim seslendirme kadrosunun da hakkını vermek lazım. Filmin önemli karakterlerinde Po’yu seslendiren Okan Yalabık ve Usta Shifu’yu seslendiren Köksal Engür oldukça başarılıydı. Orijinal versiyonunda Usta Shifu’yu iki Oscarlı Dustin Hoffman ve Po’yu ünlü komedyen Jack Black’in seslendirdiğini görünce Yalabık ve Engür’ün oldukça zor bir işin altından alınlarının akıyla çıktığını söyleyebiliriz.

Bir şeyi gerçekten isterseniz ve ona bütün kalbinizle inanırsanız başaramayacağınız hiçbir engel yoktur. Koca göbekli tembeli uykucu bir panda seçilmesi de bu gerçeği doğrulamak için oldukça uç bir örnek. Bu anlamda filmin hem çocuklar hem de çocuk ruhlu büyüklere yol göstereceği kesin. Filmi izledikten sonra eminim süper bir pozitif enerjiyle salondan çıkılacağı kesin. Tabii önemli olan bunu bütün bir hayatımıza yaymak. Bunun içinde öyle çok özel şifreler, öğretiler ve sırlar aramayın. Filmde de vurgulandığı gibi “Gizli Tarif Diye Bir Şey Yok”

(27 Haziran 2008)

Gizem Ertürk

Üç Maymun, Türk Sinemasını Kurtarır mı?

Geçen yıl Cannes’da En İyi Yönetmen Ödülü’nü kim kazandı? Bu yönetmenin ülkesi ülkemizde ne kadar tanındı? Nuri Bilge Ceylan’ın filmi Üç Maymun bu yılki Cannes’da öne çıkan filmlerden biri idi. Önemli bir ödül alması bekleniyordu, Festival politikasının her filme bir ödül verme uygulamasının sonucu, bizim filmimize En İyi Yönetmen ödülü verildi. Cannes küçümsenecek bir festival değil, bizdeki Oscar meraklılarına Cannes veya Venedik’de ödül almanın Oscar almaktan çok daha önemli olduğunu birilerinin söylemesi gerekir. Öncelikle bu.

Sonra, bu ödülü almanın yurt içinde ve dışında filme ne olanaklar sağlayacağı. Bu olanakların yurt dışında daha fazla olacağı kendisini şimdiden belli ediyor. İçerde ise Ceylan’ın meraklıları zaten filme gideceklerdi, Cannes kazanımının etkileyeceği seyirci de olacaktır.

Fatih Akın ve Ferzan Özpetek’in Almanya ve İtalya’da yaptığı çok uluslu filmlerde ülkemizin de ortak olduğu filmler var; her ikiside filmleri ile adlarını duyururken, yaptıkları filmlerde Türk unsurları (oyuncular veya “filmin kahramanı”) da kullanıyorlar. Ceylan ise oyuncular ve kahramanları ile daha “yerli” filmler yaparken ortak yapımlar yaparak filmlerine hem dış pazarları açıyor, artık adını iyice duyurmuş olması ile kabûl görmesi daha kolay olan festivallerde ödül alması da, filmlerine yeni olanaklar sağlıyor.

Uzun süre film üretimin 100 filmin üzerinde seyrettiği Yeşilçam döneminde, komşu ülkelerle yapılanların dışında pek ortak yapım yapılmaz iken, filmlerimizinde uluslararası festivallere katılması bile pek sık olan bir olay olmazdı, ama o zamanlar da kişisel bazı arayışları içeren filmlerin buralara ulaştığı olmuştur.

Akın ve Özpetek sadece iki kişi değil, Almanya’da Akın’ın ardından gelen daha genç yönetmenlerin filmleri ülkemize sızabiliyor, devamı da olacağa benziyor. Türk asıllı bu yönetmenlerin film ürettikleri ülke sinemaları içinde (ki yetiştikleri sinemalar da budur) o sinemaya ait Türk (kökenli) yönetmenler olmaları, sinemamız içinde önemli ama, bu filmlerin aidiyetinin ne kadarı Türk Sinemasına aittir. ABD’de film üreten yönetmenlerimiz de var. Geçtiğimiz yıllarda geldiği kökeni olan ülkesinde birkaç filmde oynadıktan sonra geri dönen Can Togay’ın da yönettiği filmi sinemamız kapsamında sayabilir miyiz.

Üç Maymun’un başarısı önemlidir, salt bu başarı ülkemiz sinemasını dış pazar için tek başına önemli kılmaz; sinema tarihinde bir zamanlar Brezilya’nın Cinema-Nova’sı, son yıllarda İran Sineması konu ve üslûp birlikteliği ile ama kişisel sinemalarla bir ekip (dalga) olarak geliyorlar. İç piyasada bir çok yönetmenin ortaya çıktığı son yıllarda, ortak yapım olarak veya olmayarak, uluslararası piyasada kabûl görebilecek daha fazla filmin yapılması ve bunların, Üç Maymun’un açtığı yoldan gitmesi, sinemamıza dış pazar hazırlayacak, iç piyasanın -yeterince- doyurmadığı sektöre destek olacaktır. (Bu görüş, dış pazar veya festivaller için yapmak anlamına gelmez, yabancıların belli beklentilerine cevap aramak yerine iyi sinemaya (!?) ulaşmamız gerekir. Sinema içerik ve biçim olarak devamlı yeni arayışların peşinde, ama klâsik anlatımla da yeni bir şeylerin yapılması her zaman mümkündür.)

*****

Cengiz Aytmatov

Beyaz Gemi, Kopar Zincirlerini Gülsarı, Cemile peşi peşine okurun karşısına çıkmışlardı, sonradan seyircinin de karşısına çıktılar, Aytmatov okunan bir yazar olmasının yanında sinemaya verdiği ürünlerle seyredilen bir yazardı da. Selvi Boylum Al Yazmalım Ali Özgentürk tarafından sinema için yazılırken usta Atıf Yılmaz eli ile de sinemamız için bir kült filme dönüşecekti. Aytmatov böylece sinemamızın elemanlarından biri olacaktır, sinemamızın seyircisi için uzun bir süre daha anımsanacak filmlerden olan Şoray’lı, İnanır’lı ve de Mekin’li Al Yazmalım hatırlandığı sürece, Aytmatov’da yaşayacaktır. İyi bir kalem aramızdan ayrıldı. Bu kalemin ülkesinde eserlerinden yapılan filmler yanında, biriside sinemamız yolu ile, perdeye yansıdığı sürece hep aramızda olacak (filme katkıda bulunanlar ile beraber.)

(27 Haziran 2008)

Orhan Ünser

27 Haziran 2008 Haftası

“Wanted”, sıradan bir insanken, içinizde saklı tepki gücünü kullanıp kaderinizin kontrolünü ele geçirebileceğinizi ve adrenalin düzeyi hızla yükselebilen bir aksiyon insanına/katile dönüşebileceğinizi söylüyor: Şiddeti bir doz daha yükselten çarpıcı stilini ağzınız açık bir hayranlıkla izlerken, aman dikkat, yan etkileri zararlı olabilir!

Not: Bir sevgili okur, filmi aksiyon-maceraya boğulmuş ıvır zıvır sandığımı, resim aralarındaki ciddi enformasyonu görmezlikten geldiğimi yazmış. Yukarıdaki cümlede filmi hafifsediğime dair bir ima yok; aksine inanılmaz bir hayranlıkla izleyebileceğiniz stiline övgü var ki, filmin başlıca satış unsuru da bu özelliğidir… ‘Yan etkileri’ dediğim, tam da bu noktada, hemen hemen tüm ‘çizgi roman’ların ve her tür uyarlamalarının dokusuna sinmiş bir tür ‘adalet’ duygusunun, aslında, ABD’nin derin-gizil güçleri (yani kabaca paraya sahip olanlar) tarafından, bu gösterişli stillere ‘âşık olup vurulan’ dünya vatandaşlarının kolektif belleğine ustalıkla yerleştirilmesiyle ilgili. Zaten farkında olduklarını varsaydığım okurların gözünün içine sokmaya gerek duymadığım için ‘yan etkiler’ demişim. Okurumuz bu noktada haklı; dünyayı hızla yok etmeye götürdüğü halde, hala doymak bilmeyen bir sistemin rahat işlemesi için çekilen ‘ayarlar’la da ilgili “Wanted”… ‘Vaka-i adiye’ olduğundan, altını kalınca çizmedim, bağışlayınız. Teşekkürler.

“Timsah: Nehrin Dişleri”, yaşam alanına/bölgesine girenlere saldıran çok iri timsahı haklayarak, bir kez daha, tüm canlıların en yok edicisi/vahşisi olduğunu ispatlayan insanoğlundan bir grubun içine dâhil olmak isteyenler için… Şahsen ahlak dışı bulduğum film türüne bir örnek!

“Senden Başka”, mutsuz karakterlerin gerçek aşkla tanıştığı ‘Made in USA’ yapımı romantik güldürülere saygı duruşunda bulunan, orta halli Fransız filmi: Kadın karakteri bilemem ama erkekle empati kurulması ve ona sempati beslenmesi biraz zor!

(24 Haziran 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

20 Haziran 2008 Haftası

“Utanç”, Afganistan’da çocukluk yaşamanın, oyunla gerçeğin, dostla düşmanın, ölümle hayatın birbirinin içine geçtiği bir talihsizlik, bir acı ve onulması güç bir yürek yarası anlamına gelebileceğinin net ifadesi: Bu film Batılıların vicdanlarını sızlatmanın ötesinde kime ne mana ifade etmekte, öğrenmek isterdim!

“Öldür.com”, her işin acımasız rekabete dayandırıldığı şu ‘çıldırmış dünya’da, internette ‘naklen ve işkenceyle insan öldürme’ sitesi kuran, öldürme hızını da tıklayanların sayısıyla doğru orantılı ayarlayan ‘pisliğin’ izinin sürülmesi ekseninde gözünüzü kırpmadan izleyeceğiniz bir polisiye-gerilim: Senaryonun zekiliğine, yönetimin ustalığına, oyuncuların karakter yapılandırmasına, görüntünün karamsar ve müziğin tedirgin tonlarına bayılacaksınız; siz sinefiller tabii!

“Made in Europe”, ‘kâğıtsız’ ve ‘hiçbir yersiz’ göçmenlerin, dünyanın ‘her yerinde’ nasıl da ‘yaşayamadıklarını’ , inanılmaz derecede ‘gerçek diyaloglar’la, trajediden komediye uzanan bir alan içinde ilgi alanımıza dâhil ediyor: Bu ne yaman bir yönetmen böyle!

“Hızlı Yarışçı Speed Racer”, sinemanın anlatım olanaklarının sonsuzluğunu, son teknolojinin yanı sıra geleneksel tekniklerden de yararlanarak vurgulamasının yanı sıra, adamakıllı bir aile öyküsü sunuyor: Geniş ekranda film izleme nedenlerinizin tamamına yakınını karşılayan bir film!

“Gelin Benim Olacak”, birini ömür boyu sevebilmenin mümkün ve bunun için bazen en yakınımıza bakmanın yeterli olabileceğini -kaliteli güldürünün çatısı altında- söylemekte: Hikâyeyi zenginleştiren tiplere en az başroldekiler kadar bayılacaksınız, eminim.

(18 Haziran 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Sinemamızda Yeni Bir “Şey”ler Oluyor…

Yeşilçam’ı bir sokak adı olmaktan öteye taşıyan, sinemamızla özleştiren, çerçevesi belirlenmemiş, zaman içinde oluşturulmuş bir anlatım dilini kapsayan, sinemamızın tarihsel sıralanmasında ise uzunca bir bölümü oluşturan bir süreç; Yeşilçam Sineması. Seyircisi bilir (beklenti), yapımcısı bilir (garantiye oynama), yönetmeni bilir, oyuncusu bilir, en önemlisi “öyküleri” yazan senaryocusu bilir (üç’ü birden, kalıpları uygulama), filmler ona göre üretilir. Bu dönem öncesi ve başlangıcında, yapım aşamasında farklılıklar görülecektir, Yeşilçam sürecinde yapım aşaması kendi geliştirdiği kurallara oturacak, dönem sonrasında da bu ilişki giderek çözülerek hayli değişecektir. Yapım işlerinin yapısallığı ilişkilerine girmeden, içeriğe kısaca bakmak gerekirse, bir önceki cümlede belirttiğim gibi, çerçevesi -“net”- belirlenmemiş kalıpların uygulanmasıdır, -ticari sinemalar için- film yapmak. (belirli bir pazara ürün yetiştirmek). Bu pazarda çalışan firmalar içinde, olanakları daha bol olanlarda olduğu gibi kısıtlı olanlarda vardır. Bazısı uzun zaman çalışır, bazısı kısa süreli, ortak söylenebilecek tek söz tüm bu çabaların bir sermaye birikimi olmadan yapılmasıdır. Bu dönem içinde doğal ki kimi kişisel çıkışlar yapılacak, kendi kendini belirleyen kalıpların dışına çıkma girişimleri olacaktır, ama bunlar hep “münferit” kalmıştır.

Sinemamız üzerine yazılan yazıların çoğunun ortak noktası, belirli kalıpların, pek de yenilik göstermeyen bir dille anlatılmasının eleştirilmesidir. Bu kalıpların dışına çıkılmasının sonuçlarının kestirilmesi ise hayli zordur. Sinema tarihimize geçmiş bir olay olarak, hayli ilginç Günahsız Fahişe (Kamelyalı Kadın) bunlar içinde öne çıkacaktır. Film Alexandre Dumas Fils’in roman olarak da ilgi görmüş Kamelyalı Kadın’dan uyarlamadır. Konusu o günlerde (1957) yerleşmeye başlamış Yeşilçam kalıplarına çok uygundur, sonraki yıllarda da çeşitli kereler filme alınacaktır. (“Ben Bir Sokak Kadınıyım” – E. Eğilmez; “Beni Unutma” – O. Elmas). Fakat Şakir Sırmalı’nın Günahsız Fahişe’si seyirciden tepki gördüğü gibi, eleştirmenlerden de tepki görür. “Sinema kurallarına ters düşen tutumu yüzünden büyük tartışmalara yol açar” (*) Çok bilinen ve tekrarlanan bir konuda, peşinen benimsenmiş kuralların dışına çıkılması, sinemamızın bu ilginç sinemacısının da sonu olacak ve yönetmenlik çalışmaları bitecektir. İlginç olan bir başka yan da Sırmalı’nın ilk filmi Unutulan Sır (Domaniç Yolcusu) da (1946) sinemamız için ilginçlik taşır. Kurtuluş Savaşı sırasında geçen bir olayın araştırmasını anlatan film “geri dönüş” (flash-back) kullandığı için seyirci tarafından -bir sava göre- anlaşılmaz ve tepki görür ve sonucunda sinemamızda -hiçbir kısıtlama getirtilmediği halde- flash-back kullanımı yapılmaz.

1960 yılında ilk filmini çeken IDHEC mezunu yönetmen Atilla Tokatlı, filmi Denize İnen Sokak’ı nerede ise gösterime sokamaz. Ulvi Uraz, Ayfer Feray gibi o günlere sinemamızda yardımcı oyunculuk yapan oyuncuların baş rollerde oynadığı film, ele aldığı sıradan insanların öyküsü ve “değişik” (!?) sinema dili ile seyirciye ulaşamaz. Avrupa’da bir çok festivalde gösterilir, Locarno, Karlovy Vary festivalleri… Seyirciye ulaşmayan bu filmin -o günlerde ölü sezon sayılan- yaz sezonunda İstanbul’da bir bahçe sinemasında Fransızca alt yazılı olarak gösterildiğini duymuştum. (Her halde festivallere gönderilen kopya olacak)

50’li yıllarda başlayan Yeşilçam süreci 70’li yılların sonunda tamamlanır, toplumsal olayların farklı gelişmeler gösterdiği, genel huzurun bozulduğu günlerde sinema seyircisinin evlerine kapanması yanında televizyon yayınlarının artması nedeni ile bazı filmler giderek sayılarını artırarak konularını genel geçer kuralların dışına çıkardılar. Yapım ilişkilerinin gösterdiği çözülme sonunda film sayıları giderek azaldı ve yeni yapılan filmler artık “yapımcı” döneminden sonra “yönetmen” dönemini başlattı diyemeyeceğim. Evet, önceki dönem “yapımcı dönemi” idi. Sonrasında yönetmenler, önceki döneme nazaran çok farklı yollardan kendilerine finans sağladılar ve -yapımcı kontrolü olmadığı için- kişisel konuları ele almaya başladılar. Teknik olarak digital çekimlerin giderek daha itibar görmesi, gündeme gelen kişisel konulara paralellik göstermeye başladı. Zeki Demirkubuz’un ilk filmlerinden sonra sinemasını giderek durağanlaştırması, fotoğraf özelliği taşıyan Nuri Bilge Ceylan sinemasının ilk dönemde aile içi filmler yapması, sinemamız için değişik gelişmelerdi.

