Kategori arşivi: Yazılar

Üç Boyutlu Arabalara Casuslar Bulaştı

Arabalar 2 (Cars 2)
Yönetmen: John Lasseter
Senaryo: Ben Queen
Müzik: Michael Giacchino
Görüntü: Jeremy Lasky-Sharon Calahan
Seslendirenler: Larry Cable Guy (Mater), Owen Wilson (Şimşek McQueen), Michael Cain (Finn), Emily Mortimer (Holley), Eddie Izzard (Sir Miles), John Turturro (Francesco), Joe Mantegna (Grem), Franco Nero (Topolino Amca), Vanessa Redgrave (Kraliçe), Thomas Kretschamann (Zündapp)
Yapım: Walt Disney-Pixar (2011)

Kendisini animasyon sinemasına adamış Amerikalı yönetmen John Lasseter’in üç boyutlu “Arabalar 2” filmi, çocuklara ve içinde çocuk ruhu taşıyan herkesi eğlendiren heyecanlı bir macera.

Paslı ve külüstür araba çekicisi Mater, kadim dostu Şimşek McQueen’in Radyatör Kasabası’na (Radiator Springs) gelmesiyle çok mutlu oluyor. Şimşek McQueen’in Porsche’den tasarlanmış sevgilisi Sally de öyle. Ama, 95 numaralı kırmızı yarış arabası ve daha çok günümüzden Chrysler’in Dodge Viper tasarımından ilham alınmış Şimşek McQueen’in Tokyo’ya dönmesi gerekiyor hemen. Çünkü “büyük yarış” onu bekliyor. Chevrolet ve GMC’nin 1950’lerdeki araba çekicilerinden ilham alınarak tasarlandığı sanılan dostu Mater’i de Tokyo’ya götürüyor Şimşek McQueen. Yarışlar biyoyakıt, yani bitkilerden elde edilen yakıtlardan olması gerekiyor. İlk Range Rover’dan yola çıkılarak tasarlanmış Sir Miles Exlerod, biyoyakıt allinol’le araba yarışı düzenliyor. Şimşek McQueen’in en büyük rakibi Francesco Bernoulli, tam bir formula yarış arabası gibi. Tokyo’da, tam bir casusluk gerilimi de başlıyor. “007 James Bond”u çağrıştıran Volvo’dan ilham alınmış Finn McMissile ve Jaguar’ı çağrıştıran İngiliz casusu Holley Shiftwell olayları kontrolleri altına alırlar. Elbette Mater’in sayesinde. Mater, Holley’nin ilgisini bir flört göndermesi sanarak, diplerde kalmış zekâsını kullanıyor. Aşk, ilham veriyor ona. “Kötü adam” Zündapp da var. Profesör Zündapp, Zuendapp Janus’un 1950’lerin sonunda Almanya’da üretilmiş modelinden tasarlanmış. Bu arabaların bir özelliği de, önünün ve arkasının insanlar tarafından karıştırılması. Filmde fosil yakıtlara eleştiri var. Fosil yakıtlar, kürese ısınmaya neden olurken iklimler değişiyor. Ama, biyoyakıt faydalı gibi gözükse de, insanların karnını doyurması gereken verimli topraklar “allinol”le arabaların midesini dolduruyor. Dünyadaki kuraklıkla beraber “allinol” de açlığa neden oluyor. Çözümse, şarj yapılabilen elektrikli arabalar, güneş ve rüzgâr enerjileri. Yeryüzünü başka hiçbir şey kurtaramayacak.

Sanki gerçek mekânlar…

Tabii ki hikâye sadece Tokyo’da değil. İtalya’nın Akdeniz kıyılarındaki ve “Grand Prix” yarışlarının yapıldığı Santa Ruotina’yla kıyı kasabası Porta Corsa, Paris, Londra ve elbette Arizona’ya çağrıştıran hayali Radiator Springs de bu animasyon filmin mekânları. “Live-action” tarzında çekilen “Cars 2 – Arabalar 2” animasyon filminde, bu mekânları gerçekmiş gibi algılıyorsunuz. 1957 doğumlu Amerikalı John Lasseter, kendini animasyon sinemaya adamış bir yönetmen. 1995 yılında “Toy Story – Oyuncak Hikâyesi”yle ilk uzun animasyon filmini çekmişti. 1998 yapımı “A Bug’s Life – Bir Böceğin Yaşamı” da önemli animasyonlarından. “Oyuncak Hikâyesi” gibi “Cars – Arabalar” animasyonu da devam filmleriyle sinemada yol alıyor. “Arabalar 2” filminine girmeden seyirci için hoş bir “Oyuncak Hikâyesi” gösteri de var. O da üç boyutlu. Filmde Franco Nero ve Vanessa Redgrave de var. 1937 model Fiat 500 Topolino Amca’da sesiyle olan İtalyan sinemasının her daim önemli oyuncularından 1941 Parma doğumlu Franco Nero’yu özlemişiz. Kraliçe ve Mama’ya sesini armağan eden 1937 doğumlu muhteşem İngiliz oyuncu Vanessa Redgrave de sinemaseverlere hoş bir sürpriz. Bu filmde arabalar, insan duygularını da veriyor. Bu yüzden filmde dramatik taraflar da öne çıkıyor. Bu eğlenceli ve macera yüklü film, içinde çocuk ruhu taşıyan herkese göre. Mater, sinema tarihinin özel karakterlerinden olabilir.

