Modern Zamanların Sinema Seyyahı

Atlanta, Brüksel, Casablanca, Johannesburg, Hong Kong, Kingston, Paris, Petersburg, Sao Paulo, Singapur, İstanbul… Sinemanın kalbinin attığı, can bulduğu her yerde İsmail Ertürk’ün nefesi var. Ertürk bir sinema, daha doğrusu sanat aşığı. Bu yüzden tüm sanat dallarını kucaklayan sinema ona yakın gelmiş… Bu yakınlığını ve onca yıllık sinema seyyahlığını Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan Perde’li Düşünceler -Yönetmenler ve İzlekler Işığında Sinema- adlı kitabı ile taçlandırdı. Ertürk’ün kısa İstanbul ziyaretinde paylaştıklarımız…

Sanata ve özellikle sinemaya çocukluğunuzdan beri büyük ilgi duyuyorken ekonomi okumak sizi sıkmadı mı?

Aslına bakarsanız, benim yetiştiğim yıllarda sinema okumak kolay bir iş değildi. (gülerek) Ekonomiyi de isteyerek, severek okudum. Ekonomi benim için dünyada olup bitenlerle bağ kurduğum bir alan. Ama beni daha çok çeken, insan ve toplum bilimleriydi. Bu yüzden ekonomi okurken felsefe bölümünden de ders aldım.

Sinemaya nasıl vakit ayırıyordunuz bu yoğunlukta?

Üniversite sevdiğiniz aktivitelere vakit ayırmak için bulunmaz bir ortam. O yüzden zor olmadı. Üstelik günde 3 film izleyebiliyordum.

Film yapmak geçmedi mi hiç aklınızdan ya da bir sinema okuluna gitmek?

İnsanın aklından geçiyor tabii film yapmak. (gülerek) Diğer taraftan sanatı üniversitede öğrenmenin kısıtlayabileceğini düşünüyordum. Okulda verilen kitapları okumak, başkalarının size sunduğu şeyleri okumak demek. Bunu yapmak istemedim. Sanat ile uğraşacaksam özgür olmalıydım. Zaten birçok sanatçıya da baktığınız zaman başarıyla uyguladıkları sanatlarını okulda öğrenmediklerini görürsünüz.

“Sinema sanatını, sinema salonundan bağımsız düşünmek olanaklı değil” diyorsunuz. Oysa Türkiye’de sinemayı, sinema salonu ile düşünmek olanaksız olmaya başladı. Yurt dışında durum nasıl?

Yurt dışında da videonun çıktığı dönemde, bir düşüş oldu. Ama sektör bu durum için hemen alternatifler üretmeye başladı. Sinema salonlarını daha canlı hale getirdiler meselâ. Eskiden tek perde varken şimdi birçok sinema salonunda on perde var. Imax teknolojisi ile olan deneyimi başka bir yerde yaşayamazsınız. Yani onlar bunun hesabını kitabını çok iyi yapıyor. Mısır ve içeceğe verilen ücret bile bilet parasını geçiyor. Filmleri, büyük perdede ve karanlık sinema salonlarında izleme tadının ne denli önemli olduğunun ayrımında sinema endüstrisi. Hem ticari sinema hem de sanat sineması, izleyiciler için sinema salonlarının önemini biliyor. Bunun için de sürekli teknoloji ve pazarlama açılarından kendini yeniliyor.

Sinema diğer sanat dallarını da içinde barındırabilme özelliğine sahip. Kitabınızda da bundan sık sık bahsediyorsunuz. Bu, sinemaya neler katıyor sizce?

Bu yüzden sinemayı salt diyalogdan ibaret görenler sinemanın potansiyelini iyi kullanamazlar. Sinemayı en şekilde yapmak resim, müzik, edebiyat, felsefe… gibi alanlara da hakim olmayı gerektirir. Beni en çok çeken de bu sanıyorum. Sinema diğer sanat dallarıyla iç içe olmamızı sağlıyor.

Bu kadar çok işareti kontrol altında tutabilmek çok zor değil mi?

Umberto Eco, sinemanın göstergebilim açısından bu kadar çok işareti barındıran tek sanat olduğunu söyler. Yine bir Fransız yazar, Julien Gracq, bu konuda; “Bir yazar kitabını yazarken her sözcüğü kendisi seçer, bir ressam da aynı şekilde her renge kendisi karar verir. Ama film yaparken her şeyi siz seçemezsiniz”, diyor. Bu çok önemli bir nokta.

Her ayrıntıyı kontrol etme kaygısı, filmleri stüdyoda çekmeye itiyor öyleyse…

Tabii. Yani stüdyoda değilseniz, mutlaka sizin kontrolünüz dışında gelişen durumlar olacaktır. Meselâ Francis Ford Coppola “One from the Heart”ı tümüyle stüdyoda çekmiştir.

Tiyatro gibi… Ne kadar gerçekçi olabilir ki bu şekilde?

Alman dışavurumcu sinema bu kaygıyı çok yaşamıştır. Görüntüler gerçeklikten oldukça uzaktır bu yüzden.

Godard, “Herkes film yapabilir” demişti. Tüm bunları göz önüne alacak olursak, film yapmak ciddi birikim gerektiriyor. Herkes film yapabilir mi yani?

Godard politik bir yönetmen. Ama ucuz politika yapmıyor. Yani kameranın kullanılış biçimi politik mesela… Godard’ın “jumpcut” anlayışı, Hollywood’un “jumpcut” anlayışını yıktı. Ne anlattığınız da önemli fakat içerikteki politiklik ile biçimdeki politiklik örtüşmeli.