Sinemamız, kendisine yönelip sinema üzerine zaman zaman filmler yapmıştır, bunlar genelde çoğunlukla “esas olarak” sinemayı ele alınmaz. Bu alanda yapılan filmlerden biri olarak Bir Tuğra Kaftancıoğlu Filmi (Emre Akay – Hasan Yalaz) ilginçlik gösteriyor. Filmin ilk üçte biri yönetmenin (lerin) cast çalışmasını içeriyor. Geri kalan bölüm ise, bir film çekecek yönetmenin oyuncusu ile çalışmasını (!?) anlatıyor, sinemanın ürünü filmin çekilme aşamasının değil de öncesinde oyuncu üzerine çalışması (zorlaması) anlatılıyor. Yeşilçam döneminde hayali bile kurulamaz bir biçimde. Bir olayın anlatılması olgusuna dayanan Yeşilçam sinemasına karşın, son zamanlarda oyuncuların kamera karşısında konuşmalarından ibaret filmler çekilebiliyor, filmlerde “olay anlatılması” artık azınlıkta kalmaya başladı.

Dünya sinemasında da benzeri görülen bu yeni “anlatım” biçimleri, her yönetmenin farklı anlayışları ile yeni ürünlerle karşımıza çıkmaya devam ediyor ve edecek; yıllarca kalıplaşmış yapısı ile seyirciye ulaşan filmler artık, bu yeni formatları ile zaman zaman seyirciye ulaşma olanağını yitiriyor. Son yıllarda iyice azalan film sayısının giderek artım göstermesi, yeni denenen formatların izlenmesini gerekli kılıyor. Çünkü sinemanın -tüm dünyada gösterdiği değişim yanında- gösterdiği değişiklik, herhangi bir filmde -“bize”- yepyeni sürprizler hazırlayabilir.

(16 Haziran 2008)

Orhan Ünser

Utanç

Kapalı kapılar ardındaki sonsuzluk olarak nitelendirdim İran Sineması’nı hep. Tüm yasaklamalara rağmen nasıl mucizeler yarabildiklerini gördüm. Hayretler içinde ve imrenerek izledim filmlerini. Her seferinde de yüreğimde bir sızı duydum… Sanıyorum bu düşünceler gerçek sinemaseverler için genel geçer. Bu yüzden filme geçmeden önce böyle bir atıfta bulunmak istedim.

Buda’nın gürültüyle patlayışına tanık oluyoruz. Bu oldukça sarsıcı bir giriş. İrkiliyoruz. Hemen ardından Baktay isimli küçük bir kız çocuğunun kocaman simsiyah gülen gözleriyle buluşuyoruz. Komşu çocuğu Abbas’ın ders çalışmasını hayranlıkla izleyen ama kendisi küçük kardeşine bakmak zorunda olan küçücük bir kız çocuğu Baktay. Üstelik çok da zeki.

Abbas’ın; defteri ve kalemi olursa onu da okula götürebileceğini söylemesiyle hikâye akıyor. Bunun için paraya ihtiyacı var. Annesini hiçbir yerde bulamayan küçük Baktay gerekli parayı elde etmek için küçücük ellerinden taşan 4 yumurta ile pazarın yolunu tutuyor. Bitip tükenmeyen bir azimle tüm pazarı dolaşıyor.

Okuma aşkıyla yanıp tutuşan tüm kız çocuklarının çok da umursanmaması gibi Baktay’ın yumurtalarını satmak için verdiği mücadele de pek umursanmıyor. Deste deste paraları olan kocaman adamlar bile… Bu noktada Baktay’ın onlara sorduğu çok yerinde bir soru var. “Ne yapacaksınız o kadar parayı?” Bu sadece çocukça bir merakla sorulan bir soru değil. Bu kapitalist düzende bitip tükenmeyen para hırsı içinde olan insanları işaret eden bir soru. Baktay’a defter almak için gereken para fakir bir işçiden gelmesi de tesadüf olmasa gerek. Hem de bir ekmek karşılığı.

