Kategori arşivi: Yazılar

Spagetti Western’in Ruhu: Sergio Leone

Sergio Leone’nin “spagetti western”leri, klasik westernlerin dışında bu türü yenileyen ve yeni bakış açıları sunan filmlerdi. Özellikle anlatım dili, mekânlar ve karakterlerin yansıyışıyla bu farklılıklar hemen göze çarpıyordu. Bu büyük sinemacıyı hatırlatmak istedik.

Sessiz sinema yönetmeni bir babayla oyuncu bir annenin oğlu olarak 3 Ocak 1929’da Roma’da doğan Sergio Leone, 30 Nisan 1989’da Roma’da öldü. “Spagetti westernin babası” olan Leone, filmlerini bir Amerikalı yönetmenden daha çok Amerika’ya adamıştır. Ama, onun westernleri, Hollywood’un bir iyi – kötü çatışması gibi değildir. Daha çok kötülüğün tonlarındadır her şey. Hollywood’daki gibi romantik değildir Leone’nin westernleri. Sert ve bir araba dolusu ceset vardır hep. Senaryo çalışmalarıyla girdiği sinemada yönetmen yardımcısı olarak devam eden Leone’ye saygı sunuyoruz. Leone, bazen Bob Robertson adını da kullanmıştı filmlerde.

Spagetti devri…

Leone, 1961 yılında ilk uzun filmi “Il Colosso di Rodi – Rodos Canavarı”nı çekti. Renkli ve sinemaskop bu tarihi kılıçlı macera filmi M. Ö. 280’de Yunanlı askeri kahraman Darios’un maceralarını anlattı. Bu büyük sinemacı, 1964 yılında kendine ve western sinemasına yeni yollar bulmak için yeni yollara düştü. Leone, 1964 yılında Akira Kurosawa’nın 1961 yapımı siyah – beyaz ve sinemaskop çekilmiş “Yojimbo – Koruyucu” filmini görünce bunu “vahşi batı”ya uyarlamaya karar verdi önce. Başta Charles Bronson, James Coburn ve Henry Fonda’ya rolü götürdü, ama bu aktörler rolü reddettiler. Bu oyuncular, adı duyulmamış bir İtalyan yönetmenin filminde görünüp kariyerlerini zora sokmak istemediler belki. Sonunda, adı pek duyulmamış Clint Eastwood’u keşfeden Leone, rolü bu genç Amerikalı aktöre verdi. Böylece “Per Un Pugno di Dollari / A Fistful of Dollars – Bir Avuç Dolar” ortaya çıkmış oldu. Bu film ilgi görünce, 1965 yılında “Per Qualche Dollaro in Più / For a Few Dollars More – Birkaç Dolar İçin”, daha sonra üçlemenin en iyi filmlerinden 1966 yapımı “Il Buono, Il Brutto, Il Cattivo / The Good, the Bad and the Ugly – İyi, Kötü ve Çirkin” çekildi. Hepsinin başrolünde Clint Eastwood vardı. “Bir Avuç Dolar”da, isimsiz bir kahraman, sınır kasabası San Miguel’e gelir ve iki acımasız rakip çeteyle mücadeleye girişir. Akira Kurosawa ve Ryuzo Kikushima’nın ortak yazdığı senaryosu “Yojimbo – Koruyucu”dan esinlenen “Bir Avuç Dolar”, western filmlerinin eskisi gibi olmayacağını da gösteriyordu. “Bir Avuç Dolar”da Eastwood’un yanı sıra Gian Maria Volonté de Ramón karakteriyle muhteşem bir performans ortaya koymuştu. Bu filmde sonradan ünlenecek Amerikalı oyuncu Harry Dean Stanton da vardı ama onu genç haliyle tanımak gerekiyor. Bu filmin senaryosunu Leone’yle beraber Víctor Andrés Catena ve Víctor Andrés Catena yazmışlardı. Filmin müziklerini de muhteşem Ennio Morricone bestelemişti. Bu filmde “Titoli” tınısını hemen hatırlıyorsunuz. Leone, bu film ilgi görünce, hemen “Birkaç Dolar İçin”i çekti. Filmde, Indio adındaki bir kanun kaçağını yakalamak için, iki kelle avcısının işbirliği yapışları anlatılıyordu. Eastwood’un yanında Lee Van Cleef vardı. Üçlemenin en iyi filmi dedikleri “İyi, Kötü ve Çirkin”in konusu Amerikan iç savaşında geçiyor. Bu üçlemenin en unutulmaz iki şeyi, müzikleri ve görüntüleri, o zamana kadar westernlerde hiç olmayan stildeydi. Filmin orijinal adıyla aynı adı taşıyan tınılar sinemaseverlerin en unutamadığı müzikti belki de. Filmin görüntüleri gerçekten unutulmazdı. Bu görüntüleri sinema perdesinde görmek gerekiyor. Öncelikle final bölümündeki “bale – düello” sahnesini. Yönetmen filmde stilize kamera açıları kullanmıştı. Kocaman sinema perdesinde silâha giden bir el, yakın plân çekimle görülen gözler, alabildiğine cehennemi bir güneşin altında kavrulan sarıyla turuncu arasında gidip gelen mekânlar. Her şey büyüleyiciydi. Amerikalılar bu “spagetti western” üçlemesiyle ancak 1967 yılından itibaren United Artists’in dağıtımıyla tanışabilmişlerdi.

Son kovboylar…

Leone’nin batıyı anlatan sonraki üçlemesinde, önce trenin ve teknolojinin gelişimiyle kadınlar da filmlerde yerini alıyordu. Kasım 1972’de ülkemizde gösterime giren “Bir Zamanlar Batıda” adıyla da anılan 1968 yapımı “C’era una Volta in West / Once Upon a Time in the West – Batıda Kan Var”a ünlü yönetmen Bernardo Bertolucci de katkıda bulunmuştu. Bu filmin açılış ve bitiş sahnesi gerçekten sinema tarihine geçti. Bu anları seyretmeye doyamıyorsunuz. Film tren istasyonunda açılıyor. Can sıkıcı bir bekleyiş yansıyor perdeye. Yarı kızılderili Armonika (Charles Bronson), ağzındaki mızıkayla geldiğini duyuruyor. Aradığı, “vahşi batı”nın en kötülerineden Frank (Henry Fonda)… Sergio Leone usta, bu filmde bir miti yerle bir ediyordu. Henry Fonda gibi “melek yüz” bir oyuncudan muhteşem bir kötü adam yaratmıştı. Bu film, Leone’nin “Amerika üçlemesi”nin ilk filmiydi. Filmin finalinde tren kasabaya gelir ve yeni bir çağ başlar. Bu filmde ailenin katliam sahnesi gerçekten insanı sarsıyordu. Elbette Claudia Cardinale. Bir kadın bu kadar büyüleyici yansıyabilir perdeye. Leone ustanın en iyi filmlerindendi bu “Batıda Kan Var” filmi. Elbette Ennio Morricone ustanın müzikleri de unutulmazdı. Armonika’nın mızıkasından düşen tınılar insanın ruhunda dolaşıyordu. Hâlâ dolaşıyor. Ama bu filmde etkileyici birçok tını vardı. Belki de “Farewell to Cheyenne”, belki de “Man with the Harmonica”, belki de “Death Rattle” birçok sinemaseveri ve müzikseveri büyüleyecek.

Ülkemizde Şubat 1973’te gösterim şansı bulan 1971 yapımı “Giù La Testa / Once Upon a Time… the Revolution / Duck, You Sucker – Yabandan Gelen Adam”ı yaptı. Artık “spagetti western” filmlerindeki az olan mizah da 1970’lerde daha bir öne çıkmaya başladı. Artık kovboyların sonu yaklaşmış ve gelecekte başka kovboylar olacaktır “vahşi batı”da. İtalyanca adı “Başaşağı” anlamına gelen “Yabandan Gelen Adam”, Mao’nun devrim üzerine sözleriyle açılıyor. Bu filmin hikâyesi, Meksika’daki devrim sıralarında geçiyor. İrlandalı John, elinde dinamitleriyle bu iç savaşın içine düşer. İRA militanı John’un Meksika’da ne işi vardı? İngiliz ordusuna yakalanmamak için Meksika’ya kaçmış John’un yolu haydut Juan ve ailesiyle kesişiyor. İster istemez John, Meksika’nın devrimine katılıyor ve Viva Zapata’ya destek olmuş oluyor. Bu filmin görüntüleri gerçekten çarpıcı. “Technicolor” tadı veren o sarı güneşin altındaki mekânların renk tonları gerçekten estetik olarak insanı büyülüyordu. Ennio Morricone’nin bu film için yazdığı müzikler zamanında biraz beğenilmese de buradan bakınca insanı yine de etkiliyor. Öncelikle John’un geçmişini ve aşkını hatırladığı anlarda fonda duyulan “Giù La Testa” tınıları insanı alıp götürüyordu. Yine götürüyor.

Gangsterler, yirminci yüzyılın son kovboylarıydı. Leone’nin son çalışması, 1984 yapımı bir mafya filmi olan “Once Upon a Time in America / C’era Una Volta in America – Bir Zamanlar Amerika”ydı. Bu film, Leone’nin, tüm diğer yapıtlarının tersine düz bir anlatımla değil, zamanlarla oynayarak koşut kurguyla yansıttı hikâyeyi. Zamanlar arasındaki geçişler, Francis Ford Coppola’nın 1974 yapımı “The Godfather Part II – Baba II” filmi gibi etkileyiciydi. Bu filmde romantik Noodles’un (Robert de Niro) keder yüklü hayatıyla Amerika’nın on yıllarına tanıklık ediyorsunuz.. Noodles öyle bir romantik ki, hayatı boyunca aşkını acısını çektiği Deborah’a (Elizabeth McGovern) bir türlü ulaşamıyordu. Yıllar sonra onu bulduğunda lokantayı kapatıyor ve başbaşa kalıyorlardı. Ardından bu romantik Noodles, Deborah’a tecavüz ediyordu. Noodles, kadınlara kolay yaklaşamayan biriydi. Filmin derinliğinde Carol’a da (Tuesday Weld) tecavüz ediyordu Noodles. Bu filmdeki “Cockeye’s Song” tınıları hiç unutulmadı ve bu tınıları duyduğunuzda “Bir Zamanlar Amerika” filmi aklınıza geliyor hemen. Bu filmin en unutulmaz şeyiyse zamanlar arasındaki geçişleriydi. Havada bir frizbi uçuyor ve hikâye de geçmişte bir yerlere konuyordu. Leone sinemasında en belirgin şeylerden biri de, tüm filmlerindeki giriş ve final bölümleriydi. İnsanı hemen etkiliyordu. Bu iki bölüm arasında kalansa vaadedilmiş vaha gibiydi.

Çarpıcı estetik…

Asıl olarak, Leone’nin westernleriyle Hollywood’un westernleri arasındaki estetik farklılıkları belirlemek gerekiyor. Tipik bir Hollywood westerninde mekânlar, dekorlar, giysiler alabildiğine stilize ve gözalıcıdır. Karakterler de Aristo formel bakışıyla “iyi” ve “kötü” diye ayrılmıştır. Genelde kötüler, koyu tonda giyinirken, iyiler de biraz daha açık tonda giyiniyorlardı. Aşk, kadınlar ve kötü Kızılderililer vardı Hollywood westernlerinde. Mizah duygusu da çokça değildi. Müziklerse “country and western” ve senfonik tarzdaydı. Leone, bu ve buna benzer birçok şeyi tersyüz ederek mekânları, dekorları ve giysileri “çirkin” gösterirken, çerçevelemeleri ve kurgu dilini estetize etti. Genel plân – çekimlerin hemen ardından çok yakın plân – çekimler seyircileri romantizmin dışında bir dünyanın içinde bırakıveriyordu. Devasa sinemaskop perdenin hepsini kaplayan bir tabanca, çok yakından görülen gözler vb. çok etkileyici yansıttı Leone. Elbette mekânlar döküntüydü. Kasaba ve “saloon”lar tipik Hollywood westernlerindeki gibi de değildi. Kahramanlar da iyi ve giyinmiyordu. Yüzleri kirli ve sakallıydı. Ama gülünce bembeyaz dişleri görülüyordu. Dış mekânlarsa, kavurucu bir güneşin altındaydı. Leone’nin tüm bu filmlerine gerçekten hayat veren, bir kez daha belirtmek gerekiyorsa Ennio Morricone’nin müzikleriydi.

