Kategori arşivi: Yazılar

Ben Gördüm

Sadi Bey’in Twitter Günlükleri 18

Anadolu Üniversitesi 12. Uluslararası Eskişehir Film Festivali bundan böyle Sadi Bey’e ilk ödülünü veren festival olarak anılacak. Çok …

… mu abarttım? Festivalin 01 Mayıs İşçi Bayramı’nda bendenize verdiği “Sinemaya Emek Ödülü”nü Emek Sineması’na adadım. İstesen bu kadar …

… denk gelmez. Ödüle çok sevindim, düşünenlere çok teşekkür ederim. Festivalin açılış ve ödül gecesinde Anadolu Üniversitesi’nin …

… Ocak ayında göreve getirilen yeni Rektörü, güzel konuşmasında sinemanın önemine değindi, sinema filmlerine de yer veren youtube web …

… sitesinin Türkiye’de yasaklı olmasına rağmen en çok izlenen 5. web sitesi olduğunu belirtti. Ayrıca Üniversiteler arası reyting …

… sıralamasında Anadolu Üniversitesi’nin ön sıralarda yer aldığını belirtti. Sinemaya duyduğu ilgiyi film festivalini sürdürmesiyle de …

gösteren yeni rektörün 3. sıradayken sayın Cumhurbaşkanımızca Rektör atanması da başarısının diğer bir göstergesi oluyor tabi ki.

“Kıyamet Melekleri-Legion” filminden bir “Beyazperde Yazısı”: Yeni bir başlangıç… Buraya gereken o. (Yön: Scott Stewart.)

Eskişehir son yıllarda yetiştirdiği sinema insanları ve filmleriyle dikkat çekmeye başladı. Hatırladığım kadarıyla Usta, Beş Şehir, Yengeç …

… Oyunu, Adını Sen Koy filmleri Eskişehir’de çekildi. Usta’nın yönetmeni Bahadır Karataş, Beş Şehir’in yönetmeni Onur Ünlü, Acı Aşk’ın …

… yönetmeni A. Taner Elhan, Kosmos’un başrol oyuncusu Sermet Yeşil, hepsi Anadolu Üniversitesi’nin rahle-i tedrisatından geçmiş …

… sanatçılarımız. “Rahle-i tedrisat” ifadesiyle engin Osmanlıca bilgimizi de sarahaten ortaya koymuşken, Eskişehir’de kaldığımız nezih …

… ve müstesna otelimizden de bahsetmek lâzım. Büyükşehir Belediyesi’nin takdir edilesi bir çalışmayla restore ettirdiği Odunpazarı …

… semtindeki butik otelin adı “Babüssaade” olarak belirlenmiş. Topkapı Sarayı’nın aynı adlı kapısından isim alan otelin adının …

… söylenmesinde zorluk çeken sevgili Eskişehir esnafı otele esprili bir ad koymuş. Taksiye binip Babüssaade Oteli’ne gideceğimizi …

… söylediğimiz zaman, şoför gülerek “Tamam abi, Banamüsade Oteli” dedi. Şoför deyince 14 Mayıs’ta gösterime girecek olan “Vera’nın …

… Şöförü” filminin afişinin hatırlatmasıyla TDK Sözlüğü’ne baktım, filmin adının “Vera’nın Şoförü” olması lâzım. Bendeniz sadibey.com …

… adlı web siteme filmleri afişlerindeki Türkçe adları ile kaydediyorum, hani merak eden olur diye yazmış olayım, bahsi geçen filmi …

… o nedenle “Vera’nın Şöförü” olarak kaydettim. “Bahoz”, “Min Dit” ve “Demsala Dawi: Sewaxan” filmleri içinde aynı uygulamayı yaptım.

Merak edip sitenin alfabetik bölümünden bakma ihtiyacı duyduğunuzda bu filmleri “Fırtına”, “Ben Gördüm” ve “Son Mevsim: Şavaklar” olarak …

… arayabilirsiniz. Hani diğer isimlerle bulamadığınızda -açılım karşıtı olmama rağmen- açılım karşıtlığı falan diye düşünmeyiniz …

… sayın seyirciler. “Min Dit” için özel bir durum oluştu. Antalya Film Festivali sırasında film “Min Dit” ve “Ben Gördüm” adlarıyla, …

… daha sonra filmin Avrupa gösterimlerinde “The Children of Diyarbakir” adıyla anıldı.02 Nisan’da “Min Dit” adlı afişiyle -İstanbul hariç- …

… tüm Türkiye’de gösterime çıkarıldı. 30 Nisan’da İstanbul’da gösterime gireceği ise duvar ilanlarında “Ben Gördüm” Türkçe alt adı ile …

… duyurulduğu için bendeniz de sitedeki alfabetik bölümde filmin adını “Ben Gördüm” olarak değiştirdim.

Nezih Ünen’in “Anadolu’nun Kayıp Şarkıları” adlı belgeselini genel vizyonunda görememiştim, Eskişehir Film Festivali’nde gördüm, bayıldım.

Eskişehir’de şehrin yabancısı olup olmadığınızı uçaklarla test ediyorlarmış. Malûm eğitim amaçlı askeri havaalanı şehre yakın. Gün içinde …

… bir sürü Fantom uçağı şehrin üzerinden gök gürültüsü gibi ses yaparak geçiyor. Eskişehir’in yerlisi sohbet sırasında uçak geçerken …

… susar, bekler, uçak geçtikten sonra kaldığı yerden sohbete devam edermiş. Yabancılar ise uçak geçerken seslerini yükselttikçe …

… yükseltir, neredeyse bağırarak konuşurmuş. İşte o zaman karşılarındaki kişinin yabancı olduğunu anlarlarmış. Ne ilginç değil mi?

(05 Mayıs 2010)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

Iron Man 2

Aslında dışarıdan tam bir “zengin şımarık çocuğu” olan Tony Stark (hele duruşma sırasında gururla “Ben dünya barışını özelleştiren insanım” demesi herhalde ancak kapitalizmin doruk noktasında bir şımarık çocuğun ağzından çıkabilecek sözler olabilir) zaruretten (yine) kendini dünyayı kurtaran adam olarak buluyor.

Hikâye bilinen hikâye. İyi adam kötü adamlarla savaşıp dünyayı kurtarıyor. Hikâyede Tony Stark’ın kişisel problemlerinin de ele alınması hikâyeyi çok daha inanılır ve keyifli kılıyor, kahramanımızı “boş” bir süper kahraman yerine içimizden biri gibi görmemizi ve benimsememizi kolaylaştırıyor. Bir kere kendimizle kahramanımızı özdeşleştirdikten sonra da onun gözlerinden hikâyeyi görmemiz sağlanıyor.

Iron Man, 1963’te çizgi roman olarak ilk yaratıldığında ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki soğuk savaş doruk noktalarındaydı. Iron Man’in yaratıcısı Stan Lee de kahramanını komünizmle savaşan bir süper kahraman olarak tasarlamış ve soğuk savaş konularını ele almıştı. “Kötü adamlar”ın hepsi komünistti; aralarından bir çoğu Rus ajanıydı.

Ancak soğuk savaşın sonlanması ile Iron Man kurumsal suçlar ve terörizme karşı savaşır olmuştu. Iron Man, zamana uyum sağlayarak, ABD’nin o anki dost ve düşmanlarını Iron Man’in dost ve düşmanları olarak yansıtmaya devam ediyor. Keza iki sene önceki ilk filmde Tony Stark’ın Iron Man zırhını geliştirmesine yol açan olay da ABD’nin o yıllarda terörizme karşı savaşmak üzere asker göndermiş olduğu Afganistan’da gerçekleşmişti.

Bu sefer Iron Man/Tony Stark’ın karşısında yine Ruslar var. Daha önceden ABD’ye iltica etmiş, ancak teknolojiyi silâh üretmek için kullandığından dolayı Tony Stark’ın barış yanlısı babası Howard Stark tarafından sınırdışı ettirilen Rus bilimadamı Anton Vanko’nun oğlu Ivan Vanko babasının intikamını almak için Tony Stark’a savaş açıyor.

Ancak bu seferki Amerikalı-Rus cekişmesinin çok daha farklı bir nedeni olduğunu yine filmden öğreniyoruz. Soğuk savaş dönemindeki çekişme silâhlanma yarışına dayanırken, 2010 yılındaki Rusya-ABD çekişmesinin enerji yarışına dayandığını, Samuel Jackson’ın siyahlar içindeki göz bantlı karakteri Nick Fury, Tony Stark’a söylediği “Baban aslında çok daha büyük bir şeyin üzerinde çalışıyordu. O silâhlanmanın değil, büyük bir enerji kaynağı yaratmanın peşindeydi” şeklindeki sözleri ile teyid ediyor. Tabii bu arada, şu aralar ABD/Batı-İran arasındaki (nükleer) teknolojinin barış amaçlı/silâhlanma amaçlı kullanımı anlaşmazlığı da bu şekilde işlenmiş oluyor.

Filmin görselliğine gelince… Bekleneceği gibi özel efektler muhteşem; içinizdeki çocuğu kesinlikle eğlendirecek, hatta oturduğu yerde zıp zıp zıplatacak nitelikte. Muhteşem Robert Downey Jr. Tony Stark’ın oyuncu playboy imajı ile içindeki incinmis zeki çocuk arasındaki kişiliğini çok güzel yakalıyor. İzleyiciyi hem kendine aşık ediyor hem de nefretini kazanıyor, ama ne olursa olsun kendine hayran bırakıyor.

Ancak yine de Mickey Rourke’un Ivan Vanko’su bende en kalıcı izi bırakan karakter oldu. Kendisine babasını kaybettiğinde üzülmesi ve beyaz bir papağanı sevmesi (ki bu sevginin nedenini filmin sonunda dahi anlayabilmiş değiliz) dışında herhangi bir insani özellik verilmeyen bir karakteri ete kemiğe büründürüp inandırıcı bir kişi yaratıyor Rouke. Kendini bakışları, yamuk gülümsemesi veya oturma şekliyle ifade edip karakterinin az konuşmasından ve minimum insani özellikleri olmasından kaynaklanan boşlukları ustalıkla dolduruyor.

(05 Mayıs 2010)

Yasemin Sim Esmen

Kanunları Sevmeyen Gangster

DVD’de Filmler – 2

Öncelikle final bölümünün gerçekçi olarak beyazperdeye yansıdığı ‘Ölümcül İçgüdü 2’ filmi, Fransa’nın en kanlı gangsterlerinden Jacques Mesrine’in yavaş yavaş trajik yok oluşuna gidişini anlatıyor.

Jean-François Richet’nin ikiye böldüğü filminin devamı “L’Ennemi Public No 1: 2eme Partie – Public Enemy: Number Two – Ölümcül İçgüdü 2”, ilk film gibi yine final bölümüyle başlıyor. Fransız polisinin ve yargısının baş edemediği gangster Jacques Mesrine, komiser Broussard’ın operasyonuyla Paris’in orta yerinde öldürülüyor. Ardından hikâye kaldığı yerden devam ediyor perdede. Jacques Paris’te tutuklanmış ve mahkemeye çıkmaya hazırlanıyor. Onu tutsak etmek o kadar kolay mı? Duruşmaya gelen Jacques, mahkemenin tuvaletine konmuş tabancayla mahkemesi sürerken kaçmayı başarıyor. Sonra da soygunlarına devam ediyor kaldığı yerden. Filmin orijinal adı “L’Ennemi Puplic No 1”in anlamıysa, “1 Numaralı Halk Düşmanı” demek. Jacques, hem kolay soygunlar yapıyor hem de kolayca polise yakalanıyor. Jacques’ın hep peşinde olan bıyıksız ve yuvarlak sakallı komiser Broussard, Jacques’ı dairesinde sıkıştırınca yeniden hapse giriyor. Hapiste bu defa François Besse’le tanışıyor Jacques. François’yla dostluğunu geliştiren Jacques’ın kadın avukatı içeri tabancalar sokunca Jacques, François’yla beraber firar ediyor hemen. Polis ve mahkeme, kendilerini aşağılayan Jacques’ı “1 numaralı halk düşmanı” ilân ediyor kamuoyu önünde.

Yönetmenin bu devam filmi, ilki kadar sert, vahşi ve kanlı. Gerilimi iyi ayarlanmış bu sert filmde aksiyonun bol olmasından seyircinin başı dönüyor bazı anlarda. Jacques’ın hayatı çok basit, ama alabildiğine de yoğun. Uykudan arta kalan zamanlarında soygunlar yapıyor, hapse düşüyor, hapisten firar ediyor, insanları öldürüyor, hatta kadınlara bile mesai ayırabiliyor Jacques. İşte bu Jacques, kendini devrimci bile görebiliyor. Kendisine “1 numaralı halk düşmanı” denmesi bile ruhunu okşuyor. Devlete karşı savaştan korkan François onu terk ederken, ortaya Charly adında bir anarşist çıkıyor. Charly, Fransa’da silâhlı devrim yapılmasından yana. Jacques, bu sıralarda kendisini aşağıladığını düşündüğü faşist bir gazeteci olan Jacques Dallier’yi kaçırıyor ve bir mağarada vahşi biçimde öldürüyor. Sonunda Jacques, 02 Kasım 1979’da yanında eşi Sylvie (Sylvia) olmasına rağmen komiser Broussard ve ekibince Paris’in göbeğinde tuzağa düşürülüp gündüz gözüyle ve trafiğin yoğun olduğu caddede kurşun yağmuruna tutularak öldürülüyor. Yönetmen, Jacques’ın katledilişini gerçekçi bir atmosferde yansıtabilmiş perdeye. Aslında Jacques, baba takıntılı ve üstelik kompleksleri de olan biri. En önemli takıntılarından biri Mesrine adındaki “s” harfinin okunması. Kendisine “Mesrine” değil, “Merin” denmesini istiyor hep.

Richet’nin filminin görselliği ve müzikleri de gerçekten çarpıcı. Fonda duyulan muhteşem müzikleri Marco Beltrami’yle Marcus Trumpp beraber bestelemişler. 1966’da New York’ta doğan besteci Marco Beltrami, korku filmi “Scream – Çığlık” seri filmlerine yazdığı müziklerle adını duyurdu. Guillermo del Toro’nun 2004 yapımı “Hellboy”u, yine 2004’te Alex Proyas’ın “I, Robot – Ben, Robot”u, John Moore’un 2006 yapımı “The Omen – Omen 666”sı, yaratıcı kadın yönetmenlerden Kathryn Bigelow’un 2008 yapımı “The Hurt Locker – Ölümcül Tuzak”, John Moore’un yine 2008 yapımı “Max Payne” gibi bilinen filmlerine gerilimli müzikler yaptı. Filmin diğer bestecisi Marcus Trumpp, 1974’te Stuttgart’ta doğdu ve Türkiye’de pek bilinmiyor. Filmin deriniliğinde Edith Piaf’ın sesi bile duyuluyor. Filmin muhteşem görüntülerini perdeye yansıtın Robert Gantz da, Renny Harlin’in 2004 yapımı “Mindhunters – Beyin Avcıları”yla adını duyurdu. Gantz, Richet’nin “Assault on Precinct 13 – Baskın” filminde de kameraman olarak çalışmıştı. Yönetmen, bu ikinci bölümde ilk bölümdeki gibi görüntüleri birkaç parçaya bölmemiş. Bu filmin en unutulmaz bölümü belki de finali. Bu bölüm, alabildiğine dingin ve nefesleri kesen bir atmosferle perdeye yansıyor. 70’lerin ruhu dolaşıyor sanki bu anlarda.

Ölümcül İçgüdü 2 (L’Ennemi Public No 1: 2eme Partie – Public Enemy: Number Two)
Yönetmen: Jean-François Richet
Senaryo: Abdel Raouf Dafri
Müzik: Marco Beltrami-Marcus Trumpp
Görüntü: Robert Gantz
Oyuncular: Vincent Cassel (Jacques), Ludivine Sagnier (Sylvie), Mathieu Amalric (François), Gérard Lanvin (Charly), Olivier Gourmet (Komiser Broussard), Anne Consigny (Avukat)
Yapım: Pathé-La Petite Reine (2008)

(04 Mayıs 2010)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Bir Babanın Yüreği

DVD’de Filmler – 1

İngiliz Michael Winterbottom, sinemanın yaratıcı ve görsel dünyası zengin bir yönetmen. ‘Cenova’ filminde, bir trajedinin ardından bir babayla iki kızının hayata yeniden tutunmasını anlatıyor.

Blackburn şehrinde 1961 yılında doğan İngiliz yönetmen Michael Winterbottom, sinemanın yaratıcı ve çarpıcı yönetmenlerinden biri. Sinemaseverler, bu iyi yönetmeni ilk defa yazar Thomas Hardy’nin “Jude the Obscure” romanını sinemaya uyarlamasıyla tanıdı daha çok. 1997 yapımı “Jude”, yönetmenin en iyi filmlerinden biri. Hardy’nin bu romanı İletişim Yayıncılık tarafından “Adsız Sansız Bir Jude” adıyla Mart 2008’de yayımlanmıştı. Winterbottom’ın filmlerinde karakterler daha bir derinlikli öne çıkıyor. Onun filmini seyrederken sanki hikâye yokmuş hissine de kapılabilirsiniz. Elbette hikâye var. Hatta ne kadar karakter varsa o kadar hikâyesi var filmlerinin. Biçim dili de karakterler gibi hemen fark ediliyor filmlerinde. Kamera da bir karakter gibi onun filmlerinde. Winterbottom’ın gördüğümüz son filmi “Genova – Cenova” filminde de tüm bunlar var. Çoğu filminde olduğu gibi şehirler ya da mekânlar da baş karakterler gibi filmin ruhunu oluşturuyor Winterbottom’da. Yönetmen, İtalya’yı, özellikle Liguria kıyılarının içinde yer alan Cenova’yı bir başka aşkla seviyor. Bir liman şehri olan Cenova’nın bir de Portofino balıkçı kasabası var, şarkılar yazılmış üzerine. Winterbottom, “Cenova” filminde Portofino’ya hiç uğramıyor ve yazık oluyor. Cenova, ayrıca Cenevizlilerin şehri. Bir de Amerika’yı keşfeden Kristof Kolomb’un doğduğu yer. Cenova, İngilizcede “Genoa” (Ceneviz) anlamına geliyor. Tam bir açıkhava müzesi gibi. Daracık sokaklardan geçerken kasvetli bir atmosferin içindeymiş gibi hissederken birden kendinizi Akdeniz güneşinin altında buluveriyorsunuz bu şehirde. Her sokağından ve binasından tarih akıyor bu Cenova şehrinin. Bir de perdede bu inanılmaz güzellikteki şehri piyano tınılarıyla sinemaskop olarak seyretmek muhteşem bir duygu ayrıca.

Trajedi ve hayat

Anne ve iki kızı, karlar altında yol alıyorlar arabayla. Bu eğlenceli yolculuk, küçük kız Mary’nin farkında olmadan yaptığı bir hata bir trajediye neden oluyor. Öğretim görevlisi baba, yetişme çağındaki kızı Kelly ve küçük kızı Mary’yle beraber bu travmadan çıkabilmek için Cenova’ya taşınıyor. Baba Joe, üniversitede ders verirken, kızları da bu tarih kokan şehirde acıyı unutmak piyano dersi alıyorlar. Onların bu şehirde en büyük yardımcıları Joe’nun üniversiteden arkadaşı Barbara. Kelly, dar sokakları ve denizi muhteşem bu şehirde kendine bir İtalyan sevgili bulmakta gecikmiyor. Ya Mary? Küçücük kalbiyle suçluluk duygusunu yaşayan Mary, annesinin hayalini görüyor sürekli. Rüyalarında da annesi var hep. Bu film belki de küçük bir kızın suçluluk duygusu üzerine. Büyüme çağındaki Kelly de, bu Akdeniz şehrinde aşkı da tadıyor ve cinselliğini de yaşıyor. Film, sıradan ve günlük hayatı yansıtıyor sadece. Hayatın kendisini. Kültürler, diller ve ülkeler, şehirler farklı olsa da insan insandır çünkü. Filmi seyrederken hayatın belgeseline tanık oluyormuşsunuz duygusunu yaşıyorsunuz hep. Filmdeki tüm oyunculuk performansları da göz dolduruyor. Baba Joe’ya hayat veren Colin Firth’ü, Peter Webber’in 2003 yapımı “Girl with a Pearl Earring – İnci Küpeli Kız” filmindeki ressam Vermeer karakteriyle de anımsanabilir belki. Winterbottom, görsel dünyası ve sinematografik anlatımı çok zengin bir yönetmen.