Bu anlamda Michael Moore eleştiri alıyor, katılıyorsunuz öyleyse…

Moore çıkıp bir senatöre, “Oğlunuz neden Irak’a gitmedi?” diye soru soruyor. Senatörlerin çocuklarının Irak’a gitmediğini hepimiz biliyoruz zaten. Politikacıların iki yüzlüğünün göstermek istiyorsan bunu daha yaratıcı şekilde yapabilirsin. Yani ben salt politik kaygıyla yapılan filmleri vasat buluyorum. Bir üst düzey yönetmen, hem bu konularla uğraşıp hem de sinema dilini iyi kullanandır bence.

Politik sinema yaparken iki kaygıyı da taşıyan, beğendiniz bir yönetmen var mı?

Brian De Palma var. “Redacted” filmini örnek verebilirim bu anlamda. O da politik film. Irak’taki Amerikan askerlerinin bir genç kızın ırzına geçmesini ve onun mahkemesini konu edinir. Bahsettiğim her iki noktaya da önem veren bir film. Yani daha akıllıca, üzerinde düşünülmüş ve sinemanın hakkı verilerek yapılmış bir film.

Bir de Amerika’da politik olmak ile Avrupa’da politik olmak çok farklı değil mi?

Elbette. Amerikan basınında politik olmak adına hiçbir şey bulamayabilirsiniz. Böyle bir yerde yetişen birinin politik olması, Avrupa’daki birinin politik olmasından çok daha dikkat çekici. Amerika’da çıta daha düşük. En küçük bir adım, büyük ses getirebiliyor bu yüzden.

Woody Allen’i neden beğenmiyorsunuz?

Hepimizin sevdiği, seçtiği yönetmenler vardır. Allen benim için onların arasında değil. Federico Fellini de Pier Paolo Pasolini’nin iyi bir yönetmen olmadığına inanır. Sırf bu yüzden Pasolini’yi sinema tarihinden çıkartıp atamayız. Öncelikle Woody Allen’in şu bakımdan hakkını vermek lâzım; New York’ta, Hollywood sistemi dışında başarılı olmuş bir yönetmen. Bu çok önemli. Hem sinema yapış biçimi hem de tüm set ekibiyle olan sıcak ilişkisi açısından önemli bir yönetmen. Hollywood’da kuramayacağınız ilişkiler bunlar. Amerika’da düşündüren film yapmak da zor. Onu da yapıyor. Ama onun konuları, beni çekmiyor. Yani iki filmini izledikten sonra üçüncü filminde fazla bir şey bulamadığım bir yönetmen. Godard’ın bir lâfı var ve ben ona tapıyorum: “Psikanaliste giden bir adamdan yönetmen çıkmaz.” (gülerek)

Allen, Harlem ve Bronx’daki kadınlardan cinsellik dersi alsaydı, ruh çözüm seanslarına gitmekten kurtulur ve belki de film yapmaktan vazgeçerdi diyorsunuz…

Allen’i Amerika dışında izlediğiniz zaman, onun New York’u temsil ettiğini düşünüyorsunuz. Ben bu durumu Sex And The City’e benzetiyorum. Manhattan’da oturan 4 tane güzel, beyaz kadını anlatıyor. New York’ta Latin, Zenci kadınlarda var. Onların cinsellik anlayışı çok farklı.. Biliyoruz ki Allen için cinsellik önemli. Ama Allen’in, Bronx ve Harlem’deki cinselliği atlaması önemli bir eksiklik.

Müziklerinden bağımsız düşünemeyeceğimiz filmler var… Bu sinemanın yaratıcılığını kısıtlamıyor mu sizce?

Önemli olan müziği iyi kullanmak. Müziğin, görüntünün altyazısı gibi kullanılmasına karşıyım. Ayzenştayn ile Stravinski örneğinden başlayarak, müzikçi ile yönetmenin ortak çalışmasının başarılı örnekleri var sinemada. Peter Greenaway ile Michael Nyman da uzun süre başarılı bir biçimde çalıştı. Tarkovski’de ses ve müziği konusunda çok titizdir. Godard ve Resnais, yeni dalga yönetmenlerdir fakat müziğin kullanımında çok farklı düşünürler. Yani müziği, film estetiklerine, filmle düşünme biçimlerine başarıyla eklemliyorlar. Önemli olan müziğin görüntüyü zenginleştirmesi ve filmin organik bir parçası olmasıdır.

Yurt dışında olmak, sinemasal anlamda size neler kattı?

Önceleri Türkiye’de son çıkan sanat filmlerini izlemek, bağımsız sinemayı takip etmek için tek çözümdü. Yurtdışında sinematek, cep sinemaları, repertuar sinemaları çok daha fazla film görmemi sağlıyordu. Artık Türkiye’de görmek istediğiniz bir filmi görememek gibi bir sorun yok. Ancak sinema eleştirisi konusunda halen yurtdışında olmak daha fazla olanak sağlıyor. Bir de filmlerin yapıldığı kültürel ve toplumsal çerçeveyi daha yakından tanıdığınızdan, filmleri anlamlandırmak, eleştirel bakmak daha kolay olabiliyor. New York’ta yaşadığım için Meksika, Brezilya, Zimbabwe, Güney Afrika ve Karayiplere gittiğim için Woody Allen’ın Manhattan’a sıkışmış bakış açısını dar bulabiliyorum. Haneke’nin “Piyano Öğretmeni” filmindeki şiddet ve cinsellik sorunsalının ne denli Avrupa merkezli olduğunun ayrımına varabiliyorum. Hong Kong’u iyi bildiğim için Wong Kar – Wai’ın filmlerindeki ayrıntıları ve karakterleri daha iyi değerlendirebiliyorum. (Bu röportaj Mirror Dergisi’nin 51. sayısında yayınlanmıştır.)

(05 Eylül 2008)

Gizem Ertürk

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir