Kategori arşivi: Yazılar

Şaban’dan Cem Yılmaz’a ve Şahan Gökbakar’a / Güldürümüzde “Halk Kahramanı” Olmak

“Kim yaptı bu münasebetsizliği?!…” diye haykırır Kel Mahmut.
Önce uzun bir sessizlik ve ardından -Damat Ferit’le Güdük Necmi başta olmak üzere- ‘bizim hayta’ların haykırışı peşi sıra gelir:
“Ben yaptım!… Ben yaptım!…”
Belleğimizden çıkmayan bu küçücük görüntü bile ‘nereden nereye!’ sorusunun yanıtına dair derin anlamlar içerir.

Varsın Şaban’a yapılan ‘inekli’ şakaları ya da kulağı duymayan / gözü seçemeyen hocalarını seyrederken her defasında kahkahalara boğulsun ‘gemisini kurtaran kaptanlar’ ya da ‘kendi bacağından asılan koyunlar’… Gözyaşlarını tutamadıkları ve kendilerini hüznün kollarına bıraktıkları anlarda yasını tuttukları ‘dayanışma’ ve ‘bir olma’ duygusundan başka bir şey değildir olasılıkla…
Bir başka deyişle ülke, o mâlum yol ayrımını sollayalı neredeyse yüzyıllar olmuş ve Eylül rüzgarı ekenler fırtına biçmeye çoktan başlamıştır!… Uyanık Okul Müdürü’nün idealist Mahmut Hoca’yı yere yapıştırıp filmin başrolüne soyunduğu yeni dönem, yeni kahramanlarıyla arz-ı endam etmeye başlar tüm çıplaklığıyla.

Aristo’dan bu yana ‘alt sınıfların’ tutunma ve hatta intikam alma aracı olan güldürü, Türk sinemasının da geniş halk kitleleriyle buluşmasını sağlayan en önemli araçlardan olmuştur ilk günden bu yana. Bu durum, başlangıçta sıkıntı ve kederlerin kahkahayla unut(tur)ulabileceği tezini doğrular nitelikte görünse de, süreç içinde öne çıkan kimi ‘komik’lerin halkı temsil niteliği ve aldıkları duruş, madalyonun öteki yüzüne işaret eder.
Padişahın güzeller güzeli kızını öyle ya da böyle elde eden garip Keloğlan da, Bolu Beyi’nin zulmüne dağlardan ses veren yoksul Ruşen Ali de (Köroğlu), heybetli Timur’a külahını ters giydiren Hoca Nasreddin de halk anlatısının en güzel örneklerini sergiliyorsa eğer; ‘yerli’ bir sinemanın bu gelenekten yararlanması kaçınılmaz olur.
O halde bu temsiliyete bir dönemde Şaban filmlerinde rastlamamız tesadüf sayılmamalıdır.

Pek çok Türk ‘aydın’ının Kemal Sunal’ın farkına varması, ilginçtir, Arabesk’i ya da Müslüm Gürses’i algılama serüveniyle benzerlikler taşır. Oysa Sunal, büyük bir krizin içine girildiği ve seks furyasının tozu dumana kattığı bir dönemde Yeşilçam’ı neredeyse tek başına sırtlamıştır.
‘Yolların yürümekle aşıldığı’ ve ülke tarihinde belki de ilk kez ‘talep etme’nin yaşamın zorunlu unsurlarından biri haline geldiği bir dönemin ana karakteridir Şaban.
Sinemamızda Şaban karakterinin yerleşmesi, sanılanın aksine, Ertem Eğilmez’in ünlü Hababam Sınıfı serisinden sonraya rastlar. İsmi anılır anılmaz herkesin bir kaç söz söyleyebileceği veya kimi repliklerini ezbere sıralayabileceği ender sinemasal şahsiyetlerden olan Şaban’ın gerçek bir kahraman olarak halkı selâmlayacağı filmlerin başında 1978 yapımı, Osman F. Seden imzalı 100 Numaralı Adam gelir.
Filmde Şaban’ı -pek çok defa gördüğümüz gibi- girdiği işlerde dürüstlüğü yüzünden bir türlü dikiş tutturamayan saf bir genç olarak tanırız. Gecekonduda oturan ailesinin ve özellikle de babasının baskısıyla iş arama uğraşına hız veren kahramanımız, ilk görüşte aşık olacağı kızın telkiniyle bir reklâm yıldızına dönüşür. Düzenin çarklarıyla tanışan Şaban’ı, bir süre sonra halkı kandırmaya çalışan işadamlarının elinde oyuncak olarak görürüz. Ne var ki; 100 Numaralı Halk Kahramanı’nın gerçeklerle yüzleşmesi uzun sürmeyecektir. Bir kez daha son sözü kendisi söylemeye karar veren Şaban, filmin sonunda düzenbazlara unutamayacakları bir ders verip yeniden halkının yanına, ‘yoksul ama onurlu’ insanlarının arasına dönecektir.
Aynı yıl gösterime girecek Kibar Feyzo (ya da sansürün hışmına uğramadan önceki adıyla Faşo Ağa) ile birlikte dönemin siyasal rüzgârlarından en çok etkilenen Kemal Sunal filmlerinden olan 100 Numaralı Adam, sonradan pek çok Şaban filminde daha karşılaşacağımız tiplemelerin boy gösterdiği eşsiz bir galeriye dönüşür. Çökmek üzere olan binaları halka maliyetine (!) satmaya çalışan müteahhitler, yağı-şekeri stoklayan uyanık esnaf, çürük domatesleri sergisinin hemen altına zulalayan işbilir manav v. s. (Süreç içinde sanatçının güldürü anlayışının değişmez parçası olacak bu figürler; Umudumuz Şaban’da arazi mafyası, Korkusuz Korkak’ta haraç kesen çeteci ve Kibar Feyzo’da acımasız bir ağa olarak karşımıza çıkacaktır.)

Şaban’ın gişede varlığını sürdürmesine karşın muhalif kimliği ile ortalıktan çekilmesi, tam da ülkede büyük değişimlerin yaşandığı bir döneme denk düşer. ‘Demokrasi gömleğinin bol geldiği’ ülkeyi, arzuladığı huzur ve sükûnet ortamına kavuşturmak, ‘kurtarıcılara’ 12 Eylül 1980 tarihinde nasip olacaktır.
Tüm kültürel ve sanatsal kurumların Fetret Dönemi’ne girdiği bu süreç, en küçük bir siyasal mizah unsurunun dahi yaratıcılarına ‘bu eylemlerinden dolayı unutamayacakları bir ders alması’ sonucunu doğuracaktır. Bireyciliğin, köşe dönücülüğün, tevekkülün ve cinselliğin keşfedildiği ve ‘yükselen değer’ olarak tanımlandığı 80’ler, günlük gazetelerden mizah dergilerine bu ‘zorunlu içe dönüş’ün rengarenk sayfalarında gizlidir.

Düne ait tüm değerlerin tartışmaya açılıp içinin boşaltıldığı ve kısa süre içinde tepede bir yerlerden değişime tabî tutulduğu yeni dönemin, (Warhol’a selâm!) tek gecede şöhret olan ‘yıldız tozlarına’ evrilmesi an meselesidir. Popçu veya topçu olmanın muteber sayıldığı Televole yılları, kaçınılmaz olarak yeni mizahçılarını yaratmaya başlar. Zeki Alasya ve Metin Akpınar’ın, çoğunluğu Kandemir Konduk’un kaleminden çıkma Devekuşu Kabare’lerinin açtığı yoldan giden Cem Yılmaz, bu yeni furyanın ilk kapı aralayıcıları arasında gösterilebilir.
Önceleri -yeniden tanımlanan bu sürecin en önemli göstergelerinden sayabileceğimiz- Leman dergisinde çizen ve ‘yetenek vaadeden’ genç bir karikatürist olarak tanıdığımız Yılmaz, 1995’ten itibaren milyonları kahkahaya boğan bir şovmen olarak karşımıza çıkar. O; yaratısı olan “Korkunç Tilbe ve Soru Adamcıkları”nın ana karakterinde de gözlemlenebileceği gibi, önceki kuşağın ideallerinden bihaber, ânı (doya doya) yaşayan, okumak, düşünmek, tartışmak ve değiştirmek gibi kavramların yanından dahi geçmeyen gençliğin kanlı-canlı simgesidir artık.
Dönemin moda deyişiyle (artık nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsa) ‘yurdum insanı’nı hicveden ve “Bende şeytan tüyü yok, epilasyonla aldırdım!” türünden esprilerle seyircisini selâmlayan kahramanımız, bir yandan ülkenin en popüler simalarından biri haline dönüşürken, diğer yandan da biyografisine araba koleksiyonunu taşıyacak kadar yüksek bir özgüvene sahiptir.
‘Siyasal ya da düşündüren mizah’ gibi olguları ancak gösterilerinde dünün güldürü anlayışını yerle bir etmek için kullanan Cem Yılmaz’ın sinemasal serüveni de yukarıda işaret edilen perspektiften bağımsız değildir. Sinemada gündeme gelmesini sağlayan ilk filme senarist / oyuncu olarak damgasını vuran Yılmaz, Ömer Vargı’nın 1998 yapımı Herşey Çok Güzel Olacak adlı filminde Altan karakterine hayat verir. Çocuksu tavırları bir yana, Altan, gemisini kurtarmak için hazırda bekleyen bir kuşağın karikatürü gibidir. Kendine has değerleri olduğu için her zaman kaybetmeye mahkûm olan ağabeyi Nuri’yi bile dolandırmaktan çekinmez ve felsefesini “işin ucunda para varsa babamı bile tanımam abi!” sözleriyle savunur.
2004 yılında, bir kez daha senaryosunu üstlendiği ‘bir uzay filmi’ G.O.R.A. ile karşımıza çıkan Yılmaz’ın canlandırdığı karakter olan Uzaylı Arif, ilk filmden tanıdığımız Altan’ın ikiz kardeşi gibidir. Bir Anadolu kasabasının uyanık esnafı Arif, gözleri yaşartan işbitiriciliği ile uzaylıları bile dolandırmayı başarır. (Dizginlenmiş anlatımıyla öncüllerinden farklı bir seyir izleyen Hokkabaz ise Yılmaz’ı yeterince memnun edememiş olacak ki; önümüzdeki aylarda gösterime girecek olan A.R.O.G’da Arif’in yeni maceralarına tanık olacağız…)

Özellikle 90’ların ortalarından bu yana perdede boy gösteren güldürüleri, söz gelimi komedi filmlerinin en çok aranan oyuncusu olan Mehmet Ali Erbil’i ya da resmi verilere göre Türk sinemasının en çok hasılat yapan filmi olan Recep İvedik ve Şahan Gökbakar’ın serüvenini Cem Yılmaz’ın sürecinden ayrı düşünebilir miyiz bilemem; ancak yeni dönemin mizahı, tepkileri elinden alınmış, medyanın tutsağı kılınmış ve sunulanı kayıtsız koşulsuz kabûllenen halktan aldığı kudretle yolculuğunu sürdüreceğe benziyor.

Sonuçta Şaban filmlerinin üçkâğıtçı ve dalaverici tiplemelerinin ‘esas oğlan’lığa soyunduğu, ‘komikliğinin’ gücünü halkından yana olmaktan alan Şaban’ların karnını figüran olarak doyurmak zorunda kaldığı trajikomik bir dönemden geçiyoruz. Reklâmda rol alması karşılığında kendisine bir ev, bir de araba öneren işadamına ağız dolusu “eşşooleşşekk!” diye haykıran 100 Numaralı Adam’ın değil, filmine sponsorluk yapan meşrubat ve GSM firmalarını olur olmaz gözümüze sokan Uzaylı Arif’lerin evrenindeyiz artık, ya da canlı yayında indirilen külotu ‘iş kazası’ olarak açıklamaya çalışan, “her gece sizi izliyoruz, n’olur arabayı alalım!” diye yalvaran amcaların, teyzelerin ‘halk kahramanı’ mertebesine kavuşturduğu Mehmet Ali Bey’lerin dünyasında…

Kel Mahmut, bir yerlerde hala haykırıyor, “kim yaptı bu münasebetsizliği?!…” diye…
Ses yok artık… Tek bir ses yok!… (Bu yazı Modern Zamanlar Dergisi’nin Ekim 2008 sayısında yayınlanmıştır.)

(06 Ekim 2008)

Tuncer ÇETİNKAYA
Modern Zamanlar Sinema Dergisi Editörü

İLETİŞİM İÇİN:
0 505 843 10 33
m_zamanlar@hotmail.com

03 Ekim 2008 Haftası

“Kartal Göz”, ‘Büyük Birader’ gibi ama çok ileri düzeyde bir teknolojik gözetleme marifetiyle tamamen savunmasız biçimde yönlendirilen iki insanın yanında, nefes nefese, tehlike / gerçeklik payı yüksek ve boyutları geniş oyunun parçası yapmakta seyirciyi: Filmin açıkça etkilendiği Hitchcock (North by Northwest) ve Kubrick’in (2001: A Space Odyssey), sinemanın geleceğini belirleyen nasıl büyük sanatçılar olduklarını bir kez daha idrak etmek için de izlenebilir.

“Gölgeler”de, Oscar adayı Yağmurdan Önce’sine vurulduğumuz Milcho Manchevski, tam bir Alacakaranlık Kuşağı hikâyesi anlatmaya soyunmuş ve tabii çuvallamış: Yani, ABD Sineması’nın mükemmel örneklerini armağan ettiği bu türde yarışmak Balkanlar’a mı kalmış yahu; bizimkilerin kopyalamayı bile becerememesine benziyor!

“Cinnet”, cennet gibi bir doğanın ortasındaki evin bodrumunda, her tarafı kapalı bir odada cehennemi korkuları duraksamaksızın yaşamak istiyorsanız, benzerlerinden ayrılan özelliğinin samimiyeti olduğunu söyleyebilirim: Her şey tutarlı ve gerçek; cezalandırmaya serçe parmağı keserek başlamak mümkün!

(02 Ekim 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

26 Eylül 2008 Haftası

“Babil M. S.”, çok da uzak olmayan bir gelecek ve ‘berbat’ bir dünyada (hiç merak etmeyin “coca-cola zero” üretimde!), ölüm makinesi bir gerilla ile masum kızın kaderlerini kesiştirerek, izleyeni, şaşırtıcı setlere / baş döndürücü bir aksiyona davet ediyor: Son bölümde, telaşlı biçimde temaya ağırlık vermeye çalışılmasa ve tartımla oynanmasa iyi olurmuş!

“Hellboy II: Altın Ordu”, bu kez “Star Wars”dan “Harry Potter”a farklı fantastik kaynaklardan da beslenen bir ‘tanıdık’ öykü ve film olarak geldi karşımıza: Şu kesin ki, bir saat elli dakika, merak, heyecan, şaşkınlık, hayranlık içinde izleyecek ve çıktından hemen sonra, sanki balık hafızaya sahipmişsiniz gibi unutacaksınız!

“Orijinal Cinayet(ler)”, dört ödülle başarısı tescillenmiş bir yönetmen ve efsanevi iki aktöre sahip olduğu halde “attığı taş ürküttüğü kurbağaya değmeyen”, laf kalabalıklarıyla zekiymiş gibi görünen ama sıkıcılıktan kurtulamayıp entrikasında açık veren, seyircisini de telef eden bir gereksizlik!

“Pardon, Seni Seviyorum”, 37 yaşındaki adamın kendinden tam yirmi yaş küçük kızla yaşadıkları aracılığıyla aşkı yeniden ve yeniden ve de yeniden tanımlayan, bu ikisini çevreleyen bir dizi yan karakterle de hacimli görünmeye çalışan, seyredilip geçilecek, yakında bizim sinemada da taklitlerini göreceğimiz türden bir film.

“Vol. İ”, çöplerle nefesi kesilecek dünyanın bir gün gelip -tabii ki- tamamen insansızlaşacağına ve belki de çalışır durumda unutulmuş tek bir robota terk edileceğine işaret ederken, açan ilk yapraklı bitkiyle birlikte umuda, serüvene, eğlenceye ve yeniden doğuşa yelken açıyor: Zor durumda kalan bir ‘metal yığın’ının karşısında gözlerinizi sulandırabilen bu film, bilgisayar teknolojisi soğukluğunun sinemada öykü anlatma gücünün potasında yumuşayıp sıcaklaşmasının en iyi örneklerinden.

(24 Eylül 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Bunları Yazmak Gerek 3: Sansür ve Sınıflandırmada “TOP 10”

Sinemada sansüre tamamıyla karşıyım. Bu dünyada internet kullanan herkes, istenildiği kadar yasak koyulsun, istediği her filme, istediği zaman ulaşır. Çağdaş anlayış ve hukukta da, ticari dağıtıma / gösterim ağına girmiş sinema filmleri sansür edilmiyor; ancak çok ama çok titiz biçimde sınıflandırılıyor. Türkiye’de 2004 yılında bir yasa ve bağlı olarak yönetmelik çıktı. Bu konuda ayrıntılı yazdığım için yinelemeyeceğim. Özetle, sınıflandırma kategorilerinde (yaş ve işaretleme) eksiklikler taşıyor; vahimi de sansürü kaldırmıyor, bilakis filmlerin yasaklanmasına ve kesilmesine olanak sağlayan maddeler içeriyor. Filmler öncelikle üç kişilik alt kurullarda denetleniyor. Gerekirse dokuz kişilik üst kurul toplanıyor. Alt kurullardaki üç kişi, Bakanlık temsilcisi, sektör içinden önerilen yine Bakanlıkça seçilen bir kişi ve yine Bakanlıkça belirlenen bir psikolog!

Değerli okurlar, alt kurullar öyle kararlara imza attılar ki, bir “TOP 10” yapmak zorunda hissettim kendimi. Buyurun:

1) “Kurtlar Vadisi: Irak” yaş sınırı olmadan, yanlış okumadınız, yaş sınırı getirilmeden geçti! CHP bu konuda mecliste soru önergesi bile verdi.

2) İçeriğinde, cinayet, uyuşturucu kullanımı, tabancayla rulet içeren “Kabadayı” yaş sınırı olmadan geçti! Yani yedi-sekiz yaşındaki çocuğunuzla gidebilirdiniz; kimse engel olamazdı!

3) ABD’de “PG–13”, İngiltere’de 15+ almış gençlik filmi, spor içerikli “Never Back Down – Asla Pes Etme”, tümüyle reddedildi. İtiraz üzerine üst kurul toplandı ve sorunsuz geçti. Film, ilan edildiği halde 4 gün gösterime giremedi.

4) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarınca, İstanbul Uluslararası Film Festivali’nde bilet alınıp salonda izlenen (festivallerde sansür yok) “Lie with Me”, ithalâtçı şirket tarafından festival sonrası gösterime sokulamadı; çünkü kurul, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından 18 yaş üzeri olanları da cinselliğin kötü etkilerinden korumak için külliyen reddetti. Daha sonra filmin yönetmeni, başka bir filminin gösteriminden dolayı Antalya Film Festivali’nde ağırlandı.

5) Meselenin DVD cephesinde, Pedro Almodovar’ın 1987 yılı yapımı 9 ödüllü “La ley del deseo – Tutku Kanunu”, reddedildi. İthalâtçı firma mahkemeye başvurdu. Yaklaşık iki yıllık bir süreçten sonra idari mahkeme filmin Türkiye insanıyla buluşmasına izin verdi.

6) Yine DVD’de, Finlandiya filmi “Levottamat – Huzursuz”a kesilmesi şartıyla izin verildi. Ülkemiz insanının ‘uzak durduğu’ sevişme ve sevişirken soyunma gibi ayıp sekanslar çıkarıldıktan sonra film raflarda yerini aldı. Kesinti, toplam yedi buçuk dakika!

7) Sonlarına doğru sevişme sahneleri içeren Türk filmi “Yanlış Zaman Yolcuları”, üyelerce, 137 dakikalık süresinin sonuna kadar -sanırım- izlenemediği için, yine yaş sınırı olmadan gösterime girdi.

8)- Tüm dünyada en az 12+ alan “Sin City”, bilin bakalım kaç aldı: “7+”

9) Tümüyle “PG-13” sertifikası alınabilecek şekilde çekilmiş “The Mummy: Tomb of the Dragon Emperor – Mumya: Ejder İmparatoru’nun Mezarı” kaç aldı peki: Şaşırmayın; “18+” (Bu satırların yazıldığı sırada, 26 Eylül’de vizyona çıkacak, yine “PG-13” belgeli film “Hellboy II: The Golden Army – Hellboy II: Altın Ordu”, “18+” almış; şirketin itirazı üzerine karar üst kurula havale edilmişti).

10) Cannes Film Festivali yarışmalı bölümünde yer alan “The Brown Bunny”nin kesilmesi şartıyla DVD’de satışa sunulmasına karar verildi. Şirketi bunu kabul etmeyerek filmi Türkiye’de kesikli çıkmadı.

Not: Üst kurul, “Hellboy II:Altın Ordu”nun yaş sınırını “13+” olarak yeniden belirledi.

(21 Eylül 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

İşte Özgür Dünya

Yönetmenliğini, muhalif duruşuyla kendini kanıtlamış Ken Loach’un üstendiği “İşte Özgür Dünya” kapitalistlerin ve liberallerin özellikle izlemesi ve bir an için vicdanları ile yüz yüze gelmelerini gerektirecek bir film. Sadece bu kadar değil elbette. Tüm dünyaya, hangi ideolojik görüşe sahip olurlarsa olsun tüm insanlara seslenen bir film. Evet, birçok replik körün gözüne parmak cinsinden ama günümüz insanına imalar pek de kâr etmiyor. Söyleyeceğini hiç çekinmeden söyleyen bir film. Ne şiş yansın ne de kebap telâşına düşmemiş, cesur…

Para şeytanidir, tatlıdır, diyor Loch. Aman onun tuzağına düşmeyin. Tıpkı zavallı Essexli genç kadın Angie gibi. Çalıştığı iş yeri tarafından sebepsiz yere işten atılan yaralı bir kadın Angie. Artık emir almak istemiyor ve kendi işini kurmak istiyor. En yakın kız arkadaşını da yanına alarak eski yaptığı işi yani “göçmenlere geçici iş bulma” işini yapmaya başlıyor. Başlarda gördüğü insanlar, dinlediği hikâyeler çok üzüyor onu. Ancak zaman geçtikçe ve paranın tadını aldıkça görmezden ve duymazdan gelmeye başlıyor. Bir taraftan eski patronlarından öcünü almak istiyor. Ancak öcünü yine kendisi gibi olan insanlardan alıyor. Bir zamanlar kendisine yapılan şeylerin aynısını zavallı işçilere yapıyor. Yani özgür dünyanın kuralına göre oynuyor.

Ken Loach’ın oyuncu yönetimi hataya mahal bırakmıyor. Bastığı zemin, senaryosu çok sağlam. Loch’un belgesel sinemacısı yönüne elbette hizmet ediyor İşte Özgür Dünya. Bu yapısı her zamanki gibi filmine yüksek bir gerçeklik duygusu katıyor. Söylemeden geçemeyeceğim ki ben Angie adlı kadın karakterden fena halde nefret ettim. 🙂 Eminim izleyenler de bu samimi duyguları yaşayacaklardır.

Ülkemizde de çok fazla kişiye ulaşması gereken bir film. Bence bolca tavsiyeyi hak ediyor. Sayıları hızla artan liberallere ve hızla kapitalistleşmeye başlayan ülkemize de söylecek bir çift lâfı olduğunu düşünüyorum. Evet, çok fazla didaktik bir şekilde işte bunlar kötüdür, yanlıştır diyor Loach. Ama dedim ya belki de sert bir şekilde bir şeylerin yüzümüze vurulmasına ihtiyacımız var. Özgür dünyanın kurallarını değiştirmeye hakkımız var.

(21 Eylül 2008)

Gizem Ertürk

Benim Hikâyelerim Kalabalıkların Hikayesi

Gitmek diğer ismiyle My Marlon and Brando ayın iddialı filmlerinden. Bir Türk ile bir Kürt’ün sınırların ötesindeki aşkını konu alan film sizi de hikâyesine ortak etmeye, duyarlı ve arzulu olmaya çağırıyor. “Sinemayı öyle ulvi, yukarıdan bakan bir anlayışla yapmıyorum. Benim hikâyelerim kalabalıkların hikâyesi” diyor Hüseyin Karabey.

Bu ay sizinle birlikte üç tane ekonomi okumuş sinemacıyı konuk ediyoruz. Siz de onlardan birisiniz…

Gerçeği söyleyeyim mi? (gülerek). Üniversitede en çok kontentajını olan bölüm ekonomi, iktisat falandır. Çok genç ve bilinçsiz olduğunuz için açıkta kalmamak için böyle bir tercih yapıyorsunuz. Diğer arkadaşların farklıdır belki bilmiyorum… Ancak ben tamamen bu nedenle tercih etmiştim.

Sonra ne yaptınız?

Okula girer girmez anladım ki ben yanlış yerdeyim.

Bitirebildiniz mi peki okulu?

Hayır. Beşinci sınıfta bıraktım. Çünkü bitirseydim askere gitmek zorunda kalacaktım (gülerek). Zaten diploma çok da umurumda değildi. Ben bunu eğitim sistemimizdeki handikaba bağlıyorum. Eminim on yedi yaşında sinemaya gidip bırakan ve iktisatçı olan insanlar da vardır.

Ancak daha sonra Marmara Üniversitesi Sinema-TV Bölümü’ne giriyor ve diplomanızı alıyorsunuz…

Şimdi bana hocalarım kızacak ama söyleyeyim. O bölüme de yine askere gitmemek için girdim (gülerek). Bu sefer farkı, sevdiğim bir bölüm olmasıydı. Dediğim gibi diploma benim için bir kriter değil. Kendimi alaylı olarak görüyorum. Bence de sanat, sadece sanat okullarında öğrenilmez. Akademik sürecin elbette faydası vardır ama her şey demek çok yanlış olur. Çünkü akabinde her mezun olan sinemacı olmuyor.

Sinema yapmaya okula girmeden önce karar verdiniz öyleyse…

Evet, bu alanda bulduğum ilk işe girdim. Çünkü kimse size sinema yapmaya karar verdiniz diye iş vermiyor.

İlk işiniz neydi?

Kamerayla ilgili olduğu için düğün salonunda video çekerek başladım. Aslında onlar on altı, on yedi yaşlarında ufak bir çocuk arıyorlarmış. Ben gittim yirmi dört, yirmi beş yaşında… “Biz ufak bir çocuk arıyorduk” falan dediler. “Olsun” dedim, benim için sorun yok. İşi almak için neredeyse üstüne para verecektim (gülerek).

Nasıl bir ortamda büyüdünüz?

Ailem ben doğmadan önce göçmüş İstanbul’a. Babam işçi emeklisi. Ben İstanbul’un kenar mahalleleri diye tabir edilen yerlerde büyüdüm. Çelişkileri olan bir çocuktum.

Hangi kaygıyla film çekmeye başladınız?

Öyle ulvi, yukarıdan bakan bir anlayış değildi kesinlikle. Bizim günlük hayatta yaşadığımız sorunları sinema filmlerimizde göremiyordum. Olanlar da oldukça deforme edilmiş şeylerdi. Çok öfkeleniyordum bu duruma. Sonuç olarak kızgın olmak bir işe yaramıyor, “otur da kendin bir şey yap” dedim kendi kendime. Becerebilirsen devam edersin, olmazsa “en azından çaba gösterdim dersin” dedim.

Nelere kızıyordunuz?

Meselâ günümüzde de Kürt karakterler hep ya terörist, ya da töre cinayeti işleyen taraf oluyor. İşçiler ile ilgili olan konular da aynı şekilde… İstanbul’da on beş milyon insan yaşıyor ama biz hep aynı kısır döngü içindeki hayatları görüyoruz. İnsanların kendi hikâyelerini çok daha iyi anlatabileceğini düşünüyorum. Dışarıdan konuşmak kolay. Ben böyle bir öz eleştiriyle girdim sinemaya. Hâlâ da bu anlayışla devam ediyorum. Ancak yanlış anlaşılmasın, “yazık bu insanlara, gideyim de onlar için bir film yapayım” gibi bir düşüncem olmadı hiçbir zaman. Çünkü bunu ahlâklı bulmuyorum.

İnsanların kendi hikâyelerini anlatmaları, kendi filmlerini çekmeleri için de özel bir çaba gösteriyorsunuz değil mi?

Evet, bu konuda bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Birkaç arkadaşım ile birlikte Mezopotamya Kültür Merkezi’nde Sinema Bölümü’nü kurduk. Bence sorun insanların kendilerini ifade etmelerine izin verilmemesi, uygun kanalların bulunamaması. Ben bunları aşmamız için elimden geleni yapıyorum. Gençlerin de bu anlayışta olması için haftanın bir günü ücretsiz kurs veriyorum. Meselâ şu an mültecilere kendi hikâyelerini anlatmaları için film yapmayı öğretiyoruz. Çok muhteşem değiller elbette ama en azından samimi şeyler çıkıyor ortaya. Başkalarının yapmasını beklemektense elimizi taşın altına sokmalıyız. Herkes kendi sorunlarını anlatırsa kimsenin kimseye dert yanmasına gerek kalmayacak.

Mültecilikten bahsetmişken doğudan batıya göç konusundaki görüşlerinizi de öğrenmek istiyorum… Batının doğuda yaşayan insanlara yanlış lânse edildiğini mi düşünüyorsunuz?

Evet, film yapmaya başlamamın diğer bir sebebi de bu konu. Batıdaki BBC yada Discovery Channel gibi kanalların gösterdikleri belgeselleri düşünün. Her şey çok rayında görünür. Ama bu insanlar kendi ülkelerinde yaşanan rezilliklerden asla bahsetmezler. Bu tür belgeseller de gençler için bir kılavuz oluyor. Doğuda yaşayan insanlar da batıda daha mutlu olacaklarını düşünüp göç ediyorlar. Sonuçta oralarda telef oluyorlar. Özellikle Türkler ve Müslümanlar bunun sıkıntısını daha fazla çekiyor. Meselâ Almanya’ya göç eden Türkler uyum sağlayamadıkları gerekçesiyle dışlanıyorlar. Ancak uyum sağlamaları için hiçbir şey yapmıyorlar. Gece gündüz çalışıyor insanlar. Bir gün de çalışmayıp bir dil kursuna gitsinler diye düşünmüyorlar. Bir İtalyan ya da Yunanlı aynı sorunu yaşamıyor. Çünkü onlar da Hıristiyan ve onları kendileri için bir sorun olarak görmüyorlar.

Geçtiğimiz günlerde vizyona giren Macaristan yapımlı Majdnem Szüz (Ruhuma Asla) isimli filmde de benzer şeyler var.. Filmin bir sahnesinde bir grup Türk var ve neredeyse ilk insanlar gibi karakterize edilmişler…

İşte bir bütünü tam olarak anlatmazsanız bütün ülkeyi öyle zannederler. Zavallı İtalyan barış gelini Pippa Bacca’nın başına gelenler gibi… Bu cinayeti gerçekleştiren kişinin eğitimini, sosyal yaşantısını anlatmazsanız olay bir cani hikâyesi olur. Bu ülkede bir sürü korkunç şey yaşanıyor. Çok zor koşullar altında büyüyor insanlar. Bu şekilde baktığınız zaman o kişinin cani değil de sistem kurbanı olduğunu görebilirsiniz. Yine Majdnem Szüz (Ruhuma Asla) ile ilgili konuşmak gerekirse, nazik olunca bu işler değişiyor mu bir de öyle bakmak lazım. Amerika nazik bir şekilde bir milyon kişiyi öldürdü o zaman. Daha mı medeniler bizden şimdi? Ne yazık ki bunları bilmeyenler yanlış algılayacaklardır.

Sizin sinemaya baktığınız kaygı ile film yapan, dilini ve estetiğini beğendiğiniz yönetmenler var mı?

İlk olarak Yılmaz Güney. Çağının çok ilerisinde bir sinemacı. Hem yaşadığı ülkeye karşı çok duyarlı, hem de genel olarak sinemaya çok katkıları olmuş bir yönetmen. Son dönemde İran Sinemasını çok beğendim. Bir kadının başörtüsü takmasıyla tüm hayatının kararmadığını çok güzel ispat ettiler. Eskilerden Costa Gavras ve Jean Luc Godard’ın ilk dönem filmleri beni çok etkilemiştir. Çok da yeni bir şey değil yaptığım aslında. Onlardan feyz aldım.

Savaşı konu edindiyseniz iki yolunuz var. Ya savaşı, şiddeti tüm vahşetiyle göstereceksiniz ya da daha psikolojik bir anlatım tarzı seçeceksiniz. Sanıyorum siz ikincisini tercih ediyorsunuz. Neden?

Bana göre salt şiddet hiçbir şey ifade etmez. Şiddeti estetize etmek çok tehlikeli bir şey. Savaş görüntülerini televizyonda da izliyoruz. Bence bunun pornografiden bir farkı yok. Söylediğiniz gibi şiddeti iki şekilde anlatabilirsiniz. İlki tahammül edilemez şekilde olan. Bunu yapacaksan tüm vahşetiyle göstereceksin. Öyle vurunca kuşlar gibi düşüp ölmüyor insanlar. Bir insanın ne kadar zor öldüğünü göstereceksin. Şiddeti kuru bir şekilde gösterince hikâyeler, yaşamlar es geçiliyor. Ya da şiddetin psikolojik boyutunu göstereceksin.

Gitmek, bu yolda ilerliyor…

Evet, mesela Hama Ali’yi, Ayça’yı tanıdığınızda onlar için endişeleniyorsunuz. Asıl anlatmak istediğim bu. Orada annemiz, babamız, sevgilimiz, ninemiz gibi insanlar ölüp gidiyor. Belki birisi sevgilisi ile buluşmaya giderken ölüyor. Belki birisi çocuğuna ekmek almaya çıktığı sırada vuruluyor.

Filminiz ile insanların kafasında oluşturmak istediğiniz soru işaretleri neler?

Ben insana güveniyorum. Bilgi etrafımızda dolaşıyor. Yani insanlar Irak’a kimin neden saldırdığını biliyor. Önemli olan doğru soru işaretlerini yaratabilmem. Türkiye’de yaşayan bir insan niye Iraklılar ile ilgilenir? Ben o yolu açabilirsem, o soru işaretini yaratabilirsem amacıma ulaşmışım demektir. Bir şekilde seyirciyi konuya dahil edebilmeliyim. Çünkü insanların artık sebebi, arzusu yok. Ben filmimle bu bağı yeniden kurmaya çalışıyorum.

Film gerçek bir hikâyeden temelleniyor. Peki bu hikâyeyi nasıl öğrendiniz ve neden film yapmak istediniz?

Ben Ayça ile 2000 yılında tanıştım. O sıralarda herkese filmdeki gibi yana yakına Irak’a nasıl gideceğini soruyordu. Ben de o bölgeleri bildiğim için ona bilgiler verdim. Gitti ve ne yaşayacaksa yaşayıp geldi. Bu olayın üzerinden birkaç yıl geçtikten sonra bu konuyu film yapmayı teklif ettim. “Birlikte çalışalım” dedim. O da kabûl etti. Başladık.

Filmdeki bazı sahnelerin kurmaca olduğuna inanmak bir hayli zor. Meselâ yolda geçen hikâyeler. Özellikle mi bu şekilde tasarladınız?

Bazılarını ben yazdım. Zaten biz bu gerçeklik duygusunu arttırmak için yolda hikâyeler yakalayacağımızı biliyorduk. Spontane, yolda geçen ve yolda olduğunuzu hissettiren sahneler var. Onları da yolda rastladığımız için kaydettik. Zaten Ayça’da kendi yolculuğunda bu tür hikâyelerle karşılaşmıştı. Bize sadece yalın ve saf bir gerçeklik duygusuyla anlatmak kalıyordu.

Çekimler sırasında sizi sıkıntıya sokacak, çekimlerinizi engelleyecek durumlar yaşadınız mı?

Oralar buralar gibi değil tabii. Her bir kilometrede durdurulduk. Olağanüstü güvenlik önlemleri var elbette. Ancak o bölgede yaşayan halkın yaşadığından daha fazla sıkıntı yaşamadık. Yani ben de batılı insanların yaptığı gibi “cesurca Irak’a gitti” falan gibi bir duruma düşmek istemem. Zaten bildiğim yerlerdi. Biz çekim yaparken 2006 yılının sonundaydık ve nispeten barış ortamı vardı.

Hama Ali’nin çektiği filmler ve o sahnelerdeki diyaloglar gerçekten çok keyifli. Savaşa ve tüm sıkıntılara rağmen onların da çok eğlenceli insanlar olabileceğini görmüş oluyoruz…

Elbette, hiçbir şey göründüğü gibi değil. Onlar da çok neşeli, yaratıcı insanlar. Sonuçta hayat orada da devam ediyor. Aşık oluyorlar, aldatıyor, aldatılıyorlar, film çekiyorlar… Ön yargıları kırmak için gösterdiğim sahneler bunlar. Beni şaşırtanın herkesi şaşırtacağını düşündüğüm için. Siz biliyor musunuz bakın orada ne var, demek için değil.

Filmin kurgusunu Fransız yönetmen Eric Rohmer’in 20 yıllık kurgucusu Mary Stephen yaptı. Nasıl bir araya geldiniz Stephen ile?

Filmin senaryosu Roterdam Film Festivali’nde Hubert Bals Fonu ve Kültür Bakanlığı’ndan senaryo destek ödülleri kazandı. Bunlar benim için referans gibiydi. Mary ile de Fransız yapımcım aracılığı ile tanıştım. Aslında filmde danışman olarak yer alacaktı. O bile bizim için çok onur verici bir durumdu. Senaryoyu çok sevdi. “Çek getir bakalım”, dedi. İzledikten sonra çok beğendi ve benimle çalışmak istediğini söyledi. Çok sevindim tabii. Önce Paris’te başladık sonra İstanbul’a geldik. Mary, İstanbul’u çok sevdi ve çalışmalarımıza burada devam ettik.

Stephen filme nasıl bir açıdan yaklaştı. Çok deneyimli bir isim ama birbirinizi iyi anlayabildiniz mi?

Bizim filmimiz aklınız ile değil duygularınız ile takip edebileceğiniz bir film. Her şeyden önce Mary de bir kadın ve Ayça’yı çok iyi anladı. Benim ne anlatmak istediğimi de… Bir de bu benim ilk uzun metrajım. Belgesellerim ve kısa metraj filmlerim var ama uzun metraj çok farklı. Bu yüzden çok katkısı oldu filme.

Seyirci ile nasıl bir bağlantı kuracak Gitmek?

Benim asıl derdim seyirci ile doğru bağlantı kurabilmek. Seyirci ile buluşan filmler ödül alamıyor. Ödül alanlar da seyirciyle buluşamıyor. Artık üçüncü bir sinemanın varlığı olmalı.

Eksik olan nedir, nasıl var olacak üçüncü bir sinema?

Dikkat edin Türkiye’de ödül alan filmler ülke gerçekliğini görmezden gelen, salt sanat kaygısı taşıyan mikro hikâyeler. Zaten bu şekilde yapanlar büyük bir seyirci beklemiyor. Benim hikâyem ise kalabalıkların hikâyesi. Tabii reklâm, tanıtım da çok önemli ama sanat filmleri için bir rakam varsa onun üzerine çıkacağımıza inanıyorum.

Bundan sonraki hikâyelerinizi de yine aynı duyarlılıkla işlemeye devam edeceğinizi söyleyebiliriz değil mi?

E tabi. Bir sürü hikâye var. Sırası geldikçe anlatılacaklar. Bu hikâyeler de ne yazık ki çok eğlenceli şeyler değil. Öyle olması da gerekmiyor zaten, eğlenceli hikâyeler anlatanlar yeterince var. (Bu röportaj Mirror Dergisi’nin 51. sayısında yayınlanmıştır.)

(18 Eylül 2008)

Gizem Ertürk

Yusuf Kurçenli’nin Gurbet Kuşları

Halit Refiğ’in 1964 yapımı Gurbet Kuşları Turgut Özakman’ın Ocak isimli oyunundan hareketle, Refiğ’in Orhan Kemal (ağırlıklı olarak Orhan Kemal) ile yazdığı senaryodan çekilir. Sinemamızın önemli filmlerinden olduğu gibi ticari bakımdan başarılı olmuştur.

Romanların, öykülerin, oyunların Yeşilçam günlerinde sinemaya, bu günlerde ise -dizi olarak televizyona uyarlanmasına kimsenin bir şey deneme hakkı yoktur; tamamen farklı (görsel) bir anlatımın, -her iki uyarlama biçimi içinde– edebi metinlerden yararlanması biçimsel değişimle beraber, kaçınılmazdır. Özakman’ın hayli değiştirilen / geliştirilen ve de görselleşmeye hazırlanan oyunu Orhan Kemal eliyle Halit Refiğ’e verilince Gurbet Kuşları beyazperdeye yansıyacaktır. Aradan geçen 44 yıldan sonra, sinemamızın bu klâsiğinin beyaz cama taşınmasına da bir şey demeyeceğim. Bu çalışma –hele de dizi haline getiriliyorsa (kaç bölüm, henüz öğrenebilmiş değilim, Yaprak Dökümü gibi ileriki yıllara yayılacak mı?)- yeni bir senaryo gerektirecek. Bu yeni gelişmeleri de içerebilir. (Bu kaçınılmazdır galiba…)

Dizinin ilk bölümünün başına Orhan Kemal ve Halit Refiğ adları yazılarak saygı sunulmaktadır. Jeneriğin devamında ise “Eser: Orhan Kemal” ibaresi yer alıyor. Evet Orhan Kemal’in Gurbet Kuşları (1962) diye bir romanı var ama, Halit Refiğ’in Gurbet Kuşları filmi bu romandan uyarlanmış değil. Refiğ’in filmi yukarıda da belirttiğimiz gibi Özakman’ın Ocak isimli oyunundan hareketle yapılan -nerede ise- bağlantısız bir senaryodan yapılmış bir film. Orhan Kemal’in romanı Gurbet Kuşları ise, Bereketli Topraklar Üzerinde romanının kahramanlarından Yusuf’un oğlu İflahsızın Mehmet’in (ve arkadaşlarının) İstanbul’daki özellikle yapı sektöründe geçen serüvenleri. Bereketli Topraklar Üzerinde’nin Yusuf’u da katılacaktır, bu gruba. Yani boy boy gazete ilânlarında yer aldığı gibi Gurbet Kuşları dizisinin Orhan Kemal’in aynı adlı romanı ile uzaktan yakından ilgisi yok.

Dizi yeni başladı, Özakman’ın Ocak oyundan yapılan, Refiğ’in Gurbet Kuşları filminden hareketle yapılmış bir Kurçenli dizi-filmi görünümünde. (Hayli geliştirilmiş) Dizinin ilk bölümünün verdiği ipuçlarına göre film ile de hayli farklılıklar gösteriyor -ve ilerledikçe daha da gösterecek. Bire bir olmasını beklemek zaten olanaksız da, öykü aynı olsa da geliştirmek / biraz (!) değiştirmek veya yalnızca hareket noktası almak, hepsi kabûl edilebilir; 44 yıl önce yapılan filmdi, şimdi karşımıza çıkan ise bir televizyon dizisi. 80’li yılların başı ile Yeşilçam’ın sona ermesinden sonra, bu anlayışın günümüzde televizyon dizilerinde sürdüğüne dair yargıyı bir çok yerde tekrar ettim. Ama bu dizi’nin beni ulaştırdığı yeni bir düşünce, bu dizilerin biçim ve veriliş şekli bakımından daha çok eski gazete tefrikalarına (bölüm bölüm yayınlanan yazılara –romanlara–) benzemesi.

Diziyi –hele sadece bir bölümü yayınlanmış iken– filmle karşılaştırmak istemiyorum, hem filmden çok uzağım, hem dizi daha yeni başladı ama en önemlisi, yukarıda da değinildiği gibi biri Halit Refiğ’in filmi, diğeri Yusuf Kurçenli’nin dizisi.

(17 Eylül 2008)

Orhan Ünser

19 Eylül 2008 Haftası

“Aslan Kral’ın Oğlu Leo”, etyemez aslanın hikâyesinde, farklılıkları zenginlik olarak benimseyip hep birlikte yaşayarak daha güçlü olunabileceğine dair bir mesaj veriyor: Animasyon olarak birinci sınıf değil ama şarkıları da dâhil hayli eğlenceli.

“İşte Özgür Dünya”, çalıştığı yerde sömürülüp haksız yere işten çıkarıldığı için kendi işini kurup sömürmeye başlayan genç kadın üzerinden, açgözlülüğün ve hak yemenin nasıl bir duygu olduğunu ve de hakkı yenilenin nasıl tepkisini çektiğini, giderek şiddeti, sonra da terörü doğurabildiğini öykülerken, “buyurun” diyor “kapitalizmin kurup yönettiği dünyanızın geldiği yer!” Alın da… Ken Loach’un bu olgunluk yapıtı -bence- en iyi filmi. Bir bireyin öyküsü üzerinden tüm bir küresel politikaları sorguluyor. Kusursuz ve içten… Bakalım ‘fena halde’ rehavete sokulmuş halkımızdan kaç kişi ilgi gösterecek?

(17 Eylül 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Bunları Yazmak Gerek 2: Hayvanlara Kıymayınız İnsanlar!

İnsanoğlunun, besin zincirinin en tepesinde yer alması hasebiyle doğal dengeleri bozmaya hakkı yok! Bunu uyguluyor mu: Asla! Yok edip bozmaya devam ediyor, kendi türüne işkence yaptığı gibi çoğu kez hayvanlara ve tüm bir tabiata da çektirerek… Bedelini ödeyecek tabii… Etobur insanın protein ihtiyacının büyük bölümünü karşıladığı yiyecekler, hayvanların etlerinden oluşuyor. Vejetaryen olmayıp et tüketen fakat hayvan sevgisi de gelişmiş insanlar, hayvanların modern mezbahalarda acı çekmeden öldürüldüğüne inanıp, bir tür ikiyüzlülükle, düşünmekten kaçınarak tüketiyorlar. Ama bunun dışında göz göre göre işkence, yavru – anne gözetmeden avlanma, boğa güreşleri falan diyerek vicdansızlığa iyice prim yaptırmamak gerek. Hele sanatçılar, üretirken hiç yapmamalı. Yani “nasıl olsa bu dünyada hayvanlar işkence çektirilerek öldürülüyor”, “bir ya da birkaç tane de ben öldüreyim filmimde” dememeli; bunun sonu yoktur. ‘Doğru’ bir tanedir, bu dünyada cana kıymak gibi yanlış yapılan bir şeyi sanatçı tekrar edemez… Geniş kitlelerin gözüne bunu sokamaz!

Hiçbir ama hiçbir film, bir hayvanın canından daha değerli değildir! Doğrudur; yüz yılını devirmiş sinemada milyonlarca hayvanın canına kıyılmıştır. Ve daha da vahimi bazı filmler hayvan düşmanlığını körüklemiştir. Örneğin, kitle heyecanlarını ve hayvan canı alma dürtüsünü ateşleyen “Jaws”, yıllar içinde bilimsel olarak tespit edilmiştir ki, doğal dengede ziyadesiyle önemli role sahip, çok büyük bölümü saldırgan özelliklere sahip olmayan köpekbalıkları türlerinin nüfuslarında -katliamlar sonucu- ciddi azalmalara neden olmuştur (Kaldı ki köpekbalığı insana saldırmaz, sadece yaşam alanına giren yabancı bir varlığı tanımak ister, tek tanıma aracı da ağzıdır).

Dijital teknolojinin sinemada her görüntüyü rahatlıkla yaratabildiği günümüzdeki durum nedir? Öncülüğünü ABD Sineması’nın yaptığı bir sıkı kontrol sistemiyle bu konudaki hassasiyetler dikkate alınıp bir film uğruna hayvan canına eskisi gibi kolay kıyılmamaktadır. Kuruluşu 1877 yılına dayanan AHA (American Humane Association), hayvan ve çocukları korumak amacıyla çalışmalar yapmakta ve Sinema & TV birimi, çekimlerde temsilci bulundurmaktadır: “NO ANIMALS WERE HARMED” (Hayvanlara zarar verilmemiştir), patentli bir cümledir.

ABD dışında, dünyada da genel olarak bu konuya dikkat edildiğini görmekteyiz. Ancak ne yazık ki, Avrupa’dan bazı kötü örneklere son yıllarda tanık olduk. Lars von Trier mesela. “Manderlay”de, John C. Reilly’nin filmi terk etmesine neden olan bir öldürmeye izin verdi, sonra gelen tepkiler yüzünden kurgudan çıkardı yani dik de duramadı kararının arkasında. Von Trier, film için bir eşeğin canına kıydırdı da, Michael Haneke ne yaptı? “Le Temps du Loup”da bir atı öldürttü. Bu örneklere yani hangi filmlerde hayvanların canına gerçekten kıyıldığına, IMDb sitesinin “Actual Animal Killed” başlığından ulaşabilirsiniz. Şimdi -maalesef- bizden de örnekler haberlerde yer almaya başladı. Son günlerde, bir at ve bir köpek, dikkatsizlik ve bilgisizlik sonucu iki filmin setinde öldü. Sözün bittiği yer burası! Kendi adıma, bu filmleri, durumu bile bile izlemeye gitmeyeceğim. Çekimleri sırasında can alınan bir filmin bu dünya ve insanlık için söyledikleri bir değer taşımıyor benim için. Ağızlarından “Allah”ı eksik etmeyip, doğanın yeşilinden nefret eden ve bu yeşilin/ içinde yer alan her tür canlının yok edilip yerini şantiyelere bırakmasından çok mutlu olanların bir değer taşımadıkları gibi.

Hayvanlara kıymayınız. Onlar da anne, baba. Onlar da acı çekiyor… Sanatçı olarak öldürmenin karşısında durması gerekenler sizler, can almaya karar verip alet olmayınız. Aksi olursa, sizin de, filminizin de… (14 Eylül 2008)

Ali Murat Güven’in aşağıdaki yorumu üzerine ek:

Değerli Meslektaşım,

Bilimin somut olarak saptayabildiği kadarıyla küçük mavi gezegenimiz tek yaşam alanımız; moleküler düzeyde de öyle bir düzenlenmiş ki, en üst varlık olan insan, aklını, yüreğini, vicdanını temiz / doğru kullanırsa tüm canlılar mutlu yaşar ve dünya her canlıya yeter. Aslında bu kadar basit! Teoloji alanında haddimi bilirim. Ahkâm kesemem. Ancak, ruhun serüveninin bu yaşamla sınırlı olamayacağını hissedip, idrak edecek kadar anlamlandırabilmekteyim bu mükemmel sistemler bütününü. Dinler, iyi insan olmanın ve bu doğal sistemi kusursuzca devam ettirmek için gerekli olan iman gücünün anahtarları bana göre. Yani ağzından “Allah” kelimesini düşürmeyenler “Allah”tan korkan vicdanlı insanlardır… Ama gerçekte herkes öyle mi? Şimdi takıldığınız tek cümleye bakalım: “Ağızlarından ‘Allah’ı eksik etmeyip, doğanın yeşilinden nefret eden ve bu yeşilin/ içinde yer alan her tür canlının yok edilip yerini şantiyelere bırakmasından çok mutlu olanların bir değer taşımadıkları gibi.” Şimdi soruyorum: Bu cümledeki isyanım, sizin gibi vicdan sahibi samimi Müslümanlara mı, gazetenizin yayın politikasına mı, siyasete mi, dine mi Allah aşkına? Yani çok hassassınız, inanın, satırlarınıza da bunu tüm kalbinizle yansıtıyorsunuz ama siz bu cümledekilerden misiniz ki alındınız? Aklımın bırakın ucundan, yakınından bile geçmez.

Kime isyanım biliyor musunuz? Hani belki anımsarsınız, 12 Eylül döneminden sonra oluşan genel ‘yağ çekme’ ortamında herkes paşalara yanaşırdı. İktidara gelenin borusunu çalma geleneğinin bir parçası olarak, şimdi, muhafazakâr çizgideki yönetime -bana göre yanlış bir değerlendirme sonucu- aynı ‘yağ çekme’ politikalarının bir parçası olarak medyada gözümüze gözümüze sokulan samimiyet dışı davranışların temsilcileri var ya, bunlar dillerinden “Allah” sözcüğünü düşürmezler ama para için acımadan yeşil alanları binalaştırırlar; isyanım onlara. Siz neden alındınız? Bakınız dünyanın sayılı doğal ormanlarına sahip Türkiyemiz’de bu yaz inanılmaz katliamlar yaşandı. Yeşil, bize emanet edilen, bu güzelim dünyanın yeşili ve içindeki canlılar cayır cayır yakıldı ya da yanmasına yol açacak tedbirsizliklere yol açıldı. Bu günahın bedelini kim ödeyecek? Madem gazetenizden söz açtınız; şunu bekliyorum samimi olduğunuz için. Lütfen bu yanan alanlar, aylar, yıllar içinde takip edilsin. Yanan yerler yeniden ağaçlandırılacağına yerine tek bir golf sahası çimi ekilir ya da tek bir temel atılırsa ilân edilsin; haber yapılsın, sorumlular teşhir edilsin! İşte o gün önünüzde saygıyla eğileceğim. Yanlış anlamayın; şimdi de saygı duyuyorum. Ama lütfen ağzından “Allah” sözcüğünü düşürmeyen çıkarcılarla kendinizin aynı kefeye koyulduğunu zannetme hassaslığından sıyrılın… Bakınız son bir örnek vereyim: Astoria Alışveriş Merkezi’ndeki sinemalarda siz de bazen film izlemektesiniz. Lütfen arka cepheden panoramik görüntüye bakınız. Geniş bir alan, yüksek binalar, plazalar falan. Görüntü, kentin önemli bir bölümünü kapsıyor. Tek bir yeşil alan kalmış değerli yazar. Neresi mi? Zincirlikuyu Mezarlığı!

Bu açıklamadan sonra sizi kutlamak istiyorum… Cesaretinizden ötürü! Çünkü ben yazılarınızda adı geçen görüntüleri izleyemiyorum. Çoğu kez düşünüp, inanın o hayvanlardan çok insanoğlu adına üzülüyorum, nasıl bu kadar zayıf, bu kadar zalim, aslında bu kadar acınası durumda olabiliyor diye. Ben kürk giyenlere, “ceset giyen karılar” diyorum en hafif tabiriyle. Düşünün, ‘medeni(!)’ bir dişi insan, o da anne belki, omzunun yanından sallanan bir tilki kafasıyla dolanıyor (yakın zamana kadar bir ünlü yazar)! Bu da sözün bittiği yer!

Değerli meslektaş, yazımda IMDb sitesinin ilgili başlığı olan “Actual Animal Killed” bölümünü önermem, merak edenlerin buraya girerek, tabii ki von Trier ve Haneke ile sınırlı olmayan onlarca örneği görebilmesi içindi zaten. Bu sıralamada, bir numara, aldığı puan nedeniyle “Apocalypse Now”a aittir. Benim iki binli yıllardan iki örnek vermem, hayvan haklarının korunması çalışmalarının, özellikle 1980’lerin ortasında ağırlığı hissettirmesi ve internetin gelişmesiyle paralel tüm dünyada yaygınlaşması dolayısıylaydı. Yani yeni yüzyılda, geçmişte yapılanların benzerlerinin tekrarlanması nasıl olabiliyordu hala? Çünkü dijital teknoloji sinemada her görüntüyü yaratmayı imkânlı kılıyordu. Coppola’nın filmindeki sığırın kurban edilmesi sahnesi belgesel nitelikli bir ayin sahnesidir… 1979 yılında çekilen “Kıyamet” ve daha önce Paramount yönetimince önce karşı çıkılan ama sonra bir kutuda buz içinde sete gönderilen at kafasının kullanıldığı “The Godfather” filmlerinin yönetmeni Francis Ford Coppola’nın bugün bu konuda kabul görmesi olası değildir.

Takdir edilir ki, önemli konularda belli bir bilinç ve aydınlanma düzeyine gelmek bazen uzun sürer. Yıllar önce belki dikkat etmediğimiz konular, bugün uğruna mücadele edecek kadar değer taşımaktadır. Sinema yazarları için de geçerlidir bu durum. Kendi adıma konuşursam, bir filme gitmeden onu inceliyor ve gerçek bir hayvan kıyımı varsa izlemiyorum. “Jaws” ya da hayvan öldürülen bir film, benim bir tercih listemde asla yer alamaz. Hiç ama hiçbir insanı da kimliği dolayısıyla ayırmam. Dikkat buyurun: Son günlerde haberlere konu olan hayvan ölümleriyle ilgili “dikkatsizlik ve bilgisizlik” dedim; “kasten” demedim. İsim zikretmedim. Bu sinemamızın bazı konularda ne denli uzmanlıktan yoksun çalıştığının da kanıtı (bu ayrı bir yazı konusu). Onun dışında Şavata ile ilgili söyledikleriniz tamamen benim dışımda.

Yazımda boğa güreşlerine vurgu yapmıştım zaten. Çok haklısınız! Bu tamamen vahşet! Bunun vahşet olduğunu en iyi belgeleyen sinemacılardan biri de, “The Assassination of Trotsky” (1972) adlı filmle, büyük usta “müteveffa” Joseph Losey’dir. İspanyolların bu özel boğa neslinin devamı için güreşlerin yapılmasının şart olduğu bahanesinin ardına sığınarak işkence ile hayvan öldürmesi, AB üyesi bu ülkeye yapılan uyarılara rağmen sürmektedir. Bu konuda AB kriterleri gezmeye çıkmıştır… Kurban Bayramlarında da “Allah”ın adını ağızlarına alarak şımarık veletlerinin eline bıçakları verip hayvanlara işkence yaptıranların da, ibadet yaptıklarını zannederken -esasen- büyük günah işlediklerini fark ettiklerinden kuşkuluyum inanın. Yani ağzına “Allah” adını alan bir takım samimiyetsizlerin O’nun yarattıklarına bu denli ihanet içinde olmasınadır, isyanım. Ülkemizin yükselen eğiliminde bu tipler -maalesef- çoğalmıştır. Sizin belirttiğiniz “güncel siyaset”e dönük öfke patlamam söz konusu bile değildir. Çünkü bu dünyayı korumak, güncel “kayıkçı kavgaları”ndan daha önemli; öfkem bu dünyayı korumayanlara ve Allah kahretsin, ağaçları cayır cayır yakanlara ve de sonra oraları şantiye haline getirenlere işte!

Sayın meslektaşım, sadece bir tane olan dünyayı bir bütün olarak korumak konusunda aynı düşündüğümüzü fark etmiş bulunuyorum. Desteğinize ve katkılarınıza teşekkür ederim.

(15 Eylül 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Derine, Daha Derine Doğru Bir Öz Arayışı: Tatil Kitabı

54. Taormina Film Festivali’nde Jüri Özel Ödüllü ve 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma Bölümü En İyi Film Ödüllü, Bulut Film yapımlı Tatil Kitabı, 12 Eylül 2008’de izleyicisiyle buluşacak. Tatil Kitabı’nı izlerken teknolojinin getirdiği birçok şeyi unutun. En önemlisi de müziği. Tatil Kitabı’nın özel bir ritmi var size müziğin eksikliğini hissetirmiyor. Çünkü görüntüler film notaları gibi. Saf, katıksız bir film sizleri bekliyor. Seyfi Teoman, Tatil Kitabı ile sinemanın özüne inme arayışı içinde.

Sinema ile uğraşan iktisatçılar oldukça arttı, siz de onlardan birisiniz…

Boğaziçi Üniversitesi’nde sinema bölümü yoktur ama yönetmen çıkmış bir sürü Boğaziçi mezunu vardır. Okulda sinema ile ilgilenen bir grup var. Mithat Alam Film Merkezi’nin olması da büyük avantaj tabii. Bu şekilde, ekonomi okurken sinema dersleri alabiliyordum. Yapım – yönetim kadar teknik olmasa da sinema tarihine yönelik derslerdi gördüklerim.

Sanatı okulda öğrenmenin kısıtlayıcı olacağını mı düşündünüz?

Ben ekonomiden sonra Polonya’da iki sene sinema eğitimi aldım. Sürenin ne kadar olduğu önemli değil. Önemli olan bu süre içinde sinema üzerine düşünecek ekstra zamanının olması. Hayatın koşuşturmacası içinde kimsenin sinemaya ayıracak iki ya da dört senesi olmuyor. Ama sinema öğrencisiysen, sinema üzerine tartışmaya, düşünmeye vaktin oluyor. Böyle bir avantajı var. Ancak meslek olarak icra etmek istediğiniz zaman salt okuldaki eğitim yeterli olmuyor. Meselâ ben şimdi bir yere gidip iktisatçı olarak çalışamam ki. Evet, eğitimini aldım ama mesleği nasıl yapacağımı bilmiyorum.

Sinema eğitiminizi yurt dışında almanızın avantajı ne oldu?

Farklı bir vizyon sunuyor. Yapım koşullarının yurt dışında nasıl olduğunu görüyorsun. Farklı sinema dillerini tanıyorsun. Ülkeni dışardan gözlemleyebiliyorsun. Karşılaştırabiliyorsun… Çok fazla avantajı var gerçekten.

Tatil Kitabı sizin geçmişinizden izler taşıyor mu?

Yabancısı olmadığım olaylar. Ama birebir yaşamadım.

Neyi vurgulamak istediniz özellikle?

Baba otoritesi ve daha genel anlamda toplumsal muhafazakârlık filmin esas derdi.

Taşra hayatını nasıl gözlemlediniz peki?

Benim çocukluğum Kayseri’de geçti. Silifke kadar ufak değil ama İstanbul gibi de değil sonuçta. Taşrada geçen bir hikâye ama aynı olay İstanbul’un herhangi bir mahallesinde de geçebilirdi. Bir yere sıkışıp kalmasını istemedim hikâyenin. Zaman ve mekândan soyutlanmış olmalıydı.

Farklı bir taşra gözlemi var filmde. Yani öyle eğlenceli, şen – şakrak yüzler göremiyoruz. Büyük şehirde olan neyse taşra da o var sanki…

Evet, bu özellikle üzerinde durduğum bir konu. Öyle saçma bir düşünce var insanların kafasında. Taşradaki insanlar hep çok neşelidir. Dertleri, tasaları yoktur. Bir yere kadar doğru. Ancak onlar da insan! Onların da sıkıntıları, dertleri var. İletişimini, işlevselliğini yitirmiş aileler de var. Öyle bir aileyi vurgulamak istedim. Böylesi daha gerçekçi, ötesi klişe geliyor bana.

Müziksiz film yapmak cesaret işi…

Müzik güzel tasarlanırsa, iyi sonuçları oluyor. Ben öyle tasarlamadım. Müzikten de pek anlamıyorum zaten. Yani anlamıyorum derken, sahneleri müzik ile düşünemiyorum. Müzik çok güçlü bir araç. Sonradan koyduğunuzda bütün tasarımı değiştiriyor. Benim filmimin müziğe ihtiyacı olmadığını düşündüm.

Katıksız sinema arayışı belki de… Zaten sinemanın özünde ses, müzik yok.

Doğru, sinemanın özüne inmek istedim. Eksiltme durumu da çok var. Sadece sinemada değil, edebiyatta, resimde… Eksiltme eseri daha kırılgan daha incelikli bir yapıya büründürüyor. İnsan belli bir hikâye anlatma derdindeyken kendini daha iyi anlatmak için elindekileri minimuma indiriyor. Ben de elimden geldiğince planları en aza indirdim.Her şeyi en yalın haliyle anlatmaya çalıştım. Seyirciyi aptal yerine koymamaya özen gösterdim. Tekrar müziğe vurgu yapmam gerekirse, eksiltebileceğim en güçlü araç da müzikti.

Resminden, edebiyattan söz ettiniz. Film yaparken diğer sanat dallarına ne kadar hakimdiniz?

Bunlar film için tasarladığım değil de, beni kişisel olarak besleyen konular. Çünkü hepsi hayatın içinden. Sinema da buna çok müsait. Ama sinema yapmak için referans aldığım konular değil.

Film boyunca seyirci ile belli bir mesafede durma isteği var sanki, neden?

İnsani mesafede kalma arzusundan dolayı. Konu, tavır olarak duygusallaşmaya çok müsait. Ölüm, taşra hayatı… Çok şirin bir de çocuk var meselâ. Ama ben onun şirinliğini göstermemeye çalışıyorum.

Bir sahnede, bir baba – oğul tartışması var. Biz onların çok şiddetli bir şekilde kavga ettiklerini, sert bir kapı çarpma sesinden anlıyoruz…

O da eksiltme hikâyesinden doğdu. İnsanın ayağını bastığı zemin mümkün olduğunca sağlam olmalı. Daha iyi bildiğin daha gerçekçi yapabildiğin şeyi göstereceksin. Beceremiyorsan göstermeyeceksin. Emin olmadığın plânı çekmeyeceksin. Yani o sahnedeki baba ile oğlun kavgası, insanların canlandırdıkları sahneden daha zayıf olacaksa hiç olmasın daha iyi. Pragmatik bir sebebe dayanıyor yani.

Ali için Tatil Kitabı çok değerli ama neden onun için mücadele etmiyor?

Kolayına kaçıyor, diyelim. Filmin geneliyle de çok ilişkili bu durum. Bir konformizm durumu. İnsan zor durumdayken hep kolay yolu seçmeye meyillidir. Çünkü uyum sağlamak en kolayıdır.

Taşra filmleri ve çocuk bakışı, sanat filmlerinin vazgeçilmezi oldu, ne dersiniz?

Taşraya yönelme Türkiye’nin coğrafi yapısıyla ilgili olsa gerek. Çocuk da çok iyi bir anlatım aracı. İstanbul ve diğer şehirler arasında büyük bir ayrım var. Zaten yönetmenlerin kökenlerine de baktığınız zaman -Reha Erdem dışında- çoğunun taşralı olduğunu görürsünüz. Taşra hepimizin meselesi.

İlk filminizle 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma bölümünde En İyi Film ödülünü almak sürpriz oldu mu?

Sürpriz diyemem ama beklentimin üzerinde bir sonuç. Jüri açısından da çok cesur bir karar. Gerçi filmin kalitesine, yönetmenlerin biyografilerine bakıp karar verilemez. Ancak ilk filmleri küçümseye bayılanlar var. Her neyse, diğer filmler de çok iyiydi. Zaten bu bir yarışma değil. Bir jüri üyesinin beğendiği filmi diğeri beğenmeyebiliyor. Saygı duyulmalı bence. Biz her gittiğimiz festivalden küçük de büyük de olsa ödüller aldık.

Festival filmleri gişe de hayal kırıklığı yaratabiliyor…

Ben öyle düşünmüyorum. Bizim filmimiz çok fazla kafa yormadan da insanların bir şeyler bulabileceği, kendisine yakın hissedebileceği bir film. Bana çok doğru gelmiyor sanat filmi, gişe filmi ayrımı yapmak. Yapay bir tartışma. Yine de gişe konusunda gerçekçi olmakta fayda var. Öyle büyük kopyalarla çıkmayacağız. Adana’da çok güzel tepkiler aldık meselâ. İnşallah vizyona girdiğinde de öyle olur.

Film Türkiye tarihi için çok önemli bir gün olan 12 Eylül’de vizyona giriyor. Yeri gelmişken sorayım, nasıl buluyorsunuz 12 Eylül filmlerini ya da siz bu konuda bir film çeker misiniz?

Çok önemli bir konu. 12 Eylül’e dair birçok film yapıldı ama daha da yapılmalı. Büyük bir toplumsal travmaya yol açan bir dönemdi. Bu anlamda dönemi farklı açılardan ele alan filmleri ilgiyle izliyorum. Ben o dönemi yaşamadığım için buna dair film yapar mıyım bilmiyorum. Zaten siyasi olarak hala 12 Eylül ile hesaplaşmış değiliz. En azından sanat yoluyla bunu yapmak lâzım. Edebiyat, tiyatro, müzik… her dalda çok daha fazla çalışma yapılmalı.

Yeni bir projeniz var sanırım, bahseder misiniz?

Tabii. Barış Bıçakçı’nın Bizim Büyük Çaresizliğimiz adlı kitabından bir uyarlama yapma çalışması içerisindeyiz. Zaten Barış ile Tatil Kitabı’nda da birlikte çalışmıştık. Yeni film için finansman desteği arıyoruz. Kültür Bakanlığı’na başvurduk. Her şey yolunda giderse önümüzdeki Mayıs ayında çekimlere başlayacağız. (Bu röportaj Mirror Dergisi’nin 51. sayısında yayınlanmıştır.)

(11 Eylül 2008)

Gizem Ertürk

12 Eylül 2008 Haftası

“Bir Aradayız, Hepsi Bu”, hayata tırnaklarıyla tutunanların karşılaşıp ‘kendilerini gerçekleştirmeleri’ ve vicdanın en saf halini, iyilik yapmanın anlamını, hilesiz sevgiyi, seksin – aşkın güzelliğini keşfetmeleri üzerine, soğuk mevsimde geçen bir sımsıcaklık: Randevularınızı iptal edip her psikiyatri seansınızı bu çok gerçek filmi izleyerek geçirmenizi öneririm.

“Çıkış Yok”ta, geçen yıl İstanbul Festivali’nde “Edmond” adlı tuhaf – karanlık filmini izlediğimiz Stuart Gordon, bir trafik kazası olayı çevresinde, insanların insanlıklarından çıkarak rekabetçi sistem içinde nasıl duygusuz birer ‘yaratık’ haline geldiklerine dair sert şeyler söylüyor: ‘Zengin’ ABD ülkesinin asıl yüzüne bakmak için bir fırsat!

“KADINLAR Hakkında her şey…”, yaşama koşulları anlamında türlerinin şanslıları arasında yer alan bir grup kadının, kendine güvenip -karşı cins ve rakibeleri karşısında- ayakları sağlam basarak ‘dik durma’yı öğrenme sürecini, komik diyalogların – durumların – hareketlerin hakkını vererek anlatıyor: Hayatınız boyunca izleyeceğiniz -belki de- tek erkeksiz film; figüranlar dâhil erkek sayısı sıfır (en sondaki ‘masum mu masum’ sürpriz hariç)!

“Oyum Kime?”, haritada bile yer almayan bir kasabada, ‘vasatın da altı’ yaşamıyla kimsenin umurunda olmayan bir baba ile onun duyarlı / akıllı küçük kızının ilişkisini merkeze alarak, ilginç bir gelişmeyle bu adama son derece önemli bir yurttaş sorumluluğu yükleyen ve bu noktadan sonra da malzemesi bol bir komedi olarak güldüren, bazı anlarda ise acıtan bir öykü içermekte: Tek bir kişinin tercihinin bile dünya için değerli olabileceği ‘beylik mesaj’ını da vermekten geri durmayan filmde, ustaların yanında parmak ısırtan bir oyun çıkartan küçük oyuncu Madeline Carroll, mucizenin ta kendisi!

“Sihirli Orman”, boş zamanlarında ‘Tabiat Ana’yı tahrip eden insanoğlunun üç kötü örneğine karşı -mecburen- savaş açan ağaçlar ve hayvanların yanında yer almasını istiyorsanız çocuklarınızın, muhakkak götürün: Eğer ‘ceset giyenler’den değilseniz size de son derece keyif vereceğini düşündüğüm bu İspanya yapımı bilgisayar animasyonu, hem kendi dalında, hem de şarkıda GOYA ödülü sahibi.

“The X Files: İnanmak İstiyorum”da, umudu kaybetmeden mücadele etmek ve ‘vazgeçmemek’ temel fikir olarak alınmış, karanlıklardaki sırlara ulaşma yolunda bir kez daha kendilerini sorgulayan iki eski ajanın araştırmaya başladıkları olaylar silsilesi eğreti kalsa da… Yaradılış çerçevesinde ahlakı ve bağışlanmayı sorgularken, sadece ‘inanmak istemenin’ bile hayatları nasıl değiştirebileceğine işaret ediyor. Dizinin yaratıcısı sinema filmini ‘bizzat’ yönettiğinden daha ‘felsefi’ takılmış. Bir ihtimal hayranlar sıkılacak!

TEK CÜMLE EKSTRA

Cingöz kitap! *

Minimalist sinema, başka bir tanımla yalın, vakur, içten bir tür sinema, bir de yürekliyse, filmler defalarca izleyebileceğiniz küçük küçük başyapıtlar olarak başucunuzda durur. Yeter ki samimiyetine inanın. “Tatil Kitabı”nda, Silifke’de yaşayan 10 yaşındaki Ali’nin tatil süresince yaşadıkları gibi hikâyeler de iyi bir çıkış noktasıdır… Sert mizaçlı – sürekli iş ve para kazanmayı düşünen babası, anlayışlı – sevecen annesi, askeri okuldan ayrılıp sivil yaşama geçmek için gerekli tazminatı dert edinmiş ağabeyi ve kentte ‘deneyip başarısızlığa uğramış’, yine dükkâna dönmüş amcası ile geçirdiği o yaz, büyüklerin dünyasına ciddi bir giriş yaptığı da yazdır. Otorite ile iyice tanıştığı… İşte tam da bu noktada, bir tür kurnazlık devreye giriyor. Öyle ki, aslında eleştirmen olarak önerme yapmanızın bir anlamı yok! Çünkü , ‘masum öykü’de öyle bir şey yok! Ne mi? Filmdeki çerçevelerin içine giren ve gayet net algıladığınız ‘daha geniş anlamda bir otorite’nin varlığı! Finalde, Antonioni’nin “Professione: reporter” adlı filminin yine finalinden esinlemiş olduğunu düşündüğüm, yalnız burada ters yönde yapılan kamera hareketi, Ali’nin yakın planından çok yavaş geriye kaydırma ile genel plana ulaşıyor; iyice belirginleşen ‘otorite’ simgesi, esas vurguyu göze sokuyor.

Kuşku yok ki, sinema -sık sık vurgulamanın önemli olduğunu düşündüğüm gibi- alabildiğine özgürdür, dünya ve evrendeki her atom (felsefi anlamda atom) eleştirilebilir. Ama yeteneğiniz kısıtlı ise ve açıkgözlüğe başvurursanız bu itici olur. İşte bu ‘alt niyet’ dolayısıyla bu film bana hiç sevimli ve üstelik Silifke gibi cennetimsi bir yerde geçmesine rağmen cazip gelmedi. Dünyanın hemen hemen her ülkesindeki küçük yerleşim birimlerinin sınırları içinde geçen yaşamlar ve bazen bu yaşamlardan kurtulmak için zincirlerini (burada baba otoritesi) kırmak isteyen bireyler konu edilir. Bu genelde, bahsettiğim ‘küçük bir sinema’ anlayışı ile gerçekleştirildiğinde -ki amaca uygundur- çok zevk verir. Ama burada küçük bir çocuk üzerinden aile bireylerine uzanan öyküde, kadrajın içindeki her bir öğenin tesadüf olamayacağı ve yönetmen tarafından düzenlenmesi gerektiği temel koşul olan bu profesyonel sinemada, ‘büyük otorite’ vurgusu beni rahatsız etti. Rahatsız eden vurgulanan değil, bu yaptığım önermenin rahatlıkla çürütülecek olabilirliği. Yani “öyle bir vurgu yok” dense kalakalırsınız. Ancak o zaman da mizanseninden sorumlu olmayan bir yönetmenin “yönetmen” olarak varlığı kabul edilemez: Aynen oyuncu yönetiminde tam anlamıyla ‘çuvallaması’ gibi. Profesyonel, yarı amatör ve amatör kadronun yönetilmesinde bir sorun daha doğrusu yönetilememesi gibi bir sorun söz konusu. Örneğin, babayı oynayan bir adamcağız var, metni zor ezberlemiş, zar zor konuşuyor, sahne ‘düşüyor’, berbat oluyor, yönetmen ortada yok! Yani hiç kimse mi uyarmıyor? Hiç mi yeniden alınmıyor? Uzatmak gereksiz.

Ben genç yönetmenlerin daha cesur, söyleyecekleri bir şey varsa daha net söylemelerinden yanayım. Yoksa “Ulak” gibi (üstelik bu filmde yönetmenin kafası da karışıktı), “Tatil Kitabı” gibi her yana çekilebilecek ve kusura bakılmasın izleyeni -yaratıcıları öyle düşünmese bile- pek de akıllı yerine koymayan filmlerden çekeceğimiz var. Kişisel arzum, Türkiye’deki ve AB ülkelerindeki festivallere, aşiret – cemaat – tarikat gibi bir yığın büyük otoritenin egemenliğinin de sorgulandığı filmlerin katılması.

* “cinedergi.com”da da yayımlanmıştır.

(10 Eylül 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Bunları Yazmak Gerek 1: Moviemax’in Hastasıyım!

Türkiye’de TV yayımcılığı – yayıncılığında devrim kabul ettiğim Digiturk Platformu’ndaki üyeliğimin sekiz yılını geride bıraktım. Digiturk öncesi, dublajlı, sansürlü ve oto – sansürlü, reklam arası filmlerden dolayı ‘Televizyonda Sinema’ izlemekten nefret edip tamamen unutmuştum. Şimdi ise Digiturk’te izlemenin, ama özellikle yeni filmleri ilk keşfetmekten ötürü Moviemax’in hastasıyım! Öyle ki, aylık program yapıyor ve arkadaş, eş – dost görüşmelerimi buna göre ayarlıyorum… Sinemaya saygı böyle oluyor işte: Reklamsız, dileyenin dublaj, dileyenin orijinal – altyazılı seçebileceği, jeneriklerin de filmin bir parçası olduğunu ve bazen görüntülerle de desteklenen müzikle etkiyi sürdürmeyi amaçladığını kabul eden bir anlayışla -bazı filmlerde hızlandırılsa da- sonuna kadar gösterildiği bir seyir zevki, isterseniz HD kalitesi…

Ve Moviemax, sinemayı diğer her tür ‘aşağı düzey’ yayınla bir tutan, 7. sanat lehine değiştirilmesi gereken RTÜK yasasının sınırlarını aşmayan ve ‘kraldan çok kralcı’ da olmayan bir denetimle ulaştırmakta filmleri. Daha ne istenebilir ki? Lütfen, bana CNBC-e’den bahsetmeyiniz. Geçen yıl büyük sanatçı Aleksandr Sokurov’un “Molokh” filmini izlerken, araya nasıl reklam girdiklerini anımsıyorum da: Bir Sokurov sahnesi düşünün, vakur, ruhsal anlamda odaklandığınız, inanılmaz bir sessizlik anı… KÜT! Saliseler sonra, ‘showman’lerimizden birinin adeta bağırıp çağıran sesiyle bilmem ne telefonu reklamı. Bunu ayarlayan ve denetleyen yayın sorumlularının estetikten nasiplenmiş olabilmeleri olası değildir… Film boyunca sürekli tekrarlanan bu korkunç durumdan sonra CNBC-e kanalını unuttuğumu belirteyim. İşte Moviemax’te bu hataya düşülmedi. Yönetim, filmlerin başına yerleştirdiği reklamları, sinemadaki gibi zevkle izlememizi sağlayarak akıllıca davrandı / davranmakta… Evet, her filmden önceki reklam kuşağını özellikle izliyorum! Biliyorum, oraya reklam verenler de bu saygıyı duyuyor; beni filmden kopartmıyor; seyredilmeyi de hak ediyorlar.

Bunlar sadece benim değil, çevremde Moviemax bağımlılığı olan bir grup dostumun da görüşleri… Aman sevgili okur, yanlış anlama, Digiturk’le sinema yazarı olmam nedeniyle bir ilgimin olduğunu sanma, yok ve olmayacak! Ama iyi şeyler yazılmalıdır, sadece kötüler görülmemelidir, bu platform da sinemaya titiz yaklaşımından ötürü övülmeyi hak etmektedir. Mesela, her ay 20–30 civarında yeni filmi programa alan Moviemax’te, bazen arka arkaya öyle filmler yayımlanıyor ki, sinefiller için katıksız bir ziyafete dönüşüyor… Bu yayın politikasını sürdürdüğü sürece kendi adıma Moviemax hastalığından kurtulmaya hiç niyetim yok!

(06 Eylül 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Modern Zamanların Sinema Seyyahı

Atlanta, Brüksel, Casablanca, Johannesburg, Hong Kong, Kingston, Paris, Petersburg, Sao Paulo, Singapur, İstanbul… Sinemanın kalbinin attığı, can bulduğu her yerde İsmail Ertürk’ün nefesi var. Ertürk bir sinema, daha doğrusu sanat aşığı. Bu yüzden tüm sanat dallarını kucaklayan sinema ona yakın gelmiş… Bu yakınlığını ve onca yıllık sinema seyyahlığını Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan Perde’li Düşünceler -Yönetmenler ve İzlekler Işığında Sinema- adlı kitabı ile taçlandırdı. Ertürk’ün kısa İstanbul ziyaretinde paylaştıklarımız…

Sanata ve özellikle sinemaya çocukluğunuzdan beri büyük ilgi duyuyorken ekonomi okumak sizi sıkmadı mı?

Aslına bakarsanız, benim yetiştiğim yıllarda sinema okumak kolay bir iş değildi. (gülerek) Ekonomiyi de isteyerek, severek okudum. Ekonomi benim için dünyada olup bitenlerle bağ kurduğum bir alan. Ama beni daha çok çeken, insan ve toplum bilimleriydi. Bu yüzden ekonomi okurken felsefe bölümünden de ders aldım.

Sinemaya nasıl vakit ayırıyordunuz bu yoğunlukta?

Üniversite sevdiğiniz aktivitelere vakit ayırmak için bulunmaz bir ortam. O yüzden zor olmadı. Üstelik günde 3 film izleyebiliyordum.

Film yapmak geçmedi mi hiç aklınızdan ya da bir sinema okuluna gitmek?

İnsanın aklından geçiyor tabii film yapmak. (gülerek) Diğer taraftan sanatı üniversitede öğrenmenin kısıtlayabileceğini düşünüyordum. Okulda verilen kitapları okumak, başkalarının size sunduğu şeyleri okumak demek. Bunu yapmak istemedim. Sanat ile uğraşacaksam özgür olmalıydım. Zaten birçok sanatçıya da baktığınız zaman başarıyla uyguladıkları sanatlarını okulda öğrenmediklerini görürsünüz.

“Sinema sanatını, sinema salonundan bağımsız düşünmek olanaklı değil” diyorsunuz. Oysa Türkiye’de sinemayı, sinema salonu ile düşünmek olanaksız olmaya başladı. Yurt dışında durum nasıl?

Yurt dışında da videonun çıktığı dönemde, bir düşüş oldu. Ama sektör bu durum için hemen alternatifler üretmeye başladı. Sinema salonlarını daha canlı hale getirdiler meselâ. Eskiden tek perde varken şimdi birçok sinema salonunda on perde var. Imax teknolojisi ile olan deneyimi başka bir yerde yaşayamazsınız. Yani onlar bunun hesabını kitabını çok iyi yapıyor. Mısır ve içeceğe verilen ücret bile bilet parasını geçiyor. Filmleri, büyük perdede ve karanlık sinema salonlarında izleme tadının ne denli önemli olduğunun ayrımında sinema endüstrisi. Hem ticari sinema hem de sanat sineması, izleyiciler için sinema salonlarının önemini biliyor. Bunun için de sürekli teknoloji ve pazarlama açılarından kendini yeniliyor.

Sinema diğer sanat dallarını da içinde barındırabilme özelliğine sahip. Kitabınızda da bundan sık sık bahsediyorsunuz. Bu, sinemaya neler katıyor sizce?

Bu yüzden sinemayı salt diyalogdan ibaret görenler sinemanın potansiyelini iyi kullanamazlar. Sinemayı en şekilde yapmak resim, müzik, edebiyat, felsefe… gibi alanlara da hakim olmayı gerektirir. Beni en çok çeken de bu sanıyorum. Sinema diğer sanat dallarıyla iç içe olmamızı sağlıyor.

Bu kadar çok işareti kontrol altında tutabilmek çok zor değil mi?

Umberto Eco, sinemanın göstergebilim açısından bu kadar çok işareti barındıran tek sanat olduğunu söyler. Yine bir Fransız yazar, Julien Gracq, bu konuda; “Bir yazar kitabını yazarken her sözcüğü kendisi seçer, bir ressam da aynı şekilde her renge kendisi karar verir. Ama film yaparken her şeyi siz seçemezsiniz”, diyor. Bu çok önemli bir nokta.

Her ayrıntıyı kontrol etme kaygısı, filmleri stüdyoda çekmeye itiyor öyleyse…

Tabii. Yani stüdyoda değilseniz, mutlaka sizin kontrolünüz dışında gelişen durumlar olacaktır. Meselâ Francis Ford Coppola “One from the Heart”ı tümüyle stüdyoda çekmiştir.

Tiyatro gibi… Ne kadar gerçekçi olabilir ki bu şekilde?

Alman dışavurumcu sinema bu kaygıyı çok yaşamıştır. Görüntüler gerçeklikten oldukça uzaktır bu yüzden.

Godard, “Herkes film yapabilir” demişti. Tüm bunları göz önüne alacak olursak, film yapmak ciddi birikim gerektiriyor. Herkes film yapabilir mi yani?

Godard politik bir yönetmen. Ama ucuz politika yapmıyor. Yani kameranın kullanılış biçimi politik mesela… Godard’ın “jumpcut” anlayışı, Hollywood’un “jumpcut” anlayışını yıktı. Ne anlattığınız da önemli fakat içerikteki politiklik ile biçimdeki politiklik örtüşmeli.

Bu anlamda Michael Moore eleştiri alıyor, katılıyorsunuz öyleyse…

Moore çıkıp bir senatöre, “Oğlunuz neden Irak’a gitmedi?” diye soru soruyor. Senatörlerin çocuklarının Irak’a gitmediğini hepimiz biliyoruz zaten. Politikacıların iki yüzlüğünün göstermek istiyorsan bunu daha yaratıcı şekilde yapabilirsin. Yani ben salt politik kaygıyla yapılan filmleri vasat buluyorum. Bir üst düzey yönetmen, hem bu konularla uğraşıp hem de sinema dilini iyi kullanandır bence.

Politik sinema yaparken iki kaygıyı da taşıyan, beğendiniz bir yönetmen var mı?

Brian De Palma var. “Redacted” filmini örnek verebilirim bu anlamda. O da politik film. Irak’taki Amerikan askerlerinin bir genç kızın ırzına geçmesini ve onun mahkemesini konu edinir. Bahsettiğim her iki noktaya da önem veren bir film. Yani daha akıllıca, üzerinde düşünülmüş ve sinemanın hakkı verilerek yapılmış bir film.

Bir de Amerika’da politik olmak ile Avrupa’da politik olmak çok farklı değil mi?

Elbette. Amerikan basınında politik olmak adına hiçbir şey bulamayabilirsiniz. Böyle bir yerde yetişen birinin politik olması, Avrupa’daki birinin politik olmasından çok daha dikkat çekici. Amerika’da çıta daha düşük. En küçük bir adım, büyük ses getirebiliyor bu yüzden.

Woody Allen’i neden beğenmiyorsunuz?

Hepimizin sevdiği, seçtiği yönetmenler vardır. Allen benim için onların arasında değil. Federico Fellini de Pier Paolo Pasolini’nin iyi bir yönetmen olmadığına inanır. Sırf bu yüzden Pasolini’yi sinema tarihinden çıkartıp atamayız. Öncelikle Woody Allen’in şu bakımdan hakkını vermek lâzım; New York’ta, Hollywood sistemi dışında başarılı olmuş bir yönetmen. Bu çok önemli. Hem sinema yapış biçimi hem de tüm set ekibiyle olan sıcak ilişkisi açısından önemli bir yönetmen. Hollywood’da kuramayacağınız ilişkiler bunlar. Amerika’da düşündüren film yapmak da zor. Onu da yapıyor. Ama onun konuları, beni çekmiyor. Yani iki filmini izledikten sonra üçüncü filminde fazla bir şey bulamadığım bir yönetmen. Godard’ın bir lâfı var ve ben ona tapıyorum: “Psikanaliste giden bir adamdan yönetmen çıkmaz.” (gülerek)

Allen, Harlem ve Bronx’daki kadınlardan cinsellik dersi alsaydı, ruh çözüm seanslarına gitmekten kurtulur ve belki de film yapmaktan vazgeçerdi diyorsunuz…

Allen’i Amerika dışında izlediğiniz zaman, onun New York’u temsil ettiğini düşünüyorsunuz. Ben bu durumu Sex And The City’e benzetiyorum. Manhattan’da oturan 4 tane güzel, beyaz kadını anlatıyor. New York’ta Latin, Zenci kadınlarda var. Onların cinsellik anlayışı çok farklı.. Biliyoruz ki Allen için cinsellik önemli. Ama Allen’in, Bronx ve Harlem’deki cinselliği atlaması önemli bir eksiklik.

Müziklerinden bağımsız düşünemeyeceğimiz filmler var… Bu sinemanın yaratıcılığını kısıtlamıyor mu sizce?

Önemli olan müziği iyi kullanmak. Müziğin, görüntünün altyazısı gibi kullanılmasına karşıyım. Ayzenştayn ile Stravinski örneğinden başlayarak, müzikçi ile yönetmenin ortak çalışmasının başarılı örnekleri var sinemada. Peter Greenaway ile Michael Nyman da uzun süre başarılı bir biçimde çalıştı. Tarkovski’de ses ve müziği konusunda çok titizdir. Godard ve Resnais, yeni dalga yönetmenlerdir fakat müziğin kullanımında çok farklı düşünürler. Yani müziği, film estetiklerine, filmle düşünme biçimlerine başarıyla eklemliyorlar. Önemli olan müziğin görüntüyü zenginleştirmesi ve filmin organik bir parçası olmasıdır.

Yurt dışında olmak, sinemasal anlamda size neler kattı?

Önceleri Türkiye’de son çıkan sanat filmlerini izlemek, bağımsız sinemayı takip etmek için tek çözümdü. Yurtdışında sinematek, cep sinemaları, repertuar sinemaları çok daha fazla film görmemi sağlıyordu. Artık Türkiye’de görmek istediğiniz bir filmi görememek gibi bir sorun yok. Ancak sinema eleştirisi konusunda halen yurtdışında olmak daha fazla olanak sağlıyor. Bir de filmlerin yapıldığı kültürel ve toplumsal çerçeveyi daha yakından tanıdığınızdan, filmleri anlamlandırmak, eleştirel bakmak daha kolay olabiliyor. New York’ta yaşadığım için Meksika, Brezilya, Zimbabwe, Güney Afrika ve Karayiplere gittiğim için Woody Allen’ın Manhattan’a sıkışmış bakış açısını dar bulabiliyorum. Haneke’nin “Piyano Öğretmeni” filmindeki şiddet ve cinsellik sorunsalının ne denli Avrupa merkezli olduğunun ayrımına varabiliyorum. Hong Kong’u iyi bildiğim için Wong Kar – Wai’ın filmlerindeki ayrıntıları ve karakterleri daha iyi değerlendirebiliyorum. (Bu röportaj Mirror Dergisi’nin 51. sayısında yayınlanmıştır.)

(05 Eylül 2008)

Gizem Ertürk

05 Eylül 2008 Haftası

“Anamorf”, esas anlamın sadece tek açıyla görülebildiği, o açı dışında bozuk / şekilsiz gibi duran resimleri -cinayet kurbanlarını kullanarak- yaratanın kimliğini inanılmaz bir merakla öğrenmek isteyen ve zekâsını kullanmak isteyen seyirciye özel, klâs bir polisiye gerilim. Psikiyatrinin çoklu kişilik bozukluğu alanında ve New York’ta, kendinizi yalnız, solgun, korunmasız hissedeceksiniz.

“Aşkın İngilizcesi”, insanın ‘hayat arkadaşını – aşkı’nı bulup ona sahip olabilmesi için ‘bazen’ kendi iç dünyasını değiştirip düzenlemesi gerektiğini -‘şanssız’ genç kadın karakter gibi- hala öğrenememişler varsa, işte tam onlar için: Yeraltı sinemasının büyük ustası ‘müteveffa’ John Cassavetes’in kızı yönettiği için merak edenler olabilir ama vasatı aşamayan bir film olduğunu söyleyelim.

“Beni Aya Uçur”, insanoğlunun aya ilk seyahatinde yer alan üç davetsiz maceraperest sinekle birlikte, tüm bir yolculuğa adım adım dâhil olmak, eğlenmek ve bilgilenmek için, özellikle 3D/3 Boyutlu sürümünü önerebileceğim, tam da ‘çocuklar için ideal’ tanımına uygun bir animasyon: Sizin için ise çocuğunuzla birlikte yeniden masum düşlerinize dönme fırsatı, bir psikiyatri seansı yerine koyabileceğiniz bu 85 dakika.

“Dağların Hâkimi”, avların insanlar, avcıların silahlı sürpriz tipler olduğu açık hava gerilimi olarak bir yere kadar merakla izlense de, giderek yeknesaklaşıyor: Şiddeti eğlenceli kılan ve insan canı almayı oyunlar halinde sunan endüstrilerin günahları üzerine düşünmek için bir fırsat sunduğunu belirtmek gerek.

“Dante 01”, uzayın -tabii ki dünyaya göre- diplerindeki koyu karanlıkta ve ‘Araf’ta gibi’ konuşlanmış gemide deney objesi olan karakterlerin gerilimini, izleyene mükemmel bir klostrofobi ve delilikle geçiriyor: Uyaralım, teoloji ve tarih bilgilerinizi zorlayarak distopyayı yorumlamaya çalıştıkça iyileşebilirsiniz ki, hiç tavsiye etmem!

(03 Eylül 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Kare As ve Yeni Kenarları, ya da Orhan Günşiray

1957 yılında Lejyon Dönüşü (Orhon Murat Arıburnu) ile başlayan sinema serüveninde, Kıtıpiyoz (yahut MİT çalışanı Çetin) rolü ile Fosforlu Cevriye (-lerde) ünlenmeden önce Hayat Cehennemi’nde (Aydın Arakon – 1958) bir bestekârı oynayan Orhan Günşiray sonraki yıllarda avantür ağırlıklı filmlerin aranılan oyuncusu oldu. Fosforlu Cevriye (Arakon – 1959) Neriman Köksal’a yeni bir erkeksi tipleme kazandırırken, Günşiray’a da mizah ve avantürü birlikte yaşatan filmlerin kapısını açacaktır. Dolandırıcılar Şahı (Atıf Yılmaz – 1960) ve Tatlı Belâ (Atıf Yılmaz – 1961) Günşiray’ın başrol oynadığı filmlerdi. Her iki filmde de küçük rolleri bulunan bir oyuncu da Yılmaz Güney’di. Yılmaz Güney 1959’da Atıf Yılmaz’ın Bu Vatanın Çocukları ve Ala Geyik filmlerinde oynamıştı. Ama bir süre sinemaya ara vermek durumunda kalınca, yeni başrol oyuncuları ön plâna çıkar. Yıllar sonra, sinemada artık Çirkin Kral ünvanını taşıyan Yılmaz Güney başrolünü oynadığı (ve bir kısmını da yönettiği) İbret (1971) filminde senaryoyu da yazmıştır. Senaryodaki bir karakterin rolünü genişleterek (uzatarak) bu rolü -yıllar önce yanında ufak roller oynadığı– Orhan Günşiray’a verir.

Sinemamız zaman zaman yabancılarla ortak yapımlar yapmıştır. Ortak yapım yapılan ülkelerden biri de Yunanistan’dır. Komşu olmamıza rağmen Yunan filmleri sinemalarımızda ender görülür. Bu filmlerden biri de, gösterildiği zaman hayli ilgi gören Aliki Vuyuklaki’nin başrolünü oynadığı Dayak Cennetten Çıkmadır’dır. Filmin gördüğü ilgi üzerine Vuyuklaki’nin oynayacağı bir ortak yapım yolları aranır. Çevrilen ortak yapımı Yunanlı Alekos Sakalarios yönetir, Sıralardaki Heyecanlar adındaki filmde Aliki Vuyuklaki’nin karşısında Orhan Günşiray oynar. Ayrıca Şaziye Moral, Sedat Demir, Muallâ Kavur, Rıza Tüzün, Kenan Büke, Fatma Kara, Haydar Karaer ve Zeki Dinçsoy da oynar. Ama bu bizim gördüğümüz filmdir. Yunanistan’da gösterime çıkan film ise farklılıklar gösterir, Vuyuklaki’nin karşısında Orhan Günşiray’ın oynadığı sahneler Yunanlı bir oyuncunun oyunu ile yeniden çekilir –bu diğer oyuncular içinde geçerli olacaktır, sanırım.

Dolandırıcılar Şahı, Vedat Türkali’nin Gogol’ün Müfettiş oyunundan çıkardığı bir senaryodan çekilir, Günşiray kendini “ünlü” bir futbolcu gibi göstererek bir kısım adamları dolandırır ve dolandırdıklarından kaçarak gittiği kasabada kendini “müfettiş” diye tanıtarak o güne kadar yapmadığı işler yapar ve komşu kasaba ile yapılan maçta futbol bile oynar.

Günşiray, Türk James Bond’u olarak anılıyor. Bond “majestelerinin gizli servis ajanı”, Günşiray’ın canlandırdığı Murat Davman ise bir gazeteci. Ümit Deniz’in bir roman kahramanı üretir: Murat Davman. Romanlardan dördü filme alınır, Ölüm Perdesi (1960) ve Azrailin Habercisi (1963) uyarlamalarını Atıf Yılmaz yönetir ve Davman’ı Günşiray oynar. Diğer iki uyarlama Sessiz Harp (L. Ö. Akad – 1961) ve Yakut Gözlü Kadın (N. Saydam – 1966) filmlerinde Davman’ı birincide Müşfik Kenter, ikinci de Cüneyt Arkın oynar.

Günşiray, Atıf Yılmaz ile birlikte kurdukları Yerli Film adına senaryosunu Safa Önal’ın bir öyküsünden Vedat Türkali’nin yazdığı ve Atıf Yılmaz’ın yönettiği Allah Cezanı Versin Osman Bey (1961) filminde oynadıktan sonra, Osman Fahir Seden’in senaryosunu yazdığı ve Mehmet Dinler’e yönettirdiği Erkeklik Öldü mü Atıf Bey? (1962) filminde de oynayacak (oynatılacak) ve sinemamız için ilginç bir zıtlaşma örneğini örneği olması yanında, filmlerin –diğer bir– ortak noktasını da oluşturacaktır.

Günşiray, yapımcılığını da yaptığı Oğlum Oğlum (Mehmet Dinler – 1965) filminde yıllar sonra ağırlıklı olarak tiyatroyu seçecek, fakat sinemada da oynayacak olan oğlu Mahir Günşıray’ı da oynatacaktır.

Yeşilçam dönemindeki kadın oyuncular arasında kare as diye -hemen herkesin hem fikir olduğu- Girik / Şoray / Akın / Koçyiğit dörtlüsü gibi bir dörtlüyü (kare as’ı) erkekler için -herkesin kabûl edebileceği bir şekilde– kurmak olası değil gibi gözüküyor. Kadın oyuncular söz konusu olunca yukarıda verdiğimiz kare as’a Muhterem Nur ve Belgin Doruk’u da sokmak istiyoruz, ama o zaman kare’yi de bozuyoruz. Erkekler için, dediğimiz gibi hayli zor. Işık / Hakan / Kolçak / Arsoy’u söyleyebiliriz ama Yeşilçam’ın tamamını düşünürsek, bu kareye Günşiray / Hun / Günay / Tibet’i koyanlarda olacaktır. Güney kimlerle hangi kareye girecektir; dönemin sonuna yetişen İnanır / Akan’ı da sayarsak, dönem için genel kabûl gören bir kare as kurmak zorlaşır ama karelerden oluşacak bir küb’e dönüşüm içinde Günşiray mutlaka yer alacaktır.

*****

“AŞK – I MEMNU” Aman Dikkat (Özen)

Bir gecede “iki film birden” gibi peşi peşine “diziler” yayınlayan Kanal D, bitirdiği dizilerinin arasını boş bırakmayarak yeni dizilere başlıyor. Bu dizilerden biride yıllar önce Halit Refiğ’in Halit Ziya’nın romanından uyarladığı -ve bana göre bunca dizi filmlerin içinde, halâ aşılamamış- Aşk-ı Memnu’yu yeniden çekip yayınlayacakmış. (İş nedeni ile yaptığım seyahatlerde, yanımda devamlı kitap bulundurur ve fırsat düştükçe okurum. Yıllar önce yine böyle bir seyahatte Aşk-ı Memnu’yu okuyordum. Yanımda oturan genç bir delikanlı “ne okuduğu mu” sordu, kapağını da göstererek söyledim. Bana kendisinin artık roman okumadığını, okumayı bıraktığını ve -artık- kendisinin yazmaya başladığını söyledi. Kimdi, ne yazmıştı, yazdıklarını bitirdi mi ve onları okuyan biri oldu mu bilmiyorum, bilmekte istemiyorum. Aşk-ı Memnu’ya karşı böyle cevap veren birinin, böyle tepki gösteren birinin yazdıkları beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor.)

Refiğ bir sinema filmi gibi çektiği Aşk-ı Memnu’yu, sonradan yeniden kurgulayarak sinema için de bir versiyon hazırlar, ama asıl olan doğal olarak dizi olan halidir. Refiğ, güncel bir roman (1900) olarak yazılan Aşk-ı Memnu’yu bir “çağ filmi” televizyona uyarlar. Refiğ, Uşaklıgil’in 1924’de yayınladığı Kırık Hayatlar’ı 1965’de sinemaya uyarlarken, zamanına bağlı kalmaz ve güncelleştirir. Şimdi Kanal D’nin yapmayı düşündüğü de Aşk-ı Memnu’yu adını değiştirmemesine rağmen –eğer yanlış öğrenmedi isem- güncelleştirerek uyarlayacakmış. Dünya sineması da bir çok “çağ romanını” güncelleştirerek veya zamanı ileri veya geri alarak uyarlamıştır. Sinemamız, bir çok yabancı romanı ve filmi toplumuza (çevrildiği güne) uyarlamıştır, bir çok yerli romanı da.

Reşat Nuri’nin hem oyun hem roman olarak yazdığı Yaprak Dökümü, fazla hacimli olmayan bir yapıdadır, bir ailenin dağılışını anlatır. Televizyon için yapılan üçüncü uyarlaması ise bu yılı da bitirdi, gelecek yılda devam edecekmiş, geliştikçe geliştirilmiş hali ile. Eğer Aşk-ı Memnu da güncelleştirmenin yanında böyle geliştirilecek ise hiç yapılmasın derim. Ve bu konuda “yanılmış” olmayı dilerim.

(30 Ağustos 2008)

Orhan Ünser