Bu filmin senaryo yazarlarından yönetmen Laurence Coriat, Winterbottom’la daha önce 1999 yılında “Wonderland – Harikalar Diyarı” filminde de çalışmıştı. “Cenova” filminin 1979 doğumlu Danimarkalı kameramanı Marcel Zyskind de, Winterbottom’ın son dönemlerde çektiği birçok filmin gözleri oldu. Zyskind, Winterbottom’ın 2003 yapımı “Code 46” filminin iki kameramanından biriydi ve işbirlikleri bu filmle başladı. Zyskind, 2004 yapımı “9 Songs – 9 Şarkı”, 2005 yapımı “Tristram Shandy: A Cock and Bull Story – Uyduruk Bir Öykü”, 2006 yapımı “The Road to Guantanamo – Guantanamo Yolu”, 2007 yapımı “A Mighty Heart – Güçlü Bir Yürek” filmlerinde de Winterbottom’ın kameramanlığını yaptı. Zyskind, senaryo yazarları Frank Cottrell Boyce ve Laurence Coriat gibi sinema yoldaşlarından biri şimdi Winterbottom’ın.

Cenova (Genova)
Yönetmen: Michael Winterbottom
Senaryo: Laurence Coriat-Michael Winterbottom
Müzik: Melissa Parmenter
Görüntü: Marcel Zyskind
Oyuncular: Colin Firth (Joe), Perla Haney-Jardine (Mary), Willa Holland (Kelly), Catherine Keener (Barbara), Hope Davis (Marianne)
Yapım: Film4-Revolution Films (2008)

(04 Mayıs 2010)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

07 Mayıs 2010 Haftası

“Takiye: Allah Yolunda”, yurt dışında yaşayan (özellikle Almanya) saf Müslümanları ‘helâl yatırım’ söylemiyle kandırıp paralarını toplayan şirketlerin içyüzüne eğilmeye çalışırken, neler anlatacağı, nasıl öyküleyeceği, hangi türe meyledeceği konusunda netleşemediğinden, ‘çarşamba pazarı’na dönüyor… Bizim de beynimizi yiyip bitiriyor. Herhalde, devlet güçleri ve istihbarat örgütlerinin güdümünde, radikallikten uzak inanç sahibi olmanın faziletlerine dem vuruyor… Uyaralım, dublajın da etkisiyle heder olabilirsiniz!

“Iron Man 2”, sürekli dünya barışı güvencesini, silâh üretimi konusunda ‘tövbekâr’ olan zengin iş adamı Tony Stark’ın, ‘taklit edilemez komplike silâh – zırh’ının sırrını devletle paylaşmamasına bağlamasına rağmen, pahalı biçimsel numaralarını silâhların oyunlarıyla sağladığından ‘soğuk’ hissettiriyor. Ancak, süper kahraman egosuyla dalga geçerken hayli yaratıcı olabilen Stark’ı ‘yorumlayan’ Robert Downey Jr., ‘metallerin şiddeti’ne dayanabilmenizi sağlıyor. Bir de, ‘hüzün yüklü zeki düşman’ Rus Ivan Vanko’da Mickey Rourke rol çalıp duruyor ki, izlenir yani.

“Aşkın Son Mevsimi”, evrensel kıstaslarda en büyük roman kabûl edilen “Savaş ve Barış”ın yazarı, ölümünün yüzüncü yılı olan 2010’da anılan Tolstoy ile ona 48 yıl karılık / asistanlık yapıp bir düzine çocuk vermiş Kontes Sofya Andrevena Tolstsoy aşkının fırtınalı dönemine, yazarın son günlerine ‘heyecanlı’ bir tanıklık… Dış etmenlerin etkisiyle ‘nehir gibi coşan’ bir olaylar silsilesi. Şaşırtıcı derecede mükemmel Helen Mirren, bu aşkın gücünü ve güzelliğini belirleyen karakterde, Beyaz Rus olan büyükbabası sayesinde damarlarında dolaşan Rus kanını, tam mânâsıyla ‘ateşlemiş’!

(04 Mayıs 2010)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Fatih Akın “Umut Ödülü” Verdi, Habertürk İstanbul “Dehşet Filmi” Dedi

Ben de dehşete düştüm! 18 yıldır kültür sanat dalında gazeteciyim, 16 yıldır aralıksız gazete ve televizyonlarda film eleştirisi yapıyorum, 14 yıldır film gösterilen programlar sunuyorum, 12 yıldır Türkiye’nin önde gelen film festivallerine film seçiyorum…

Birçok sansür vakasıyla karşılaştım, birçok filmin yasaklandığına tanık oldum, birçok filmin bağlamından koparılıp tuhaf tuhaf çıkarsamalar yapılarak tartışıldığını hayretle gördüm. Ama böyle bir saptırmayla ilk kez karşılaşıyorum!

24′teki Tematik Film Kuşağı’nda geçen yıl 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü’ne denk gelen bir yayınımızda “Kuduz Köpek Johnny / Johnny Mad Dog” adlı filmi gösterdik. Bu kuşakta hep yaptığımız gibi Film Önü bölümüne filmin temasına uygun olarak alanında Türkiye’deki en yetkin isimlerden birini davet ettik. Uluslararası Af Örgütü’nden bir temsilci rica ettik, Türkiye Lobi ve Medya Koordinatörü Avi Haligua filmi izledi, temsil ettiği kurumun hassasiyetlerini yansıttığı kanaatine vardı ve yayınımıza katıldı. Af Örgütü’nün geçen yılki bildirisi de zorla silah altına alınan çocuklar sorununa özellikle değiniyordu.

Bu filmi seçtik çünkü bu konuda yapılmış en cesur ve gerçekçi filmdi. 2008 Cannes Film Festivali’nde Fatih Akın’ın başkanlık ettiği Belirli Bir Bakış jürisi Umut Ödülü vermişti. Jüride Yeni Delhi Televizyonu’ndan Hintli gazeteci Anupama Chopra, Rusya 1. Ulusal Kanalı’ndan gazeteci Catherine Mtsitouridze, haftalık Al Ahram Gazetesi’nden Mısırlı eleştirmen Yasser Moheb, İspanyol Filmotek’inin yöneticisi Jose Maria Prado yer almıştı.

2009 İstanbul Film Festivali’nde İnsan Hakları ve Sinema bölümünde verilen Avrupa Konseyi Sinema Ödülü – FACE’e aday gösterilmişti. Sadece izleyip beğenenler olarak kendi kanaatimizle sınırlı kalmadık, The Independent ve l’Humanite gibi bu konulara duyarlı yaklaşımlarıyla tanınan gazetelerin, Sight & Sound gibi film eleştirisinin en yetkin örneklerini veren bir derginin övgü dolu eleştirilerini de okuduk.

Buna rağmen, her ne kadar filmin belgeselvari gerçekçiliğine hizmet etse de çok sert sahneler olduğuna kanaat getirdik. Yurt dışında 12 – 15 yaş arası sınırlar konmuştu. Zaten RTÜK ölçütlerine uydurma zorunluluğumuz vardı. Filmi televizyon yayımına uygun hale getirdik, bazı şiddet içeren sahneleri kısalttık, birçoğunu da blurrledik. Tematik Film Kuşağı’nda yayınlandı. Film Önü’nde çocuk haklarına saygı ve hassasiyet çağrısında bulunduk. Açıkçası bu yayınımızla gurur duyuyorum. Diğer bütün yayınlarımızla gurur duyduğum gibi. Tematik Film Kuşağı’nın tekrar gösterimlerinde Film Önü’nü yayınlamıyoruz.

Geçen haftaki tekrar gösteriminden sonra böylesine önemli bir yapım hiç ummadığımız bir haksızlığa hedef oldu.

Gazete Habertürk’ün 29 Nisan tarihli İstanbul ekinde manşet haber… Başlığı “İDO’da film koptu”.

Aa, ne olmuş acaba?

Spotu aynen şöyle: Olacak iş değil ama oldu! Feribotta sürekli açık olan Kanal 24′te kanlı, şiddetli, tecavüzlü film yayınlandı. Yolcular isyan etti, İDO yetkilileri “Anlaşmamız var kapatamayız” dedi. Dehşet filmi çoluk çocuğa izletildi.

Yok artık daha neler! Bugünleri de mi görecektik! Bak sen şu vicdansızlara, şu sorumsuz yayıncılığa bak! Habere göre “Çocuklara yönelik istismar ve şiddetin kol gezdiği şu günlerde öyle bir olay yaşandı ki, akıllara zarar”.

Benim aklıma da zarar!

Yolcular kapatın demiş, İDO kapatmamış, aileler çocukları izlemesin diye akla karayı seçmiş. Çocukcağızların medyadan çekmediği kalmadı, bütün bir gece ulusal kanallardan yayınlanan diziler, hatta sırf çocuklara yönelik çizgi filmler bile bunca şiddet yüklüyken, reklâmlarda her tür cinsiyetçiliik kol gezerken bir bu eksikti!

Neymiş bu film? “Kuduz Köpek Johnny”. Pardon? Aynı isimda başka bir film mi var? Büyük harfle atılmış “SARSICI” başlığı altındaki film bilgilerini okuyalım bakalım:

“Kuduz Köpek Johnny adlı film Afrika’daki çocuk savaşçıları anlatıyor. Filmde gerçek hayatında da asker olan 15 çocuk rol aldı. Şiddet sahnelerinin son derece çarpıcı şekilde kullanıldığı filmde, uyuşturucu alan çocukların birbirine tecavüzü de var. Birçok eleştirmen tarafından fazla cüretkar bulunan film, Cannes Film Festivali’nde ‘Umut Ödülü’ almıştı. Film için 15 yaş sınırı da konulmuştu.”

Sinemadan bir parça anlayan biri haberin niteliğiyle filmin niteliği arasındaki çelişkiyi hemen görmüştür. Umarım göremeyenler oradan buradan ucuza kiloyla sapık filmler kaldırdığımızı sanmamıştır!

İnsaf edin sevgili Habertürk çalışanları!

Birincisi kuşağın adı Dünya Sineması değil Tematik Film Kuşağı.

İkincisi ilk yayın değil, tekrar yayını. RTÜK’ün onayı olmasa ilk yayından sonra ihtar ya da ceza alırdık. İnanın bana bir filmimizin bir plânının fonunda minicik görünen karakterler sigara içiyormuş diye 50 bin TL ceza kestiler çatır çatır! Yani denetleniyoruz!

Üçüncüsü çatışma ve tecavüz sahneleri kesildi ve blurrlendi. Biz filmi yaş sınırını kaldıracak hale getirdik. 15 yaş sınırı kondu demişsiniz, o her ülkede verilmedi, Fransa’da 12 yaşın altına yasak örneğin. Zaten bunlar da orijinal versiyon üzerinden yapılan sınırlamalar. Bizimki orijinal versiyon değil.

Dördüncüsü bu film hakkında çıkan hemen hemen bütün ciddi basın organı eleştirileri övgüyle dolu. Sadece ‘cüretkâr’ denmiyor o upuzun eleştirilerde!

Altıncısı bu filmi dolaysız veya dolaylı olarak onaylayan kurumlar hepimizden daha üstündür karar mercii olarak: Cannes Film Festivali seçicileri, Fatih Akın başkanlığındaki hepsi medya çalışanlarından oluşan Belirli Bir Bakış Jürisi, Uluslararası Af Örgütü… Ayıptır söylemesi ben o tarihte henüz seçilmiş değildim ama bugün Dünya Film Eleştirmenleri Federasyonu – FIPRESCI Başkan Yardımcısı unvanını taşıyorum.

Evet, şu an Tematik Film Kuşağı’nın sunucusu olarak tarafım ama olmasam, siz bu konuda ilkeli ve nesnel habercilik yapmak istemiş olsanız, benden görüş talep etseniz size şunu yazardım:

Bu filmdeki şiddetin kullanımı yersiz ve ticari değil, gerekli ve gerçekçidir. Çocuk askerlerin içinde yaşadığı koşulları anlayıp onları yargılamamız, hâlâ birer çocuk olduklarını ve bilinçsiz davrandıklarını anlamamız için gerçekçi biçimde yansıtılmıştır. Cüretkâr değil natüralisttir anlatım biçimi. O yüzden etkileyicidir ama ne rencide edicidir ne de özendirici. Bu filmde çocuk askerlerin maruz kaldığı ve uygulamaya zorlandığı şiddetin doğası irdelenmekte ve onların içinde hâlâ çocuk kalan yan sergilenerek, rehabilitasyon umuduna dikkat çekilmektedir. Kanayan bir yaranın kanamasını durdurmak için üzerine bastırmak gerekir.

(02 Mayıs 2010)

Alin Taşçıyan

Haftaya Bakış

Sadi Bey’in Onuru Bizi Gururlandırdı

Sevgili dostum ve abim Sadi Bey, Anadolu Üniversitesi 12. Uluslararası Eskişehir Film Festivali’nde Sinemaya Emek Ödülü aldı. Sadi Bey bu ödülü yıkılacak olan Emek Sineması’na adayarak hoş bir sürpriz yaptı. Yıllardır tüm sinema camiasını ayırt etmeksizin kucaklayarak yardım eden Sadi Bey’in ödül kazanması artık internet sinema yazarlığının gitgide ne kadar önem kazandığının bir göstergesidir.

Paraya Dayalı Bir Sistem

Sinema özünde sanat, gerçekte ise paraya dayalı bir üründür. Yani kim ne çekerse çeksin, yatırdığı onca parayı çıkarıp kâr etmek ister. Yeşilçam döneminde sponsor, devlet desteği ve reklâm geliri yoktu. Tek gelir biletli seyirci idi. Bu sebeple sinemada kaliteyi belirleyen halkın kendisi idi. Yani eskiden sinema halkın aynası gibiydi. Sinema halkın erdemini, cesaretini, namusunu, korkaklığını, özgürlüğünü, ihtiyaçlarını beyaz perdeye yansıttı.

Bu süreç uzun yıllar devam etti. 75’lerde seks filmleri furyası patlak verince kadın ve çocuklar evlerine döndü. Filmler sadece sokaktaki adam için çevrilmeye başladı. 75 – 90 arası aslında Türk sinemasında bunalım ve kurtuluş dönemidir. Özel TV kanallarının ortaya çıkışı ile montajcısından sesçisine kadar yeni bir nesil yetişmeye başladı. Önce yabancı diziler Köle Isaura’lar seyirciyi esir etti. Televizyon seyircisinin kokusunu alan sektör, sinema ve dizi filmler ile tıpkı eskiden olduğu gibi izleyicinin tam olarak istediği şeyleri vermeye başladı. Zamanla iyice yetişen yeni yönetmenlerimiz teknik olarak Hollywood’dan aşağı kalmayan, hatta onları bile aşan filmler çekmeye başladılar.

Eski Yeşilçam Seyircisi, Bugünün Rating Sistemi

Televizyondaki dizi enflasyonu bugün hız kesmeden devam ediyor. Son 10 yıldır çekilen dizi filmler genç, yaşlı herkesi ekran karşısına çiviliyor. Arada kötü olanlar veya ratinge yenilenler henüz daha başlarda iken sona eriyor. Yoluna devam edenler ise neredeyse 200 bölüm oynuyor. Dizi filmlerin çeşitliliğine bakacak olursak, hemen hemen her yaşa uygun bir dizi görebilirsiniz. Acemi Cadı, Aşk-ı Memnu, Kurtlar Vadisi gibi…

Ben bu durumu eski Yeşilçam dönemine benzetiyorum. 60’lı yıllarda senede 200 film çevrilir ve genç yaşlı herkes sinemaya koşardı. Halkın beğenmediği bir film iki seksen yere yatar ve bir daha o türde film çevrilmezdi. Halkın sevdiği filmler olursa da çarşaf çarşaf benzer filmler çekilirdi. Yani bugünün rating sistemi eskiden sinemaya biletli giden halkın ta kendisi idi. Değişen sadece teknoloji oldu ve artık halkın beğenisini sadece 3 – 5.000 aile belirler oldu.

Sinema Meclisi Sınıfı Geçti

Ne çok özlemişiz sinema sohbeti izlemeyeli. Hatırlıyorum 1985’li yıllarda Rekin Teksoy’un TRT’deki sinema ve edebiyat sohbetlerini. Pazar günlerimizin en güzel saatleri idi. Sevgili dostumuz Ali Murat Güven eli yüzü düzgün çok düzeyli bir sinema programı ile ekranlara renk getirdi. Cine5’te her Cumartesi 22:30’da yayınlanacak olan Sinema Meclisi programı her hafta 4 veya 6 konuk ağırlayarak sinemanın sorunlarını tartışacak. Kendisine yayın hayatında başarılar ve sinema dolu günler dilerim.

(02 Mayıs 2010)

Erhan Işık

erhan@yesilcam.gen.tr
www.yesilcam.gen.tr

Ahmet Boyacıoğlu Röportajı

Siyah Beyaz, sizin ilk uzun metrajlı filminiz. Bir yönetmen olarak Ahmet Boyacıoğlu’nu tanıyabilir miyiz?

1988’den beri sinemanın içindeyim. 8 yıl Ankara Film Festivali Yürütme Kurulu üyeliği yaptım. 1995’den bu yana da Gezici Festival’i gerçekleştiriyoruz Ankara Sinema Derneği’ndeki arkadaşlarla. Sinema daha ağır basınca 1997’de çalıştığım hastahaneden istifa ettim ve yirmi yıllık genel cerrahi kariyerimi bıraktım. 2001 yılında iki kısa film çektim, ikisinde de Tuncel Kurtiz oynadı. 2005 – 2007 yılları arasında Türkiye’nin Eurimages temsilciliği görevini yürüttüm.

Filmin senaryosu da size ait ve bildiğim kadarıyla Ankara da “Siyah Beyaz” adında bir bar gerçekten var. Niçin bu barın filmini yapmak istediniz?

Filmin senaryosu üzerinde yaklaşık yedi yıl çalıştım. Siyah Beyaz, Ankara’da 26 yıldır açık olan bir bar ve sanat galerisi. Benim 1986’dan beri devamlı gittiğim, arkadaşlarımla buluştuğum bir mekân, bir çeşit yaşam alanı. Sahipleri Fulya ve Faruk Sade, çok yakın arkadaşlarım. İlk filmim (kısa film) Cenaze Töreni’ni de orada çekmiştim, çok sinematografik bir yer. Siyah Beyaz’ı ve müdavimlerini, o bardaki dostluklar anlatan bir film yapmayı yıllardır plânlıyordum.

Filmin hazırlık ve çekim aşamalarından bize biraz bahsedebilir misiniz?

Aslında 2008 Temmuz ayında çekimlere başlamayı plânlamıştık, ancak zaman darlığı nedeniyle gerekli hazırlıkları tamamlayamadık. Bunun üzerine çekimleri 2009 Temmuz ayına erteledik. Bu ertelemenin çok büyük faydasını gördük çünkü hazırlanmak için bir yıl zamanımız oldu. Bu süre içinde oyuncu kadromuzu ve teknik ekibimizi yavaş yavaş oluşturduk ve plânladığımız gibi 29 Haziran 2009’da çekimlere başladık.

Filminiz için bir Ankara filmi oldu diyebilir miyiz peki?

Siyah Beyaz, biz Ankaralılar için önemli bir mekân. Yıllardır birçok ressamın ve heykeltıraşın sergilerine ev sahipliği yaptı, birçok sanatçının, gazetecinin ve politikacının uğrak yeri oldu. Böyle bir mekânı konu alan film, şüphesiz birçok insan tarafından “Ankara filmi” olarak değerlendiriliyor. Ama diğer taraftan Siyah Beyaz’ın müdavimleri arasında yer alan birçok kişi de artık İstanbul ve Bodrum’da yaşıyor. Filmin öyküsünü ele aldığımızda, uzun süren ve bozulmayan dostlukları anlattığı için, filmin böyle dostlukların var olduğu her yerde de geçebileceğini düşünmek gerekiyor.

Filminizi izleyen Siyah Beyaz bar müdavimleri arasından; “Aaa filminde beni anlatmışsın” diyenler çıkacak mıdır?

Siyah Beyaz’ın bazı sahnelerinde barın müdavimlerini zaten figüran olarak kullandık, dolayısıyla birçok insanın beyazperdede kendini barın içinde görme şansı var. Diğer yandan filmde anlatılan karakterler barın müdavimlerinden yola çıkılarak yaratıldığı için birçok insanın filmde kendini bulması gayet doğal. Gerçek hayatta da barın sahibi olan Faruk Sade, filmde Taner Birsel tarafından canlandırılıyor.

Bir de şu konu çok dikkatimi çekti, filmin karakterlerinden Muzaffer kalp krizi geçirdikten sonra daha sakin bir yaşam sürmek istiyor ve sümüklü böcek besleyerek vaktini geçiriyor. Muzaffer’in bu sakin yaşam isteğini neden sümüklü böcek beslemekle temsil ettiniz?

Erkan Can’ın canlandırdığı Muzaffer, filmdeki en kurmaca karakter. 40 yaşında kalp krizi geçirdikten sonra işini bırakıyor ve hayatını yavaşlatma kararı alıyor. Kedi veya köpek yerine sümüklü böcek beslemesi de hayatını yavaşlatmasının bir göstergesi gibi. Filmin çekimlerini sırasında sümüklü böcekler hakkında çok şey öğrendik. Örneğin sümüklü böcekler saniyede 1 mm yol kat ederlermiş. Salgıları keskin cisimler üzerinde yürüseler bile onları yaralanmaktan korurmuş, dolayısıyla bir sümüklü böceğin bir jiletin üzerinde yürümesi bile mümkünmüş.

