12 Haziran 2009 Haftası

“Adamım Benim”, erkek erkeğe arkadaşlık ve erkeklerin dostluğu üzerine kurulu, doğaçlamaların ve bazılarına iğrenç gelebilecek komikliklerin bolca olduğu, öncelikle Kuzey Amerika seyircisi için yapıldığı çok belli, bize tuhaf gelebilecek bir güldürü. Tuhaf, çünkü hikâyenin çıkış noktası, evlenme arifesindeki bir erkeğin sağdıcı olabilecek hiç erkek arkadaşı olmadığını fark etmesi ve birini araması üzerine kurulu. Yani bizimki gibi toplumlarda neredeyse hiç rastlanmayacak bir durum!

“Aşk Ateşi”, yazgının tesadüfleri marifetiyle ‘parçalanan yaşamlar’ı parça parça bir tahkiye ile yazan ve sinemaya böylece “Paramparça: Aşklar Köpekler”, “21 Gram”, “Üç Defin”, “Babel” gibi filmleri kazandıran senarist Guillermo Arriaga’nın, bu kez kendi yönetiminde, aynı tekniğin farklı bir versiyonunu kullanarak anlattığı ‘sevgi arayışı, vicdan azabı ve parçalanmışlık’ hikâyesi olarak özetlenebilir. Diyaloglardan ziyade, görüntü dili ile oyuncu performanslarına ağırlık verilmesi, görüntü yönetiminde ikisi de Oscar’lı ustalar, Robert Elswit (“Kan Dökülecek”) ve John Toll’un (“Legends of the Fall”, “Braveheart”) varlıkları, filme değer katan özellikler. Arada bir ‘boşluklar’ söz konusu olsa da, izleyen için önemli bir sorun teşkil etmiyor.

“Hain”, ABD’nin yeni yüzü olan Başkan Obama’nın mesajlarına paralel biçimde, dinler arası diyalogun/uzlaşının gerekliliği ve kutsal kitaplardaki “öldürmeyin” emrine inanan her din mensubunun terörle mücadele etmesi zorunluluğu gibi mesajlarla, Hollywood’un bir kesiminin kullandığı bildik formülleri kusursuzca uyguluyor: Hızlı bir öykü trafiği, büyük bir terör olayını engellemeye yönelik tehlikeye atılan iki adam, Hıristiyan FBI ajanı ile örgütün içine sızmış eski ordu mensubu Müslüman ABD vatandaşının finaldeki uzlaşısı vs, vs… Her gün bir milyar insanın açlıkla mücadele ettiği dünyada, kapitalist ekonomilerin acımasızlığı devam ettikçe, ne Obama’nın, ne de bu filmin vurguladıklarının, bilinçli hiçbir dünya vatandaşı ve seyircinin karamsarlığını gidermeyeceği açık!

“Kuzey”, adı üzerinde… Kör edici derecede beyazlığın içindeki yalnızlığına son vermek için daha da kuzeye yolculuk yapan ruhsal çöküntü içindeki genç adamın, karşılaştığı insanların sorunlarıyla tanıştıkça yaşamak denilen mucizeyi idrak etmesi üzerine kurulu, küçük ve sağlam bir Norveç filmi. Geniş perdede izlemek gerek.

“Lanetli Ev”, çok eskiden cenazelerin hazırlanması ve ruh seansları için kullanılan, şimdilerde ise içindeki gizli bölmelere saklanmış ölülerin ‘diğer tarafa’ geçememiş ruhlarının öfkesiyle enerji yüklenmiş bir müstakil eve -mecburen- taşınan, büyük oğullarının kanser hastalığıyla mücadele eden ailenin gerçek öyküsü. Doğaldır ki, boyutları büyütülmüş bir korku. Önemlisi de, bazı anlarda gerçekten de tırstığınız korkunun içine işlenmiş dramın, gözlerinizden yaşlar akıtacak denli etkili olması… Oyuncuların seçimi, performans ve uyumları kusursuz; dünyanın en güzel saçlarına sahip kadınlarından biri olduğunu düşündüğüm Virginia Madsen ise, özel hayranlığımdan dolayı belki, daha da kusursuz.

(08 Haziran 2009)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir