Kategori arşivi: Yazılar

Vay Arkadaş Röportajı

Kemal Uzun’un ilk yönetmenlik denemesi olan “Vay Arkadaş”ı gösterime girmeden birkaç gün önce izledim. Hemen arkasında da sadibey.com adına yayınlanmak üzere hazırladığım soruları kendisine PR şirketi aracılığı ile gönderdim. Ancak üzerinden bir aydan fazla zaman geçmesine rağmen bir dönüş alamadım. PR şirketinden ise “Nedenini bilmiyoruz, hiç böyle olmazdı” cevabını aldım. Sonuç olarak, elimde cevapsız sorularla kalakalmıştım ki, Sadi abi müthiş bir fikirle çıkageldi: “Neden cevapsız sorularını yayınlamıyoruz ki?” Sanıyorum internet ortamında ilk defa böyle orijinal bir röportaj okumuş olacaksınız.

Öncelikle tebrik ediyor ve filminize başarılar diliyorum. TV izleyicileri sizi Genco, Gümüş ve daha birçok popüler TV dizilerinizden tanıyor. Uzun süredir sektörde olmanıza rağmen Vay Arkadaş: Manik, Tik, Dildo ilk sinema filminiz… Peki film çekmek için neden bu kadar beklediniz?

…..

Bir yönetmenin ilk sinema filmi çok önemli ve özeldir. Gelecek filmleri için de önemli bir referans olur. Gelecekte sizi yüksek bütçeli aksiyon – komedi tarzının yönetmeni olarak izlemeye devam mı edeceğiz yoksa farklı türleri de denemeyi düşünüyor musunuz?

…..

Vay Arkadaş: Manik, Tik, Dildo’nun hikâyesinde sizi çeken, heyecanlandıran neydi?

…..

Filminiz için yapılan yorumlardan biri de Guy Ritchie ile özdeşleşen Snatch tarzı bir film olduğu yönünde… Buna katılıyor musunuz?

…..

Bir de filmin özellikle açılış sahnesi ve birazda genel yapısı Her Şey Çok Güzel Olacak filmini andırıyor. Bir esinlenme söz konusu mu?

…..

Film için yapılan bir başka benzetme “Eğlenceli bir AVM sineması olduğu yönünde”. Bu konuyla ilgili ne düşünüyorsunuz?

…..

Siz nasıl bir sinema izleyicisiniz?

…..

Sinema yazarlarının filminize yaklaşımı ve gelen yorumlar ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Bu tarz yapımlar genellikle estetik kaygısından öte seyirci çekme kaygısında olduğu için sinema yazarlarıyla ters düşer. Ancak sizin bir denge sağlamaya çalıştığınız açıkça görülüyor… Sinema yazarlarından gelen yorumlara da baktığımızda bu hassasiyetinize saygı duydukları görülüyor…

…..

Film müzikleri için geleneksel besteci anlayışı dışına çıkıp bir alternatif müzik grubunun (Multitap) bestelediği özgün müzikleri kullandınız. Nasıl karar verdiniz? Bundan sonraki filmlerinizde gene bu şekilde farklı tarzlarda müzik gruplarıyla çalışmalarınızı sürdürecek misiniz?

…..

(08 Aralık 2010)

Gizem Ertürk

Yavuz Turgul Sinemasında Mevsim Değişikliği

Alıcı gözüyle çok film seyretmeyi, gözün bakan kısmının kabuğunu soyup gören kısmı aydınlığa kavuşturma egzersizi olarak kabûl edersek, sinemanın ve edebiyatın en şanssız türü polisiye olacaktır. Külliyatından hallice faydalanmış olmak analiz kabiliyetini kuvvetlendireceğinden, polisiye eser klişelerden arındırılmış, meselesine ekstrem bir orijinallikle bakan bir iş de olsa vakanın çözümü çok erken vakitte kapımızı çalabilir dolayısıyla bu durum bulmacanın doğası gereği alınacak keyfi minimize edebilir.

Bana kalırsa son dönem polisiye filmlerin ve romanların en önemli farklılığı da, bu tehlikeyi ortadan kaldırmak için gittikleri taktik değişikliği. Bu işler, serim ve düğümü aşina olduğumuz şekilde (ilk akla gelecek örnekler envai çeşit Chandler ve Agatha Christie işi olabilir) sunuyorlar. Ortada bir vaka oluyor, görevi onu araştırmak ve nihayete kavuşturmak olan bir kahramanımız ve vakanın çember içine aldığı çeşitli cemiyetlerden tipler var ve kahraman çizilmiş çemberin içini muhatap alarak karineleri takip ediyor.

Değişiklik çözümde kendini belli ediyor. Eski işlerde kahraman yalnızca elinde olanlarla kıvrak zekâsını ve açıkgözlülüğünü aynı potada eritip noktayı koyardı, fakat “yeni” çemberin dışını da muhatap alıyor ve elde olanların hiçbir işe yaramayacağı hissini okuyucuya / izleyiciye aşılıyor. Başlarda bir ipucu bulunuyor, üzerine şüphe gölgesi düşmüş birileri ele geçiriliyor. Fakat biz biliyoruz ki esas kahramanları heyecana sevk eden bu durum hiç de dişe dokunur bir sonuç doğurmayacak. Çünkü asıl infilâk finalde. Çünkü biliyoruz ki finalde -bir kelime bir kavram bu kadar kısa bir sürede ancak bu kadar eskitilebilir- bizi bir sürpriz bekliyor.

Evet, sürpriz kavramı bilinen ilk polisiye işlerde de türün gereği olarak karşımıza çıkardı ama “yeni”nin sürprize bakışı, bilinen görünen her şeyin deforme edilmesi. Elinizdekilerle çözümün en ufak parçasına kani olamazsınız çünkü meğerse hiçbir şey bilmiyorsunuzdur. Kahramanın sizin (belki de kendinin) bilmediği bir özelliği ortaya çıkar, hatırlamadığı / hatırlamak istemediği bir anı peyda olur, zannedilmeyen tanışıklıklar, alışverişler bazı fitilleri ateşler, iyi aslında kötü, kötü aslında iyidir. Ve olayların nedenleri, kaynak arz eden bir kavramla temasallaştırılır.

Maxime Chattam, Jean-Christophe Grange, Tess Gerritsen gibi yazarlar bahsettiğimiz nedeni saf kötülükten beslenen bir ruh haliyle temasallaştırır, bizim edebiyatımızdan Ahmet Ümit ise kötülük kavramını temasına, ruh haliyle özdeşleştirmeden vuku bulan çok katmanlı bir dokunaklılıkla yerleştirir.

Av Mevsimi’ne bu girizgâhın ışığında bakarsak, Yavuz Turgul’un tercihleri “yeni”den ve dokunaklılıktan yana oluyor. Fakat Av Mevsimi’nin zayıf bir film olmasının sebebinin temeli bu tercihlerde değil, Yavuz Turgul’un bu tercihlerini kendi sinema görüşünden bağımsız bir şekilde servis etmesinde gizli. Nedir bu farklılıklar?

İlk olarak, Av Mevsimi’nde Turgul’un gözde teması yok. Yani düzenin eskittiği / istemediği adam yok, düzeni istemeyen adam var. Eski – yeni çatışması yok, tam tersine iki eski toprağın mücadelesi var. Bu olumsuz bir durum mu? Tabii ki değil ama bu değişikliğin ibresini olumsuz tarafa yatıran ikinci bir farklılık var: Turgul’un bir işinde ilk kez “karakter” yok. Sembolik isimleri dışında Avcı’nın hüviyetindeki basiret ve taraf olduğu cevval karşıtlığı, Deli’nin fütursuzluğu, Battal’ın nefse itimadı, Asiye’nin kesin kararlılığı, Çömez’in geçmek bilmeyen obsesyonu, bu karakterleri çevreleyen çemberin dışındaki karakterlerin birbirleriyle olan tahmin edilmez bağlantıları… Beklenen eksantrik sonda hepsi bir yere oturtuluyor, evet ama tüm bunlar bilâkis suni ve yalnızca oturtma telâşına hizmet eden bir resim çizmeye mahkûm. Turgul’un fıtri meziyetlerinden biri olarak kabûl görecek diyalog yazımı da bu karakter yoksunluğundan kaynaklanan yavanlıkta. Bu eksiklik en çok, Turgul’un en nefes alıp vermeyen antagonisti Battal’ın Avcı’yı izaz ettiği sahnelerde ve Avcı – Deli – Çömez’in çeşitli evveliyatlardan günümüze hareketle içlerini döktükleri anlarda kendini belli ediyor.

Üçüncü ve bence en önemli farklılık / eksiklik ise filmin tam olarak ne bir tema, ne bir cümlenin peşinde olması. Filmin tanıtımlarında kullanılan ve filmi açan, estetiği fetişizm boyutundaki sahnenin akla getirdiği tek şey var, o da gizem. Fakat filmin hareket ettiği cümle “Bir cinayetin hayatınızı sonsuza dek değiştireceğini bilseniz yine de peşinden gider misiniz?” muallâkı ve bu cümle gizem hissiyatıyla kesinlikle koşut değil ve cinayet hikâyesi tek katmanlı olup, değişen hayatlar da salt dramatiklik ve sinir harplerine yüklenince bu ikilinin geçimi zorlaşıyor, istikbâlleri parlak görünmemeye başlıyor.

Bu elzem eksikliklerin dışında popüler sinema gramerini çok iyi bilen bir adamın filminde tahmin edilemez poplukta sahnelerin yer alması (Deli’nin Ete Kurttekin parçasıyla özdeşimi), hareketli kamera kullanımındaki yapaylığın plân kesim ve plân bağlamalardaki uyumsuzlukla birleşmesi, bazı sahnelerin dekupajında ciddi sıkıntıların olması, Av Mevsimi’ni zayıf hazırlandığından ötürü çeşitli kutuların boş kaldığı, bazı durumlarda dolu kutuları da hesaba katmamızın gerektiği, bu yanlışlıkların çeşitli harflerin üzerinden başka harflerle geçmemiz zorunluluğunu ortaya çıkardığı, hevesle elimize aldığımız ama tüm bu aksaklıklardan ötürü zihnimize beklediğimiz jimnastiği yaptırmadan elimizden bıraktığımız keyifsiz bir bulmacaya dönüştürüyor.

Av Mevsimi’nden önceki Yavuz Turgul sinemasına getirilebilecek tek eleştiri “Bu adam farklı hikâyelerle hep aynı filmi yazıyor / çekiyor” olabilirdi.

Ama bu eleştiri onun o filmleri çok iyi kotarmasına engel teşkil etmiyor, çeşitli zorlukların altından en zor zamanda alnının akıyla çıktığı gerçeğini de değiştirmiyor.

Bir düşünün, Eşkıya’yı başarma olasılığı, o zamanlarda milyonlarca kişinin değerini bilmediği bir şeyin hayranlık uyandıran bir olaya dönüşmesiydi ve yaşananları hatırlıyorsunuz.

Tüm bunlardan hareketle Turgul’un önceki altı filmlik filmografisinde en iyi filmi olarak Muhsin Bey’i başa koyup, en alt sıraya da Gölge Oyunu’nu yerleştirdiğimde, Av Mevsimi’nin en zayıf işi olmasına karşılık Gölge Oyunu’nun altında yer almayıp yeni bir filmografinin en alt basamağına namzet olması gerektiğini düşünüyorum.

Bu durum Yavuz Turgul sinemasında yeni bir yolu işaret ediyor mu bilinmez fakat şayet öyleyse o yol Ridley Scott’ın Thelma & Louise, Christopher Nolan’ın Memento ve Shyamalan’ın Signs sonrası girdiği tarzda yollarla kesişmez umarım.

(07 Aralık 2010)

Ahmet Can Yıldız

ahmetcanyldz@yahoo.com

Çakallarla Dans

Sadi Bey’in Twitter Günlükleri

16. Gezici Festival vesilesiyle Çitlembik Yayınları’ndan 03 Aralık’ta satışa sunulacak olan, editörlüğünü Tül Akbal ve Aslı Güneş’in yaptığı …

… “Taşrada Var Bir Zaman” adlı kitap bana Sait Faik’in “Alemdağ’da Var Bir Yılan” adlı öykü kitabını çağrıştırdı.

1. Malatya Uluslararası Film Festivali, Türkan Şoray, Fatma Girik ve diğer sevilen oyuncularımızın şehri büyük sevince garketmesiyle …

… başladı ve çeşitli hoşluklarla devam ediyor. İlk hoşluk açılış gecesinde konuşan milletimin vekilinin Malatyalı Kemal Sunal’ı …

… Türkiye’nin Sherlock Holmes’u ilân etmesiydi. Hani şimdi bu cümleyi şırrak diye burada kessem, sadibey.com’un karizmasını yerle bir …

… ederim deye devam edeyim. İzleyicilerin çoğunluğunun kanaatine göre milletimin vekili Türkiye’nin Şarlo’su diyecekti de …

… dalgınlığına geldi diye algılandı. İlla velâkin daha sonra konunun üzerine Kemal Sunal’ın oynadığı dedektiflik dizisi de …

… bindirilmedi değil. Belirtmiş olayım, bu da böyle biline. Festivalin daha da önemli hoşluğu ertesi gün yapılan bir sergi açılışında …

… gerçekleşti. Festival kapsamında gerçekleştirilen Mehmet Turgut’un 46 Dergisi için fotoğrafladığı eserlerden oluşan sergisinin …

… açılışına Ulaştırma Bakanımız Binali Yıldırım’ın katılması sinemasever vatandaşlarımızca takdirle karşılandı… da, bazı sinemasever …

… vatandaşlarımızın aklına gayri ihtiyari, Kültür Bakanımızın 47. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin açılışı yerine aynı tarihlerde Antalya’da …

… yapılan başka bir etkinliği ziyaret etmesi geldi. Demek istediğim o günden bu güne o cenahta güzel gelişmeler olmuş. Festival …

… bünyesinde düzenlenen sergi açılışına Bakan gelmesi az buzu şey değil.

1. Malatya Uluslararası Film Festivali tüm sevimliliğiyle sürüyor. Gürcü asıllı Fransız yönetmen Otar Iosseliani, aldığı “Yaşam Boyu …

… Onur Ödülü”nün takdimi sonrasında yaptığı konuşmada “Samimiyetle belirtmeliyim ki bu ödülü hakettiğimi düşünmüyorum” dedi ve ekledi …

… “Sinema ciddi bir iş değildir, uçuk kaçık bir iştir.” Ülkemizin ünlü bir yönetmeninin de -artık şehir efsanesi midir, nedir …

… bilemiyorum- göğsünü gere gere -nasıl geriliyorsa- “Ben kendi filmlerimi sinemada izlemem” şeklindeki söylemini hatırlayınca …

… ünlü ve onur ödüllü yönetmenin bu ifadesine sevineyim mi üzüleyim mi bir türlü karar veremedim. Yani bizler sinemasever olarak ömür …

… boyunca gayri ciddi, uçuk kaçık bir işin peşine mi düştük? Yaptığınız işi neden böyle küçümsersiniz anlayamam bir türlü. O zaman …

… sinema yapma, film çekme birader. Sevenler yapsın, bizde iki arada bir derede kalmayalım. Gayri ciddi ve uçuk kaçık işler peşinde …

… koşmayalım.

Malatyalılar şehirlerarası yolculukta minibüsten inecekleri zaman “Kocalar’da bir durak yapasın.” diyorlar. (Kocalar, Malatya ile Elazığ …

… arasında küçük bir yerleşim birimidir. Netekim ifade ayniyle vakidir.)

47. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin ne açılışına ne de kapanışına gel-e-meyen Kültür ve Turizm Bakanımız Ertuğrul …

… Günay, 1. Malatya Uluslararası Film Festivali’nin kapanış ve ödül törenine gel-e-bildi ve yaptığı konuşmasında festivalin …

… ikincisinin açılışının Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca tamamlanan Malatya Kültür ve Kongre Merkezi’nde yapılmasını diledi. Jüri üyesi …

… olan Yunanlı oyuncu Katerina Moutsatsos’un ödül vermek için çıktığı sahnede Türkçe olarak “Burada Yunanistan’ı, Atina’ya gittiğimde …

… ise Türkiye’yi temsil ediyorum” demesi sevimli bir jestti. Bilindiği gibi Biket İlhan’ın yönettiği “Kayıkçı” filminden bu yana …

… çeşitli TV dizilerinde de oynayan Katerina ülkemizde de çok seviliyor. Festivalden aynı uçakla toplu olarak dönen konukların …

… 12:15’te kalkacak olan uçağa, “Kalkış saatinin 11:40’a alındığı” şeklinde bir çağrıyla götürülmesi bazı konuklar tarafından nahoşluk …

… olarak nitelendirildi. Dönüşün özel bir havayolu şirketi ile yapılması ise festival ulaşım sponsoru Türk Hava Yolları’nın …

… sponsorluğunun festival odalarına dağıttığı gravatla sınırlı olduğu şeklinde yorumlandı ve farklı bir hoşluk olarak gülüşmelere yol …

… açtı. Ancak bu vesileyle, özel havayolu şirketleriyle yapılan yolculuklar hakkında yeni bilgiler de edinmiş olduk. Özel havayolu …

… şirketleri reklâmlarında hep ucuz seyahat imkânı sağladıklarını söylerler. Hakikaten doğru, ancak ucuzluk sadece bilet fiyatlarında …

… yapılıyor. Götürebileceğiniz valiz ağırlığı mümkün olduğunca az tutulmuş, fazla ağırlıklara neredeyse bilet ücretinden çok kargo …

… ücreti ödemek zorunda bırakılıyorsunuz. Keza uçağa bindiğinizde yapılan ikramlardan da aşırı ücret alıyorlar. Deyim yerindeyse …

… astarı yüzünden pahalıya geliyor. Bence tuvaletlerden de para alsalar iyi olur.

Festival danışma kurulu üyelerinden İzzet Günay’ı antikacı olarak da bilirdik, festivalde ünlü sanatçının “korkunç koleksiyoncu” …

… olduğunu da öğrendik. Pul koleksiyonundan tutun, oyun fişlerine, joker kartlarına kadar, ne bulursa her şeyi topluyormuş.

Oyuncu Nehir Erdoğan ve yönetmen Hüseyin Karabey, Malatya’nın aynı köyündenmiş.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ile İzzet Günay’ın bir akrabalığı var mı?

Ödül kazanan bazı sanatçıların sahneye kot pantolanla, yakası bağrı açık, eli cebinde, beli elinde, başında şapkasıyla, şapkasında …

… başıyla, vs. çıkması kınanırdı. 1. Malatya Uluslararası Film Festivali’nde çok şükür bu söylemde gerilerde kaldı. Sahneye kot pantolanla çıkan arkadaşın …

… birisinin çenesi sürekli oynuyordu. Artık çenesinin arka plânında şeker mi vardı, sakız mı vardı, onu ben bilemem, salonun …

… ortasından ancak o kadarını kayda geçebildim.

Bir insan yapmadığı olaydan dolayı takdir edilir mi? Malatya’da o da oldu. Sinemamızın delişmen ve sevimli sanatçılarından Malatya’lı Gani Rüzgar …

… Şavata’nın olay çıkaracağı söyleniyordu. Neyseki Gani Rüzgar Şavata’dan herhangi bir esinti gelmedi, durduk yerde takdir edilmiş oldu.

(04 Aralık 2010)

Sadi Çilingir

03 Aralık 2010 Haftası

“Memlekette Demokrasi Var”, 1960 yılındaki darbe ve sonrasında da indirilmiş başbakanın idamı sürecinde, ‘fikirlerini savunmasa da Menderes’i idamdan kurtarma operasyonu’na karar vererek ‘demokrasi’yi sadece lâfla savunmadığını ispata girişen Yassıada’nın karşısındaki köyün ‘deli’si / muhtar adayı ile çevresindekilere dair hikâyenin , ‘beylik Yeşilçam filmi’ gibi anlatıldığı komedi – dram. İşte tam da bu nedenle, ilgi çekici bir çıkış ve eksantrik tiplemeler yakalamasına karşın “kör kör parmağım gözüne” mesaj kaygısıyla acemilikler tuzağına düşüp heba olmuş bir çalışma. Oldukça rahat izlense de hani, geriye değerli bir şey kalmıyor. Kendi adıma, Mustafa Kuşçu’nun görüntü çalışmasının altını çiziyorum sadece.

“Av Mevsimi”, “Amerikan Sineması’nın polisiye türü” başlığı altında izlediğimiz yüzlerce örnekten ögeleri damıtıp, bizim topraklarımız, insanlarımız, erk – şiddet mekanizmalarımızla sentezleyen ve sinemada yapabileceklerinin sınırlarını gayet iyi bildiği için ayakları yere sağlam basan çalışmalara imza atan zeki bir yazar / yönetmenin Cem Yılmaz’a rol çaldırarak gerçekleştirdiği, sıkılmadan tüketebileceğiniz film.
Uzun eleştiri için tıklayınız.

(01 Aralık 2010)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

Acıyı Animasyonla Naifleştiren Film: Prensesin Uykusu

Film, ölüm gibi bir gerçeğin en acı halini, en naif sayılabilecek bir anlatımla anime ediyor ve belki de Aziz’in sert gerçekliği bizim en sevdiğimiz sahne oluyor.

Köhne bir ev, eski bir halıya boylu boyunca uzanmış üzeri örtülü bir ceset. Güneş, kirlenmiş perdelerin arasından odanın içine sızarken, sanki bir oyunun içindeymiş gibi sürekli tebessüm eden küçük bir çocuk. Ne başına gelecekleri biliyor, nede aslında neler olduğunu. Ama tüm kötülüklere inat: gülüyor.

Çağan Irmak’ın son filmi Prensesin Uykusu, bu küçük çocuğun yüzünden hiç eksik olmayan gülüşüyle, uyuyanları uyandırmak üzere anlatılan bir masal… Kendi küçük dünyasında sakin ve huzurlu bir hayat yaşayan Aziz, bir kütüphanede memur olarak çalışır. Bir gün, mahalleye yeni açılan kuaförün sahibi Seçil ve 10 yaşındaki kızı Gizem, Aziz’in oturduğu apartmana taşınır. Aziz’in yeni komşularıyla renklenen hayatı, küçük kızın daldığı uzun uykuyla gölgelenir. Gizem’in daldığı uykunun tetiklediği bambaşka olaylarla, sıradan görünen ama aslında rengârenk karakterlere sahip bu insanlar birlik olup, kaderi değiştirmeye çalışırlar.

Bizden olanı çözmüş bir yönetmen

“En büyük ilham kaynağını, yaşadığın toplumun günlük olaylarında bulacaksın” der Nijat Özön. Beyazperdeden yansıyan haller, yüzler, gölgeler arasında bize en yakın gelen, yine bizden olan hikâyelerdir. Bunun formülü çözmüş bir yönetmendir Çağan Irmak. Yeşilçam melodram yapısının formalarına uygun filmleri, izlerken ağlatır, ağlatırken güldürür. Adile Naşit sıcaklığında bir anne, Münir Özkul gibi cefakâr, emekçi bir baba, Irmak filmlerinde rastladığımız karakterlerdir. Öyle ki, Prensesin Uykusu filminde başarılı oyuncu Ayşenur Şamlıoğlu’nun canlandırdığı kütüphane hademesi Hatice, bizim yan komşu Hatice’den başkası değildir. Tanıdıktır ve onun doğaçlama hayat tecrübesi bize çok yakındır.

Filmi izlerken, eğer bir ‘sinefil’ iseniz bol çağrışımlar beyninizin gri hücrelerine gidip gelecektir. Bir kaza sonucu uyuyan bir kızı hiç ümidini kaybetmeden uyandırmaya çalışma çabası Luc Besson fantastik filmi Adele’nin Olağanüstü Maceraları’nı, hiç aşağıya sarkmayan yüz çizgileriyle Aziz karakteri, 1989 yapımı Gülen Adam filminde Kemal Sunal’ın canlandırdığı Yusuf karakterini anımsatır. Karakterler, olay örgüsü, 80’lerden sonra gelişen sosyal içerikli Türk filmlerine yaraşır avantür yönetmen Kahraman’ın hayat hikâyesi ve detaylarında esinlemelerle dolu bir filmdir Prensesin Uykusu. Yine Yeşilçam filmlerine yaraşır sadece bir gitar eşliğinde söylenen şarkıya, birden orkestra varmış gibi onlarca enstrümanın eşlikçi olması.

Kitaptan fırlayan ahtopot

Aile olgusunu ve masalımsı anlatımı birçok filminde kullanan Irmak, Prensesin Uykusu’nda animasyonları da gözü rahatsız etmeyecek şekilde sunuyor. Ölüm gibi bir gerçeğin en acı halini, en naif sayılabilecek bir anlatımla anime ediyor ve belki de Aziz’in sert gerçekliği bizim en sevdiğimiz sahne oluyor. Çizimlerde kullanılan arka plânların bizden oluşu, bu coğrafyanın insanını görmemiz ise filmde bütünlük sağlıyor. Sinemada hep gizemli bir mekân olarak kullanılan kütüphanenin, güleç görevlisi Aziz’in, tam da hayal dünyasına uygun olarak kitaplardan fırlayan ahtapotlar, rengarenk canlılar filmi zenginleştiriyor. “Ruhu olan, her seyredenin ‘vay’ dediği işler çıktı ortaya” diyerek animasyonlarını yere göğe sığdıramayan yönetmen, Türk sinemasında ağır ilerleyen bu alana, ümitvar olmamız gereken bir atış yapıyor.

Kaderimse çekerim

“Alnımda ne yazıyorsa o” diyerek renksiz bir hayat anlayışına sahip olan insanlara inat; kaderin değiştirilebileceğini savunuyor film. İnanmanın gücünü -yönetmen bunu bilinçli mi yaptı bilinmez-, olumlu düşünmenin enerji üzerine dönen dünya da, nasıl dua yerine geçeceğini ve mucizelere dönüşebileceğini gösteriyor. Tebessüm etmenin sadaka olduğu bir anlayıştan, gülen adamın deli yerine konduğu günümüze, Aziz gibi bir ağaca sarılmanın çok da çılgınca bir şey olmadığını söylüyor. Olmasa da olur dediğimiz üzerinden geçme cinsel sahneler ise, Çağan Irmak’ın aile filmi yaparsam modern sinemacı olamam kaygısı gibi iğreti duruyor.

Prensesin Uykusu, salondan çıkarken yüz çizgilerinizin yukarı doğru kaydığını hissedeceğiniz gülümsemek için yapılan bir film.

Künye

Yönetmen / Senaryo: Çağan Irmak
Senaryo: Çağan Irmak
Tür: Dram / Aile / Müzik
Yapım: 2010, Türkiye, 110 dk.
Oyuncular: Çağlar Çorumlu, Sevinç Erbulak, Genco Erkal, Alican Yücesoy, Şevval Başpınar, Ayşenil Şamlıoğlu, Funda Şirinkal

(30 Kasım 2010)

Ayşe Şahinboy Doğan

asahinboy@gmail.com

Gerçek Hayat Dergisi’nde yayınlanmıştır. (Kasım 2010)

Git Başımdan…

Haftaya kötü haberlerle başladık. Hangisinden başlasam bilemiyorum. Hollywood mizahının sevimli aktörü Leslie Nielsen’i kaybettik önce… Komedi oyuncularının ölümlerini kabûllenmek daha bir zor oluyor. Kemal Sunal’ın, Adile Naşit’in ölümlerini kabûllenemeyişimiz gibi. Hiç ölmeyeceklermiş gibi geliyorlar insana. Soğuk bir şaka gibi… Daha sonra İtalyan komedisinin büyük yönetmeni Mario Monicelli’nin ölüm daha doğrusu intihar haberini aldık. 95 yaşındaki yönetmen, kanser tedavisi gördüğü hastanenin penceresinden atlayarak -belki de artık dayanamadığı acılarını dindirmek adına- hayatına son verdi. Son olarak “Yüreğine Sor” filmiyle bizi 19. yüzyılda bir Karadeniz köyüne yolculuğa çıkaran Yusuf Kurçenli’ye beyin kanseri teşhisi konduğu haberi geldi. Kendisine acil şifalar diliyoruz.

Haftanın filmlerinden “Due Date / Git Başımdan” ile başlayalım. Son olarak “The Hangover / Felekten Bir Gece” ile uzun zamandır arayıp da bulamadığımız komedi keyfini yaşatmıştı bize Todd Phillips… Hal böyle olunca bir sonraki filmi için beklentilerimiz yüksek olacaktı. “Git Başımdan”ın oyuncu kadrosunda Robert Downey Jr. ve Zach Galifianakis ikilisini de görünce çıkan sonucun “Felekten Bir Geceyi”yi bile gölgede bırakacağını düşünüyordum ama yanılmışım. Evet yine bir yol hikâyesi var karşımızda. Ama siz sakın bu yola öyle büyük beklentilerle çıkmayın. Sakin, usturuplu, aklıbaşında ama eğlence dozu biraz düşük bir film var bu kez karşımızda. Ama kesinlikle sizi kandırmıyor ve sömürmüyor.

Bir de dün gece açılışında bulunduğum, “Bu Şehr-i İstanbul” kitabının açılışından söz etmek istiyorum. Kitap, Tahsin Aydoğmuş’un objektifinden çıkan 105 siyah – beyaz İstanbul fotoğrafından oluşuyor. Serginin açılışını da kim yapıyor tahmin edin, sevgili kültür bakanımız Ertuğrul Günay… Günay, “kültürel sorumluluk” lâfını 5 dakikalık konuşması boyunca 500 kere tekrarladı sanıyorum. Fotoğraf sanatçısı Tahsin Aydoğmuş’un kitabının, İstanbul’a olan kültürel sorumluklarımızı hatırlatacağını umduğunu söyledi durdu. Çünkü kendisi sık sık unutuyor ve gerçekten de birilerinin bunu kendisine her fırsatta hatırlatmasında fayda var. İstanbul’un çok değerli bir hazine olduğundan ve bunu korumak (!) için ellerinden geleni yaptıklarını söz etti. Acaba sergiyi gezerken yıkılmış Sulukule’nin döküntüleri arasında, gözlerinin içine içine bakan mahalle sakinlerinin fotoğrafına bakarken ne düşündü? Ben size söyleyeyim; hiç umurunda bile değildi. Neslişah ve Hatice Sultan mahallerinin de olduğu gibi… Fener, Balat, Ayvansaray’da olduğu gibi… Tarlabaşı, Emek Sineması ve Haydarpaşa Garı’ında olduğu gibi…

Son olarak Siyad üyesi Coşkun Çokyiğit’in Türk sinemasının 96. Yıldönümü için hazırladığı “Gazete Sayfalarındaki Türk Sineması” sergisini bir de ben hatırlatayım istedim. Bu sergiyi hazırlayabilmek için altı ay boyunca kendisini kütüphaneye kapattığını söyleyen Çokyiğit’in bu özel çalışmasını 15 – 30 Aralık tarihleri arasında Profilo Alışveriş Merkezi Tiyatro İstanbul Fuayesi Sergi Alanı’nda ziyaret edebilirsiniz.

Bir sonraki haftaya daha iyi haberlerle başlamak dileğiyle…

(01 Aralık 2010)

Gizem Ertürk

Bir Kısa Film Festivali

“Bir kısa film festivali” dedim ama kastım Batman’da yapılan 1. Yılmaz Güney Kürt Kısa Filmleri Festivali. Sinema önceki asrın son yıllarında icat edildi ve geçen asrın başlarında da İmparatorluğa geldi, tamamlanan ilk (kurmaca) film 1917’de çekildi. Sinemamız, özellikle oyuncular bakımından tiyatromuz ile hep etkileşim içinde oldu. Bu nedenle tiyatroda bazı özellikler edinmiş oyuncular bunu sinema perdesinde tekrar ettiler, bu sinemada sesin kullanımından (1931’den) sonra da giderek gelişti.

Ülkemiz, önceki İmparatorluk döneminden beri farklı unsurları içinde barındırmaktadır. Bu farklılıklar kendi sanatlarını da (ağırlıklı olarak müzik ve edebiyat) ürettiler. Ülke içinde Ermeni, Rum gibi azınlık durumunda bulunan gruplar yanında, Laz, Gürcü, Çerkez, Arnavut ve Muhacir gibi özellik gösteren gruplar da bulunmaktadır. Bunlara Kürtleri de ekleriz. Diğer sanat kollarının yanında sinema da ürünlerinde bu özellik gösteren grupları kullanmıştır. Kürtler, filmlerde diğer grup mensupları gibi özellikle şiveleri ile belirginlik kazanacak şekilde tali kahramanlar olarak yer almıştır. Zaman olmuş bu gruplar filmlerde komedi unsuru olarak kullanılmış, fakat herhangi bir ayrımcılık olarak ele alınmamıştır. 60’lı yıllardan sonra sosyal içerikli filmler ağırlık kazanırken, ülkenin Güneydoğusunda geçen filmlerde, bölgenin sosyal gerçekliği olan ağalık ve kaçakçılık konuları da bazen temanın geneli, bazen de tali unsuru olarak işlenmiş, bu nedenle bölgenin Kürt karakterleri toplumdaki konumları ile işlenmiştir.

Bu noktada kahramanlar bazen olumsuz da olmuş olabilir ama bir genelleme değildir. Ayrıca özellikle İstanbul’da yazılan bir takım şablon senaryolarda olaylar / kişiler gerçeklere uygun olmayabilir ama zamanla bölgeden çıkmış yapımcı – yönetmen – oyuncular veya konuyu yerinde ve daha kapsamlı inceleyen üreticilerin elinde gerçeklere daha yakın sonuçlara ulaşılmıştır. Olayların tüm özellikleri ile ele alındığı söylenemez, çünkü bir “sansür” kurumu vardır fakat bu yalnız bölge ile ilgili değil tüm sektörün üretimleri için geçerli bir kısıtlayıcı faktördür. Önceleri diğer grupların olduğu gibi sadece şive olarak kullanılan Kürt ağzı zaman içinde doğrudan Kürtçe olarak filmlerde yer almıştır.

1991 yılında Ümit Elçi’nin çektiği bir Kürt halk söylencesinden kaynaklanan Mem û Zin isimli film, (bildiğim kararı ile) ilk defa Kürtçe seslendirilerek (özgün seslendirmesi Türkçedir) bölgede gösterilmiştir. Bundan sonra başka Kürt söylenceleri de sinemaya uyarlanmıştır. Gani Rüzgâr Şavata 2001’de Doz, Kâzım Öz 2005’de Dûr gibi filmlerde Kürtçe isimler kullandılar, bu giderek devam etti.

Şimdi ise bir “Kürt Filmleri Festivali”. Filmlerin kısa olması durumu değiştirmez. Burada toplanılan filmlerin Almanya’ya götürülüp şu veya bu kentte Almanya’da Türk Filmleri Festivali yapmakla aynı şey değildir bu. Türkiye’de yaşayan çoğunluk olarak, Güneydoğu Anadolu’da yaşayan ama ülkenin tamanına dağılmış, hele metropollerde mahalleler oluşturacak duruma gelmiş, “yoksulluk”, “ezilmişlik” söylemine sarılınmasına rağmen toplumun her katına dağılmış, buralara yerleşmiş birçok Kürt kökenli -açıkça söylersek Kürt- yurttaşımız varken ve Kürtlük her zaman bir problem gibi söylenmesine rağmen, hiçbir zaman ne sosyal, ne de bürokratik -olumlu ve olumsuz- anlamda bir farklılık çıkışı oluşturmamıştır. Avrupa’ya ayak uydurmak için yapılan bir takım politik girişimler sonucu gündeme, toplumsal olgusundan daha fazla ağırlık verilen bu sorun, parlamentoda da siyasal yapılanma bulması yanında, “etnik” olmadığı (!) özellikle belirtilen birtakım etkinlikler de giderek ağırlık kazanmaktadır.

Sinemamızın hiçbir zaman görmezden gelmediği, şu veya bu şekilde, az veya ağırlıklı olarak kullandığı Kürt olgusu, son yıllarda çoğunlukla Kürt kökenli olan -bir kısmı da yurtdışında (Avrupa’da) yaşayan- kişiler tarafından sinema yolu ile perdeye taşınmaktadır. Bunlar bazen sırf yurtdışı gösterimlerde adını duyurmakta, zaman zamanda sinemalarımızda seyirci ile buluşmaktadır. Bu filmler seyircisiz kalmamaktadır, bu ise herhangi bir tartışmanın konusu olmamalıdır. Filmler, sırf yerel veya etnik bir özellik taşıyabileceği gibi, politik bir içerikte taşıyabilir. Bu içerikler tartışılabilirse de aslolan tartışılan konuya karşıt veya başka bir yönden bakabilen yapıtlar yapabilmektir.

Bu şekilde zıt kutuplu denebilecek filmlerin yalnız bu konuda değil, belirli bir süre suskun kalmış, karşıt her grup tarafından yapılması -yalnız slogancılık düzeyinde kalarak değil- yerinde olacaktır. Ülkemizde yeterli noktaya henüz getirilememiş kültür düzeyinin gelişmesine ne kadar katkısı olur, orasını bilemem ama sinema gibi estetik bir yanı da olması gereken aracın bu yönde gelişmesinin (geliştirilmesinin) bazı katkıları olur düşüncesindeyim.

İmdi, böyle bir ortamda yapılan bir film festivalinin adında Kürt adının bulunması yinede garip gelmektedir. Bir film festivaline “çocuk filmleri”, “komedi filmleri”, “animasyon filmler”, hatta “müzikal filmler”, “yol filmleri” v. s. gibi adlar verilebilir. Bir soru: “Kürt filmleri” festivalinde ünvanda yer alan “Kürt” neyin ayırt edici unsurudur? Burada söyleyeyim ki ben bu kısa filmleri görmedim, görmeyi isterim ama festivale katılmadım. Sorudaki gibi “Kürt”ün ayırt ediciliği ne? Filmlerin hepsi -45 film katılmış gazetelerde okuduğum kadarı ile- Kürtleri mi, Kürtçülüğü mü anlatıyor, yoksa hepsi Kürtler tarafından mı yapıldı? İkinci sorunun saçmalığı açıktır, ilk soru da filmler seyredilmeden yapıştırılacak yaftalar değildir. Aslında filmlerin bu şekilde yaftalanmasına her zaman karşıyım ama içerikleri bakımından bu özellikleri ile incelenmelidirler. İçeriği ne olursa olsun, yapan kişinin “etnik” (!) durumu nedeni ile sloganlaştırılmasını da benimseyemem ama, içerik açısından, yapanı tanımak / tanıtmak adına bu yapılabilir.

Bütün bunlardan sonra festivalin adının başına bir de Yılmaz Güney adının eklenmesini kabûl etmem mümkün değil. Bir festivalde, söz gelimi Adana, Antalya Festivallerinde Yılmaz Güney adına, Behlül Dal adına, Avni Tolunay adına ödüller verebilirsiniz. Festivalin adında, yapıldığı yer (Batman) yer almalıdır, yılı yer almalıdır, kaçıncısı olduğu belirtilmelidir, -özellikle- kısa film olduğu mutlaka yer almalıdır, hatta -yukarıda açıkladığım nedenlerle benimsemediğim halde- “Kürt filmi” (?) ibaresi de kabûl edilebilir diyelim (olmaz ama), fakat Yılmaz Güney de olsa bir sinema sanatçımızın adının, (peşindeki “Kürt” ibaresi ile birlikte) verilmesini kabûl etmek, benimsemek -benim için- mümkün değil. Son söz olarak, bütün bu karşıtlıklarımdan sonra, -hiç birini görmedim ama- filmlerin hiç birine (içlerinde belki beğenmeyeceklerim, eleştireceklerim olacak) karşıt olmadığımı belirtmek isterim.

(25 Kasım 2010)

Orhan Ünser

26 Kasım 2010 Haftası

“Yine mi Sen?”, hayatımızın bir bölümünde bize cehennemi yaşatan kişiyle ileride tekrar karşılaştığımızda ağzımızdan çıkan ilk sözcüklerdir. Tipik Amerikan ailesine gelin adayı olarak nüfuz etmeye başlamış çekici genç kadına, lise yıllarında yaşamı zindan ettiği evin kızının gösterdiği tepki gibi! Her ülkeden insanın yakın bulabileceği bu ‘çıkış noktası’nı yakalayan güldürü, bir araya geldiklerinde ‘havai fişek patlamaları gibi’ komedi anları yakalayan oyuncuların cazibeleri ile sulu meyvesine ulaşmak için iştahla yaladığınız şekere benzer diyalogları / mizansenleri birleştiren bir keyif olarak tanımlanabilir.

“Git Başımdan!”ın, ‘fiziksel, ruhsal, mesleksel olarak zıt iki adam ile birinin sevip diğerinin nefret ettiği köpeğin, ABD’yi bir uçtan diğerine otomobille geçmek zorunda kalması’ şeklindeki hikâyesi, komedide ‘delice uçup arsızca coşan’ yönetmen Todd Phillips’in iştahını iyice kabartıp, kahkaha attırmaya endeksli bir işe imza atmasını sağlamış. Benzer yol macerası “Planes, Trains & Automobiles”deki (1987) Steve Martin – John Candy ikilisinde olduğu gibi, Robert Downey Jr. – Zach Galifianakis’de de, gergin olanın başına her tür belanın geldiği ve kaygısız gibi görünenin de(aynı zamanda tombul olanın) duygusal yalnızlığının hüznünü sakladığı bir tuhaf arkadaşlık öyküsü! İç mantığına kolayca ihanet edip sınır tanımazlıkta köpürdükçe köpüren, bir yönüyle de, ‘yolda kendini ve yanındakini tanıma öyküsü’ olan “Due Date”, izlerken müthiş zevk veriyor. Ama sadece o kadar!

“Biri Beni Isırdı”, daimi bunalımlı ve liseli ergenlik dönemi kızının, ‘kırılgan’ beyaz vampir çocuk ile ‘agresif’ esmer kurt oğlan arasında ne istediğini bilemez halde gidip geldiği, bu soğuk – sıcak delikanlılarla da kızları hedefleyen bir ticari fenomene dönüşen “Alacakaranlık”ın anlamsızlığıyla yaman biçimde dalga geçiyor. Her üç oyuncu da, asıl filmde rol alabilecek yeteneklere ve fiziksel özelliklere sahipler. Bu film, öncelikle bunu ispatlıyor. Yani “Twilight” serisi, “Biri Beni Isırdı”nın iki erkek oyuncusuyla başlasa, dünyanın her köşesinden ‘her yaştan genç kız’ şimdi onlara tapıyor olacaktı. Dolayısıyla, ünlü film ve kişileri alabildiğine tiye alan filmler zincirinde, içine ne bulunduysa doldurulmuş bir çorba değil, parodinin özelliklerini başarıyla uygulayan bir örnek olarak sivriliyor.

(26 Kasım 2010)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

Durdurulamaz

Basında zaman zaman hep öyle oluyor. Birisi tutup bir haber yapıyor, gereği kadar araştırılmadan yapılan bu haber basında hızla yayılıyor ve senelerce izi silinmiyor. Sinemamızın Mahpeyker: Kösem Sultan’ı Selda Alkor’dan söz açıldığında ne zaman konu evliliğine gelse “Basketbolcu ile evlendi” diye bahsedilir durur. Doğrudur, eşi öğrencilik yıllarında iyi basketbol oynardı. Bilen bilir, zamanında İstanbul Teknik Üniversitesi basketbol takımında kaptanlık bile yaptı. Basketbol nezih ve güzel bir spordur, keza basketbolcu olmak da öyledir. Ama gelgelelim Selda Alkor’un eşinin İTÜ mezunu olarak 30 yıl Koç Holding bünyesinde üst düzey yöneticilik yaptığından kimse bahsetmez.

Benzer bir olay bendenizin de başından geçmiştir ve ne zaman gündeme gelse elimde olmadan üzülürüm, kendim de bir basın mensubu olduğum halde basına kızarım. Görev gereği Çağan Irmak’ın yönettiği ünlü Babam ve Oğlum filminin basın ve halkla ilişkilerini hasbelkader bendeniz yürütmüştüm. Filmin tanıtım materyallerini diğer yerli – yabancı filmler gibi tüm basına servis etmiştim. O sırada filmin yapımcı şirketi her ay neredeyse 2 – 3 adet yabancı film de gösterime çıkarıyordu. Babam ve Oğlum gösterime girdiğinde basın önce filmi sıradan bir Yeşilçam filmi gibi algılayarak ilgi göstermedi, yayınlarında fazla yer vermedi. Film sonraki haftalarda inanılmaz bir şekilde seyirciden ilgi görmeye başlayınca basın da bu gösterilen ilgiye kayıtsız kalmadı. Başladı ortalıkta “Film yeteri kadar tanıtılmadığı halde seyirci kulaktan kulağa birbirine tavsiye etti” şeklinde haberler dolaşmaya. Oysa aynı firmanın ithâl ettiği Quentin Tarantino’nun ünlü “Kill Bill” filmi için de aynı tanıtım faaliyeti yürütülmüştü. O filmin tanıtımına yer vermeyen medya organı neredeyse hiç yoktu, günlerce filmden bahsedildi. Neticede Kill Bill, Babam ve Oğlum’un yaklaşık beşte biri kadar seyirci tarafından izlendi.

Son günlerdeki “New York’ta Beş Minare” ve Mahsun Kırmızıgül’ün basınla ilgili olayını da bendeniz yukarıdakilerin benzeri bir olay olarak algılıyorum. Aslında ne sinema yazarlarının Mahsun Kırmızıgül’e, ne de Mahsun Kırmızıgül’ün sinema yazarlarına karşı bir tavrı yok. Birisi aslını bilmeden attı ortaya bir “Mahsun Kırmızıgül sinema yazarlarına yapacağı basın gösterimini iptal etti” lâfını, yayıldıkça yayıldı. Birde yaptığı özel gösterime Mahsun bir-iki tane ünlü sinema yazarını çağırıp, diğerlerini çağırmayınca iş dallandı budaklandı. Adam yaptığı özel gösterime Ömer’i çağırır da Mömer’i çağırmaz, size ne, bize ne. Aldığım duyuma göre Maçka Cinebonus G-Mall Sineması’nda bütün salonları kapatarak hemşerilerine açık büfe içecek servisi ile ibadullah bir gösterim de düzenlemiş. Aferim.

Sadi Bey’in Twitter Günlükleri:

06 Mart 2009’da sinemalarda gösterilen “Yaşam Arsızı“nın afiş ve jeneriğinde yönetmeni Yasemin Alkaya olarak yazıyordu. Satışa sunulan …

… DVD.sinin tanıtım bülteninde ise “Yönetmenliğini Adam Gierasch’in üstlendiği…” şeklinde yazıyor. Sinema tarihinde, vizyonunu …

… tamamladıktan sonra yönetmeni değişen ilk film herhalde. Büyük ihtimalle tanıtım zaafıdır, not düşeyim dedim. Filmi sevmiştim.

Cumhuriyet tarihinin -neredeyse- hepsinde yapılan yollardan daha fazlasının son 8 yılda yapıldığını gere gere duyurmuşlardı. Hani o …

… yıllarda dozerler, kanal açma makineleri, devasa kamyonlar falan Türkiye’nin dört bir yanında gırla gidiyordu, son yıllarda ise kazma…

… kürek kullanılarak yollar yapılmış ve rekorlar elde edilmiş idi. Bu sefer başka bir rekor daha kırılmış, az önce gelirken ilânını …

… gördüm, Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı restorasyonu yapılan Süleymaniye Camii yarın sayın büyüğümüzün bayram namazına katılımıyla …

… yeniden ibarete açılacakmış. Cumhuriyet tarihinin en büyük şükürlerine vesile olur inşallah.

Bazı filmlere birden fazla afiş yapılıyor. Son örnekler olan “New York’ta Beş Minare”nin 3, Johnny Depp ve Angelina Jolie’nin oynadığı …

… “Tweet”in, pardon “Turist”in 2 afişi var. Çağan Irmak filmi “Prenses’in Uykusu” için 4 afiş yapılıp sinemaseverlerin seçimine …

… sunulmuştu. Sinemaseverler içlerinden birini sevdi, seçti fakat yapım şirketi herhalde sinemaseverlerin seçtiği afişi sevmedi, tuttu 5. …

… bir afiş yaptı. O zaman niye “Afişimizi sinemaseverlere seçtiriyoruz” diye ortalığı velveleye verdiniz, oldu mu yani? Farklı afişlere …

… alışmışken, şimdi de bir filmin değişik isimleri ortalıkta dolaşıyor. Film şirketinden yapılan açıklamaya göre 04 Şubat 2011’de …

… vizyona girecek filmle ilgili basına gönderilen bültenlerde film “Şov Bizinıs”, “Şov Biziniz” ve “Şov Bizınıs” olarak geçiyor. Doğru …

… adı için herhalde afişini ve jeneriğini beklemek durumunda kalacağız.

Markette dört kasanın ikisinde eleman olduğu için vatandaş kuyruk yapmış. Birisi dayanamayıp bağırdı: “Olur mu böyle rezalet, diğer …

… kasaları da açsanıza, müdür yok mu?” vs. vs. Sonunda “Bizim milletimizin de hiç sesi çıkmaz, koyun gibidir zaten” deyince, bayram …

… muzurluğu olsun diye sesimi çıkardım: “İyi de birader milleti niye hayvan yaptın?” Beklemediği bir tepki gelince şaşırdı tabi, ne …

… diyeceğini bilemedi. Hani genelde öyledir, vatandaşa “Köpek” veya “Eşek” diye seslensen kızar, köpürür, küplere biner, “Aslanım”, …

… “Kaplanım” desen kasım kasım kasılır, yüzünde güller açar. Oysa “Köpek” gibi sadık ve seven, “Koyun” gibi sessiz ve sakin insanoğlu …

… zor bulunur. Bendenize hangi cins hayvan adı kullanılarak hitap edilirse edilsin hiç kızasım gelmez. Şarkı ne kadar güzeldir: Kanaryam güzel …

… kuşum, ben sana vurulmuşum.

Geçtiğimiz günlerde yapılan “47. Uluslararası Antalya Film Festivali”nde yarışan Belma Baş’ın “Zefir” adlı filmi ile 22 Kasım’da başlayacak olan …

… 3. Uluslararası Dans Filmleri Festivali’nde gösterilecek olan “Zephyr” adlı filmin bir akrabalığı var mı? Josh Bush’un yönettiği, 5 …

… dakika 24 saniyelik dans filmi ile Belma Baş’ın uzun metraj filminin tabi ki bir ilgisi yok. Ama soru sorudur, her filmin, sevenleri …

… tarafından pür dikkat izlendiğine dikkat çekmek için sordum.

(20 Kasım 2010)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

New York’ta Aşkın Halleri

İlki “Paris, Je T’Aime – Paris, Seni Seviyorum”la 2006’da çekilen ve 2009’da “New York, I Love You – New York, Seni Seviyorum”la devam eden seri Kudüs’e ve Rio’ya da uğrayacak. 2010 Filmekimi’nde gösterilen bu film şimdi DVD’de sinemaseverlerle buluşuyor.

Emmanuel Benbihy ve Tristan Carne, Paris’ten sonra New York’a aşklarını yönetmenler aracılığıyla gönderiyorlar. 2006 yapımı “Paris, Je T’Aime – Paris, Seni Seviyorum”da yirmiiki yönetmen Paris’ten hikâyeler anlatıyordu. “New York, I Love You – New York, Seni Seviyorum”da on bir yönetmen ve on iki hikâye anlatıyor. Hikâyeler arasında geçiş anları da var. Aslında “New York, Seni Seviyorum”un hikâye anlatışı ve kurgusu “Paris, Seni Seviyorum”dan çok farklı. Paris’te geçen hikâyede yönetmenler kısa filmlerle aşklarını bu şehre gönderiyorlardı. Elbette “New York, Seni Seviyorum” da bir bakıma kısa filmlerle bir aşk göndermesi. Ama, “New York, Seni Seviyorum”un en heyecan verici yönü kurgusu. Bir yönetmenin hikâyesinin içerisinde bir başka yönetmenin hikâyesinin başlangıcı yansıyor, yarım kalmış hikâye bir başka hikâyenin içerisinde tamamlanıyor. “New York, Seni Seviyorum”, onbir yönetmenin kısa filmlerinden değil de, onbir yönetmenin ruhu bir ruhta buluşuyor sanki. “New York, Seni Seviyorum”u bir yönetmen çekmiş gibi his kuşatıyor insanı. New York gibi yaşayan bir şehirde yorgun insanların aşk arayışı var. Bu filmde bazı bölümler gerçekten etkileyici. Filmde hikâye anlatıcı yönetmenlerin anlattığı dışında da anlar var. Bu bölümleri de Randy Balsmeyer yönetmiş. Filmin giriş, aralardaki bazı anlar ve final bölümü gibi. Filmin girişi de çarpıcı. Filmin derinliğindeki hikâyelerde yer bulacak iki genç aynı anda taksiye biniyor ve ilk önce kendi varacakları yerin yakın olduğu üzerine geliştirdikleri diyaloglara dayanamayan göçmen taksi şoförü onları dışarı atıyor. Bu film, 2008’de ölen önemli yönetmenlerden Anthony Minghela’ya adanmış. Filmin kış atmosferinde geçtiğini de belirtelim. Bu filmde kadın – erkek ilişkisinde fark edilen en önemli şeylerden biri, karı – kocalar arada bir sanki yabancılarmış gibi, sanki yeni tanışıyorlarmış gibi birbirleriyle “hoş oyun”lar oynamasını önermesi. Monoton hayata heyecan katmak gerek diyor bu filmin bazı bölümleri.

Aşk, daima aşk…

İlk hikâye, bir yankesicinin peşine düştüğü bir kadın ve savrulan aşkı… Bu bölümün yönetmeni Çinli Jiang Wen. Senaryoyu Yao Meng ve Hu Hong yazmışlar. Filmin kameramanlarıysa Ping Biing ve Maru Lee. Yankesici Ben (Hayden Christensen), fotoğraf kulübesinde resim çektiren Molly’nin (Rachel Wilson) peşine takılır çantasını kapmak için. Parasını alır, cüzdanı çöp kutusuna atar. Moly bir bara gider ve hikâye bambaşka bir hal alır. Molly’nin kocası Garry de (Andy Garcia) gelir ve Ben’e küçük bir ders verir: New York’ta uyanıklardan da uyanıklar vardır. Sonunda aşk kazanıyor ve film başka hikâyelerdeki aşkların peşine düşüyor.

Çok değerli Hintli yönetmen Mira Nair gerçekten etkileyici bir hikâye anlatıyor. Senaryoyu Sekutu Mehta yazmış. Kameramansa Declan Quinn. Yahudi Rifka (Natalie Portman) evleniyor. Rifka, aşırı dinci Yahudi bir erkekle evliliğe hazırlanıyor. Geleneklere göre saçlarını kazıtıyor. Rifka’nın, dükkân sahibi Hintli Mansuhkhbai’yle (Irrfan Khan) konuşmaları geleneklerin ve kültürlerin zenginliğini yansıtıyor sanki. Bu hikâye yarım kalıyor ve filmin derinliğinde bir yerlerde yine seyircinin karşısına çıkıyor. Rifka’nın düğününün ardından yansıyan anlarla bu hikâye bitiyor.

Japon Shunji Iwai’nin yönettiği bölümün hikâyesini Israel Horovitz yazmış. Kameramansa Michael McDonough. Bu etkileyici bölümde genç besteci David (Orlando Bloom), yüzünü hiç görmediği bir kızla, Camille’le (Christina Ricci) hep telefonlarla konuşur. David sevgilisinden ayrılmış ve boşlukta. Dave, John Lennon’un öldürüldüğü yerde elinde de Dostoyevski’nin “Karamozov Kardeşler” romanıyla Camille’i bekliyor. Camille dairesine geliyor ve bir aşk mı başlayacak? John Lennon’ı öldüren David Chapman, Lennon kaldğı oteli “Oz Büyücüsü”ne benzetir. Manhattan’ın ortasında gotik bir yapıya benziyor bu bina. Büyük yönetmen Roman Polanski bu binada 1968 yılında “Rosemary’s Baby – Rosemary’s Bebeği” filmini çekmişti. Polanski bu korku filminde şeytana tapanları yansıtmıştı. Charles Manson ve müritleri, Polanski’nin hamile eşini ve evdeki birkaç kişiyi vahşice katlettiler. Lennon’ın katili bu olayı fotğrafçıdan öğrenince Lennon cinayetine ruhanilik katmış kendince.

Fransız aktör – yönetmen Yvan Attal’ın yönettiği bölümde yalnızlığa ve aşksızlığa düşmüş bir yazarla, yazarın telekız olduğunu bilmeden diyalog kurduğu Çinli kızı etkilemeye çalıştığı bu an, bir kadının kalbine girme hallerinin belgeseli gibi. Bu hikâye de yarım kalıyor ve derinlikte bir yerlerde yine seyircinin karşısına çıkıyor. Antal’ın bir başka kısa hikâyesi: Aslında bu “New York, Seni Seviyorum” filminde sigara içme sorunlarının da altı çiziliyor alttan alta. Bu bölümde de bu fark ediliyor. Alex (Chris Cooper) restoranın kapısında sigara içerken yanına Anna (Robin Wright Penn) geliyor. Karşılıklı sigara içerken iki yabancının konuşmaları gibi birbirleriyle konuşuyorlar. Onlar karı – koca mıydı? Yoksa ayaküstü tanışan ve birbirine ısınan iki insan mı? Kafanız karışıveriyor. Bu bölümlerin de kameramanı Benoit Debie. Senaryoları da Olivier Lecot yazmış.

Filmin geçiş bölümlerinde kameralı bir genç kadının elinde kamerayla hep çekim yaptığını asla unutmayın. Belki de bu hikâyeler onun kamerasıyla yansıyordur, kimbilir.

Köpekli bir genç (Anton Yelchin) eczaneye girer. Genç, eczacı Riccoli’nin (James Caan) “engelli” kızını (Olivia Thrilby) baloya götürür. Bu hikâyenin finali sürprizli. Bu bölümü Amerikalı Brett Ratner yönetmiş. Senaryosunu Jeff Nathanson’ın yazdığı bölümün görüntüleriyse Pawel Edelman’a ait.

Allen Hughes’ın yönettiği bu bölümün senaryosunu Xan Cassavetes ve Stephen Winter yazmış. Görüntülerse Michael McDonough. Gecenin içinde metroda giden bir kadın Lydia (Drea de Matteo), tanıştığı genç adamla geçirdiği romantik anları ve bir anlık ilişkisini iç sesiyle sorgular. Aynı anda genç adam Gus da (Bradley Cooper), Lydia’yla sevişmelerini anar iç sesiyle. Kendini bir Bertolucci filmindeymiş gibi hissetmiş Gus. Gerçekten de bu bölümde “Bertolucci turuncusu” fark ediliyordu. Ayakları onu bir daha bulmak umuduyla gecenin içinde o bara götürür. Bekler. Umutsuzca dışarı çıkar. Taksi çağırır. Sonra Lydia gelir. Bu aşk belki de birkaç günlük değildir.

Anthony Minghela’nın senaryosundan çekilen bu bölümün yönetmeni Hintli Shekhar Kapur. Kameramansa Benoit Debie. Hikâye bir otelde geçiyor. Isabelle (Julie Christie) otele gelir. Yaşlı belboy (John Hurt) kadını karşılar. Genç belboy Jacob (Shia LaBeouf), Isabelle’in bavullarını odaya taşır. Kadın için bu oda hatıralarla doludur. Genç belboy ona hizmet eder, konuşur. Bu bölümün de finali sürprizli. En gizemli ve hatıralara saygı bölümü bu kısa hikaye. Isabelle, hatıralarını arıyor bu otelde, o odada. Geçmişte trajediler de yaşanmıştır belki.

Bu New York hikâyesinde Natalie Portman’ın da bölümü var. Senaryoyu da Portman yazmış. Kameramansa Jean – Louis Bompoint. Bu bölümde Dante (Carlos Acosta), küçük kız Teya’ya (Taylor Geare) bakıyor. Central Park’ta dolaşıyorlar. Akşam da kızı annesine bırakıyor Dante. Anne Maggie’yle (Jacinda Barrett) Dante arasında geçmişte bir şeyler olmuş mudur? Gizem, daima… Teya, Anne – Maggie’yle Dante’nin kızı değil miydi? Bu bölümün sonuna dikkat edilmeli belki. Dante iyi bir dansçı.

Fatih Akın’ın bölümü de gerçekten çarpıcı. Bu bölümün senaryosunu yönetmenin kendisi yazmış. Kameramansa Mauricio Rubenstein. Ressam (Uğur Yücel) New York’a gelir. Yerleşir. Aktar Çinli kızı (Shu Qi) keşfeder, aşık olur. Resmini yapar ve ölür. Bu bölümde ev sahibinde Burt Young oynuyordu. Fatih Akın, “Rocky” seriyalini seviyor sanki.

Geçiş bölümlerini çeken Randall Balsmeyer; Hall Powell, Israel Horovitz ve James C. Strouse’un senaryosuyla son hikâyeyi çekmiş. Kameramansa Michael McDonough. İki sevgili caddede tartışıyorlarken tanıklık ediyor buna yönetmen. Sarah (Eva Amuri), sevgilisi Justin’e (Justin Bartha) bu şehirden dışarı çıkamadıkları için hüzünlü kelimeler savururken, Justin’in Sarah’ya bir sürprizi oluyor. Çünkü aşk için her şeye değer. Bu bölümün ardından gelen bölümdeki yaşlı karı – kocanın hikâyesi her şeyi tamamlıyor sanki. Tartışmalar her devirde oluyor işte. Aslolan beraberlik, aşk ve saygı… Sevgi kazanıyor, daima…

En etkileyici bölümlerden birini Jashua Marston yönetmiş. Senaryosunu da yönetmen yazmış. Görüntülerse Andrij Parekh’e ait. Bu hikâyeyi etkileyici kılan, 63 yıldır evli karı -koca üzerine. Bu bölümde Eli Wallach (Abe) ve Cloris Leachman oynuyor.

Finalse yine Balsmeyer’in geçiş anıyla yansıyor. Kameralı kadın ve aktar Çinli kız. Sonra, acaba bu filmin hikâyeleri kameralı kadının yansıttıkları mı, diye düşünmeye başlıyorsunuz. Zeki anlatımı ve yaratıcı kurgusuyla birbirinden farklı estetiklerden gelen yönetmenlerin estetik yansıtışlarını bir bütünlük içerisinde ruh birliğiyle perdeden yansıtmak zorlu bir yolculuk. Bu filmin kurgusu, modern zamanların bu metropollerindeki ruh hallerini iyi yansıtıyor.

New York, Seni Seviyorum (New York, I Love You)
Konsept: Emmanuel Benbihy-Marina Grasic
Fikir: Tristan Carne
Geçiş Yönetmeni: Randall Balsmeyer
Geçiş Seraryosu: Hall Powell, Israel Horovitz, James C. Strouse
Geçiş Kameramanı: Michael McDonough
Yapım: ABD – Fransa (2009)

(19 Kasım 2010)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Bitlis’te Beş Minare’den Hareketle…

Filmlerin çeşitli sınıflandırmaları, sıralamaları vardır. Maliyet bütçeleri bunlardan biri olabilir, fakat bu sadece maliyet bütçesidir, filmin sinema değerini belirlemez. Bir suikast (otomobilin havaya uçurulması) ile açılan New York’ta Beş Minare, bilgisayar oyunlarına benzeyen polis baskınları ile devam ediyor. (Bu arada bir soru: Bu bilgisayar oyunu arasına yerleştirilmiş, toplu ayin sahneleri (!) bir camii de çekilmiştir?) Polisin, FBI’dan da destekli Interpol araştırmaları cümlesinden yapılan çalışmalar sonucu iki polis New York’a uçar. FBI’ın yakaladığı, uzun zamandır aranan Hacı’yı teslim alacaklardır. (“Hacı” ne yapmıştır -Hacı’ya ‘deccal’ da denilmektedir.) Hacı ne ile suçlandığını Amerikan polisine de sorar, Amerikalı ajan Hacı’nın 11 Eylül saldırısının plânlayıcısı olduğuna inanır -bu olayda kardeşini kaybetmiştir. Türk polisi Fırat da (Yılmaz Güney’in Umutsuzlar’ının kahramanının adı da Fırat değil mi idi?) döverek konuşturduğu bir kişiden ‘deccal’in Hacı olduğunu öğrenmiştir.

(Aziz Nesin fıkra olarak yazmıştı: Amerika’da suçluları sorgularken kullanılan bir yalan makinesi icat edilir ve emniyetçe kullanılması için mucidi tarafından Türkiye’ye getirilir. Mucit aletine çok güvenir, “Deneyelim” derler ve suçluluğu sabit olmuş -fakat hâlâ inkâr eden- bir hükümlüye uygulamak isterler ve uygulanır da, suçlu inkâr eder. Amerikalı, “Peki”, der, “siz nasıl konuşturursunuz suçluları?” “Sizde deneyelim” derler ve Amerikalıyı dayaktan geçirirler. Amerikalı, yalan makinesine bağlanan suçlunun suçu ile daha faili bulunamamış başka cinayetleri de “işlediğini” itiraf eder.)

Bu Nesin’in mizahçılığının bir görüngesi ama bizzat Amerikalılar yaptığı bir çok filmde polisin “ifade alırken” zanlılara neler yaptığını bir çok kez gördük. Oralara kadar gitmeyin, televizyonlarda yayınlanan Arka Sokaklar’a bakın fırsat bulduğunuz bir aralık. Hacı’nın “suçluluğunun” delilini bu şekilde elde etmiş New York yolcusu Fırat’ın aynı görüşteki arkadaşı Acar ile beraber, New York polisince (aslında FBI) soruşturmaya sokulmak istenmemesi, sadece izleyici durumunda kalmalarına neden olur. Ama sonunda Hacı’yı teslim alırlar ve havaalanına giderken Hacı adamlarınca kaçırılır.

Hacı, aslında marketler zinciri olan otuz yıldır New York’ta yaşayan Hristiyan bir kadınla evli bir aile babasıdır. (Evliliğin eşiğinde bir kızı var). Hacı’nın otuz yıl önce sokaklardan topladığı, “adam ve Müslüman” yaptığı bir zenci arkadaşı vardır. Fırat ve Acar, Hacı’ya FBI’dan önce ulaşırlar ama onların eline geçer ve misafirleri olurlar. Zamanla Acar, Hacı’nın suçsuzluğuna inanır.

Hacı herkes tarafından aklanırken Fırat başta olmak üzere, polisimiz ve FBI tarafından suçlanır ve kendisine somut hiç bir suç isnat edilmez, önce direnen Hacı bir müddet sonra suçlamaları kabûl etmemekle beraber, otuz yıldır gitmediği ülkesine, polis nezaretinde götürülmeyi kabûl eder. Geldiği ülkesinde sorgular devam eder ve bilinmez bir köşeye gelince Fırat da çark eder, “Hacı suçsuzdur” der. Hacı hakkındaki suçlamalar devam ederken, suçların asıl azmettireni, gerçek “deccal” yakalanır, artık Hacı otuz yıl sonra Bitlis’e gidecek, anasının elini öpebilecektir.

Bütün film boyunca kafamı kurcalayan bir -pardon iki- soru: Hacı, bir takım İslamcı, kadına terör eylemleri yapan örgütlerin -hangi örgüt?- azmettiricisi midir? Bunun böyle olmadığı filmde de gösteriliyor ve Hacı’dan özürler dileniyor (!?) da. Hacı her şeyi sakin karşılayıp, dini inancı (ve bilgisi) sağlam biri olarak NEDEN bir mafya babası gibi yaşıyor? Çevresinde beli silâhlı adamlar, polis nakil aracına sis -ve diğer- bombalarla yapılan saldırılar, adamlarının (marketin müdürünün) ketumluğu… FBI cephesinde ise soruşturmayı yürüten ajanın her rastladığına kartvizitini verip -özellikle Fırat ve arkadaşına 24 saat araya bileceklerini söylemesi…

Sonunda ülkesine dönen Hacı, Fırat ve Acar tarafından Bitlis’e götürülür, burada anası vardır, biri daha vardır: Fırat’ın dedesi, yıllar önce oğlu (Fırat’ın babası) öldürülmüştür ve cinayeti ‘çocuk’ Hacı’nın işlediğine inanır, oysa babası işlemiş ve silâhı Hacı’nın eline verip, “üstlenmesini” istemiştir. Fırat, dedesinin bu bilgisinin doldurulmuşluğu ile büyümüş, polis olmuştur, sırf Hacı’yı yakalamak için –FBI ajanı da Hacı’yı kardeşinin öldüğü 11 Eylül saldırısının azmettiricisi olarak arar (asıl neden olarak)- sırf bunun için gitmiştir New York’a, yani New York yolunun başlangıcı Bitlis’te atılan tohumlardır. Bitlis’te Beş Minare adında bir türkümüz vardır, filmin adındaki “minareler” -tabii ki çoğul, ‘beş’ tane – buradan geliyor da, New York’ta ‘minare’ var mı bilemiyorum (ben gitmedim) ancak filmde göremedim ama “ezan sesi” duydum… (Söylenmemesi gereken bir söz ama bir ‘ihtilaf’ konusu da olan film adında, neden minare geçiyor, anlamış değilim, sadece FBI ajanları konuşurken, -New York’taki- “5 cami bölgesinde Hacı’nın bulanamadığı” sözü geçiyordu, minareler her halde bu camilerin minareleridir.)

Filmin orjinalinde, en azından Amerikalılar ve de polisimiz Acar, Amerikalılarla İngilizce konuşuyor, benim denk geldiğim kopya dublaj yapılmış olduğu için herkesTürkçe konuşuyordu ve arkadaşı Acar (dublaj sonucu) Amerikalılar ile de Türkçe konuşunca hemen yanındaki Fırat -İngilizce bilmediğinden- aval aval bakınıp “ne söylediklerini” soruyordu. Komikliğinde bir sınırı vardır ve çok az da olsa Kürtçe konuşmalar -hadi ayetlerin okunduğu Arapça konuşmaları geçelim- neden dublaj yapılmamıştı? -veya niye İngilizce konuşmalar dublajlı idi?

Sinema tarihimizin “en pahalıya mal olmuş filmi” olarak anılan New York’ta Beş Minare kendisine yakıştırılmak istenilen bu ibareye rağmen, senaryo zafiyeti taşıyan, gösterişli ve ucuz, mali değil sinema bakımından ucuz bir film.

Yine söylemeden çekinmeyeceğim, filmin en beğendiğim sahnesi, Hacı’nın kızı ile nişanlısının, evlenmek üzere ellerinde giysi torbaları ile evden çıktıkları ve koşarak uzaklaştıkları sahne oldu. Filmin hikâyesi ile hiç bir bağlantısı yok fakat filmin en sinema olan yeri. filme hiç konmasa da olurdu ama iyi ki çekilmiş, iyi ki konulmuş, hani Bunuel’in mealen, “en zayıf filmde bile sinema keyfi veren belirli bir bölüm vardır” demesi gibi, bu sahne bana sinema keyfi verdi.

(14 Kasım 2010)

Orhan Ünser

Bir Kitap… Bir Film

2010 yılı 47. Antalya Film Festivali için Övgü Gökçe ile Fırat Yücel’in hazırladığı Başka Türlü Bir Hikâye NUR SÜRER kitabını okudum. İlginç. Sinemamızın ilginç oyuncularından Nur Sürer üzerine, filmlerinden söz eden ve Sürer ile yapılmış bir söyleşiyi de içeren bir kitap. Kitap hakkında yazmayacağım, Sürer’in bir filmini, kitap nedeni ile sinemamız (sinema) hakkında ele alarak yazmak istediğim izlenimlerimi iletmek istiyorum.

Film: Kiraz Çiçek Açıyor. Yaşar Seriner’in yönettiği 1990 yılı yapımı. Senaryo: Macit Koper. Filmin adındaki “Kiraz” filmde Sürer’in canlandırdığı karakterin adı. Kocası Almanya’ya çalışmaya gitmiş, bir çocuğu ve kayınvalidesi ile oturan kırsal kesimli bir kadının öyküsü. Köylerinin yanından geçen otoyolda çoğunluğu kamyon sürücüleri ile para karşılığı ilişkiye giren bir kadın, bu Kiraz. Bir süre aynı yol üzerindeki bir dinlenme yeri / lokanta (aş evi) sahibi (Halil Ergün) Kiraz’a yanında çalışmasını, fahişeliği bırakmasını önerir. Ve Kiraz bu uğrak yerinde çalışmaya başlar…

Bu arada komşular köyde olanları kocasına iletmişlerdir. Koca, öldürmek niyeti ile köye gelir, Kiraz’ı lokantada çalışır görür ve niyetini gerçekleştiremez. 1990 yılı filmi olması nedeni ile filmi 90 veya 91 yılında gördüm, sinemada. Aynı günlerde filmin karelerinden çekilerek düzenlenen bir “foto-roman” bir gazetenin (?) ekinde yayınlanıyordu. Gazetede yayınlanan bu foto-roman’ın finalinde Sürer kocası tarafından öldürülmüş olarak asfaltta yatmakta idi, son karelerde (öldürülmüştü). Film ve foto-roman farklı yapımlar olsa idi hiç bir sorun yok idi (yine de yok!) ama foto-roman’da yayınlandığı hali ile verilen sonun da film içinde çekilmiş olması gerekir, fakat filmde kullanılmamış olması, filmin kurguda üretildiğinin (Rosellini) ilginç bir uygulamasını oluşturmaktadır.

Filmlerde üretim aşamasında kullanılmayan (kullanılamayan) bazı sahneler olabilir, bu bir zorunluluk da olabilir, yeni bir yorumlama da. Bu film için bir “zorunluluk” olduğunu düşünmüyorum. Ama aklıma da “Acaba filmin ‘farklı’ kurgulanmış bir kopyası olabilir mi?” sorusu da gelmiyor değil. Bu olasılığı öteleyerek, (benim gördüğüm) filmden uzaklaştırmak istiyorum.

Film: Vay Arkadaş (Kemal Uzun). Kemal Uzun, 1985 yılında Ümit Efekan’ın İlyas Salman’ın baş rolünü oynadığı Ya Ya Ya Şa Şa Şa filminde “oyunculuk” da yapmış (bir futbolcuyu oynuyordu), televizyondan gelme bir yeni sinemacı. Vay Arkadaş, seyretmesi rahat, -kişiye göre değişebilen- izler bırakabilecek bir film. (Önemli mi, bilmiyorum ama verilen arada bir tanıdığı ile cep telefonu ile konuşan bir kadın seyirci, Vay Arkadaş’da ilk yarıda “çok güldüğünü” ısrarla belirtiyordu. Film komedi filmi, ben hiç gülmedim ama bu bir eleştiri değil. Filmin komedi olması da “güldürme” önkoşulunu taşımaz.) Filmin “arkadaş” olan erkek oyuncuları (Ali Atay – Fırat Tanış – Mete Horozoğlu) abartılı da olsa filmi götürüyorlar. Yalnız mafya babasının “kitap” takıntısına ben de takıldım. Eğitim üzerine didaktik filmlerimizde bile “kitap” hakkında bu kadar lâf edilmez. Buradaki bu takıntıyı anlayamadım. Ama asıl sorunum film ile değil, filmde Demet Evgar’ın -babasının- kamera(sı)ya kaydettiği, boru ile yaptığı dans gösterisi medyaya konu oldu. Evgar’ın bu dansı yapmak için 2,5 ay ders almasını yazdılar, doğrudur, yazılabilir (hatta yazılmalı) ama bu sahnenin bir strip-tease sahnesi olduğunda medyanın ağız birliği etmesine ne demeli. Ya ben strip-tease’in ne olduğunu bilmiyorum, ya da medyamız.

Tunç Başaran’ın Üç Kral Serseri (1970) filminin afişinde Feri Cansel’in elleri başının üzerinde bağlı, belden yukarısı çıplak, sırttan görülen bir fotoğrafı yer almaktadır fakat böyle bir sahne filmde yoktur. Bu yapımcı firmanın / afiş hazırlayanın yaptığı, seyirciye yönelik kabûl edilebilir bir aldatmacadır. Belki Vay Arkadaş’daki borulu dans sahnesinden de strip-tease’miş gibi söz edilmesi, yapımcı düzenlemesidir (artık öyle yapımcılar kaldı mı?) ama medyanın -dans için 2,5 ay ders alındığına değinerek, sonrada- strip-tease ortak kararına varması, cevabı hiç bir zaman alınamayacak (?) bir soru olarak kalacaktır.

Adı anılmadan “erotikliğin” altı çizilse de (aslında şimdilerde filmlerde erotik sahne bulunması hiç de ilginç bir şey değil), bazı medyada bu sahnenin erotik değil komik olduğu yazılsa da, değişen bir şey olmamaktadır. Bütün bunlar yerine filmin, sinemamızın geldiği bugünkü konumda da, abartmadan, gereksinim duyulan yapımlardan biri olduğunun altı biraz daha çizilse doğru olacağı düşüncesindeyim.

(11 Kasım 2010)

Orhan Ünser

New York, New York

Sadi Bey’in -Yarım Porsiyon- Twitter Günlükleri: (Mevzu eskiyeceğinden günlük bu seferlik çok kısa oldu, mağrurunuza affuren arz ederim. “Mağrurunuza affuren” diye bir ifade tabiî ki yok, “mümkün mertebe”ye özendiğimden öyle yazdım, aslında “affınıza mağruren” olmalıydı.)

“New York’ta Beş Minare” için herkes “Mahsun’un üçüncü filmi, Mahsun’un üçüncü filmi” diyor. Bir TV röportajında da kendisi “Aslında …

… New York’ta Beş Minare ilk film olacaktı, ancak Beyaz Melek öne geçti.” mee’alinde birşeyler söyledi. 1987 yılında Temel …

… Gürsu’nun yönettiği “Sarışınım – Yaşamak Haram Oldu”da Mahsun rolünde Yılmaz Morgül mü oynadı, Nail Kırmızıgül mü? Ben mi yanlış …

… hatırlıyorum, Washington’un Etrafı Dumanlı Dağlar?

Beyazperde Yazısı: Her problem için beyefendi, bir çözüm vardır. (Red, Yön: Robert Schwentke.)

New York geçmişte kaldı, geleceğe bakarsak, bugün Çağan Irmak’ın son filmi “Prensesin Uykusu” basına gösterildi. Çok çok beğendim. Hani …

… “Babam ve Oğlum’dan daha da duygusal olmuş” diyesim geliyor. Çağan Irmak her filminde farklı ve değişik bir konuya el atıyor.

“Prensesin Uykusu”nu çok sevme nedenim belki de başroldeki “Gülen Adam” Çağlar Çorumlu’nun filmin muhtelif yerlerinde ağaçlara …

… sarılması ve onları okşamasıdır. Bu nedenle filmi sadibey.com’daki “Sadi Bey’in Ağaçları” bölümüyle kardeş film ilân ettim.

Sinemamızın diğer “Gülen Adamı” bilindiği üzere Kemal Sunal’dır. Çağan Irmak filmde Yeşilçam sinemasına çok hoş göndermeler yapmış.

Genco Erkal’ın canlandırdığı yönetmenimiz gerçek hayattaki gibi çok sevimliydi, onu seviyoruz, her zaman başımızın tacıdır.

(09 Kasım 2010)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

Paranormal Activity 2

Beğenin ya da beğenmeyin, Paranormal Activity günümüz korku sineması için bir milât… Türün etkisini iyiden iyiye yitirdiği 2000 sonrasında, Paranormal Activity bir elektro şok etkisi yarattı. Tabi Paranormal Activity de dahil olmak üzere birçok filmin ilham kaynağı olan Blair Cadısı’nı unutmamak lâzım. Parlak bir fikir, milyon dolarlar harcanarak yapılan birçok Hollywood yapımını bir anda solda sıfır bırakabiliyor. Blair Cadısı da, Paranormal Activity’de bu başarıya sahip yenilikçi filmlerden… Sırf bu yüzden bile saygıyı hak ediyor.

Devam filmine geçmeden önce ilk filmi kısaca hatırlayalım. Birlikte yaşayan genç bir çiftin evlerinde birtakım doğaüstü olaylar yaşanıyordu. Çift, geceleri uyudukları odaya kamera yerleştiriyor ve bir sonraki gün, gece boyunca olup bitenleri izleyip neler olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Günden güne işler kötüleşiyor, öteki alemden gelen varlık kontrolü tamamen ele geçiriyordu.

İlk filmde, ikinci filme referans olan bazı bilgileri de öğreniyorduk. Katie’ye musallat olan bu şeytani varlık aslında kız kardeşlerin çocukken yaşadıkları bir kâbusun ta kendisiydi. Bu yüzden evi barkı yanıp kül olan bu aile geçmişe bir set çekmiş ve yeni bir hayata başlamıştı. Ancak yıllar sonra bir şey onu yeniden harekete geçirmişti. İkinci filmde bunun nedenini de öğreniyoruz.

Peki Paranormal Activity 2 iyi bir devam filmi olma başarısını yakalayabilmiş mi? Devam filmleri her zaman risktir ve çoğu ilkini mumla aratır. İlk filmle kimsenin beklemediği bir başarı elde eden Oren Peli’nin, bu kez yönetmen koltuğunu Tod Wiliams’a bırakmasının nedeni de devam filmi kaygısının açık bir göstergesi. Bence ikinci filme, devam filminden öte bir başlangıç filmi desek daha doğru olur. Yönetmen senaryo üzerinde o kadar kafa yormuş ve oynamış ki, iki film bütünleşmişler.

İnanın ya da inanmayın paranormal olaylar insanları her zaman ürkütür. Çünkü buna benzer hikâyeleri hangi din, ülke ya da inanıştan olsun birçok insandan duymuşuzdur. Veya bir gün benim de başıma gelirse düşüncesi bile tırsmak için yeterli bir sebeptir. Filmi sinema salonunda izleme keyfinden geri kalmayın. Bir de tabiki akşam ya da gece seanslarını tercih edin. Eve dönüp yatağınıza yattığınızda en ufak bir tıkırtının sizi yerinizden zıplatacağını garanti ediyorum.

(26 Ekim 2010)

Gizem Ertürk

29 Ekim 2010 Haftası

“Son Ayin”, “Race with the Devil” (1975) ile akraba olan bir film. Amerika’nın, modern düşünce sistemlerine direnen fanatik ‘derinliklerinde’, Tanrı’ya inanan çoğunluğun içinde yuvalanan Şeytan’a (ve iblislerine) tapanlara dair, seyircinin, kendi inancı ve durduğu yere göre iki farklı şekilde de ‘görebileceği / yorumlayabileceği’ bir korku öyküsü. Yine el kamerasıyla, gerçekliğin idrak edilebileceği şekilde çekilmiş. Tema etkili mi? Evet! Korkar mısınız? Bilmiyorum!

“Sihirbaz”, 1959 yılında, varyetelerin rock gruplarına yerlerini bıraktığı dönemde, yalnız bir Fransız illüzyonistin, önce İskoçya kıyılarının küçük kasabalarında, sonra yanına takılan genç kızla Edinburgh’da mesleğine devam etmek istemesini, ancak değişen dünyanın sert gerçekleri sonunda yeniden işsizliğine ve üşütücü tek başınalığına dönmesini, muhteşem komedyen Tati’nin (1907 – 1982) kızına yazdığı bir mektuptan yola çıkarak öykülüyor. Canlandırmada çizgilerin gücünün, bir hikâyeyi nasıl salt görüntülerle anlatabileceğini ve bir kentin, bir mekânın, bir karakterin animasyon dünyasından içeriye alındığında, nasıl hem kendine özgü, hem de stilistik bir dokuya kavuşabileceğinin değerli örneklerinden. Pastel bir güzellik… Şefkatin tanımı. Bir film, izleyenin, çoğu kez ‘dondurucuda saklanan’ insani duygularını ancak bu denli başarıyla ısıtabilir.

“Nefes Nefese”, ABD sınırına yakın, dünyanın en tehlikeli kenti Juarez’deki yer altı dünyasında, ölümüne çok az kalmış küçük kızı için yasadışı organ nakli peşinde koşan Amerikalı savcının -bu suç dünyası içinde- hızlanan kalp atışlarını izleyene aynen yansıttığı gerilim. Vicdanının adalet talep eden sesi ile kızının umutsuzca almaya çalıştığı nefes arasında kalan adamın çarpıcı kararına giden süreçte, her unsuruyla başarılı bir dram. Meselesini, hikâyesinin ayrıntılarıyla sağlamlaştıran bir film!
Uzun eleştiri için tıklayınız.

30 Ekim 2010

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com