(24 Nisan 2010)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Ödül Peşinde

Sadi Bey’in Twitter Günlükleri 17

1985’lerde Beyoğlu Emek Sineması ile Ankara Akün Sineması, mekânı cennet olası rahmetli İsmet Kurtuluş ağabeyimiz tarafından …

… işletilmekteydi. Kadıköy Reks Sineması da (Şimdiki adı Rexx’i hiç sevmedim ve sevmeyeceğim) o zamanlar aynı anlayışla yönetilirdi.

O yıllarda sinemacılık iyice dibe vurduğundan neredeyse tüm sinemaları seks filmleri ve sokaktaki adama hitap eden 3. sınıf avantür …

… filmleri kaplamıştı. Neredeyse eli yüzü düzgün filmler sadece bu üç sinemada gösterilirdi. Şimdilerde ağaların ve beylerin rant …

… uğruna yıkmaya çalıştığı Emek Sineması ve ömrü uzun olsun Reks Sineması, o yıllarda göstereceği filmleri 2 güzel sloganla sunardı:

“Sinemanın Tadı Başkadır” ve “Film Sinemada İzlenir.” Siz de öyle yapın, farkı fark edeceksiniz.

Emek Sineması’nda izlediğim filmleri yazmaya yine devam edemeyeceğim. Çünkü birazdan Ödül Peşinde (The Bounty Hunter) adlı Amarikan …

… filmini izlemek üzere basın gösterimine gideceğim.

TV 8′de Oktay Kaynarca ile Zara’nın sunduğu “Salı Sefası” programında Nebil Özgentürk salladı: “‘Anadolu’nun Kayıp Şarkıları’nın ilgi …

… görmemesi sinema dağıtımcılarının başarısızlığıdır.” Bende sallayayım: “‘Yengeç Oyunu’nun ilgi görmemesi kimin başarısızlığıdır?”

Emek Sineması’na “leş” diyen “ismi lâzım değil” üstadımız yoğun bir şekilde kınanınca 813.546. kez “bilmeden fikir sahibi olmak” diye …

… girişmiş, “fırsat bu fırsat, iki satır reklâmım olsun, adım, resmim, gazete ve TV.lerde geçsin” diye çıkışmış. Reklâm için “ismi …

… lâzım değil” üstadın adını anmaya veya Emek Sineması’nın yıkımına karşı çıkmaya gerek yok, salla siyasinin birine okkalı bir lâf …

… akşamı bulmadan itile kakıla bütün TV.lerde görüntüdesin. Gazetenin baskısını falan beklemeye gerek yok. Altında da Ankara Opera …

… binasının eskimiş elektrik kablolarından bahsediyor, sistemin değişmesi vs. diyerek. Ne gerek var sayın üstad, yerine AVM yapsınlar …

… Opera binasını da aslına uygun bir şekilde üstüne yeniden inşa etsinler. “813.546 kez” ifadesi zat-ı alilerinin tarihi, antika ve …

… sit alanı vasıflarına saygı babında yazıldı. Bu arada müneccimlik vasfını da öğrenmiş olduk. Öyle ya “TV. -lerde, gazete -lerde görünmek, vs.” dediğine …

… göre, insanların ne niyetle yazdıklarını, çizdiklerini de önceden biliyor. Emek Sineması’nda 1973 – 1974 yıllarında seyrettiğim filmlere devam …

… edeyim. Bu filmleri yazma sebebim, yarın öbür gün sinemanın tarihini yazacak olanlara küçük bir hatırlatmadır. 1973 – …

… 1974’lerde gördüklerim arasında şu filmler var: Altın Kalpli Serseri, Büyük Ayı’nın Sevgilisi (Giuliano Gemma), Dakameron’un Aşk …

… Hikayeleri, Eğlenceli Günler, Havaalanı, Mavi Askerler, Vahşi Motosikletliler, Arabulucu (Joseph Losey), Cephede Eğlence (M.A.S.H), …

… Dünyanın Ucundaki Fener (Kırk Douglas), Kirli Adam (Dirty Harry / Clint Eastwood), Kanlı Saltanat (Macbeth / Peter Finch), Altın …

… Sesli Öksüz, Zorla Kahraman: Aşk, Aşk, Aşk, Beyaz Dünya, Paris’te Son Tango (Marlon Brando), Siyah Ayakkabılı Sarışın. 1974’ü sonra…

… yazayım, twitter’da “Kırmızı ışıkta geçtim”, “Birazdan yağmur yağacak”, “Ayakkabılarım sıkıyor” şeklinde yazan arkadaşlara benzemeyeyim.

Bazen aptalca olduğunu sandığım filmlere gidiyorum ve kahkahalarla gülüyorum. Ben mi aptalım, film mi çok zeki?

60’ını yürüyüp geçmiş, 70’ine merdiven dayamış vatandaş TV.de anlatıyor: “Gördüğünüz gibi Beyazıt’taki bu tarihi çeşmenin kitabesi …

… kazmayla sökülmüş, arkasında hazine aranmış. Atalarımız hiçbir zaman tarihi eserlerin duvarlarına ve içine hazine gömmemişlerdir.

… Bu söylentileri yabancılar çıkartıyorlar ve tarihi eserlerimizi kendi ellerimizle harap etmemize sebep oluyorlar.” Maşallah, …

… maşallah. Bendeniz de aldığım ilham üzerine Paris, Londra ve Prag’a yolum düştüğünde benzer bir söylenti çıkaracağım ki oralar da …

harap olsun. Bir diğer vatandaş da “Zulüm etmeye gücü olduğu halde zulüm yapmayanlar da sevap işlemiş olurlar.” Güldüm, güldüm, güldüm.

TV.lerde bazen bu tür programları ve futbol yorumlarını gülmek için izliyorum.

01 Mayıs’ta başlayacak olan Anadolu Üniversitesi 12. Uluslararası Eskişehir Film Festivali bu yıl bir ilke imza atıyor ve bendenize ilk ödülüm olan Sinemaya …

… Emek Ödülü veriyor. Öğrendiğimde çok mutlu oldum ve sevindim. Demek ki günü gelince insanın emeği takdir ediliyor ve ödüllendiriyor. Emek ödülümü..

… Emek Sineması’na ithaf etmek güzel olur diye düşünüyorum. Anadolu Üniversitesi bendenize verdiği ödülü çok hoş bir ön tanıtımla, …

… “sinema camiasının yardımsever kişiliği ile tanıdığı” şeklinde basına duyurdu. Tekrar teşekkür ederim. Sinema için yaptığım …

… çalışmalarda bir önceki memnuniyetim, Sinema Yazarları Derneği’nin web sitesi siyad.org’un sadibey.com adlı web siteme link vermesiydi.

Bu link verme işlemini, sinema sektörünün en ciddi kuruluşları arasında başta gelen SİYAD’ın internette sinema konusundaki bilgi …

… kirliliğini önleyecek bir uygulaması olarak görüyorum. Bir çeşit TSE garantisi gibi telâkki ettiğim bu uygulamaya dahil olmak isteyen …

… web sitelerinin süratle kendilerine çeki düzen vereceklerine inanıyorum. Gönül diğer sektörlerde de benzer uygulamaları bekliyor. (Gönül?)

Yerli filmlerimizin bir çoğunda Türkan Şoray, Filiz Akın ve Hülya Koçyiğit’i seslendiren Jeyan Mahfi Ayral Tözüm minibüste yolculuk ettiği …

… bir gün şoföre para uzatmış, o sırada sesini duyan arkadaki bir kadın “Aaa Hülya Koçyiğit’in sesi” demiş. Jeyan Mahfi de o gün asabi …

… bir günündeymiş, dönmüş geriye: “Hanım, hanım, ne Hülya Koçyiğit’i, benim sesim, benim” demiş. Sinema sektörümüzün diğer 4 isimli hanımı..

… da Sinema Yazarları Derneği üyesi Profesör Zeynep Tül Akbal Sualp’tir.

(24 Nisan 2010)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

23 Nisan 2010 Haftası

“Ödül Peşinde”, flört + evlilik toplam 15 aylık bir geçmişleri olan boşanmış çiftten, kumar tutkunu eski polis / yine kumar tutkunu yeni ödül avcısı bir dağınık tip olan adamın, hırslı gazeteci karısını bir küçük suçtan dolayı yakalayıp yargıya teslim etme ‘savaşı’nı, komedinin – hareketin merkezine alıyor. Zaten, erkek olanı kadınların seyretmekten müthiş zevk aldığı Gerard Butler, kadın da heykel gibi vücuduyla erkeklerin düşlerine yerleşmiş Jennifer Aniston. Bu tür bir film için hayli uzun süresinde (110 dakika), bizler gibi, beklentisi keyifli sinema anları olanlar için de, çok sayıda renkli mekân ve küçük rollere yazılmış, mizahın gerçekten parladığı diyaloglar / durumlar mevcut. Meselâ, bileğinden kelepçeyle karyolaya bağlı Jennifer Aniston’ın odasına giren kat hizmetleri görevlisinin esprisini unutamam (ne olduğunu gidip öğrenin bir zahmet) … Evet, mısır patlaklarını öğütürken hayli eğleneceğiniz bir film.

“Kapımdaki Casus”, 6 yaşından başlayarak, savaşmayı sanat kılan Uzakdoğu sporları, müzik / dans gibi dallarda komple bir eğitimden geçen, bugün 56 yaşında olmasına karşın genç bir oyuncu denli dinamik performanslar sergileyen, duraksamaksızın çalışan ve oyuncu olarak yüz filmi devirmiş Jackie Chan’in, bu çok sempatik akrobatın yepyeni filmi. Neden bu cümle? Bu filmi izleme nedeni çok açık olduğu için: Jackie Chan’in aksiyonu! Ancak, başka bazı filmlerinde olduğu gibi ifrata kaçılmamış. Üç afacan çocuk sahibi komşusu kadınla evlenmek isteyen casus rolünde, küçüklerin komik yaramazlıklarıyla cambazlıkları dengelenmiş. İşin içine bir de ‘kötü ve beceriksiz Rus mafyası tipleri’ eklenince, formül tamamlanmış. Kafanızı -ailece de- boşaltmak için uygun: Çıktıktan sonra sıkı bir filme gitmek şartıyla tabii.

“Gözlerindeki Sır”da, bir emekli sorgu müfettişinin yazmaya başladığı roman aracılığıyla, uzun yıllar önce bizzat soruşturduğu bir tecavüz – cinayet vakası odağında, romantikliğin, sağlam arkadaşlığın, faşizm ruhunun, şüphelerin ve saf sevginin iç içe geçtiği, yoğun bir insan gerçekliğine savrulmaktayız. Kuşkusuz zor bir uyarlama ve altından büyük oranda kalkılmış. Sinema sanatının kazanç hanesine armağan edilmiş bazı sahneleri de yok değil (Stadyumda geçen çok uzun plân – sekans gibi; istasyondaki veda gibi). Fakat Güney Amerika Sineması’nın benzersiz büyüsü, seyredeni bu kez komple kavrayamıyor, film yer yer hantal ve uzun hissedilebiliyor. İzledikten sonra, “tamam, gayet iyi” diye geçirseniz de içinizden, eksik kalıyor bir şeyler. Ne bileyim; başka bir Arjantin filmi olan, yine Yabancı Dilde Oscar ödülü kazanmış ve 25 yıl sonra bile belleğinizden zerre silinmemiş “La Historia Oficial – Resmi Tarih” gibi iz bırakmıyor… Ama önemli tabii; görülmesi gerekli… Finalde, zavallı yüreği ıstırap dolu bir faşist eskisine üzülebilir, bundan dolayı kendinize şaşabilirsiniz üstelik.

“Ejderhanı Nasıl Eğitirsin?”, kuzeyin buzul diyarında, sisli ormanlara, kıyıya şiddetle çarpan dalgalara sahip, doğal ışıkların her dokuyu capcanlı kıldığı Vikinglerin ülkesinde, ırkının savaşçı ve heybetli görüntüsünü zerre yansıtmayan cılız ergen Hiccup (Hıçkıdık) ile öldürmeye programlandığı düşmanı bir ejderhanın, sevmeye evrilen ilişkisi … Aslında, Viking köyüne saldıran farklı türlerdeki tüm ejderhalarla iletişim kurmak ve onları sevmek olası. Yeter ki, size düşman olarak öğretilenle savaşmadan önce anlamaya çalışın, anlamaya çalışmadan önce de tanımaya – temas kurmaya çalışın. Öyle bir animasyon ki, hem fantastik, hem gerçekçi ve hem mizahi, hem de dramatik … Yaşattığı serüven duygusu da, her anlamda baş döndürücü: Hıçkıdık’ın, enfes siyah renkli ve bir aerodinamik harikası olan ejderhasıyla uçuşları -hele 3 Boyutlu izlenirse- başınızı döndürecek nitelikte. Ergenlik çağındakiler için ideal bir film.

(21 Nisan 2010)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Kaderin Seslenişi

Sadi Bey’in Twitter Günlükleri 16

Emek Sineması’nda seyrettiğim filmler: Robin Hood (Kevin Costner), Annem Kim Olacak (Glenn Ford), Bir Masal Gibi (Far From The Madding …

Crowd / Sophia Loren), Kiev’deki Adam (Alan Bates), Cezanı Çekeceksin (Kirk Douglas), İrlandalı Kız (Robert Mitchum), Cinayeti Gördüm …

… (Blow-Up / David Hemmings), Aşk Mevsimi (Dustin Hoffman), Vahşi Kahraman (A Man Called Horse / Richard Harris), Büyücü (Anthony Quinn), Bir Aşk Yetmez, …

… Kralın Rüyası (Anthony Quinn), Dedektif Marlow (James Garner), Geceyarısı Kovboyu (Midnight Cowboy / Jon Voight, Dustin Hoffman), Suspiria (Korku) …

… Cesur Paraşütçüler, Daldaki Otomobil, Nefret (Brigitte Bardot), Mavi Deniz Beyaz Ölüm, Savaş Günleri (Gian Maria Valonte), Ben Bir …

… Erkeğim, Siyah Ayakkabılı Sarışın, Ben İstersem Yaşarsın (John Wayne), Damdaki Kemancı (Topol), Kapının Arkasında Biri Var, 007 …

… James Bond: Rusyadan Sevgilerle, Barbarella (Jane Fonda), Küçük Dev Adam (Little Big Man), Kırmızı Güneş (Alain Delon) … Bunlar …

… sadece 1971 – 1972 yıllarından Sadi Bey’in hatırladıkları. Araya birkaç tane yılları meçhûller de karıştı. Görüyor musunuz, ne anılar…

… yok olup gidecek, Emek Sineması yıkılırsa? El ele tutuşmalar, bakışmalar, vs. gibi işlemleri saymıyorum. Yıllar sonra bir İstanbul …

… Film Festivali sırasında, Atlas Sineması’nın rahmetli müdürü Suphi Oktay’la Emek Sineması’nda bir kovboy filmi izlerken, perdedeki zenci oyuncuyu birden…

… hatırladım, “Suphi abi” dedim, “bu Woody Strode değil mi?”, rahmetlinin gözleri parladı: “Evet, o” dedi. Sanki 40 yıllık ahbabımızla …

… birden İstiklal Caddesinde karşılaşmış gibi olduk. Geçip gitti diye mi o günler daha güzeldi gibi geliyor anlayamıyorum. Emek Sineması’nda …

… gördüğüm filmlere daha sonra yine devam edeceğim. Günün modası ya, tarihe not düşmek gibi twitter’a da not düşelim, belki rastlayan …

… imana gelir. Uğur Vardan ne güzel yazmış, muhafazakârlık sadece inançlar düzeyinde mi akla geliyor. Binaları, yolları, ağaçları, dağları …

… taşları bile insan zaman zaman özlüyor, muhafaza etsenize. Gaziantep Birecik Barajı hafriyatından çıkan ve çevreye yapay …

… tepecikler halinde yığılan toprakları görünce insanoğlundan nefret ettiğimi beyan ederim. Doğanın tepeleri bile kendi halinde daha güzel.

Bir yandan devlete ait Tekel fabrikaları özel şirketlere satılıyor. Öte yandan Belediyeler ekmek fabrikaları kuruyor. İHE (İstanbul …

… Halk Ekmek) gibi İHS (İstanbul Halk Sigara) ve İHR (İstanbul Halk Rakı) fabrikaları da kurulsun.

TNT kargo firmasının, bağışlanan kitapları ilköğretim okullarına dağıtma kampanyasını çok takdir ediyorum. Açtım telefonu sordum: “Kitapları …

… siz mi paketliyorsunuz?” Hayır. “Kaç kitap teslim aldığınıza dair makbuz veriyor musunuz?” Hayır. “Biz bu işi ‘hayır’ için Çağdaş …

… Yaşamı Destekleme Derneği ile birlikte yapıyoruz” dediler. Tamamdır, firma da, eleman da güvenilirdir, güvenirimdir ama kitapları 2 …

… sokak ötedeki sahafa okutmayacağını nereden bileyim birader? “Okutmak” deyince, sahaflar çok kitap okuduklarından, kültürlüdürler …

… manâsına. Lâf aramızda sahaf ve antikacılardan birşey almaya kalksam, hep kandırılacağımı düşünürüm nedense. Hani tutturduklarına …

… satıyorlar zannımca. Sen istisnasın E.

Yeşilçam Sokağı ile Atıf Yılmaz (Eski: Sakızağacı) Caddesi arasındaki Lüks ve Saray Sinemaları’nın bulunduğu yere büyük bir AVM’nin …

… yapıldığını biliyoruz. Sinepop Sineması’nın da Mayıs veya Haziran ayında el değiştirerek yıkılacağı ve yerinin bu inşaata ekleneceği …

… söyleniyor. Her halde üç sinemayı birden yok eden böyle güzide bir AVM dünyanın hiçbir yerinde yoktur. Bu yerdeki inşaat, …

… Beyoğlu’ndaki kat yüksekliği sınırlaması nedeniyle arş-ı âlâya kadar fazla yükselemeyince arazi yerin 7 kat dibine kadar oyularak …

… yükselmiştir. Bu derin hafriyatın civardaki binaları çatırdattığı, hemen yanıbaşındaki Ağa Camii’ni de tehlikeye soktuğu söyleniyor.

Malûm, sinemalar zaman zaman “sinemaseverlerin mabedi” olarak anılır. Bugünlerde, ülkemizdeki en büyük sinema mabedi sayılan Emek …

… Sineması’nın yıkılıp, yerine yapılacak AVM’nin en üst katına aslına uygun bir şekilde yeniden yapılacağı konuşuluyor. Bu aşamada bir …

… öneride bulunmanın tam sırasıdır, Ağa Camii de yerine yapılacak bir AVM’nin en üstüne taşınsın. Hatta hazır bu moda başlamışken, …

… sinemasever mabedi, müslüman mabedi derken, eşitlik ilkesinden hareketle Sıraselviler Caddesi başındaki hristiyan mabedi Avia Triada …

… Rum Ortadoks Kilisesi’nin fevkalâde büyük ve geniş arazisine de büyük bir AVM yapılıp kilise de aynı şekilde üstüne taşınsın. Ne …

… bileyim, Dolmabahçe Sarayı’nın olduğu yere bile görkemli bir AVM yapılıp saray üstüne taşınabilir. “Saçlamama Sadi Bey” demeyin …

… bendenizin yaklaşımının daha sevecen olduğunu söyleyeyim, en azından “yıkılsın, aslına uygun yeniden yapılsın” demeyorum, “taşınsın” …

… deyorum. Hem memleketimizde altı pasaj, dükkân, ticarethane olan yüzlerce cami var. İlk akla gelenler E5’in kenarındaki Avcılar Camii…

… ile Esentepe’deki Nimet Abla Camii. Lâf camilerden açılmışken Zincirlikuyu Mezarlığı’ndaki Camiiyi tamir ve restore ettiren Çanakkale…

… Seramik şirketine minnetlerimi arz ederim. Her ne kadar giriş kapısı önüne konulan tente üzerindeki iri reklâm yazısından Çanakkale …

… Seramik Camii gibi algılanıyorsa da kapıya yaklaştığınızda Zincirlikuyu Camii olduğunu anlıyorsunuz. Bu arada unutmadan bir öneride …

… daha bulunayım. Emek Sineması’ndan “leş” olarak bahseden Hıncal Uluç üstadımızın da yıkılarak bir AVM’nin üstüne aslına uygun bir …

… şekilde yeniden yapılmasını öneriyorum. Hatta o AVM eskidiğinde yerine yapılacak AVM’nin de üstüne yeniden yapılsın. Böylece, gelecek, …

… gelecek, gelecek kuşaklar da değerli üstadın görüşlerinden mahrum edilmemiş olur. Hıncal, hınç mı alıyor Emek Sineması’ndan?

Üstadın sinema yazarlarına giydirmesine alışmıştık. Şimdi de sinemalara mı giydirmeye başladı nedir? Dedikten sonra Emek Sineması’nda …

… seyrettiğim filmleri yazmaya devam edeyim: Aslında devam edemeyeyim, çünkü birazdan basın gösterimine gideceğim, sonra devam edeyim.

(20 Nisan 2010)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

Kopyala Yapıştır Emek Sineması Filmi Devam Ediyor

Emek Sineması’nın yıkılıp üst katlara kopyala – yapıştır yapılmasına en son yorum değerli üstad Hıncal Uluç’dan geldi. Değerli üstad bakın ne diyor:

Yahu neyi yıktırmıyorsunuz?. Emek zaten çökmüş. Bir leş. Bir fare yuvası. Sinema olarak on paralık değeri olsa yaşardı. Kimseler gitmediği için kapandı. Devir değişti. Kimse farkında değil. Sinema devri değişti. Artık Emek, Atlas, Yeni Melek’ler dünyanın hiçbir yerinde yok. Sinemalar site halinde. Millet oralara koşuyor, etrafında hızlı, ağır yemek yerleri, kafeleri ile, sinema sitelerine.

Oysa, her gün yüzbin kişinin seller gibi aktığı İstiklâl Caddesi’nde Emek’e giren yok. Emek bitmiş, tükenmiş, kapanmış zaten.

Dahası. Binayı tutan kolonları da kesmiş birileri bir zaman. Şimdi zelzele değil, “Zel” dese biri çökecek.

Bir plân yapılmış Emek’i kurtaracak.

Dinleyen yok. Yahu hele dinleyin. Dinleyin ki tartışalım.

Anlatılanlar makûl. O blok, sağlam kolonlar üzerine yeniden yapılacak. Alt taraf alışveriş merkezi. Üst tarafta sinemalar, kafeler, restoranlar. Yani günümüz koşullarına uygun modern bir yapılanma. En rahat, en ileri film izleme teknikleriyle cazip bir sinema alanı.

Peki Emek.

Emek’i yıkmıyor, aynen üst kata, “Büyük Salon” olarak taşıyorlar.

Başkasından duysam kimse bu sözlerin Hıncal Uluç’a ait olduğuna inandıramazdı beni. Hocam ne oldu sana böyle de birden galeyana geldin. Hem bugüne kadar neden sustun. Aylardır o kadar konuşuldu da neden şimdi yazmaya başladın. Karşı fikir olsun diye mi konuşuyorsun, yoksa inandığın değerleri mi savunuyorsun bilmiyorum. Hıncal Uluç bildim bileli ya siyah ya beyazdır. Onda gri bulamazsınız. Ya tam sever, ya da tam döver. Bu defa tercihini yanlış yapmış olabilir mi acaba?

Hocam ben her İstanbul’a gittiğimde ilk ziyaret ettiğim yer Yeşilçam Sokağı’dır. Sokağa her girdiğimde içimi hüzün kaplar. Evet orası gerçekten berbat bir halde, gerçekten o sokağa girince pis kokudan ve çöpten geçilmiyor. O zaman ‘yıkalım yok edelim’ öyle mi. Peki neden restore edilmesi fikrine karşısın. Olduğu gibi yerinde korunmasına karşısın.

Restorasyon nedir, “Eski, tarihi, otantik ve özgünlük değeri olan, önemli bir olaya ev sahipliği yapmış eserin, aslına uygun olarak, asli malzemeden, asli yapım tekniğinden ve özgünlüğünden faydalanarak, mümkün olduğu kadar az müdahale ile koruyarak onarılmasıdır.”

Hasankeyf yok edilmesin diye az çabalamadın. O zaman tarihi eserleri oldukları yerden taşıyalım duralım. Meselâ Bergama Zeus Tapınağı’nın Berlin Pergamon Müzesi’nde akvaryumun içinde sergilenmesine ses çıkarmayalım. Nasıl olsa bizden daha iyi bakıyorlar. Orda kalsın ne güzel olur değil mi.

Aswan Baraj Örneği

Aswan barajı bize gösterebileceğin kötü bir örnek. Biliyor musun ki hocam Unesco önderliğindeki kurtarma çalışmaları sayesinde en önemlileri kurtarılsa da, sayısız tarihi eser sular altında kaldı. Dikkatinizi çekerim ki burada taşınma olayı var, Emek Sineması örneğinde ise yıkılıp aynısının yapılma olayı var. Yani kopyası. Mısır piramitlerinin de kopyasını yapsak nasıl olur hocam, ya da Ayasofya’yı baştan yaratsak. O zaman devam edelim, Hasankeyf’i yok edip yenisini yapalım.

Ne dersin Hocam…

(19 Nisan 2010)

Erhan Işık

erhan@yesilcam.gen.tr
www.yesilcam.gen.tr

İhanet Çemberi

29. Uluslararası İstanbul Film Festivali’ni de bitirdik. Festival de günümüzdeki açılım modasına uydu ve Türkiye’de gösterime giren ilk Kürtçe film olan Min Dit’e verdiği ödüllerle açılımcıları sevindirdi. Öte yandan Semih Kaplanoğlu’nun Berlin Film Festivali’nde ödül kazandığı Bal ile birkaç kez sahneye çıkması da Türk Sinemasının iyi yolda olduğunu gösterdi. Her ne kadar birisinin 6 yaşında Diyarbakır’dan ayrılan ve yaşamını Almanya’da sürdüren, Kürtçe bilmeyen bir yönetmen tarafından Kürtçe çekildiği, diğerinin de cemaatçe esintiler taşıdığı konusunda yorumlar yapılsa da iki filmin başrollerindeki çocuk oyuncuların gösterdiği büyük başarı sinemamızın geleceği açısından önem taşıyor. Dikkat çekmekte fayda var, sinema sektörünce, daha bir ay kadar önce açıklanan Yeşilçam Ödülleri’nde, 3 filmde rol almış olan 16 yaşındaki Elit İşcan’a En İyi Genç Yetenek ödülü verilirken, nasıl oluyorda film festivali sektörünce, henüz tek filmde rol almış olan daha küçük yaştaki Şenay Orak’a En İyi Kadın Oyuncu Ödülü veriliyor, anlayan beri gelsin.

Reha Erdem’in Yarışma Dışı bölümde gösterilen başyapıtı Kosmos’un Şamanizm’den de esintiler taşıması ile 6 yönetmenli Kars Öyküleri’nde ezanın Türkçe okunması gibi bölümlere, birde üstüne, ticari sinemalarda gösterilen İvedik ve Damacana gibi filmlere bakarsak sinemamızın her yönde başarıyla ilerlediğini görüyoruz.

29. Uluslararası İstanbul Film Festivali, ülkemizde son yıllarda düzenlenen film festivalleri içinde her açıdan en doyurucu olanıydı. 15 film seyrettiğim festivalde gösterilen filmler içinde -vizyonda ve daha önceki yıllarda gördüklerim hariç- beğendiklerimi şöyle sıralayabilirim: Aşkın Son Mevsimi, Babil’in Oğlu, Bay Hiçkimse, Kansız, Kars Öyküleri, Kontrol Limitleri, Mao’nun Son Dansçısı, Matmazel Chambon, Paris’te Son Konser.

Bu yıl festivalin en dikkat çeken olayı kuşkusuz Emek Sineması’nın yıkılacağı söylentileri üzerine yapılan protesto gösterileri oldu. Her sinemasever Emek Sineması’nın restore edilerek aslına uygun şekilde muhafaza edilmesini istiyor, bundan şüphe yok. Ancak tarihsel sinemaların bölünme aşamalarında kimseden ses çıkmamasını da hatırlamak gerekiyor.

Yaşlanmış sinemaseverler Sinepop Sineması’nın Yeni Ar Sineması adıyla faaliyet gösterdiği yıllarda girişinin sokak ile aynı düzeyde olduğunu, eski fuayenin salona katıldığını, şimdiki fuayenin sonradan oluşturulduğunu ve sinemanın balkonunun 2. salon haline getirildiğini bilir. Keza Alkazar Sineması’nın da balkonunun ayrılarak 3. salon haline getirildiğini hatırlarız. O kadar ki en üstteki salonun makine dairesi aylarca çatının üstüne kondurulmuş baraka halinde durmuştu. Bu seneki festivalin birinci klâsik sineması haline gelen Atlas Sineması’nın girişindeki pasajın, sinemanın parter denilen ana salonu olduğunu, salonun arkasında güzelim localarda film izlemenin keyfine doyulmadığını gençler bilmez. Keşke o zamanlar da şimdiki gibi sinemaseverlerin sesi çıksaydı ve bu güzelim sinemaları orijinal halleriyle geleceğe taşıyabilseydik.

Film gösterimleri sırasında verilen bir anket formunda sinemaseverlere: “Hangi sinemalarda film izlersiniz?” ve “Seneye festivalin hangi sinemalarda yapılmasını istersiniz?” gibi sorular soruldu. Bendeniz istemeye istemeye, gönülsüz mönülsüz de olsa Levent Cinebonus Kanyon, Esentepe Cinebonus Astoria, Nişantaşı City’s AVM ve Maçka Cinebonus G-Mall Sinemaları’nın adlarını yazdım. Aslında gönülsüz mönülsüz değil de gönüllü mönüllü yazdığımı da parantez içinde belirteyim. Neden? Şundan: Sağolsun Beyoğlu sinemaları ve çalışanları -istisnaları var tabi ki- sinemaların altın çağından gelen alışkanlıklarını sürdürdüklerinden olsa gerek festival sırasında yer gösterme faaliyetleri sırasında olsun, tuvalet ziyaretleri sırasında olsun seyircilere karşı azarlar gibi davrandılar. O nedenle festival seneye de Beyoğlu’nda yapılırsa 3,5 TL olan bilet fiyatlarının 7 TL.na çıkarılmasını ve 3,5 TL.nın personele dağıtılmasını, bilet ücreti haricinde seyirciden herhangi bir ücret alınmamasını öneriyorum. Ayrıca bayan tuvaletlerinde oluşan yoğunluk nedeniyle zaman zaman erkek tuvaletlerinin bir kısmı da bayanlara tahsis edilmeli. Malûm erkek milleti ifrazatının bir kısmını ayakta da def edebiliyor.

(18 Nisan 2010)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

16 Nisan 2010 Haftası

“Tek Başına Bir Adam”, moda tasarımcısı Tom Ford’un ilk filmi: Şaşırtıcı derecede estetik ve duyarlı. Ford, “Kabare”nin yazarı Christopher Isherwood’un kitabının yapısını ve niteliğini, sinemasal değerlerle zenginleştirerek korumuş, yükseltmiş. Film, İngilizce profesörü George’un, 16 yıldır birlikte olduğu genç erkek sevgilisinin trafik kazasında ölmesinin ardından ‘bir karar’ (kendi yaşamından da istifa edip etmeme kararı) verme aşamasında, mütereddit bir gününü öykülerken, izleyenlerin kalplerine de ‘sevginin cinsiyetinin olmadığını’ işlemektedir. Sanıldığının aksine, bir insanı sevip anısına sahip çıkmanın, seks dürtüsünün önüne geçebildiğini de incelikle anlatmaktadır… George rolüyle Oscar adayı olan Colin Firth’ün karakterin ruhuna nasıl sızdığını görmek önemli.

“Salgın”a bilet alırken, biyolojik silâh sızıntısının kaza sonucu kasaba sakinlerini zehirlemeye başlamasıyla, insanların çıldırıp birer cani haline gelmeleri ve terör estirmeleriyle sınırlı kalacağınızı sanmayın. Çünkü en büyük terör olan devlet terörü devreye girip, karantinayla birlikte yok etme operasyonunu, hem de en vahşi yöntemlerle uygulamaya başlıyor: Vatandaşlarına! İzlediğiniz, çok katmanlı ve çarpıcı sert aksiyonla başa baş giden bir gerilim. Tüm karmaşanın ortasında kaçıp kurtulmaya çalışan genç şerif ve hamile karısı için en büyük engel ise, kilometrekarelerce geniş alan! Filmin altı çizilmesi gereken önemli özelliği, gerçekçiliği! Ve kısaca da, “bomba gibi”!

“[Rec] 2”de, kan ve tükürükle bulaşıp, ısırılan insanları hızla saldırganlaştıran bir tür kuduz vakası nedeniyle karantina altına alınıp tüm giriş – çıkışların yasaklandığı apartmana giren dördü güvenlik görevlisi beş adam, salgının yayıldığı korkunç çatı katının sırrını çözmeye çalışırlarken… Müthiş klostrofobik ortamda ve salt kameramanın çektikleriyle sınırlı bilinmezlikte, şahsen çok şaşırdığım bir yön değişikliği oldu. Maharetli ve kabiliyetli iki İspanyol yönetmen, sinema tarihinin belki de en fazla başvurulan prototipi “The Exorcist”ten yardım aldılar. Tahmin edersiniz ki, teknik numaralara rağmen, ilk filmdeki hakiki olma duygusu gevşedi, etki azaldı. Zaten yaş sınırı da, “15+”; korkuya su katılmış yani.

“Genç Victoria”, adı üzerinde, bir sürecin merhalelerini, gösterişli bir sinemayla naklediyor. 1819 – 1901 yılları arasında yaşayıp, Büyük Britanya İmparatorluğu’nun en uzun tahtta kalmış hükümdarı olan I. Victoria’nın, 9 çocuk verdiği ve yirmi yıl en önemli danışmanı olarak yanından hiç ayırmadığı kocası, aynı zamanda kuzeni olan Prens Albert’la (1819 – 61) tanışmasından sonraki ilk yıllarda ilişkileri… Ve koşutunda, deneyimsiz bir genç kadın olarak türlü entrikaların içinden geçip, kralın ölmeden hemen önceki açık desteğinin rüzgârıyla taç giyip Kraliçe olmasıyla noktalanan süreç! 2005 yılında “C. R. A. Z. Y.” adlı bol ödüllü filmini izlediğimiz Jean – Marc Vallee’nin, konuya, oyunculara, biçime egemen yönetimi, sağlam bir tarihsel dram sunuyor. Kusur bulamayız fakat özel bir etkisi de yok. Anlatı tastamam; seyredenin kafasına çengel atacak bir tartışma yok! Türkiye’de sadece 1 kopya olarak gösterimde: Yani, Kostüm Tasarımı Oscar’ı kazanan bu film, meraklılarına sadece.

“9”, ‘Kısa Metraj Animasyon’ dalında Oscar adayı, 2005 yapımı aynı adlı filmin (11 dakika) uzun versiyonu… İlgilenip yapımcı olarak imza atmış Tim Burton ve Timur Bekmambemov gibi isimlere rağmen, yönetmen Shane Acker öyküyü genişletmenin sıkıntılarını yaşamış belli ki ve komplike aksiyon bölümleriyle bunu büyük oranda aşmış… 9, bilim insanlarının yaratıp bir diktatörün silâh olarak kullanmak istediği makinelerin, insan ırkına savaş açıp tümünü ortadan kaldırmasına çok az kala, bir bilim adamının, parçalarını bir araya getirerek dikip birleştiği küçük boyuttaki son bez bebeğe canla birlikte verdiği numaradır. 9’un görevi ise, diğer 8 ile birlikte, insan ruhunun karanlık tarafını ele geçiren ana makineyi yok edip, ruhu ‘yeni bir yaşam’ için programlamaktır… Geleceğe ilişkin oldukça karamsar, karakter kreasyonu ilginç, izlemesi de oldukça dikkat gerektiren, zor sayılabilecek bir film olmuş. İzleme yaşı, sanırım 13’ten başlamalı. Zaten –“Genç Victoria” gibi- bu film de tek kopya ile sinefilleri bekliyor. Orijinal, alt yazılı ve seslendirme kadrosu hayranlık uyandırıcı. Bir de orkestra için bestelenmiş müziği var ki, kulaklarınız paslanmışsa eğer, dinledikten sonra pırıl pırıl olacak!

(14 Nisan 2010)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

İstanbul Film Festivali Hızla Devam Ediyor

Bu yıl 29.su gerçekleşen İstanbul Film Festivali tüm hızıyla devam ediyor. Andrea Arnold’un yönettiği İngiliz yapımı “Fish Tank – Akvaryum”u Kadıköy Sineması’nda izleme fırsatı buldum. Parçalanmış bir aileyi, iletişimsizliği ve aralarında sevgi bağının olmadığı insanları ele alan bu film izleyiciyi derinden etkilemese de izlenilebilir ve düşündürücü bir yapım. İlgisiz bir anne ve kendi başına var olmaya çalışan kızı izlediğiniz zaman kendinizi sanki gerçek bir hayatla karşı karşıyaymış gibi hissediyor ve onların duygularını paylaşıyorsunuz.

“Akvaryum”un en beğendiğim yanlarından biri de inanılmaz güzel bir görüntüye sahip olması, gökyüzünde sürü halinde uçan kuşların görüntüsü çok iyi yakalanmış ama genelde bu dönemde çekilen bütün dünya filmlerinde mutsuz aileleri görüyoruz, ne yazık ki dünyada sevgiden yoksun o kadar çok aile var ki, bu da ister istemez beyazperdeye yansıyor.

Filmin yönetmeni Andrea Arnold, daha önce “Red Road” ve “Ex Drummer – Eski Davulcu” gibi filmlerin yönetmenliğini üstlenmiş. 15 yaşında bir genç kız olan Mia’yı oynayan genç yıldız Katie Jarvis, rolünün hakkını vermiş, gelecekte iyi filmler yapacak gibi gözüküyor.

Bir diğer film ise ilk röportajını sadibey.com’da benim yaptığım ve 02 Nisan 2010’da vizyona giren “Herkes mi Aldatır”, haftasonunda şekerleme tarzında izlenip unutulacak tarzda bir film olmuş. Daha önce tiyatrosu yapılan sonradan sinema filmine dönüştürülen yapımın en büyük sorunu mekân. Başından sonuna kadar tek bir mekânda geçmesi filmi sıkıcı kılmış ama az da olsa gülümsetecek sahneler var. En azından oyuncular iyi performanslar sergilemişler, özellikle Metin Zakoğlu ve Asuman Dabak rollerini başarıyla oynamışlar. Ben size tiyatrosunu izlemenizi tavsiye ediyorum, çünkü oyunun Zakoğlu Oda Tiyatrosu’nda seyredilmesi daha gerçekçi ve interaktif. Başrol oyuncusu Metin Zakoğlu, zaman zaman rolünden çıkıp sizinle sohbet ediyor ve oyunu yaptığı esprileriyle daha da keyifli hale getirebiliyor. Arzu edenler oyunu Caddebostan Zakoğlu Oda Tiyatrosu’nda izleyebilirler.

(09 Nisan 2010)

Emir Batuş

Kederli Bir Hüzünle Yansıyanlar

Şark Oyunları (Iztochni Pies – Eastern Plays)
Yönetmen-Senaryo: Kamen Kalev
Müzik: Jean-Paul Wall
Görüntü: Julian Atassanov
Oyuncular: Christo Christov (Itso), Saadet Işıl Aksoy (Işıl), Ovanes Torosian (Georgi), Nikolina Iancheva (Niki), Hatice Aslan (Işıl’ın annesi), Kerem Atabeyoğlu (Işıl’ın babası)
Yapım: Waterfront (2009)

Itso’yu oynayan Bulgar oyuncu Christo Christov, bu filmin çekimlerinden sonra vefat etti. Film, birdenbire bitiyor ve insanı hüzünlü bir boşluğun içerisinde bırakıyor.

Evet, tutumanamış ressam Itso’ya hayat veren Christo Christov (1969-2008), bu filmin çekimlerinde vefat etti. Yönetmen de bu filmini Christo Christov’a adamış. Bir de Sofya’ya. Bu şehir, bir belgesel gibi yansıyor perdeye. Sofya’nın sokaklarında peşine kameranın takılıp dolaştığı yenik ressam Itso’nun gerçek hayatta da hayata yenilmesi belki hüzün çöktürecek üzerinize. Gerçekten insanın üzerine bir hüzün çöküyor. Itso, kısacık da olsa bir aşk yaşadığı Işıl’ın peşinden İstanbul’a geliyor ve hikâye birdenbire bitiyor. İnsan hüzünlü bir boşluğun içindeymiş gibi hissediyor birden kendini. Başkarakterin gerçekten öldüğünü öğrenince hüzün daha da çoğalıyor.

Modern Bulgaristan’dan…

Film, Avrupa Birliği’ne üye olmuş modern Bulgaristan’dan hikâyeler anlatıyor. Babası başka bir kadınla yaşayan lise öğrencisi Georgi, evde mutsuz. Arkadaşı onu önce bir dövmeciye götürüyor, sonra da dazlakların içine. Irkçı Neo-Naziler, öncelikle Türklere ve çingenelere karşı nefret dolular. Televizyondan yansıyan aşırı sağcı bir politikacının çingeneler üzerine konuşması insanı gerçekten sarsıyor ve utandırıyor. Irkçılık, en büyük insanlık suçu değil miydi? Hikâyelerin birbirine bağlandığı filmin önünde kaybetmiş ressam Itso var. Resimden bir yere varamamış Itso zorunlu olarak bir mobilya atölyesinde marangoz olarak çalışıyor. Belki de kaybetmiş bir insanın kederiyle sürekli içiyor Itso. Bir de sevgilisi var Niki adında. Niki de oyunculuk dersleri alıyor. Almanya’ya giderken Sofya’da bir gece geçiren bir Türk aile de hikâyeye dahil oluyor. Aile, gecenin içinde dazlakların saldırısına uğruyor ve rastlantıyla oradan geçen Itso’yla Işıl’ın yolları kesişiyor ve küçük bir aşk hikâyesi başlıyor. Aileyi hastaneye götüren Itso, kardeşi Georgi’nin dazlakların içinde olduğunu fark ediyor. Filmin hikâyesi derinleştikçe önyargıların her şeyi kuşattığı fark ediliyor. Filmi seyrederken Bulgaristan’da neo-nazi ırkçılığın neden bu kadar yoğun olduğunu ve öncelikle Türklere yöneldiğini anlayamıyorsunuz. Sofya’nın içerisinde dolaşırken sanki Türkiye’den bir şehir gibi Sofya. Hatta Bulgaristan’ın köyleri bile Anadolu’nun köylerine benziyor. Hatta Bulgarlar bile bize ne kadar benziyor. Yunanlılar gibi. Yönetmen, şehirleri ve mekânları seviyor. Bu filminde asıl başrolde olan Sofya şehriydi. Bu şehrin sokakları ve her şeyi filme ruh katıyor. Itso’nun, Sofya’ya sabah inerken yaşlı adama yardım ettiği sahne gerçekten büyüleyiciydi. Mekânlar da çarpıcı yansıyor filmde. Öncelikle Itso’nun yaşadığı ev. Bu filmde Saadet Işıl Aksoy’a da övgü göndermek gerek. Bu muhteşem oyuncu göründüğü an bir hale sarıveriyor perdeyi. Bu büyücü oyuncu Avrupalı yönetmenleri de büyüleyecek belki. Kieslowski usta yaşasaydı onu hemen keşfederdi.

(08 Nisan 2010)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Serseri Mayınlar’ın Önemi Üzerine

Önce yazdığım yazıyı yineleyeyim.

“Serseri Mayınlar”da, bir önceki, enfes ve bence en iyi filmi “Mükemmel Bir Gün”le tekâmül kuvvetine ulaştığını sandığımız Özpetek, ‘aslına dönüp’ tipik bir “İtalyan Ailesi”ni komik biçimde anlatıyor. Doğaldır ki bu ülkede akla ilk gelen gıdayı, makarnayı üreten bir aile! Gerisi bildiğiniz klişeler: Sırrı olan babaanne, ‘kafadan çatlak’ hâlâ, koşullanmaların yönettiği baba ve evde otoriteyi sağlamaya çalışan anne, tuhaf hizmetçiler vesaire… Genç nesil bilmez; 70’li yıllarda Amerikan ambargosu nedeniyle sinemalarımızı mecburen istilâ eden İtalyan erotik güldürülerinin hallicesi. Farklı ne var? Aileye (aslında babaya) açılamayan ve doğanın bir şakası sonucu ikisi de eşcinsel olan erkek kardeşler! Olaylar bu minvalde gelişirken, işte o malûm konuya da son derece yüzeysel, basit, bildik bir bakış atılıyor. ‘Gaycilik’ oynayan yeni yetmeleri eğlendirse de Özpetek, Sezen Aksu şarkıları ve eşcinsellik meselesiyle bendenizi bıktırmış bulunuyor.

Bir büyük sanatçı Ang Lee, “Brokeback Dağı” ile kolay kolay kimsenin ulaşamayacağı bir zirve yaratmış, ne yapsanız hafif artık yahu! Özpetek de bunun farkında olduğundan sanırım, işi eğlenceye vurmuş. İflâh olmaz hayranları gidip kıkırdayabilir.

Genç sinema tutkunu, blog yazarı – editörü Mert Yenici, bu satırları okuyunca haklı olarak isyan edip, aslında üslûbumdan kaynaklı yanlış anlama sonucu bana çok kızmış. Onunla çok yararlı bir yazışma sonrası, evet, tamamen kastımı aştığımı düşünüyorum. Hata bende, okurlardan özür dilerim. Çünkü bazen farklı yerlere yazı yazmanın sonucu okuru ihmâl edebiliyoruz. Biz sinema yazarları, çok film izleme sonucu, sanki okurlar da o filmleri izlemiş, bizim yazdıklarımızla da ne kastettiğimizi anında ve eksiksiz olarak anlayacaklarmış gibi yazıyoruz. Oysa sadibey.com’daki bu köşe, filmleri izlememiş seyirciye, sinemaya gitmeden önce film seçmeye pratik biçimde yardımcı olmak için hazırlanan bir köşe. Dolayısıyla sözcükleri biraz daha seçerek kullanmamda yarar var.

“Serseri Mayınlar”a gelince, anlatmaya çalıştığım şudur: Ferzan Özpetek 8 film yönetmiş, belli başarılara imza atmıştır. Şahsen en sevdiğim iki filmi, “Cahil Periler” ve “Mükemmel Bir Gün”dür. Benim Özpetek’ten beklentim, her filminde giderek büyümesi ve evrensel boyutta güçlü filmlerle farklılıklar yaratması (temalar hiç önemli değil). Fakat sanki İtalya’da kapalı kaldı ve hep benzer filmlerle devam ediyor…

Tabii bu benim beklentim. Yoksa bir sanatçıya ahkâm kesmek haddimize değil. Bu nedenle ‘malûm’ sözcüğünü kullandım. Yani, yedi filminde, eşcinsellik temasını odak alması ya da anıştırması, onun dokuzuncu filmine yönelik beklentilerin de o yönde olması ve artık bir tür alışkanlığa yol açması sonucunu doğuruyor ki, “Yeni Özpetek filmi mi, herhalde malûm konudur yine” şeklinde bir ön kabûle yol açabilecektir.

İşte tam bu noktada, Mert mealen diyor ki, “bırakın o da zaten Türkiye’de kimsenin film çekmediği / çekemediği bu konuda çeksin sürekli” … Doğru, katılıyorum.

Belki ben kendi ülkemden bir yönetmenin Ang Lee’nin zirvesine çıkmasını hep bilinçaltımda sakladığım için “Brokeback Dağı” örneğini verdim… Oysa “eşcinsellik hastalıktır” diyerek “ülkemin bakanı” demekten hicap duymama yol açan bir hanımın görevde kaldığı topraklarda yaşıyoruz (görevde bilimsel gerçekleri inkâr ettiği için kalmamalıydı; bir de “ben kendi fikrimi söyledim” diyor; bilmiyor mu sade vatandaş kendi fikrini söyleyebilir, Türkiye’nin sorumlu bakanı bilime sadık kalıp fikrini kendine saklamak zorundadır). Dolayısıyla, eşcinsel karakterleri sınıfsal anlamda sıkıştırılmış bulsam da ve işte bu ‘hafif’ hali dolayısıyla filmi bir tür eğlenceli oyun gibi düşünüp, maksadı aşan biçimde “gaycilik oynamak’ tanımını kullansam da, “Serseri Mayınlar”ın önemli olduğunu düşünüyorum. Zira dünya nüfusunun yüzde altı civarındaki bölümünün, bilimsel olarak ispatlandığı üzere eşcinsel olduğu ve çoğunluğun azınlık üzerinde her daim tahakküm kurma arzuları besleyip fırsatını bulduğunda harekete geçtiği gerçeği önümüzde durduğu sürece, hafif ya da felsefi bakışa sahip, şöyle ya da böyle, ikiyüzlülüğü reddedip farklılıkların haklarını savunan her film önemlidir. Bu açıdan “Serseri Mayınlar” da önemli bir filmdir.

Hemen her filmdeki Sezen Aksu şarkısına gelince: Özpetek, Aksu gibi bir feylesofun şarkısını, hem kökleriyle, hem de kültürlerarası yakınlaşmada anlamlı bir bağ olarak görüp kullanıyor… Ve seviyor tabii. Ben ise zorlanmaması gerektiğini düşünüyorum. Bazı filmlerde, tüm sahnelerde akıp giden dilin kendine has melodisi ve ahenginden sonra, yabancı dilde bir şarkı yama gibi gelebiliyor. Bu yüzden, Türk seyirciyi ele geçirse de, benim girdiğim havayı bozuyor. Hepsi bu!

Yaşamı boyunca sansürün her türüne karşı çıkıp bu konuda çok sayıda yazı yazmış ve sanatın / yaşamın, kimseye zarar vermediği sürece alabildiğine sınırsız özgürlüğünü savunmuş biri olarak, yanlış anlaşılma hiç arzu etmediğim bir şeydir. Bu düzeltmeyi yazmama neden olan Mert’e teşekkürler.

(08 Nisan 2010)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Bal’ın Tadı

Konuyu kısaca özetleyip hızla “Bal”ın bende bıraktığı tada geçme niyetindeyim… Kahramanımız Yusuf, Rize’nin Çamlıhemşin ilçesinde, ilkokul 2. sınıfta okuyan ve ciddi anlamda iletişim problemleri yaşayan, aynı zamanda kekeme bir çocuk… İletişim kurabildiği tek kişiyse babası Yakup… Karakovan balcılığı ile uğraşan babasının, soyu tükenmekte olan Kafkas arılarının -aynı zamanda yok olmak üzere olan bir mesleğin de son demleri- peşinden uzak bir ormana gidişi, Yusuf’u iyiden iyiye yalnızlığa itiyor. Ve “Yumurta”da tanıştığımız, “Süt”te çözmeye çalıştığımız Yusuf’u, “Bal”da tam anlamıyla keşfetmeye başlıyoruz.

Sanırım şunu kabûl etmek gerekiyor; Semih Kaplanoğlu filmi izlemek zor zanaat… Her şeye çok hızlı bir şekilde ulaşmaya ve tüketmeye endekslendiğimiz şu dönemde, hiç kimsenin herhangi bir şeyi sabırla beklemeye vakti yok… Şimşeğin çakmasını, yağmurun yağmasını, güneşin doğmasını beklemeye sabrımız yok… Tüm bu tüketim çılgınlığının ve şehir hayatının bitip tükenmek bilmeyen hızının orta yerinde, kendinizi her şeyden soyutlamak için çaba göstermeniz gerekiyor. “Bal”ı izlemek için vereceğiniz bu çabanın boşa gitmeyeceği ise garanti… Çok çok istediğiniz bir şeye ulaşmak için verdiğiniz emeği ve sonucunda aldığınız hazzı hatırlayın. İşte “Bal”ı izlemek böyle bir şey… Ağzınıza çalınmış bir parmak bal tadıyla kalakalıyorsunuz işte…

Bir de Karadeniz’in büyülü atmosferi, Kaplanoğlu’nun kendine has yaratıcılığı ile birleşince, sanki daha önce hiç var olmamış bir yeri keşfediyormuşsunuz hissi uyandırıyor. Bu yüzden “Bal” zamanın çok ötesinde, belki de çok gerisinde, bilinmeyen bir bölgede duruyor…

Filmin her dakikasında hissetiğiniz çok güçlü bir yönetim dışında; renkler, sesler her şey doğal ve gerçek… Çünkü zaten yapay ne ses var ne de ışık… Sesler; kuş, rüzgâr ve yağmur seslerinden ibaret… Işık; ayın karanlığı, güneşin aydınlığıyla sınırlı…

Ayrıca Semih Kaplanoğlu’nun çekimler sırasında farkettiği önemli bir noktayı da tekrarlamak istiyorum; Kaplanoğlu; su kaynaklarının, dere ve nehirlerin santral yapma sevdası uğruna yok edildiğine tanıklık ettiğini söylüyor. Kısa bir süre içinde bir şeyler yapılmazsa, artık filmlerde bile kaçıp saklanabileceğimiz bir yer kalmayacak… Bir de küçük öneri, “Bal”ı zihninizin en taze olduğu bir zamanda ve bir çocuk merakıyla izleyin. O zaman gördükleriniz sizi gerçekten büyüleyecektir…

(08 Nisan 2010)

Gizem Ertürk

09 Nisan 2010 Haftası

“Şark Oyunları”, ‘sancılı bir geçiş’ yaşayan ülkenin başkenti Sofya’da, dağılmış ailesinin yaşattığı sıkıntının da etkisiyle ve geleceğinin soru işaretlerini aşırılıklarla doldurmaya çalışan genç kardeşinin aksine, içindeki boşluğu doldurabileceği bir ‘şey’ arayan adam hakkında. Son derece doğal çekilmiş bir film. İzlerken umutsuzluk sarmalının sınırlarında dolaşıyorsunuz. Yaşamının ilk ve tek rolünde Christo Christov (1969 – 2008), sinema perdesinden seyirciye uzanıp yüreğini kavramanın, o hiçbir formül / koşul içermeyen büyüsüne dair önemli bir örnek olarak tarihe geçiyor. Bu filmle, Bratislava ve Tokyo Uluslararası Film Festivalleri’nde kazandığı iki ödülü göremeden yaşamını yitirse de, sinemanın ‘daima genç’ kalacak yüzleri arasında yerini almış bulunuyor.

“Son İstasyon”, evin reisi babanın demiryolları işletmesinde otuz yıl çalıştıktan sonra emekli olmasının arifesinde, yetişkin çocukların, evlilik dışı ilişki / gebelik, cinayet, kanundan kaçma eylemleriyle başlayan ve Uşak’tan İstanbul’a göçle birlikte hiç bitmeyecekmiş gibi gözüken felâketler zincirine giren ailenin tam bir ‘çorba’ya dönen öyküsü. Ritmi bozuk; üzerinde çalışılmamış izlenimi veren karakterler; bir ikisi hariç abartılı ya da tamamen karikatürize oyunculuklar; cinayet sahnesi hariç vasat seyreden mizansen çalışması… Ah kaçırılmış fırsatlar, ah!

“İki Babalık”taki, iki başarılı iş ortağı – eski dosttan biri uslanmaz çapkın, diğeri başarısız evlilik adamıdır. Bu başarısız evli, boşanma sonrası tek gecelik teselli macerasından ikiz çocuğu olduğunu 7 yıl sonra öğrendiğinde, annenin mecburen hapiste kalacağı iki haftada baba olmayı da öğrenecektir! Tabii ki canım: Ortağıyla birlikte; onu da yanında sürükleyerek! Amaç, seyirciyi eğlendirmek olunca ideal bir konu… Ve John Travolta ile Robin Williams da, öyle sahnelerle öyle güldürüyorlar ki, bu Disney filmine, ‘kendi çerçevesi içinde’ başarısı tam bir aile filmi olarak not düşebiliyoruz. Bu başarıda, filmin hızlı ritminin aksamamasının payı var. Yani kurguda ayıklama, bazen en önemlisi: Her şey dâhil 88 dakika!

“En Mutlu Olduğum Yer”, genç yaşlarına rağmen hayatın örselemiş olduğu kadın ve erkeğin, bir anda tanışıp hızla oradan ‘uzaklaşmaya’ karar vererek kent cengelini geride bırakmalarını ve ‘birbirlerinin olmalarını’ öykülüyor. Fakat bir tür mafya ile başları derde girdiğinden, uzaklaşmak aynı zamanda ‘kaçış’a dönüşüyor; film de dağılıyor, zaten zar zor kurulan dram tesiri iyice kayboluyor, küçük sürprizli final ise tatmin etmiyor. Hatta bu mafya mensupları, korkutmak bir yana, birer hoşluk haline geliyor. Eski ‘vedet oryantal’ dansöz Şıvga, kötülük yaptıkça rol çalıyor ve daha da dişileşiyor meselâ (ben kendi adıma onun kazanmasını arzu ettim)… Neyse; “En Mutlu Olduğum Yer”, aslında, afişi dâhil “Love Lies Bleeding”le (2008) fena halde benzerlikler taşıdığından (tamamen tesadüf, altında başka bir şey aramayın), meraklıların, ‘home video’ dağıtım sistemi için çekilmiş bu filmi de izlemelerini öneriyorum. Bizim filme de tümden olumsuz yaklaşamayız: Fikir iyi, iki genç oyuncu fena değil, yönetmenimiz de sonraki filminde çok daha çarpıcı bir işe imza atabilir.

“Beş Şehir”, yazgının bir oyunu ya da yaşanılan ülkenin ‘arızaları’nın bir sonucu olan ‘zamansız ölüm’e saplantılı hikâyesini, ‘şaibeli insanoğlu’nun ‘iç karanlığı’ üzerinden anlatmaya çalışıyor. İyi başlıyor, kadrajlarındaki farklılığı öykülemesine de aktarmaya çalışırken, karakterlerinin seçim ve davranışlarının seyirci üzerindeki etkisi giderek soluyor, araya giren ‘kedi figürü – mecazı’, zamanı boşa harcatıp olayların gerçeklikle bağını zayıflatıyor, deforme ediyor. Ve böylece yengesini boğan öğretmenin dramı da ‘şıpın işi’ görünüyor. Oysa sinemasal etkilere öyle açık bir öykü ki… Yazık olmuş!

“Cehenneme 2 Adım”, Appalachian mağara sisteminin dev dolambacında, insanımsı, kör ve sese duyarlı yamyam yaratıklardan sağ kurtularak dışarıya çıkan tek kadının, güvenlik – kurtarma ekibiyle yeniden derinliklere girmesi, klostrofobinin gerilimi tetiklediği yeni bir terör dalgasını başlatıyor başlatmasına da… Sürpriz pek yok! Hatta, “Memento”, “Insomnia”, “The Prestige”, “Outlaw”, “Eden Lake” gibi filmlerdeki çalışmalarıyla anımsanabilecek, Türkiye’de de ciddi bir hayran kitlesi bulunan İngiliz besteci David Julyan’ın, bu film için ‘büyük’ geldiğini düşündüğüm müziğinin katkısıyla ‘dramatik bir kadın filmi’ olarak bile kabûl edilebilir. Dirençli, güçlü, korkusuz, giderek vahşi, fedakâr kadınların filmi! Makyaj çalışmasının ve görüntü yönetiminin, başarısını vurgulamayı unutmamalı.

“Aşkın Yaşı Yok”ta, iki ‘çokbilmiş’ çocuğuyla -kocasının ihanetini yakaladığı için- New York’ta ‘yeniden’ başlayan 40 yaşındaki anne, ayakları üzerinde durmayı başarırken aynı zamanda ‘değişik olarak tanımlanabilecek denli iyi’ bir genç adamla heyecanı yakalar. Peki, nedir izlenir kılan bu filmi? İki sözcük: Kusursuz ‘tartım’…Ve kalp atışlarını duyabileceğiniz canlılığı. Unutmayın, boşanmak bir son değil, her zaman yeni bir başlangıçtır!

(07 Nisan 2010)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Ayrılık Günleri

Sadi Bey’in Twitter Günlükleri 15

Sinemamız 09 Nisan’da 5 film vizyona çıkararak bir rekor daha kırıyor: En Mutlu Olduğum Yer, Son İstasyon, Bal, Beş Şehir, Rina.

Hayırdır, peşinizden kovalayan mı var, yangından mal mı kaçırıyorsunuz? Filmleri birbirine kırdırmanın ne alemi var?

Son zamanlarda sinema yazarları arasında bir geri zekâlılık tartışmasıdır gidiyor. Bakın ben size bir zekâ hikâyesi anlatayım da gülmek …

… mi gerekir, ağlamak mı, karar verin. Cast ajansı kurmuş ve batırmış, TV sektöründe krediyi tükettikten sonra sinema dergisi …

… yayınlayarak editörlük yapmış, sinema yazarlığı yaptığını sanarak sağa sola bulaşan, bu yüzden herkesin selâmı sabahı kestiği …

… vatandaşın biri tutup film festivalinin birine, dergisiyle basın sponsoru olmayı teklif ediyor ve kabûl görüyor. Fakat nasılsa …

… festival bu vatandaşı konuk olarak çağırmıyor. Vay sen misin çağırmayan, “Sizi rezil edeceğim, dergide bütün kirli çamaşırlarınızı …

… ortaya dökeceğim, vs, vs…” şeklinde festivale tehditvari bir mektup gönderiyor. İşte zekâ ölçüsü tam burada devreye giriyor. Vatandaş…

… mektubu muhatap olduğu ilk festivale değilde başka bir festivale gönderiyor. Bu vatandaşı merak edersiniz şimdi, adını kısaltarak …

… vereyim: Ta. Şa., ki bu vatandaş adıyla sanıyla anılmaya layık olmadığından bu şekilde yazıyorum. Hadi hadi dayanamadım, meraktan …

… çatlamayın, adını da belirteyim: Tarık Şafi adıyla maruftur kendisi. Aman kendisiyle telefonda konuşuyorsanız veya …

… elektronik yazışma yapıyorsanız dikkat edin, hepsini kayda alır ve ileride size karşı kullanır.

Neden Hürriyet Gazetesi’nde hep Kanal D’nin filmleri, dizileri de, Sabah Gazetesi’nde hep ATV’nin dizileri, filmleri reyting birincisi olur?

Reha Erdem yine bir başyapıtla geliyor; Kosmos’dan Beyazperde Yazısı: “Sol eli başımın altında olsun, sağ eli beni kucaklasın.”

Yeni Rüya Sineması fuayesine Emek ve Yeni Rüya Sinemaları’nın yıkılmaması için imza ve anı defteri açmışlar, şöyle yazdım: “Ayhan Işık ve Emel …

… Sayın’ın başrolünü oynadığı ‘Şampiyon’u bu sinemada 3-4 kişi ile birlikte izlemiştim ve önümdeki sırada Neşe Karaböcek oturuyordu, …

… yıkmayın sinemalarımızı.” Sonra salona geçtim “Paris’te Son Konser”i izledim, hüzünlendim.

Festivallerde ve basın gösterimlerinde filmler ara vermeden gösterilir. Güzel bir uygulamadır, ancak sigara ve prostat tiryakileri …

… düşünülerek -en azından festivallerde- ara verilen matineler de yapılamaz mı? Hanımlar da makyajlarını felan tazelerler.

Oturma düzenleri amfitiyatr şeklinde olmayan sinemaların yapımı sırasında bu salonlarda altyazılı film izleneceği düşünülmemiş herhalde. O…

… nedenle vatandaş film boyunca kafasını bir o yana, bir bu yana oynatır durur. Uzun boylu ise arkasındaki seyirci filmi izleyebilsin diye …

… koltuğunda büzülür durur. Netekim bendeniz heybetli boyumla, Yeni Rüya, Emek, Alkazar ve Sinepop’ta hep öyle yapardım ve yaparım. Belki …

… seneye yıkılmazlar da kalırlarsa ve yine festival sineması olarak görev alırlarsa -daha önce de belirttiğim gibi- bu sinemalarda …

… altyazı sistemi üstyazı sistemine çevrilsin, Türkçe yazılar perdenin üst tarafına yansıtılsın, vatandaş okusun da büyüsün.

“Aşkın Yaşı Yok – The Rebound”dan iki Beyazperde Yazısı: “Sükûnet enerji demektir.”, “Yüreğin isteklerine söz geçmez.” (Yön: Bart Freundlich.)

Şu sıra herkes yıkılmaması için protestolara destek verirken bende Emek Sineması’nın kamera arkasından bahsedeyim. Emek Sineması …

… hemen hemen 25 – 30 yıldır aynı çalışanlarla hayatını sürdürmekteydi. Önce kapıda bilet kesen Hüseyin abimiz sağlık nedenleriyle …

… ayrıldı. Onun peşinden neredeyse her bilet kestiği, benim gibi iriyarı müdavimlerin gıdısından makas almasıyla meşhur İskender abimiz…

… eşinin hastalığı ile yakından ilgilenmek için ayrıldı. Sonra sinemanın işletmecisi, tam İstanbul beyefendisi denebilecek…

… İsmet Kurtuluş ağabeyimiz hakkın rahmetine kavuştu. Kapanmasından yaklaşık bir sene kadar önce de neredeyse Emek Sineması’yla …

… özdeşleşmiş müdür Hikmet Bey emekli oldu. İstisnasız sinemaya gelen herkesle bıkmadan usanmadan, güler yüzle ilgilenen Hikmet Bey, …

… şu sıralar Çınarcık’a yerleşmiş, emekliliğin keyfini oralarda sürdürüyormuş. Demlenmeyi bıraktığıda verilen haberler arasında. Emek …

… Sineması’nın yer göstericilerine gelirsek, yakında ameliyat olacak Hayri’ye geçmiş olsun dileklerimi buradan ulaştırıyorum. Hüseyin …

… ayrıldıktan sonra, Gazeteci Erol Dernek ve Ayhan Işık Sokak’ta gün geçiriyor. İskender ağabeyin oğlu sanırım şehirlerarası bir …

… otobüs firmasında iş bulmuş çalışıyor. Adını hatırlayamadığım kaloriferlerle ilgilenen arkadaşın ne yaptığını bilemiyorum, diğeri …

… ise hüzünle çalışmakta olduğu Yeni Rüya Sineması’nın akıbetini bekliyor. Kimilerince gerizekâlı diye küçümsenen sinema yazarları …

… sinemanın herşeyiyle ilgilenirler, kadirşinaslık gösterirler. Acaba TV stüdyosu çalışanlarınının uzun yıllar sonra ne yaptıkları, ne …

… ettikleri, anlı şanlı TV sunucularının umurunda mıdır, yoksa kazandıkları paraların zevk-ü sefasını mı sürmektedirler mütemadiyen.

(06 Nisan 2010)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

Filmin Adı: Kopyala Yapıştır Emek Sineması

Bugünlerde yıkılma tehlikesi yaşayan tarihi Emek Sineması, Yeşilçam Sokağında kaderine terkedilmiş bir şekilde sonunu bekliyor

Bugünkü Seans: Boş Oda – Yakında: Diriliş

Oyuncular:

TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Şubesi

Mücella Yapıcı: Sinemanın yıkılıp restorasyonu devam eden Serkildoryan (Cercle d’Orient) Kompleksi’nin üst katına yeniden inşa edilmesine karşı olan şube. Mimarlar 12 Mart’ta yürütmeyi durdurma istemiyle mahkemeye başvurdu.

T. C. Kültür Bakanlığı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu

Kurul, yıkım projesini ilke olarak kabûl etti ama henüz onaylamadı. İlke olarak kabûl edilen şeyse, Emek Sineması’nın yıkılması ve yerine yapılacak AVM’nin en üst katına kopyasının yapılması.

Beyoğlu Belediyesi

Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan: “O şimdi Anıtlar Kurulu’nun tasdiklediği bir proje. Bina içinde çözülecek bir sorun o, ha bodrumda durmuş ha ikinci katta. Önemli olan Emek Sineması’nın korunması” şeklindeki tarihi konuşmasını yaptı.

Mim Yapı – Mimarlık

Dahiyane projeyi çizen firma.

Sosyal Güvenlik Kurumu

Ev sahibi, mülk sahibi. Onun için paranın nereden geldiğinin bir önemi yok.

MARS Entertainment Group

Kiracı: Sinemanın işletmeciliğini üstlenen Mars Sinemaları Genel Müdürü Semih Hoşgör, Yenileme Kurulu’nun prensipte onayladığı bu projeden haberleri olmadığını belirtiyor. Mars Sinemaları olarak kurula sundukları çeşitli projeler arasında, sinemanın olduğu yerde tadilâtını içeren bir projenin de bulunduğunu vurguluyor.

Filmin Web Sitesi:

http://www.emeksinemasiniyasatalim.org/

Filmin Konusu

Beyoğlu’nun en eski sinemalarından biri olan tarihi Emek Sineması’nın üzerinde kara bulutlar dolaşıyor. Tarihi kimliği, barok ve rococo bezeli duvarları, 875 kişilik ihtişamlı salonu, görkemli perdesi ve yüksek duvarları ile diğer sinemalardan ayrılan 86 yıllık Emek Sineması’nın yıkılıp yeniden inşa edilmesi gündemde. Beyoğlu Belediyesi’nin sunduğu bir yenileme projesi, mimarlarla belediyeyi bir kez daha karşı karşıya getirdi…

Türk Sinemasının Merkezi

Türk sinemasının ünlü yönetmenlerinden Atıf Yılmaz’ın ölümünü öğrenen sinema camiası o sabah apar topar Emek Sineması’nda biraraya gelmişti. Bu tamamen refleks olarak gerçekleşen bir toplanmaydı, çünkü Türkiye’de sinemanın adresi Emek Sineması’ydı.

Özgür Bir Dayanışma Bildirgesi

“Türk sinemasıyla özdeş Yeşilçam Sokağındaki 86 yıllık Emek Sineması, yalnızca İstanbul’un değil Türkiye’nin sinema geçmişini barındırmaktadır. Yalnız İstanbul’un değil aynı zamanda Türkiye’nin sembol sineması olan Emek Sineması’nın özelleştirilmesini, ardından yıkılarak alışveriş merkezi içine taşınmasını öngördüğü basında yer alan proje yalnızca bir kültürel mirasımızın yok edilmesi, sinema geçmişimizin bir parçasının silinmesi değildir. Aynı zamanda, bağımsız sinema salonlarının yok oluşu meselesidir, bağımsız sinemaya, sinema sanatının geleceğine vurulan ağır bir darbedir.”

Yeşilçam Sokağı Kaderine Terk Edildi

Beyoğlu semtinin ortasında herkesin bildiği meşhur İstiklâl Caddesi vardır. Bir ucu Taksim’e, diğer ucu Galata kulesine kadar uzanan bu caddenin tam ortasında bir de kendi haline terk edilmiş küçük bir sokak bulunmaktadır. Bu sokak, Türk sinemasının yıllarca kalbi sayılmış, binlerce insana ekmek kapısını açmış, birçok ünlünün keşfedilmesine ön ayak olmuş Yeşilçam Sokağıdır. Sokak da bugün, bomboş, kaderine terk edilmiş bir haldedir.

Yeşilçam Sokağının Tarihi

CHP iktidarı döneminde, 1948 yılında belediye Gelirler Kanunu’nda, yerli filmler için %75 olan vergi, %25′e düşürülünce, para kazanma olasılığını gören yapımcılar, şirket yazıhanelerini Yeşilçam Sokağına kurmaya başlarlar. Bu dönemde yerli filmlerde hızlı bir artış olduğunu görmekteyiz. 10 yılda 50 film üreten Türk sineması aynı sayıya 1 yılda ulaşmaya başlar. 1950′ler Yeşilçam sinemasının ilk büyük yıllarıdır. Yeşilçam kavramı, ilk olarak belirli bir mekân ortaklığını, bu ülkenin ticari sinemasını anlatmaktadır. Bu mekân yaklaşık 30 yıl boyunca Türk sinemasının kalbi olmuş, sinema sanatının ülkemizde yerleşmesini sağlamıştır.

Cumhuriyet Kadar Eski Emek Sineması

Yeşilçam Sokağının tam ortasında, 1924′de kurulmuş ve ilk adı “Melek” olan “Emek” Sineması bulunmaktadır. Sinema adını, sahnenin iki tarafında yer alan sarı-turuncu renkli 2 melek tablosundan alır. Daha sonraları yok olan tabloların yerinde bugün boş nişler bulunmaktadır. Sinemadan önce burada “Skating Palace” adıyla bilinen Pera’nın yegâne buz pateni sahası bulunmakta idi. Ara sıra paten sahasının kimi bölümlerinde film gösterileri yapılmakta idi. Sinemanın ilk sahibi 1945′de iflâs eden A. Saltiel ve H. Arditi idi. Sinema, İstanbul Belediyesi’ne, oradan da Emekli Sandığı’na geçer. 1958′e kadar İpekçi Kardeşler tarafindan işletilir. Sonra Emekli Sandığı, Emek Film’i kurarak işletmeyi üstlenir ve bugünkü adını verir. 1969 yılında Turgut Demirağ’a geçen sinemanın işletmesini 1975 yılından 2009′un sonlarına kadar İsmet Kurtuluş ve Süreyya Kurtuluş yaptı. Daha sonra ise işletmesini Mars Entertainment Group üstlendi. Sinema son olarak 2000 yılında bir restorasyondan geçti. Geçen aylarda perdesinin kapatan sinemanın bulunduğu adanın tümü restore ediliyor.

Atatürk Yeşilçam Sokağında

Yeşilçam Sokağında bir zamanlar, bugün açık olmayan Opera Sineması vardı (1924). Bu sinemada yerler halılarla kaplıydı ve fraklı, beyaz eldivenli teşrifatçılar hizmet verirdi. 21 Ocak 1932′de, İngiliz yapımı olan Çanakkale filmini izlemek üzere Atatürk bu sinemaya gelir ve salondan çok etkilenir. Sinemanın sahibi Mehmet Rauf Sirman’dan sinema sektörünün Türkiye’deki durumu hakkında bilgi alan Atatürk, yüzde 33 olan sinema vergilerini yüzde 10′a indirir. Atatürk, sonraki yıllarda defalarca Opera Sineması’na gelir. Sonradan Şehir Tiyatroları’na geçen Opera Sineması, bir giyim mağazasına kiralanır ve 1970′lerin sonunda yanarak kapanır.

Son Söz Giovannı Usta’dan

“Tarihsel olarak 40′lı yıllarda Türk sinemasını Yeşilçam Sokağında doğmuştur. Bugün Yeşilçam Sokağı bir simge olarak kalmıştır ve ona böylece bakmak gerekiyor. Uzun bir süre merkez görevini yaptı ve sonra doğal olarak yapımevlerinin çoğalması ile başka mekânlar, başka sokaklar daha uygun görüldü. Kala kala bir çeşit mitos olarak kaldı ve kalıyor. ”

(04 Nisan 2010)

Erhan Işık

erhan@yesilcam.gen.tr
www.yesilcam.gen.tr

Çok Güzel Sinema Hareketleri Bunlar

Geçtiğimiz hafta magaziniyle, siyasi gündemi ile yine dopdolu bir sinema haftası yaşadık. Haftaya damgasını vuran konuları sizler için özetledik.

Levent Kırca Bombaladı

Değerli komedi ustası Levent Kırca, Başbakan’ın kahvaltılı toplantısına neden gitmediğini Can Dündar’ın “Canlı Gaste” programında açıkladı. Kırca, bu ülkede aydınların, askerlerin, profesörlerin, hakimlerin içerde olduğu bir ortamda böyle bir kahvaltıya gitmesinin uygun olmadığını söyledi.

Sanatçı olmak biraz anarşist olmayı ve otoriteye karşı çıkmayı gerektirir. Kırca da bu hareketi ile nasıl bir sanatçı olduğunu bizlere göstermiş oldu.

Yeşilçam Sokağı Hüzünlü: Emek Sineması Yıkılacak mı?

İstanbul’un bir tarihi mekânı daha modern yapılaşmanın kurbanı olacak. Cumhuriyetle yaşıt olan ve yıkılarak alışveriş merkezi yapılması plânlanan Beyoğlu Emek Sineması’nın yıkılması gündemde. “Emek Sineması’nı onarmayalım, yıkıp alışveriş merkezi yapalım, üst katına da Emek’in kopyasını tekrardan inşa edelim.” Plân bu. Siz hiç tarihi bir eserin yıkılıp tekrar başka bir yere yapılığına şahit oldunuz mu?

Bu arada tarihine sahip çıkan bir grup eylemci Cumartesi akşamı herkesi Dziga Vertov’un Kameralı Adam filminin gösterimi için Emek Sineması’na çağırdı.

Yeni Sinema Hareketi

Aralarında Derviş Zaim, Yeşim Ustaoğlu gibi yönetmenlerinde bulunduğu 27 sanatçının başlattığı Yeni Sinema Hareketi geçtiğimiz haftaya damga vurdu. Hareketin asıl amacı “Sinemanın daha düzeyli, daha eşitlikçi, daha şeffaf ve demokratik bir ortamda yapılması ve bu anlamda, her türlü baskıcı ve sansürcü güce karşı, farklı seslerin kendini özgürce ifade edebileceği bir üretim ortamı yaratmak.”

Tabi bu sebepler işin felsefe yanı. Asıl mesele ise bağımsız yönetmenlerin devletten yeterli destek alamaması ve filmlerinin seyirci ile buluşamaması.

Bu bağlamda ilk olarak 23 Nisan – 10 Mayıs tarihleri arasında Ortaköy Feriye Sineması’nda Yeni Sinema Günleri gerçekleştirilecek.

SİYİOP

Sinema sektörünün sorunlarını dile getirmek için kurulan örgütlere bir yenisi daha eklendi: SİYİOP. Örgüt, “sinema çalışanlarının Kültür Bakanlığı’nca ‘sanatçı’, Maliye Bakanlığı’nca ‘serbest meslek erbabı’, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nca ise ‘işçi’ olarak nitelendirmelerinden hareketle ‘yaşatılan kimlik bunalımına dur demek’, ‘Sinema İş Yasası olmadığına dikkat çekmek’ ve ‘oyunculuğun mesleki bir tanımının olması’ için” oluşturuldu.

Umarız bu örgüt, sadece tabelâsı ve sekreteri olan ve oyuncuların çay kahve içmek için geldikleri lokale dönüşmez ve kuruluş amacına uygun olarak faaliyetlerde bulunur.

Haftanın Sözü

yesilcam.gen.tr yazarlarından Ali Murat Güven arkadaşımızın haklı isyanı internet sinema dünyasında ses getirdi. Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nin kısa film dayanışmasına da bir yazı gönderen Güven, isyan gerekçesi olarak iktidar partisinin kısa film yarışmasının parti programına dönüştüğü takdirde jüri üyeliğinden çıkacağını belirtti. Ayrıca dünyada hiçbir kısa film yarışmasında 50.000 TL gibi büyük bir ödülün verilmediğini söyledi.

Tüm yüreğinin sinema coşkusu ile dolu olduğuna inandığımız Ali Murat Güven arkadaşımızın haklı isyanına destek veriyoruz ama pireye kızıp yorgan yakarak sinema yazarlığı mesleğini bırakmamasını istiyoruz.

(03 Nisan 2010)

Erhan Işık

erhan@yesilcam.gen.tr
www.yesilcam.gen.tr