İlk uzun metrajlı filminizde bu kadar ünlü ve başarılı oyuncuyu bir araya getirmeyi nasıl başardınız?

Aslında çok kolay oldu. Tuncel Kurtiz yıllardır projenin içindeydi hatta onun canlandırdığı Ahmet Nihat karakteri için senaryo aşamasında uzun süre birlikte çalıştık. Diğer oyuncuların çoğu da senaryoyu okuduktan bir gün sonra projeye dahil oldular.

Filmin internet sitesinden takip edebildiğim kadarıyla, film her şehirde değil sadece belli yerlerde gösterime giriyor. Bu bir tercih miydi, yoksa zorunluluk mu?

Şu an 53 kopya ile başta Ankara, İstanbul, İzmir olmak üzere 11 kentte gösterimdeyiz. Film önümüzdeki haftalarda diğer kentlerde de gösterime girecek.

Gelelim doktorluk geçmişinize, aslında bir cerrahsınız; sinema hayatınıza nasıl girdi?

Çocukluğum beri iyi bir sinema izleyicisiydim. Almanya’da 1977 – 1985 arasında genel cerrahi ihtisasımı yaparken sinema tarihinin bütün klâsiklerini izleme ve arşivleme şansına sahip oldum ve çok büyük bir sinema kitaplığı oluşturdum. Türkiye’ye döndükten sonra da 1986’da Oscar Filmleri adlı bir kitap yazdım, o sırada Ankara Film Festivali’ni yapmaya hazırlanan Sayın Mahmut Tali Öngören ve ekibiyle tanıştım. Ondan sonra da sinema benim için en önemli uğraş oldu.

Röportajımız burada sona eriyor tüm sinemaseverlere ve sadibey.com okuyucularına son olarak ne söylemek istesiniz?

İyi Seyirler dilerim!…

Röportaj için teşekkürler…

(30 Nisan 2010)

İlayda Vurdum

Sisle Kuşatılmış Gizemin Ortasında

Beyaz Bant (Das Weisse Band)
Yönetmen-Senaryo: Michael Haneke
Kurgu: Monika Willi
Görüntü: Christian Berger
Oyuncular: Christian Friedel (Öğretmen), Leonie Benesch (Eva), Ulrich Tukur (Baron), Ursina Lardi (Barones), Burghart Klaussner (Papaz), Rainer Bock (Doktor), Carmen-Maja Antoni (Ebe), Josef Bierbichler (Kahya), Ernst Jacobi (Anlatıcı)
Yapım: Almanya-Avusturya-Fransa-İtalya (2009)

Büyük usta Michael Haneke’nin “Altın Palmiye” kazanan “Beyaz Bant” filmi, kuzeydeki bir Protestan köyünde Alman kültürünün genlerindeki karamsarlıkla yoğrulmuş şiddet duygusunun ruhuna tanıklık ettiriyor.

Bu siyah-beyaz filmin hikâyesi, 1913 – 1914 arasında kuzeyde, Saksonya’da Almanya’da bir Protestan köyünde geçiyor. Uzun adı “Das Weisse Band – Eine Deutsche Kindergeschichte – Beyaz Kurdele – Bir Alman Çocuk Hikâyesi” olan “Das Weisse Band – Beyaz Bant”, Protestan bir köy üzerinden Alman toplumundaki adalet duygularını perdeye yansıtıyor. Şiddet, suç, gizem, ahlâk ve ikiyüzlü durumların peşine düşen büyük usta Michael Haneke, bu filmiyle 62. Cannes Film Festivali’nde “Altın Palmiye” kazanmıştı. Sinemaseverleri, “buz soğukluğunda” filmleriyle tedirgin eden Haneke, “Beyaz Bant” filmiyle de aynı duyguları yaşatıyor. Haneke bu filminde, yaşlı terzinin yaşlı dış sesiyle hikâyesini anlatıyor seyircisine. Geçliğinde kuzeydeki o köyde koro müziği öğretmeni olan yaşlı ses, o günü, o kazayı hatırlıyor sisler çökmeye başlamış zihniyle. Olayları tam olarak çözümleyemese de, 1. Dünya Savaşı öncesi bu köyde zihninde kalanları aktarıyor sesiyle yaşlı adam. Görünürde sessiz ve sakin bu köyün ruhunun içinde neler dolaşıyordu? Yüzleri gülmeyen çocukların aralarındaki sırlar neydi? Masumiyet, saflık ve sevgi bu kuzeyli köye uğramış mıydı hiç? Muhafazakâr ahlâkın sinsiliğini ve ikiyüzlülüğünü yansıtan Haneke’nin bu filmi, her şeyi yaşlı sesin zihninde kalanlarla yansıtmaya çabalamış. Gerçekten perdede görünmeyen bir sis var. Kamera, o görünmeyen sisin içinde dolaşarak gizemlerle kuşatılmış ortak sırları aralamaya çalışıyor. Yaşlı sesin anlatıkları bitse bile seyircinin zihni yine de karışıyor finalde. Bu dingin anlatımlı filmde görünmeyen sis gibi kaos da var.

Gizemlerin içinde…

Güneşli bir bahar gününde köyün doktoru, toprak ağası Baron’dan ödünç aldığı atıyla hızla köye girdiğinde at bir şeye takılır ve doktor hastanelik olur. İncelemeler sonucunda atın ayağı bir kordona takılmış ve doktor yere düşerek yaralanmıştır. Bu kordonu kimin döşediğini kimse bilmiyor köyde. Bu gizem sürerken, Baron’un kereste fabrikasında köylü bir kadın ölür. Ardından Baron’un lahana tarlası talan edilir. Papaz ve ailesi, öğretmen ve dadı Eva, ebe ve “down sendromlu” oğlu Karli, Baron Armin ve ailesi öne çıkıyorlar hikâyede. Doktor hastaneden köye döndükten sonra hikâye de az da olsa anlamlaşmaya başlıyor. Doktor, köyün ebesiyle yıllardır ilişkide olan biri. Sonunda yaşlandığı için belki de ebeyi aşağılıyor ve ebeden uzaklaşıyor. Doktorun karısı, ebeyle kocasının arasındaki bir sırrı bildiği için mi ölmüştür birkaç yıl önce. Yetişmekte olan bir kızı ve küçük bir oğlu olan doktor, kara filmlerdeki karakterler gibi gizemleri anlamlaşmaya başladıkça hikâye de anlamlaşmaya başlıyor. Ama, yine de çocukların gizemi boşlukta kalıyor gibi. Aslında yönetmen, isteyerek bazı şeyleri boşlukta bırakarak seyircisini de zihinsel olarak hikâyeye katmak istiyor. Belki de yönetmen, boşlukları seyircilerin algılarının doldurmasını istiyor. Bu hikâyede, bazı şeylere tanık olan köyün öğretmeniyle Baron’un bebeğine dadılık yapan güzel Eva arasında aşk da öne çıkıyor gizemlerin içinden. Polisiyelerin tadındaki gizemler gibi sırların ortasına düşerken, bir toplumun sosyopsikolojisini de anlamaya çabalamalı belki. Köyde aileler geniş. Ailelerin çok çocukları var. Yoksulluk içindeki köylüler daha çok Baron’a muhtaçlar. Çünkü onun uçsuz bucaksız tarlalarında ve kereste fabrikasında çalışıyorlar. İşsiz kalırlarsa aileri de aç kalabiliyor. Bu yüzden Baron’a tam bir itaatkârlar. Baron’un lahana tarlasını talan ettiğinden şüphelendiği çiftçi (Branko Samarovski), ailesine bakamadığı için kendini asıyor utanç içinde. Köylülerin muhtaç olduğu Baron, despot bir yapıda. Barones (Ursina Lardi) bile Baron’un sert kişiliğine dayanamıyor ve köyü terk edip memleketi İtalya’ya gidiyor bir süreliğine. Köyde, papaz disiplinli bir insan. Papaz, saflığa ve iyiliğe metafor yapan beyaz kurdeleleri çocuklarına takıyor. Onlara güveni tam olduktan sonra kurdeleleri çıkartıyor. Köyün öğretmeni sessiz, müziğe yakın, yalnız ve aşkı bulduğunda hemen peşinden gidiyor. Ya doktor? Tuhaf ve gizemli olaylardaki şiddet sanki bir ritüel gibi. Büyük usta Haneke, bu filmi için, “Şiddetin her türününün kökeni (dini, siyasi ve doğal) hakkında” demişti. Bu toplum Nazileri böyle yaratmıştı içinden. Alman Protestanlığının diktatörlüğünün ortaya çıkmasında bir rolü var diyor Haneke. Alman ruhu, karamsar ve karanlık dehlizlerin ortasında. Bu kültürel genler onları kadere benzer bir melodramın içine itiyor sürekli. 1. Dünya Savaşı patladıktan sonra Haneke de hikâyesini burada sonlandırıyor.

(28 Nisan 2010)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

30 Nisan 2010 Haftası

“Yeşil Bölge”, insan ahlâksızlığının ayyuka çıktığı pis ve karmaşık felâketler olan savaşlardan bir savaşa, hâlâ sonuçlanamamış ABD’nin Irak’ı işgâline dair, o kadar da karışık olmayan bir gerçeği net biçimde söylediği için, dürüst: Irak’ta kitle imha silâhları olmadığına dair kesin bilgiler, işgâle kılıf hazırlamak isteyen ‘birileri’ tarafından gizlenmiş; sonra yapılan tüm aramalarda da bir ‘oyun’ sergilenmiştir! Paul Greengrass – Matt Damon’ın yeni işbirliğinde, bu gerçeğin vurgulanması, bir defa daha, canlı ve dramatik hallerin kalp atışlarını hareketli kamerasıyla kaydeden yönetmen ile canlandırdığı Amerikan ordusu astsubayında sıcak saatlerin içinde koştururken vücudundaki / duygularındaki tüm değişimleri hissettiğiniz oyuncunun müthiş sinerjisiyle etki alanı oluşturuyor. Tabii 100 milyon dolarlık bütçenin sağladığı olanakları ve kadroları da unutmayalım.