Yumurtalardan ikisi kırıldığı için yalnızca defter almaya parası yeten Baktay’ın kalemi annesini ruju oluyor. Ancak Baktay’ın çilesi burada bitmiyor. Abbas ile birlikte okula giden Baktay okula alınmıyor. Orası erkek okulu ve kız okulu nehrin diğer tarafında. Küçük Baktay’ın “Allah aşkına bana bir şey öğretin” feryadı Allah’ın adını gereksiz yere ağzına alma cümlesi tokat gibi yüzümüze çarpıyor. Ancak Baktay ısrarla birkaç kez geri geliyor. Bu harekette düzene karşı olmayı ve mücadeleyi görüyoruz.

Çaresiz nehrin diğer tarafına geçmek zorunda kalan Baktay bu kez de yolda savaş oyunu oynayan küçük çocukların oyununa kurban seçiliyor. Her seferinde de okula gitmesini engelleyecek bir başka engel… Taliban rejiminin soğuk nefesi küçücük çocukların bile kalplerini öyle dondurmuş ki buna oyun diyemiyoruz. Zaten Hana Makhalbaf’da öyle inandırıcı kılıyor ki oyunu bir anda yüksek bir gerilimin içinde buluyoruz kendimizi.

Çocuklar Baktay’ın çantasında ruj buldukları için onu putperest olmakla suçluyor. Elinde defter olduğu için de kız olduğundan dolayı aşağılanıyor. Küçük çocuklar tarafından resmedilen ülkenin bakış açısının gerçeği. Makhalbaf yeri geldiğinde sadece bir cümle ile bazen de bir damla göz yaşı ile derdini ustalıkla anlatıyor.

Sonra Taliban’ın askerlerini oynayan çocuklar ile Amerikan askerlerini oynayan çocuklar savaşıyorlar. Bu sırada küçük Baktay fırsattan yaralanıp okula gitme mücadelesine devam ediyor.
Sonunda okula varan Baktay bu kez hem cinsi ve yaşıtı küçük çocuklar tarafından dışlanıyor. Kız çocuklarında da erkek çocuklarına empoze edilen yaklaşımın bir başka sunumunu görüyoruz. Erkekler daha vahşi daha acımasız, kızlar da bencil ve umarsız…

Bu tabii çocukların suçu değil… Henüz küçücük bir çocukken beyinlerine kazınan bağnazca sistemin kurbanları bu çocuklar. Asla direnmemeleri, boyun eğmeleri öğretilen çocuklar. Çünkü direnen, karşı koyan, reddeden yok edilir. Bunu öğreniyorlar.

Tıpkı filmin sonuna kadar direnen küçük Baktay’ın son sahnede oyuna oynamaya mecbur bırakıldığı gibi. O son söz de hiçbir şeye hacet bırakmıyor; Öl, ancak ölürsen özgür olabilirsin… Bu sözle birlikte bir minik kızında sistemin içinde ezilişini ve yok oluşunun görüyoruz.

Utanç; sandık içlerini kilitlenerek yokmuş gibi davranılan tüm kız çocuklarının, kadınlar portresi. Üstelik bu portre muhteşem bir görsel şölen ile veriliyor. İran Sineması’nı kendine özel yapan en önemli öğelerden biri de bu zaten. Kirlenmemiş, içten ve usta anlatımları. İşlerini beyazperdeye yansıtmaktaki başarıları, cesur ifadeleri… Tüm bunların sonucu olarak da tüm dünyaya duyurdukları kendilerine özgü bir dil yaratmış olmalarının gururu…

Bitirmeden önce İranlı kadın şair Furuğ Ferruhzad’ın yükselen çığlığına kulak verelim; İranlı kadınların sessiz çığlığı olan muhteşem dizelerini anımsayalım:

Ey tanrı ey ölüme bulaşmış gizemli kahkahane
Yazık ki sana yabancıdır benim ağlamalarım
Ben sana kafir, sana münkir sana asi
Sana inat işte şeytan benim tanrım

(16 Haziran 2008)

Gizem Ertürk