“Parlak Yıldız”, şiir ile sinemanın birleşiminden damıtılmış, iki yılı kaplayan bir aşkın ‘ruhsal anatomisi’: Duyularınız ve duygularınız için! Biliyorsunuz aşk marazadır; yoksa sanata konu olmazdı. Bu aşkın tarafları ise, zamanının ilerisinde bir giysi tasarımcısı / yaratıcısı olan Frances “Fanny” Brawne ile yaşamı boyunca üç kitap yayımlayan ve 25 yaşında kendini kötü bir şair sanarak ölen John Keats (1795 – 1821). Jane Campion, pek az sevinç, pek az neşe içeren ama hep yoksunluğa, değer bilmezliğe, sefil durumlara, çevredekilere çarpan ve gururla beslenen bu aşkı anlatırken, fiziksel, psikolojik, sosyal acılarla kıvranarak güçlenen, aşkın kimyası içinde de olgunlaşan kadınlarından birini daha unutulmaz kılıyor. 19. yüzyıl başlarında Londra kırsalında geçen filmin, kostüm ve yapım tasarımı açısından da hayranlık uyandıran bir çalışma olduğunu vurgulamak gerek!

“Kıyamet Melekleri”nde, Tanrı’nın insanlardan umudu kesip ‘final’ için görevlendirdiği ‘mahşer günü’ meleklerinden, ‘patron’un isteklerini sorgulamadan yerine getiren Gabriel ile insanoğlundan umudunu kesmediği ve yaratıcının ‘ihtiyacı olan’ı vermek için son çocuğu doğuracak olan genç kadını -hem de ıssız bir otoyolun üzerindeki lokantada- bulan Michael çatışacaktır! Yani, geniş ve açık arazideki bu küçük yerde, bir tür zombi gibi saldıran insanlarla kuşatılmış bir avuç karakterin öyküleriyle aksiyonu iç içe sunarken, ‘epey uçmuş bir film’. Seyirlik tabii; fakat “Gün Batımından Şafağa”dan “Terminator”e kadar uzanan esin kaynakları denli sürükleyici olamıyor. Çünkü ‘kendi mantığı içindeki inandırıcılık’, büyük lâflar edip küçük bir serüven özelliği taşımasından ötürü bir türlü sağlanamıyor. Gidecek film bulamadığınızda başvurunuz!

“Beyaz Bant”ta, Michael Haneke, 1. Dünya Savaşı arifesinde, Almanya’nın Protestan köylerinden birine -öğretmenin anlatımıyla- odaklanarak, bireysel ve kitlesel şiddetin oluşmasındaki köklere uzanıyor; sinemanın laboratuvar koşullarında kanıtladığı bir tez sunuyor. Çocuklarını ruhsal / fiziksel cezalandırma yöntemiyle ve sınıfsal farklılıkların altını çizerek eğiten (!) püriten ikiyüzlülüğün ‘ürünleri’, failleri meçhûl bazı şiddet olayları olarak geri döndüğünde, bizleri, sonuçları bugün de tüm insanlığı etkileyen iki büyük savaşın nedenlerini ama asıl önemlisi, günümüzün tekinsiz insanlığını anlamaya yaklaştırıyor. Kuşkusuz, sinema sanatının ne olduğuna dair en değerli örneklerden: Biçimi, hikâyenin lâfzına uygun ve oyuncular, siyah – beyaz görüntülerdeki doğal ışıklar denli o döneme, o yere aitler. Bu filmin her sahnesine dair ilgili disiplinlerce (sosyoloji, psikoloji, sosyal psikoloji…) okumalar, değerlendirmeler, analizler de önem kazanacaktır.

“Beni Unutma”da, bağımsız – ‘dağınık’ genç erkekle cazibesi doğallığında genç kadın tanışır; ikisi de geçmişte en yakınlarından birini trajik biçimde kaybetmiş ve ikisi de bu ölümlerin silinemez ruhsal etkisiyle hayata zaman zaman isyan etmektedir… Aşk gelişir aralarında; sorun yaşadıkları aileleri yüzünden kopacak gibi olsa da, evet, bu ilişki sağlamdır. Ve devam ederken… Gelen felâket, ‘bu aşk için’ pek de sürpriz değildir! İnsan için mutluluk anları, uzun ve acı bir yaşamda ne kadardır ki zaten? Peki ya kısa bir hayatta? Bazen tüm mutluluk bu kısa süreye sığar, değil mi? Yumuşak sayılabilecek ve doğru yerlerde çetrefilleşen öykülemede, seyirci tamamen kendisiyle yüzleşecek. Filmden geriye de, binlerce filmde aktarıldığı gibi, yaşama önceliğinizde sevdiklerinizle geçireceğiniz zamanlardan daha önemli hiçbir şeyin olmadığı gerçeği kalacak. Çünkü ölüm de, en az sevmek kadar gerçek!

“Aşk Çeşmesi”, ‘gönül ilişkileri başarısız genç kadın, Roma, büyü, onu aniden kuşatan dört erkek, New York, yakışıklı gazeteci’ sözcüklerinin bir güldürü içinde yer almasının ve yönetmenin de, ‘Marvel Comics’ karakterlerini (“Daredevil”; “Ghost Rider”) sinemaya uyarlayan Mark Steven Johnson olmasının ilginç geleceği seyirciye yönelik… A sınıfı bir yapım! İzlemesi denli unutması da kolay: Kafasını rahatlıkla boşaltmak isteyenler için tercih nedeni olabilir.

(28 Nisan 2010)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Emek Sineması’na, Sinema Tarihçileri de Sahip Çıktı

Sinema tarihçisi Giovanni Scognamillo ve Nijat Özön, Emek Sineması’na sahip çıkarak, sinema dokusunun bozulmasına, yıkılmasına karşı olduklarını söylediler.

Türk sinema arşivcisi, tarihçi, levanten, edebiyatçı… Ne ararsanız O’nda var. 82 senedir Beyoğlu’nda ikâmet ediyor. Belki de her santimetrekaresinde O’nun izlerini görebilirsiniz. Giovanni Hoca, Emek Sineması’nın yıkılması ve yeniden yapılmasına üzülerek bakıyor ve şunları söylüyor:

“Emek Sineması’nın yıkılması Taksim anıtının sökülüp Beşiktaş’a konması gibi. Bu mümkün değil. Saray ve Lüks Sinemaları da gitti, kimsenin sesi çıkmadı. Ama Emek Sineması, yeşilçam sinemasının belkemiğidir. Bu yıkımlar aslında İstiklâl Caddesi’ndeki sinemalar problemidir. Yeniden yapılandırma adı ile yıkıyorlar. Restore edilmesi gerekir. Tarihi dokuya ellemeden tabi. Eskiden buralarda Münir Nurettin Selçuk’lar Safiye Ayla’lar konserler verirdi. Çok renkli ve sanat dolu bir geçmişi var buraların.

Sinema sorunlarını halletmenin yolu sinema yasası çıkarmaktır. Konuları halletmek için sinema yasasına her şeyi dahil etmek gerekir. Sinemanın ticari sorunlarını halletmeye yönelik değil, sinemanın aynı zamanda sanat ve kültür olduğunu düşünerek de gerekli önlemlerin alınması lâzım.

Türkiye’de sinema konusunda maalesef gelmiş hiçbir hükümet ciddi bir çalışma yapmamıştır. Geldiğimiz noktada budur zaten.”

Emek Sineması konusunda Nijat Özön ustaya göre ise, “Emek Sineması’nın söylenildiği gibi taşınması mümkün değil. Mutlaka bambaşka bir şeyler yapacaklar ve adına Emek diyecekler. O figürlerin deforme olmaması ve birebir taşınması mümkün değil. Her ne yapılacaksa yerinde yapılmalı.” dedi.

Giovanni Scognamillo Kimdir?

25 Nisan 1929 tarihinde İstanbul’da doğdu. İstanbullu Rum bir anne ile yine İstanbul doğumlu İtalyan bir babanın tek çocuğu. Elhamra Sineması’nın müdürü olan babası Leone Scognamillo sayesinde sinemayla tanıştı. İtalyan Lisesi’ni bitirdi. 1948 yılında, sinema yazıları yazmaya başladı. 1948 – 61 yıllarında başta İtalyan, Fransız, ABD, Norveç basını olmak üzere yabancı dergi ve gazetelerde birçok yazısı çıktı. Daha sonra 1961′de Akşam Gazetesi’nde sinema eleştirileri yazmaya başladı. Sinema yazarlığını Yön, Sinema 65, Ulusal Sinema, Yedinci Sanat, Yeni Sinema, Ses, Hayat, Bravo, Video Sinema, Beyazperde, TV’de Yedi Gün gibi gazete ve dergilerde sürdürdü.

Bir süre Erler Film ve Ulusal Televizyon’da danışmanlık ve çevirmenlik yaptı. İlk iki kitabını 1965′te Agâh Özgüç’le birlikte yazdı. Bu kitapların adları 1965 Sinema Yıllığı ve Türk Sinemasında Kadın ve Seks’ti.

60 yılı aşkın bir süredir sinema, fantastik edebiyat, bilimkurgu, korku edebiyatı ve okkültizm üzerine yazıyor. 1997 – 1999 yılları arasında, sadece dört sayısı çıkan Nostromo Bilimkurgu Dergisi’nin editörlüğünü yaptı.

2006 yılında “Beyoğlu’nda Bir Levanten: Giovanni Scognamillo” adında belgeseli de yapıldı. Bahçeşehir Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde “Türk Sineması” dersleri verdi.

(27 Nisan 2010)

Erhan Işık

erhan@yesilcam.gen.tr
www.yesilcam.gen.tr

Yılmaz Atadeniz ile Emek Sineması Üzerine

Herkes Konuştu Sıra Onda

Türk sinemasının en çok film çeken yönetmenlerinden ve aynı zamanda Se-Sam Başkanı olan Yılmaz Atadeniz, Emek Sineması’nın yıkılması ile ilgili çok çarpıcı açıklamalarda bulundu.

Se-Sam merkez binası, Circle d’Orient pasajında, İstiklâl Caddesi tarafında yer almaktadır. Bu sebeple en çok konuşmaya haklı olanlardan birisi de Yılmaz Atadeniz idi. Kendisi ile yaptığımız telefon röportajında Emek Sineması ile ilgili konulara açıklık getirdi.

“Pasajın temelleri çökmek üzere. 28 senedir kullanılmayan bina her an çökebilir. Zaten bu yüzden bizde buradan ayrılıyoruz. Bütün pasaj boşaltılıyor. Bizde başka bir binaya taşınıyoruz. Kültür Bakanlığı, 8 meslek birliğinin oluşturduğu birliğin elektrik, su vs. gibi temel giderlerini karşılayacak. 3 – 4 katlı bir binaya taşınmayı düşünüyoruz.

Bulunduğumuz pasaj uzun yıllardır boş. Eskiden İpek Sineması olan yer yangın, yağmur gibi tahribatlar nedeniyle çok kötü durumda. Hemen yan tarafta İnci Pastahanesi’nin tavanı çöktü. Çoğu zaman yağmur yağdığında leğenlerle su topladığımızı bilirim.

Dünyada bu tip restorasyonları her yerde görebiliriz. Burasını yapacak adamlarla konuştum. Bu sokağı yeniden yapılandıracaklar ve Türk sinemasına kazandıracaklar. Girişe Lütfü Akad, Metin Erksan gibi yönetmenlerin heykellerini dikecekler. Sinema müzesi olacak. Bunun bilinci içinde olaya bakmak lâzım. Belediye, Kültür Bakanlığı ve ilgili sinema meslek kuruluşlarının ortak hareket etmesi lâzım. Sadece Mimarlar Odası’nın sözlerine körü körüne güvenmek yanlış olur.

Bu arada Emek Sineması ile ilgili, toplumun ve medyanın gösterdiği reaksiyon çok doğru. En azından Emek Sineması’nın olduğu gibi korunması ve yeniden sinemaya kazandırılması doğru bir şey. Bu binayı yapacak olan kişilerden Emek Sineması’nın aynen korunacağına dair garanti almak lâzım.

Keşke aynı kararlığı Saray, Alkazar ve kapanan diğer sinemalar için de gösterebilseydik.”

(26 Nisan 2010)

Erhan Işık

erhan@yesilcam.gen.tr
www.yesilcam.gen.tr

Engin Günaydın Röportajı

Vavien ismi merak hissini uyandırıyor insanda, artık çok klâsik olacak belki ama “Vavien” ne demek ve neden film için bu isim seçildi?

Gitti geldi demek. Fransızca. Elektriğin bütün kelimeleri Fransızca. Koridorlarda, merdivenlerde ve yatak odalarında çok sık kullanılır. Fakat ismini bilmeyiz. Işığı yakarsınız, başka bir anahtardan kapatabilirsiniz. Sanki hayat gibi bir yerden açarsınız, başka bir yerden kapatırsınız.

Altın Lâle Ulusal Yarışma Ödülleri’nde “Vavien” En İyi Film dalında ödül aldı, bunun için sizi ve ekibinizi tebrik ederim. Biz ödül törenini ailece televizyondan izledik ve sahneye çıktığınızda ilk eleştiriyi babamdan aldınız, “Törene kotla katılınır mı hiç, ne güzel ödül almışsın?” dedi hemen. Daha sonrasında ise bu konu başkaları tarafından eleştirildi. Törene katılanların ne giydiğinin bu kadar eleştirilmesi ne kadar doğru sizce?

Tören kıyafetlerinden hiç hoşlanmıyorum aslına bakarsanız. Çok rahatsızdırlar. Oturamazsın, kalkamazsın. Tören kıyafetim daha iyi olabilirdi.

“İnsanlar Burhan Altıntop’un filmine gittiler, Engin Günaydın’ın yarattığı başka bir karakterle tanışıp çıktılar; benim filmde gördüğüm budur.’’ demişti bir arkadaşım. Siz bu tesbit hakkında ne düşünüyorsunuz?

Rollerin dünyaları ayrıdır. Senaryo içindeki düşünceleri de ayrıdır. Önemli olan seyirciye rolün hissini aktarabilmek. İki rolün de dünyaları çok ayrıydı.

Ekşi Sözlük’te filminizle ilgili şöyle bir tanımlama var. “Film gibi filmdi aslında, İstanbul’a uğramadan da film çekilebiliyormuş, hem de bir Anadolu kasabasında. Kendi dilini usulca oluşturmuş bir karanlık…” Bu cümle filmin izleyicilerinin ortak kanısını çok iyi yansıtıyor bence. Evet, biz Türkler de özgün işler yapabiliyoruz” şeklinde bir mutluluk seyri hakim sanki tüm izleyenlerde. Sizden dinleyecek olursak “Vavien”i farklı kılan şey ne?

Bir yazıda da Vavien “Türklerin kendi arabası” gibi bir şey yazılmıştı. O da hoşuma gitmişti. Türkiye’de çok fazla hikâye var ve çoğu da evrensel. Karakterleri de öyle, hepsi evrensel. Zaten aksi mümkün değildi. Kendimize ait hikâye olduğunda film kendine özgü oluyor. Bence filmin sırrı kendine özgü olmasıydı.

Bence “Vavien” izledikten sonra bile insanın kafasında devam eden bir film. Çok alâkasız bir iş yaparken insanın aklına filmden sahneler gelip, “Evet orada aslında şu anlatılıyordu” diyebiliyor insan. Hatta belki sizin yazarken bile düşünmediğiniz bağlantılara açık bir duruşu var filmin. Bu anlamda filmin psikanalitik bir yönünün olduğunu söyleyebilir miyiz?

Film karakterlerin ruh dünyasına inerken seyirciyi de kendine çekiyor. Karakterlerin özel dünyalarına giren seyirci kendi yaşadığı bazı zamanları hatırlıyor. Binnur’un bardak yıkaması sahnesi gibi. Bunu yapan pek çok insan kendi yaşadığı zamanları hissediyor. Kadın dünyasına ve erkek dünyasına sert dalışlar yapan bir film. İlk başta seyirci bundan rahatsız oluyor, sonra rahatlıyor.

Filmde kullanılan yöresel dil hiç abartılmamış, hatta yöresel dillerin sinemada kullanımı konusunda örnek bile olabilir belki. Sizin zaten Tokat – Erbaa’lı olduğunuzu biliyoruz, kendiniz için olmasa bile oyuncu arkadaşlarınızla dil konusunda özel bir çalışmanız oldu mu?

Zaten yatkındılar. Birkaç günde dili çözdüler. Çok zor olmadı.

Anadolu insanı olmak, kasaba hayatı… Filmde anlattıklarınız hiçbirimize uzak değil. Böyle bir hikâyeyi neden bir tiyatro sahnesinde değil de, sinema perdesinde anlatmak istediniz? Daha büyük bir kitleye ulaşmak için mi?

Sinemadan teklif vardı aslında. İyi bir dönemdi istediğim. Hikâyeye onay veriyorlardı, bende sinemayı tercih ettim. Tiyatro benim ihtiyacım, oyuncu olarak eksikliğini çok hissediyorum. “Hücreler” adında yazılmış oyunum var, fırsat verilirse onu yapacağım.

Röportajımız burada sona eriyor, son olarak sadibey.com okuyucularına ne söylemek istersiniz?

Başka bir filmde görüşmek üzere… Teşekkürler.

(26 Nisan 2010)

İlayda Vurdum

Yıkılan ya da Kapanan Sadece Sinemalar Değildi…

Geçtiğimiz günlerde İstiklal Caddesi’nde yürümeye başladığımda, Alkazar Sineması kapanıyor haberlerini anımsayıp irkilmiştim. Ardından kapanacak, ‘yıkılacak’ sinemalarla ilgili diğer kötü haberler de geldi. Sinemalarımızı yıkmak istiyorlardı. Yıllarımın geçtiği “Beyoğlu Cumhuriyeti”nin simgeleri birer birer yok oluyordu. Yok olan kapanan, yıkılan yalnızca sinema salonları değildi, simgelerdi de aynı zamanda. Yok olan yalnızca binalar değildi, geçmişimiz, çocukluğumuz, gençliğimiz, anılarımızdı da aynı zamanda. Her geçen gün anılarımızdan, geçmişimizden daha da koparılarak, daha da yalnızlaşarak; geleceğe güzel anılar biriktiremeden, dahası yeni yeni kötü anılar ekleyerek yürüyorduk tenhalaşan hayatlarımızla.

İlerleyen yaşımıza karşın hayata yenik düşmemek için direnmiş ‘eyvallah’ dememiş yitik bir kuşaktan olsak da son yıllarda yeni yeni hastalıklar edinmeye başlamıştık. Çalan her telefonla hastalanan ya da ölen arkadaşlarımızın acı haberlerini alıyorduk artık. Hayat acımasızdı ve geri dönüşü yoktu. Yıllarca kafa tutan, baş kaldıran bizlerden intikamını almaya başlamış gibiydi tüm acımasızlığıyla.

Hayatımızda iz bırakan simgeler direnememiş, birer birer yok olmuştu. “Ancak, ne yazık ki artık maddi ve manevi olarak direnecek gücümüz kalmadı. Alkazar Sineması, çok uzun bir zamandan beri sınırlı sayıdaki izleyicisinin film izlemek için ödediği bilet satış geliri ile yetinmek zorundaydı. kendileri de birer Alkazar sevdalısı olan Alkazar Sineması’nın işletmecileri, son yıllarda bu işletmeyi yaşatmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar, maddi ve manevi her türlü özveride bulundular, ama işte buraya kadar” diyordu veda mektubunda sinema yönetimi adına açıklama yapan Adalet Dinamit.

Henüz ilkokul yıllarımda, lokum kutularının altını sinema perdesi biçiminde kesip, kutunun iki ucuna geçirdiğim çubuklara gazeteden kestiğim “Bizimkiler” çizgi romanını arka arkaya ekleyip sararak yaşıtlarıma sinema gösterileri yapardım. Ortaokula geldiğimde sinema makinesiyle, film afişleriyle tanışmıştım. Ortaokul arkadaşım Orhan Karagöz’ün babası okullarda hafta sonları film oynatırdı. Yaşlanan ve yorulan babasından görevi Orhan devralmıştı. Kartal’ın, Cevizli’nin, Maltepe’nin çeşitli okullarında hafta sonları birlikte film gösterirdik. Sinema makinesini, afişleri ve büyük siyah perdeleri birlikte taşır, filmleri birlikte sarardık. Okulun salonunda filmi izleyen çocuklarla birlikte, biz de izlerdik kaçıncı kez izlediğimizi düşünmeden ve sıkılmadan.

Uzunkaya Sineması, Uzunkaya Çarşısı’na dönüşmeden önce çocukluğumun birçok filmini izlemiştim, kışlık salonunda da, yazlık bahçesinde de. Birçok kadın gibi annemin de, komşumuz Dilek ablanın da Belgin Doruk ‘kılığına büründüğü’ yıllardı. Sinemaya, alışverişe ya da misafirliğe giderken yanaklarındaki benlerini daha da belirginleştiriyor, iri puantiyeli elbiseler, şapkalar giyiyor, kocaman gözlükler takıyorlardı. Uzunkaya tarihinin aynı zamanda Yeşilçam tarihi olduğunu bilmiyorduk henüz. Sinema yıkılıp çarşıya dönüşürken, Yeşilçam’ın da ‘yıkıldığını’, bir dönemin kapandığını ve duvar yazılarından sabıkalı, ütopyasının izini süren hülyalı düş gezgini “biz”leri acı günlerin beklediğini fark edememiştik.

Dev gibi düşleri olan gençleri seviyor, açtıkları yoldan yürüyor, dev gibi düşler büyütüyorduk. Henüz yarattığımız aşklar dağlar, asırlık çınarlar gibi devrilmiyordu üzerimize. Yaratacağımız aşklar için kök salacak çınarlar büyütüyorduk. Yükselen değerlerimiz, erdemlerimiz farklıydı.

Dönüp bakıyorum da anılarımın geçtiği sokakların simgesi Alkazar Sineması, Emek Sineması hayata yenik düşüp perdelerini kapatmak zorunda kalabiliyor; sistemin gücü karşısında “güçsüz” düşerek. Dönüp bakıyorum da çocukluk anılarımı biriktirdiğim Uzunkaya Sineması, işlevsiz bir çarşı yalnızca.

Dönüp bakıyorum da yaşanmış onca yılın yükü, onca yara omzumda. Sevdiğim herkesin mutlu olmasını isterim.

(26 Nisan 2010)

Mesut Kara

Bir Üçleme’nin İlki: “Bal” ve Sinemamızda Farklı Bir Anlatım: “Kosmos”

Bal, Semih Kaplanoğlu’nun Yusuf Üçlemesi’nin sonuncu / ilk filmi. Çekiliş sırasına göre, Yumurta ve Süt’ten sonra üçüncü film ama kronolojik olarak her ikisinin de önünde yer alıyor: Yusuf’un çocukluğunu izliyoruz. Yumurta’da Yusuf annesinin ölüm haberini alarak kasabasına döner, Süt’de ise kasabanın dar çerçevesinde gençliğinin hem çalışan (‘süt’ işinde) hem avarelik günlerini yaşar. Bal ise Yusuf’un babası ile ilişkilerini ve okul (ilkokul) günlerini gösterir. Gösterir diyorum, konuşmayı en aza indiren Kaplanoğlu, kamera hareketini de, görüntü içindeki hareketi de en aza indirmiş durumda. Sabit kamera ile -ender hareketler dışında- uzun çekimlerle, yalnız bir çocuğun babası ile fısıltı ile konuşmaları, amaçsız dolaşmaları, evde orayı burayı karıştırması ile büyümesini (!), hedeflediği ‘kırmızı kurdele’ye ulaşmasını… Aslında takvim yapraklarını (iki kez) rahatça okuyan Yusuf, -sınıfta başlayan- final sahnesinde sadece bir takım ses’ler çıkararak, ‘okuma kurdele’sini takınır, hem de ‘başaramadığı halde’ ve -belki de yaşamında ilk ve son kez- alkışlanır… Sonrası, bal toplayan baba ağaçtan düşerek ölür, Yusuf’un sığınacağı yer ise ormanın kuytulukları olacaktır.

Babası ile Yusuf, normal konuşurken, daha doğrusu babası konuşur, Yusuf susarken, baba ‘fısıltı ile konuşabileceğini’ söyler ve ondan sonra öyle yaparlar. Yusuf ise annesi ile konuşmaz, annesinin sorularına cevap vermez? Annesi yemek hazırlığında iken ışığı söndürmesi, yakıp tekrar söndürmesi, nedeni sorulunca cevap vermemesi, sonra da karanlık yerine oturmuş iken oyunu annesinin sürdürmesi, filmin hareketli, ender sahnelerinden.

Yapmadığı ödev için (niçin yapmaz?) defterini sıra arkadaşınınki ile değiştirip kendini yapmış, arkadaşını yapmamış gibi gösterip, arkadaşının kulağının öğretmence çekilmesine neden olmaktan başka, annesi (velisi?!) okula çağrılan arkadaşının ertesi gün okula gelmemesi, filmin -Yusuf’un dışındaki- kahramanlarının da (burada arkadaşı) niçin sustuklarını boşlukta bırakan sorular.

Yusuf, tenefüslerde, sınıfın penceresinden, bahçede oynayan arkadaşlarını seyrediyor, sadece seyrediyor, tekrarlanmış bir sahne olduğu nedenle, devamlı seyrediyor, (Yusuf yalnızca bir seyirci mi?). Yusuf’un evi karıştırırken bulduğu, sonra kaybedince babasına sorduğu ve sonradan tekrar bulduğu tahtadan oyulmuş gemi -‘uzaklara giden gemi’ mi idi?- ne kadar Yusuf’un kişisel dünyasına yönelik yolculuklarsa, haber alamadığı için annenin kocasını (Yusuf’un babasını) sorarak araştırması, jandarmadan medet umması, annesinin o kadar toplumsal yaşam içinde bulunması…

Yusuf Üçlemesi’nin Bal – Süt – Yumurta sırası ile seyredilmesi Yusuf’un kişisel çözümlenmesi bakımından daha denk düşecektir. Finalde, kurdeleyi takan Yusuf’un aslında, okuyabilmesi gereken sayfada yazılı olanları, sadece bir takım sesler çıkararak seslendirmesi (okuması değil), Yumurta da ise karşımıza bir kitapçı olarak çıkması herhalde raslantısal değil, zaten o evde önce babasının, sonra annesinin yanında iken takvim yapraklarını kafasını gözünü yara yara okuyan Yusuf değil mi?

Bir çok şeyin olduğu, Kaplanoğlu’nun anlatım dili nedeni ile hiç bir şey olmuyormuş gibi görülen, yaşamı bire bir izlermiş gibi olup ta, aslında Yusuf’un gözünden -ama bakış açısından değil- Yusuf ile birlikte izleyen bir film Bal. “Hiçbir şey olmuyor” dedik, görüntüye giren, hiçbir zaman açılmayacak olan televizyonun suskunluğu da bunlara katılıyor. Bal, üçlemenin ilk halkası ve sonuncu filmi; Yumurta’nın günümüzde geçtiği varsayımından hareket edersek 25 – 30 yıl kadar öncesinde geçiyor olaylar, o yılların Türkiye’sinde. O yıllarda Yusuf gibi davrabilecek çocukların varlığını daha kolay kabûl etmemiz gerekir. Çünkü insan davranışları, temel devamlılığın yanında zamana da bağlılık göstererek değişir. Yusuf’un davranışları -hele final sahnesi- çekimi: Ağaç kovuğunda uyumak yeterince açıklık kazanmıyorsa da, doğurabileceği sorunlar (olaylar) bakımından da açıkta bırakıyor filmi, ama bu açıkta kalmak, yani olayların devamı Kaplanoğlu’nun anlatımının dışında kalıyor. Olay bir yerde bırakılıyor, iki önemli olay sonrasında, kurdele takılmış (hem de hangi koşullarda – ve de sonuncu kurdele) hem de babası ölmüştür… Bu durumda… insan ne yapar?…

Bu özelliklerine rağmen Berlin’de Altın Ayı ödülü alan Bal, giderek daha yalınlaşan dili (ve olayları) ile sinemada esas olan iç hareketliliği de iyice yavaşlatarak durağan bir sinemaya doğru yol alıyor.

Kosmos, öncelikle “kosmos” kelimesi… Filmin adını ilk duyduğumda, dikkatimi çekmişti, sonradan film ödüller topladı ve seyirci ile buluştu… “Kosmos” kelimesine ansiklopediden baktım, “kozmos” olarak geçiyor, “evren” karşılığı olarak… Erdem, niçin “kosmos” olarak kullandı bilemiyorum, bu bilinçli bir değiştirme mi? Yoksa eskilerin astronomi karşılığı olarak kullandıkları “kozmofrafya” kelimesinin kökü olan “kozmos”, söyleyiş değişikliğine mi uğradı?!

“Kelime” ile bu kadar takıldıktan sonra Erdem’in asıl yaptığı şeye gelirsek, film, sinemamızda köşe taşı olacak, bir dönüm noktası olacak bir film. Bir sinemanın üretimi olan filmler içinde dönem başı olan filmler zaman zaman ortaya çıkar. Son yıllarda Eşkiya filmi için bu yakıştırma kullanılır oldu. Eşkıya, klâsik Yeşilçam anlatımının daha eli yüzü düzgün şeklinden başka bir şey değildi. Gişede yaptığı başarı başka bir yapı içinde önem kazanan, “sinema” için o kadar önemli olmayan bir konu bence.

Kosmos’a dönersek, ilk görünüşte anlatılan olay dışında, anlatışta bir değişiklik yok gibi ama öyle değil. Hemen hemen ilk defa, bu filmde kullanılan “mekân”ın (Kars) dekor olmadan, mekâna dönüştünü gördüm (ben). İzlenimim böyle (ve benim için önemli). Birbirini izleyen, ama paralel anlatılmayan olayların bir kısmı sonuçlanırken bir kısmı sonuçlanmıyor, dolayısı ile hep çemberin kapandığı -çoğunluk- filmlerimizdeki gibi çember kapanmıyor… Gerçi “geliş” ile başlayan film “gidiş / kaçış” ile bitiyor ama Kosmos’a, askerlerin gelmesi üzerine kapıyı açıp yol veren Neptün, içeri dalan askerlere karşı, Kosmos ile karşılıklı alıp verdikleri çığlıklarından birini atıyor -eskiden böyle bir davranışı var mı idi?- ve saçları uçuşuyor, hiç neden yok iken ama “çığlık” atmıştır… Kosmos nereden geldi, niçin geldi, nereye gitti bilinmiyor ama niçin gitti? Filmde anlatılan zaten bu… Yaptıkları, yapamadıkları, uğradığı yerde herhalde uzun süre konuşulacaktır.

Bazı filmler vardır, anlattığı olay üzerine konuşur, hatta tartışabiliriz, bu Kosmos için de geçerli ama, öncelikle Kosmos’u seyretmemiz gerekir. Anlatılan olaylar önemli ama önemli olan anlatış tarzından daha çok anlatıştaki tutum: İnsanların “dert” edindikleri şeyler nedir, o dertler” yalnız “onun” başına gelmez, herkesin başına gelebilir. İyilikte, kötülükte hepimiz içindir. Hiç bir olay çözümsüz değildir ama olacak şeyler olacağı yere varır. Gün olur akıntıya kapılmış, kurtuluşundan ümit kesilmiş bir çocuk bir yabancı “el” tarafından sudan çıkarılabilir, ya da dili çözülen çocuğun hastalığı “acil”e taşınsa da çözüme ulaşılamıyabilir.

Yeşilçam modeli konuların, daha arıtılmış biçimleri ile yapılan son zaman filmlerine nazaran, çok farklı olaylar zincirini, amaçlanan fantazisine uygun bir biçimde anlatan Kosmos son yılların en dikkat çekici filmlerinden biri olma özelliğini uzun süre taşıyacağa benzemektedir.

(25 Nisan 2010)

Orhan Ünser