(19 Ağustos 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Kıyametten Sonra Kâbus Dünyası

Vampir Cehennemi (Stake Land)
Yönetmen: Jim Mickle
Senaryo: Nick Damici-Jim Mickle
Müzik: Jeff Grace
Görüntü: Ryan Samul
Oyuncular: Nick Damici (Mister), Connor Paolo (Martin), Kelly McGillis (Rahibe), Michael Cerveris (Jebedia Loven), Danielle Harris (Belle), Sean Nelson (Willie), Bonnie Dennison (Peggy)
Yapım: Dark Sky-Belladonna (2010)

Jim Mickle tarafından yönetilen ve bilimkurgu özellikleri de olan “Vampir Cehennemi”, tipik bir Hollywood korku filmi ötesinde mahşer sonrası dünyasını çarpıcı bir anlatımla perdeye yansıtan bağımsız bir yapım.

Yönetmen Jim Mickle hakkında pek bir bilgi yok ama vampirler üzerine bu kıyamet sonrası filmi, 2010 yapımı “Stake Lake – Vampir Cehennemi”yle sinema belleğimize yerleşti. Yönetmen, bizde sadece 2006 yapımı korku-bilimkurgusu “Mulberry Street – Mulberry Sokağı”yla biliniyor şimdilik. Bu ilk filmi DVD olarak yakın zamanlarda yayımlanmıştı. Mickle, kadim dostu aktör-senarist Nick Damici’yle işbirliğini bu ikinci filmi “Vampir Cehennemi”nde de sürdürüyor. Yönetmen, başkarakteri “Mister” (Beyefendi) aracılığıyla Tanrı’ya, dine ve politikacılara mesafeli duruyor bu filminde. Hıristiyan köktendinci “Kardeşlik” milis gücünün lideri Jebedia Loven’ın varlığıyla “Ku Klux Klan” ırkçı örgütüne de gönderme yapıyor sanki.

Yönetmen Mickle, bu karanlık kasvet yüklü filminde “klostrofobik” (kapalı mekân) korkusuyla “agorafobik” (dış mekân) korkusunu iç içe geçirerek insanlara farklı duyguları aynı anda yaşatıyor. Hiçbir yer güvenli değil. İç mekânlarda gölgeyi öne çıkartan dışavurumcu ışık düzenlemeleri kuran yönetmen, gece atmosferindeki dış mekânlarda da kasvet duygusu yaratabilmiş. Bu kasvet duygusunu bulutlu gündüz atmosferinde de yaşatabiliyor. Bu ışık düzenlemeleri, sert renk kontrastlarıyla bütünleşerek korku sinemasındaki gotik havayı oluşturabilmiş perdede. Yönetmen, sinemaskop çektiği bu filminde insana daralma duygusunu da yaşatabiliyor. Yönetmen Mickle, müziklerini korku sinemasının o tedirgin edici gerilimli tonlarının ötesinde keman, çello ve piyano tınılarını kullanmış fonda. Hikâyenin atmosferinde tedirginlik yaşayan seyirci, tuhaf biçimde bu tınılarla zihinsel anlamda bir rahatlama hissediyor. Seyirci, belirlediğimiz hem mekânlarla hem de müziklerle farklı duyguları aynı zamanlarda yaşayabiliyorlar. Bir de bu filmdeki vampirler steril Hollywood filmlerindeki vampirlere benzemiyorlar. Aslında yönetmen bu filminde Hollywood’un tipik korku filmlerinin dışına çıkmış ve iyi de olmuş. Bazı anlarda da western tadı da alabiliyorsunuz bu filmden. “Mister”, bir “spagetti western”den düşmüş yalnız bir kovboy. Öldürdüğü vampirlerin dişlerini söken “Mister”, kadınları ve içkiyi seviyor.

Vampirler nereden geldi?…

“Mister”le arabada yol alan Martin, iç sesiyle olanları anlatırken, “Mister”le tanışmasını da hatırlıyor. Anne-babasıyla bu mahşerde güvenli yere kaçmaya çalışırlarken vampirler ailesini öldürüyor. Martin’in koruyucusu da olan “Mister” bir bir vampir avcısı. Fazla konuşmayan, soğuk ve güvenli biri o. Kanada’daki güvenli “Yeni Cennet Bahçesi”ne, kuzeye doğru arabayla yol alırken, bu yolculukta karşılarına vampirler ve iyi insanlar da çıkıyor. “Mister”in, iki tecavüzcüden kurtardığı rahibe katılıyor onlara önce. Ama, “Kardeşilik” tarikatına yakalanan üçlü, Jebedia Loven’ın esaretinden tek tek kurtuluyorlar ve kader onları Kanada sınırında buluşturuyor. Aralarına hamile Belle ve asker Willie de katılıyor sonra. Trajedilerin yaşandığı bu mahşer filminde “Yeni Cennet Bahçesi” bir umut. Yeniden başlama. Yeni aşkların doğuşu. Ama, bu o kadar kolay olacak mıdır? Bu bağımsız korku filminde Kelly McGillis sürprizi de var. 1957’de Kaliforniya’da doğan McGillis, sinemaseverler için Tony Scott’ın 1986 yapımı “Top Gun” filmindeki güzel yüzüyle hatırlanıyor daha çok. Filmde, dünyayı ele geçirmiş vampirlerin nereden geldiği pek açık değil. Belki de bu bir metafor. Şehirlerin ve kasabaların terk edilmiş gibi görünen sokakları, enkaza dönmüş binaları nükleer kıyamet sonrası gibi sanki. Yol filmi de olan “Vampir Cehennemi” bir “kült filme” de dönüşecek gibi.

(Bu yazı 05 Ağustos 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

(19 Ağustos 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Türk Sineması Hakkında Gelecek Kaygısı

Sevgili sinemaseverler… Size bu yazımda,

– Türk sinemasının nereye koştuğundan,
– Ne kadar çok film çekildiğinden,
– Yerli film seyirci sayısının ne kadar arttığından,
– Sinema salonu olmayan illerden,
– Tekelleşen sinema gruplarından,
– Festivalde ödül alıp, 10.000 seyirciye oynayan ama hâlâ tek bir Oscar adaylığımızın bile olmadığı bir sektörden,
– Filmlerimizi kuşa çevirip televizyonlarda buzlandırarak araya uzun reklâm alarak sakız gibi uzatan televizyon zihniyetinden bahsetmeyeceğim.
– Filmlere farklı dilde dublaj yaparak vizyona sokan şirketlerden,
– Sinema örgütlerinden sansasyonel biçimde istifa edenler yazarlar hakkında konuşmayacağım.
– Ya da vizyona giren bir Türk filminin ne kadar güzel veya ne kadar kötü olduğunu anlatmayacağım.

Ne düşündüğünüzü biliyorum… O halde yukarda bahsettiğin konular dışında konu yok, yazacak bir şey yok diye düşünebilirsiniz. Merak ettiyseniz devam edelim…

İstanbul’da Dizi Çekilmeyen Sokak Kalmadı

Sinemamız özellikle son 6 yıldır televizyonların gölgesi altında ilerliyor. İstanbul adeta Hollywood platosu olmuşcasına her köşede bir film setine rastlamak mümkün. Çılgınca büyüyen dizi dünyası yan sektörleri ile birlikte 100.000 kişiye istihdam sağlamaktadır. Sektörün büyük olması, aslında ailelerin sinemaya gidecek bütçelerinin olmaması, tek eğlence kaynağının televizyon olması ile basitçe açıklanabilir.

Artık birçok özel Uydu – TV hizmeti veren firmalar birbirini ezercesine teknoloji rekabetine girdi. Seç izle, tekrar izle, kirala izle gibi seçenek sunan hizmetler sinemasever halkımızın hiçbir zahmet göstermeden oturduğu yerden her tür görsele ulaşmasını sağlıyor.

Televizyon izleyicisinin artması reklâm pastasının büyümesine yol açarken, rating canavarı, dizi filmlerin konularını belirlemeye başladı. Dizilerin (Kurtlar Vadisi, Behzat Ç) veya dizi karakterlerinin, (Muro, Recep İvedik) izleyici tarafından sevilmesi, sinema versiyonlarının çıkmasına yol açtı.

Bu yoğun dizi enflasyonunu tıpkı Yeşilçam’ın 70’li yıllardaki coşmasına benzetiyorum. O zamanlar taşradaki film tüccarlarının isteklerine göre film çekilirdi. Örneğin Adana bölgesi vurdulu kırdılı ve özellikle Yılmaz Güney filmlerini çok seviyordu. Seyircinin bu isteğini ise sinema tüccarları iyi bildiğinden film şirketlerine bono ile istedikleri filmleri çektirebiliyordu. Yani o zamanlar ratingi belirleyen tüccarların yerini bugün rating ölçüm cihazları aldı. Sonuçta her ikiside aynı amaca hizmet ediyordu. Yani halka sevdiği şeyleri vermek.

Formül Belli Dizi + Rating + Reklâm Geliri = Sinema Filmi

Formülün çözülmüş olması sistemin bu şekilde devam etmesini kolaylaştırdı. İş yapacağı önceden belirli filmler vizyona girerken, az tanınan oyuncu ve yönetmenlerin filmleri gişe mağduru oldu. Yani sözüm ona seyirci zaten bildiği tanıdığı ve mutlaka güleceği ve ağlayacağını bildiği filmlere gitmeyi tercih etti. Örneğin çok beğendiğim Cem Yılmaz’ın ne çekerse çeksin 1 milyon barajını gözü kapalı geçeceğini düşünüyorum. Oysa Nuri Bilge Ceylan’ın bütün filmlerinin gişesi bile bu rakama ulaşmamıştır.

Böylece, düşük senaryolu, yüksek teknik maliyetli, gişe garantisi olan filmler üretilmeye başladı. Son 3 yıllık istatistiklere bakılırsa yerli film izleyicisi 20 milyon, film sayısı ise 50 – 60 civarına demir atmış vaziyette. Yani, formülün gayet iyi çalıştığını söyleyebiliriz.

Dizi Sektörü Patlamaya Hazır Bomba Gibi

Dizi sektörü bugün şişmiş, doymuş ve kapasitesinin üzerinde üretim yapmaktadır. Televizyonların ani bir krize girmesi (teknolojik, ekonomik, siyasal) zincirleme reaksiyona yol açıp önce dizileri bitirip, piyasaya bir anda onbinlerce sektör mağduru çıkarabilir. Böyle bir kriz sinema üretimini de bıçak gibi kesecektir. (2001 krizini hatırlayın. O sene 17, sonraki sene ise sadece 9 film çekilmiştir.)

Böyle bir süreçten tabi ki Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan gibi seyirci takıntısı olmayan festival yönetmenlerimiz etkilenmeyecektir. Onlar yine istediklerini çekmeye devam edeceklerdir.

Bu kadar…

Sevgiyle kalın,

(17 Ağustos 2011)

Erhan Işık
erhan@yesilcam.gen.tr
www.yesilcam.gen.tr

Adil Kral Zamanında Din Savaşları

Kral Henry (Henri of Navarre)
Yönetmen: Jo Baier
Roman: Heinrich Mann
Senaryo: Cooky Ziesche-Jo Baier
Müzik: Henri Jackman-Hans Zimmer
Görüntü: Gernot Roll
Oyuncular: Julien Boisselier (Henri 4), Joachim Krol (Théodore), Andreas Schmidt (Bartas), Roger Casamajor (Rosny), Cléo Stefani (Gabrielle), Armelle Deutsch (Margot), Sven Pippig (Beauvoise), Sandra Hüller (Catherine), Hannelore Hoger (Catharina), Ulrich Noethen (Charles 9), Devid Striesow (Dük d’Anjou), Gabriela Maria Schmeide (Marie), Adam Markiewicz (Dük d’Alençon), Wotan Wilke Möhring (Guise)
Yapım: ARTE-BR-Degeto Film (2010)

Alman yazar Heinrich Mann’ın iki ciltlik ronmanından uyarlanan “Kral Henry”, Katoliklerle Protestanların din uğruna vahşi katliamlarını dışavurumcu bir görsellikle beyazperdeye yansıtıyor.

Film, din için savaşmış Protestan ve Katolik ölülerin üzerine açılıyor. Fransa’da, 16. yüzyılda Protestanlara “Huguenot” diyorlar. Katolikler yenilmiş ve ellerinde bir tek Paris’teki saray Louvre kalmış. Fransa’nın güneyinde, Pirene Dağları’ndaki Bask bölgesinde küçük krallık Navarre’ın küçük prensi Henri gelecekte Fransa’nın kralı hayaliyle şatoda büyüyor. Öğretmeni ve her şeyi de Beauvoise onun. Henri genç bir prens olduğunda, Paris’teki saraydan barış teklifi gelir. Güçlü kadın Catharina de Medicis, kızı Margot’yla Henri’nin evlenmesiyle Katoliklerle Huguenotlar arasında katliamların biteceğini söylüyor. Acaba öyle midir? Her şeyi “en ince ayrıntısına” kadar plânlayan Catharina, krallığını sağlamlaştırabilmek için yeryüzündeki tüm ihtirasları üzerinde toplamış bir kadın. Oğlu kral Charles 9’un ruhunu tüketmiş. Küçük oğlu Dük d’Anjou bir eşcinsel ve saray için veliaht dünyaya getirmesi uzak ihtimal. Çünkü o, kadınlardan tiksiniyor. En küçük oğlu Dük d’Alençon da sessizce köşesinde bekliyor. Ama, barış için Margot’nun Navarreli Henri’yle evlenmesi gerekiyor. Catharina, plânlarını yavaş yavaş uygulamaya koyuyor. Çocukken, öğretmeni Beauvoise tarafından banyo yaptırılan Henri, bu banyolarda üşüdüğünden olmalı banyoyu pek sevemiyor. Arada bir banyo yaptığı için vücudu da balık gibi kokuyor. Üstelik sarımsağı da çok seviyor Henri. Onun balık kokusu Paris’teki saraya kendinden önce geliyor ve Margot, kokan bu adamla evlenmek istemiyor. Bu Margot sarayın çapkını. Hoşlandığı erkekle özgürce oluyor. Son gözdesi de halkın sevgilisi Guise. Nostradamus’un adil kral olacağını tahmin ettiği Henri, Paris’e Huguenotlarıyla beraber geliyor. Önce annesi vefat ediyor. Sonra da Margot’yla tanışıyor Henri. Margot, başta Henri’ye uzak dursa da hemen cinsel çekim başlıyor aralarında ve ipinden boşalmış gibi sevişiyorlar. Margot istemese de Henri’yle evlenmek zorunda kalıyor.

Düğünün olduğu gün katliamlar başlıyor. Anne Catharina, kral oğlundan emir çıkarttırıyor Huguenotların amiralinin öldürülmesi için. 1572’deki bu katliama “Bartholomew Günü” deniliyor. Ayrıca bu katliam “kan ve düğün” olarak da tarihe geçti. Katolikler, 30 bin Protestanı katletti bugünde. Bir süre sonra öldürüleceğini anlayan Henri saraydan ve Paris’ten kaçıyor. Bir zaman sonra hayatının kadını Gabrielle karşısına çıkıyor. Güzel ve zeki Gabrielle onu hemen büyülüyor. Tahta geçmek ve Margot’dan ayrılmak için Katolikliğe geçen Henri’nin peşini trajedi hiç bırakmıyor. Gabrielle öldükten sonra Toskanalı Medici ailesinin orta yaşlı kızı Marie’yle varis için evlenmek zorunda kalıyor Henri 4. İspanya’yla savaşa hazırlanırken, 1610 yılında “kırmızı saçlı” Charentais tarafından arabanın içinde bıçakla öldürülüyor Henri 4. Marie, kendini başka kadınlarla aldatan Henri 4’ten kıskançlık intikamı mı alıyordu? Gerçekten bu filmde kıskançlık, içten hesapçılık, entrikalar ve birçok şey tam anlamıyla Shakespeare tadında. Bir de doğrudan Margot’yu anlatan bir film vardı. Patrice Chéreau’nun 1994 yapımı “La Reine Margot – Kraliçe Margot” filmi de önemlidir. Isabelle Adjani, Daniel Auteuil, Virna Lisi ve Vincent Perez’in başrolde olduğu bu filmin müziklerini Goran Bregovic yazmıştı. Muhteşem etkileyicilikteki unutulmaz görüntülerse Philippe Rousselot’ya aitti. Chéreau’nun filmi, “baba” Alexandre Dumas’nın (1802 – 1870) aynı adlı romanından çekilmişti.

Dışavurumcu estetik…

1949’da Münih’te doğan Alman yönetmen Jo Baier, sosyalizmi savunan dışavurumcu Alman yazar Heinrich Mann’ın (1871 – 1950) “Die Jugend des Königs Henri Quatre – Kral IV Henri’nin Gençliği” (1935) ve “Die Vollendung des Königs Henri Quatre – Kral IV Henri’nin Gelişimi” (1938) adlı romanlarını beyazperdeye uyarlamış. Mann, bu iki ciltlik eserinde gücün insanlık yararına kullanılabileceğini savunmuş. Mann, 19. yüzyıl Fransız felsefesine de yakın durmuş yazarlardan. Din savaşlarını anlatan yönetmen, öncelikle savaş ve katliam anlarını dışavurumcu bir görsellikle perdeden yansıtıyor. “Bartholomew Günü”nde sarayın koridorlarındaki ve sokaklardaki cesetler, sanki dışavurumcu bir tablo gibi perdeyi kaplıyor. Zaman zaman kendinizi büyük ressam Francisco Goya (1746 – 1828) tablolarının içindeymiş gibi hissediyorsunuz. Goya, modern resmi de etkilemiş önemli bir sanatçı. Dışavurumcular, gerçeküstücüler ve izlenimciler onun işlerinden ilham aldılar hep. Yönetmen Baier’in filminde Alman sinemasının dışavurumcu estetitiği de fark ediliyor. Mekânda uzayan gölgeler ve silüet yansımaları gibi. Yönetmen, savaş anlarında çok yakın çekimler yapmış. Kamera da sürekli sarsılıyor. Bu anlar, fonda duyulan çığlığa dönüşen müziklerle beraber Henri’nin iç dünyasının dışarı yansıması gibi. Her şey Henri’nin zihninde kaosa dönüşmüş. Filmde yer yer gerçeküstücü estetik de öne çıkıyor. Dışarıdan içeriye yansıyan gün ışığıyla özellikle “zincirlemeli” geçişler. 1970 yılında Nantes’ta doğan Fransız oyuncu Julien Boisselier, bizde Isabelle Broué’nin 2004 yapımı “Tout le Plaisir est Pour Moi – Zevk Düşkünü” filminde François karakteriyle hatırlanıyor. Filmin diğer Alman ve Polonyalı oyuncuları, gerçekten muhteşem Fransızca konuşuyorlar. Elbette filmde Fransızca’nın yanında İtalyanca ve birazcık Latince de duyuluyor. Hikâyesini akıcı bir dille anlatan ve muhteşem bir görsellikle yansıtan “Kral Henry” sezonun önemli filmlerinden.

(Bu yazı 12 Ağustos 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

(12 Ağustos 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Rezil Patronlara Kara Mizah

Patrondan Kurtulma Sanatı (Horrible Bosses)
Yönetmen: Seth Gordon
Senaryo: Michael Markowitz-John Francis Daley-Jonathan M. Goldstein
Müzik: Christopher Lennertz
Görüntü: David Hennings
Oyuncular: Jason Bateman (Nick), Charlie Day (Dale), Jason Sudeikis (Kurt), Kevin Spacey (Dave), Jennifer Aniston (Julia), Donald Sutherland (Jack), Colin Farrell (Bobby), Jamie Foxx (Dean), P.G. Byrne (Kenny), Lindsay Sloane (Stacy), Julie Bowan (Rhonda)
Yapım: New Line Cinema (2011)

Amerikalı yönetmen Seth Gordon’ın filmi “Patrondan Kurtulma Sanatı” tam anlamıyla bir kara mizah örneği. Filmde ekonomik krize ve durgunluğa da dokunuluyor.

Nick, bir finans şirketinde çalışıyor ve terfisini bekliyor. Patronu Dave onu sürekli psikolojik baskı altında tutuyor. Dünyadaki biricik ninesini hasta yatağında bile doğru düzgün ziyaret edememiş, kadınlarla olamamış ve sabahın köründen akşam geç saatlere kadar patronunun “ağız kokusunu” çekmiş. Dale, Stacy’yle nişanlı ve bir dişçide asistanlık yapıyor. Yahudi Dale, her gün iş yerinde patronu Julia’nın cinsel taciziyle karşılaşıyor. Kurt da işinde yükselme bekliyor. Patronu yaşlı Jack Pellit’in gözdesi. Ama bir rakibi var. O da Jack’in kokain müptelâsı oğlu Bobby. Nick, Dale ve Kurt liseden beri üç sıkı arkadaş. Barda içerken, işsiz arkadaşları Kenny yanlarına gelir. Kenny işsiz olduğu için aç sefil. Onlardan birkaç dolar alır karnını doyurabilmek için. Filmde, ekonomik durgunluğa da dokunduruluyor. İşlerini bırakmak isteyen üç arkadaş, Kenny’nin durumunu görünce başka bir şey denemeye karar veriyorlar: Patronlarını ortadan kaldırmaya… Bu o kadar kolay mıdır? Los Angeles’ın karanlık sokaklarındaki bir bara giderler ve orada tuhaf lakaplı siyahi Dean’la karşılaşıyorlar. Dean, bir bakıma cinayet danışmanları oluyor onların. Aslında Dean bir korsan filmci. Sinemada kamerayla film çekerken yakalanmış ve hapis yatmış biri. Ardından birbirlerinin patronlarını ortadan kaldırmaya karar veriyorlar. Julia’ya dair her şeyi dişçi muayenehanesinde gösteren yönetmen, Dave ve Bobby’nin gizli dünyasına dalıyor üç kafadar arkadaşla. Dave, kıskanç ve fıstıklara alerjisi olan biri. Karısı Rhonda’nın kendisini aldattığını da biliyor. Bu kara mizah filmde bir de cinayet işleniyor ve plânlar altüst oluyor.

Tam bir kara mizah…

Hikâyesi birkaç haftada geçen filmde gerçekten kara mizah muhteşem. Yer yer insana kahkahalar attırıyor. Belden aşağı espriler de yerini bulmuş. Belki de filmde birçok insanın hayal ettikleri yansıyor. Film de olsa, gerçek de olsa patronlar zeytinyağı gibi hep üste mi çıkıyorlar? 2011 yapımı “Horrible Bosses – Patrondan Kurtulma Sanatı” filmi, az da olsa patronların küçük düşmesi yönünden insanı eğlendiriyor. Sinemanın birçok alanında çalışan, belgeseller ve televizyon dizileri de çeken 1974 Illinois doğumlu Amerikalı yönetmen Seth Gordon, bizde 2008 yapımı “Four Christmases – Zoraki Tatil” komedi filmiyle biliniyor sadece. Kevin Spacey, Donald Sutherland, Colin Farrell, Jamie Foxx ve Jennifer Aniston filmin sürprizleri ve bir bakıma da armağanları. Göründükleri sahnelere ışıklarını saçıyorlardı. “Patrondan Kurtulma Sanatı”, sadece Kuzey Amerika’da, yapım maliyetlerini çıkarınca 100 milyon dolar civarı hasılat yapmış. Bazı espriler fazla Amerikan kaçsa da güldüğünüz yerler oluyor. İnsana iyi geliyor.

(12 Ağustos 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

İşte Sözün -Gerçekten- Bittiği Noktadayız: Bir Eleştirmen Olarak Tamamen Acizim!

HABER AYNEN ŞU:

TRT Basın Müşaviri Birol Uzunay “Tosun Paşa”nın sansürlendiği iddiasıyla ilgili olarak Ramazan ayında TRT’nin yoğun yayın gündemine dikkat çekti. Yayın akışı sırasının bozulmaması için filmin kısaltılması gerektiğini vurgulayan Uzunay, “Diğer programın yayına girmesi için orada 20 – 25 dakikalık bir sürenin kısalması gerekiyordu. Tüm filmi yayımlayıp sadece hamam sahnesini kaldırsak bu sansür olurdu. Ancak bahsedilen şey, filmin genelindeki 25 dakikalık kısaltmada 30 saniyelik bir sahne” dedi. Birol Uzunay sözlerine, “Kesilen başka sahneler de var. Yani orada sansür yok kısaltma var. Yayın planını oturtmak için yapılan bir kısaltma bu” dedi.

Uzunay kısaltmalarla ilgili yapımcılarla bir anlaşma yapılıp yapılmadığı şeklindeki soruya da Uzunay, “Yayın hakkı ve bütün uygulamalar bize ait. Bu bütün kanallarda uygulanan bir yöntemdir. Bir sonraki programın vaktinde yayınlanabilmesi için böyle kısaltmalar yapılır” dedi.

Son cümleyi bir defa daha yazıyorum: BİR SONRAKİ PROGRAMIN VAKTİNDE YAYINLANABİLMESİ İÇİN BÖYLE KISALTMALAR (bir sinema eserinden bahsediyor)YAPILIR!

Bu son cümleyi “üç maymun”u oynayan, “kaygılı ve diken üstünde” Türk sinema sektörüne armağan ediyorum; tepe tepe kullanın!

Ben ise tamamen acizim; ne yazacağımı, hangi sözcükleri kullanacağımı bilemiyorum!

(11 Ağustos 2011)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

Türk Sinemasının Enkazını Toparlayan Adam

50 yılı aşkın bir süredir sinema sektörümüzün içinde yer alan ve akla hayâle gelebilecek her türlü teknik sorunu âdetâ kırmızı renkteki şu meşhur ‘İsviçre ordu çakıları’ gibi çözmesiyle tanınan bir ses ve görüntü sistemleri duayeni Erdoğan Bidav…

Erdoğan Usta’nın son yıllardaki en öncelikli misyonu ise elde kalan 16 ve 35 mm’lik kopyaları hurdaya dönmüş durumdaki eski Türk filmlerini titiz bir onarım eşliğinde yok olmaktan kurtarıp, televizyonlarda yayımlanabilecek kıvama getirmek!

Eski dönemlere ait olup, negatif ve pozitif kopyaları artık iyice yıpranmış durumdaki sinema filmlerinin restorasyonu, günümüzde artık yalnızca ABD ve Avrupa’da değil, Türkiye’de de rahatlıkla yapılagelen rutin bir işleme dönüşmüş durumda… Nitekim, ben de yakın geçmişte, özellikle bu konuda öncü bir rol üstlenen İstanbul merkezli şirketlerden VİPSAŞ A. Ş.’nin çalışmalarına ilişkin bazı haberler yapmıştım sinema sayfalarımızda…

Sözgelimi, Türk sinemasının “Selvi Boylum Al Yazmalım”, “Çöpçüler Kralı”, “Kurbağalar” gibi artık klâsikleşmiş bazı önemli yapıtları son yıllarda hep VİPSAŞ’ta restore edildi ve izleyenlerin şaşkınlıkla karşıladıkları bir görsel-işitsel kaliteye kavuşturuldu. Ses kayıtları boğulmuş, her karesi çizik ve leke içinde kalmış, akışlarında hikâyenin bütünlüğünü bozan kopuklar ve rahatsız edici sıçramalar gözlenen daha pek çok film, VİPSAŞ’ın yaklaşık 1 milyon dolara ithâl ettiği çağdaş bir teknolojik altyapıyla âdetâ günümüzde çekilmişçesine berrak bir görünüme kavuşturuluyor.

Bütün bunlar elbette ki çok güzel gelişmeler… Fakat, şu da unutulmasın ki restorasyon konusunda uzmanlaşan şirketler yorgun bir filmi “ameliyata yatıracakları” zaman, yapımcısından en öncelikle onun “master kaydı”nı talep ediyorlar. Yani, daha ilk çekildiği zaman kameradan çıkan orijinal negatifini… Dijital restorasyon işlemi ancak o zaman gerçek anlamda verimli olabiliyor çünkü… Bunun dışında, yapımcı şirket uzun yıllar boyunca Anadolu’yu kent kent dolaştığı için hurdaya dönmüş bir ikinci jenerasyon kopya teslim ettiğinde, restorasyon çalışmasını yürüten teknisyenlerin ellerinden de çok fazla bir şey gelmiyor. Yenileme operasyonuna temel oluşturan kopyanın durumu içler acısı olduğunda, ses ve görüntüde mucizevî bir düzelme beklemek abesle iştigâl…

Pekiyi ya, restore edilmesi istenen yapıt, bırakın kameradan çıkan orijinal negatifini, dünya üzerinde doğru düzgün bir pozitif kopyası bile kalmamış, var olan son 16 ya da 35 mm’lik şeridi de perişan durumdaki çok eski tarihli bir Türk filmi ise ne oluyor?

İşte, o zaman, Beyoğlu – İstiklâl Caddesi üzerindeki Sadri Alışık Sokak’ın derinliklerinde bulunan “Bidav Telesine” adlı küçücük bir dükkâna, o dükkânın içinde neredeyse tek partili Türkiye yıllarından kalma sinema makineleri, kameralar ve film şeritlerinin arasında sabırla boğuşup duran 73 yaşındaki bir adama başvuruyorsunuz. İlerlemiş yaşına rağmen, sıra işini yapmaya gelince inanılmaz zinde ve çevik olan bu güleç yüzlü er kişinin adı Erdoğan Bidav…

Kendisi, benim de -bir sinema yazarı ve aynı zamanda bir amatör filmcilik meraklısı olarak- adını bu sektörde ta uzun yıllar öncesinde tıpkı bir “efsane” gibi dilden dile dolaşırken duyduğum, fakat yüz yüze tanışmamızın ancak geçen yıl nasip olabildiği gerçek bir ses ve görüntü teknolojileri duayeni…

13 yaşlarında atıldığı çalışma hayatında, son 60 yıldır makinist çıraklığından başlayarak kesintisiz bir şekilde sinemayla yatıp sinemayla kalkmış olan Erdoğan ağabeyin yaptığı işi, gazete sayfalarının iki boyutlu yüzeyinde anlatmak o kadar zor ki aslında… Sizlere ancak dilim döndüğünce aktarabilirim bu çok özel adamın sinemamıza verdiği el emeği göz nuru hizmetleri… Girizgâhı kendi koleksiyonculuk serüvenimden güncel bir örnekle yapmak, belki de en doğrusu olacaktır.

Bundan 7 – 8 ay önce, eBay adlı uluslararası müzayede sitesinden yaklaşık 2 – 3 dakika süreli ve oldukça nadide bir film şeridi satın aldım. Amerikalı bir koleksiyoncunun elinde bulunan bu kısa çekim, İstanbul kentinin 1910’da çekilmiş siyah – beyaz görüntülerini içermekteydi. Gelin görün ki benim film, dünyada artık ne kamerası, ne de gösterici makinesi kalmamış, sürükleme delikleri yanlarda değil şeridin tam orta yerinde gömülü olan arkaik bir model; Fransız Pathe şirketinin bir dönem yaygınlaştırdığı, sonrasında ise yok olup giden 9,5 mm formatındaydı. ABD’den kargoyla gelen küçük bobini nasıl izleyebileceğimi, bu kısacık çekimdeki eşsiz görüntüleri hangi yöntemle kurtarıp gün ışığına çıkartabileceğimi kara kara düşünürken, sektörde tanıdığım herkes, “Bu işi çözse çözse Erdoğan Bidav çözer” diyerek, Beyoğlu’nun arka sokaklarındaki o mütevazı dükkânı işaret etti.

Sesi ve görüntüsü yok olmanın eşiğine gelip kullanılamayacak kadar hurda olmuş, kendisini oynatabilecek herhangi bir mekanik sistem kalmamış ne kadar antika film varsa bunları ne yapıp edip modern video bantlara aktarabilmesiyle tanınan Erdoğan ağabey, kendisine duyulan o yüksek güveni benim işimde de boşa çıkartmadı ve ülke içinde tek bir göstericisi bile olmayan 9,5 mm’lik o tarihî “İstanbul filmi”ni bir yolunu bulup beyazperdenin üzerinde sağ salim oynattı; sonra da aynı görüntüleri “telesine” işlemiyle profesyonel bir kasete aktararak bana teslim etti. Bunun için ne ücret mi alarak? Yalnızca 100 TL!

Aynı işlemi ABD’de, İngiltere’de ya da Fransa’da yaptırmaya kalkışsam canıma okuyacaklarını gayet iyi bildiğim için, böyle bir jest karşılığında kendisine duyduğum saygı ve minnettarlık daha da arttı.

Yarım Yüzyılı Aşkın Bir Süredir Sinema Sektörünün Hizmetinde

1938 doğumlu Erdoğan Bidav, Balkan göçmeni bir ailenin çocuğu olarak Eskişehir’de dünyaya gelmiş. Mesleğe radyo tamircisi olarak başlayan Erdoğan Usta’nın çocukluk ve gençlik yılları, babasının memuriyeti nedeniyle kent kent dolaşarak geçmiş. Adana’da önce Erkek Sanat Enstitüsü’nü, ardından da elektrik – elektronik üzerine diğer bazı destekleyici kursları başarıyla tamamladıktan sonra, 1960’larla birlikte yavaş yavaş sinema sektörüne yönelmiş. İlk aşamada sinema salonlarının ses sistemlerini kurmakla başlayan bu ilgi, daha sonra yine başka bir kurstan aldığı “sinema makinistliği” ehliyetiyle daha profesyonel bir boyut kazanmış. O tarihten itibaren de sinema teknolojilerine ilişkin olarak meslektaşlarını fersah fersah aşan düzeyde bir uzmanlık noktasına erişmiş. Sektörün eskilerinin de kabûl ettiği bu tespitim kesinlikle bir mübalâğa değil; öyle ki Erdoğan Usta’ya ormancı baltasıyla paramparça edilmiş bir sinema makinesi kalıntısı verin; bir hafta sonra yanına gittiğinizde onu eskisinden daha bakımlı ve sorunsuz şekilde film oynatır durumda bulabilirsiniz!

İçi tıklım tıkış eski film şeritleri, her formattan film gösterim makineleri, antika film kameraları ve her ne ararsanız bulunan esaslı bir tamirat setiyle dolu dükkânında Bidav’ın meslekî hatıralarını dinlediğinizde, anlattığı şeylerin aslında Türk sinema tarihindeki çok önemli dönemeçlere işaret ettiğini fark ediyorsunuz. İlk renkli filmler, kömür ışıklı makinelerden lâmbalı makinelere ilk geçiş, ilk çift kanallı / stereo sesli filmler, ilk 70 mm’lik filmler, ilk Dolby Digital 5.1 ses sistemleri… Nitekim, üniversitelerin sinema – TV bölümlerinde okuyan gençler de onun hatıralarının Yeşilçam tarihine ışık tutan değerini keşfetmiş olacaklar ki dükkânı haftanın her günü genç sinemacı adayları ve kıdemli sinema tarihçilerini ağırlıyor. Sözgelimi, Türkiye’de yalnızca Beyoğlu – Emek Sineması’nda bulunan ve 1970’ler boyunca 10 – 15 tane önemli filmin gösteriminde kullanılan 70 mm’lik dillere destan geniş perde sinema makinesini, 1974 yılında bir İngiliz mühendisiyle birlikte o kurmuş. Bunun gibi, daha pek çok salonun sinema makinelerinin bakım ve onarımı, gelişen teknolojilere paralel olarak revize edilmesi, hükmünü uzun yıllar sürdüren tek kanallı / mono donanımların ardından Türkiye’deki ilk stereo ses çıkışlı, hemen ardından da Dolby Digital düzenekli salonların teknik dönüşümlerinde çoğu kez onun emeği var. Son yıllarda bu tür teknik hizmetler daha ziyade yurt dışı bağlantılı ekipler eliyle yürütüldüğü için, ağabeyimiz de çalışmalarında ağırlığı hurdaya dönmüş eski Türk filmlerinin derlenip toparlanmasına vermiş.

Elinde sinema makinesine takılamayacak kadar hurda şeritler olan her kim varsa soluğu Beyoğlu’ndaki “Bidav Telesine”de alıyor ve Erdoğan Usta’dan filmini kurtarmasını istiyor. Onun ise böyle durumlarda yaptığı işlemler tek kelimeyle akıllara zarar… İki saatlik bir sinema filminin 3200 metre dolayında olduğunu göz önünde bulundurursak, filme ait makaraları tezgâhına takıyor ve neredeyse kare kare fiziksel inceleme yaparak sarıma başlıyor. Bu süreçte de şeridin üzerine yapışmış bant, leke, yabancı madde, yanı sıra sürükleme deliklerinde kırıklar, kötü yapıştırılmış noktalar, oynatımı bozabilecek her ne sorun varsa, gariban pantolonuna yama yapar gibi tek tek onararak ilerliyor. Sabırsız birini çatlatma potansiyeli yüksek olan bu işlemin aşırı yorgun filmlerde iki haftaya kadar yayıldığını da özellikle belirtelim. Ardından, onardığı üç kilometreyi aşkın şeridi üst üste bir kaç kez, üzerine bu iş için üretilmiş özel bir solüsyonun döktüğü narin yüzeyli bir bezle silip, filmi “video transfer”e uygun duruma getiriyor. Son aşamada ise kıra döke ilerleyen o filmi, bir kaydedici kamera ile bir gösterici makineden oluşan telesine sistemine bağlayıp dijital ortama aktarıyor. Artık geri döndürülmez nitelikteki fiziksel yıpranmalar ve kırıklar nedeniyle, transfer amaçlı oynatım da defalarca duraklayarak gerçekleştirilen son derece sıkıntılı bir işlem…

Ondan bu tür “hayata döndürme operasyonları”nı talep eden belli başlı kuruluşlar ise ya eski Türk filmlerine ait toz toprak içindeki makaraları “kiloyla” satın almış, fakat bunları rahatça oynatabilecekleri video bantlara dönüştürmekte zorluk çeken televizyon kanalları, ya da depolarındaki eski filmleri VCD ve DVD formatında piyasaya sürerek o yapıtlardan yıllar sonra ek bir gelir elde etmeyi plânlayan Yeşilçam’ın kıdemli yapım şirketleri… Eldeki kopya ne kadar kötü durumda olursa olsun, Bidav’ın bugüne kadar “Yapamadım, pes ettim” dediği bir vak’a da çıkmamış.

Geçtiğimiz Mayıs ayında, mesleğine verdiği 50 küsur yıllık emekleri nedeniyle Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Vakfı tarafından başkente davet edilerek, üniversitede düzenlenen bir törende “teşekkür belgesi”yle onurlandırıldığını öğreniyoruz Erdoğan Usta’nın… Duvarına asmış olduğu o belgeyi bize gururla gösteriyor.

Günün birinde, gecenin bir yarısında televizyonun karşısında otururken, gözleriniz siyah – beyaz yıllardan kalma, görüntüleri çizik içinde, sesleri yalpalayan, fakat buna rağmen zamanın yıpratıcılığına elinden geldiğince direnerek akıp giden 1940’lar, 1950’ler ya da 60’lardan kalma yorgun görünümlü bir Türk filmine takılırsa, bilin ki o filmin sizlere ulaşmasında Erdoğan Usta’nın şahin gözleri ve mahir ellerinin de ciddi bir hakkı vardır. Klâsik dönem Türk sinemasının artık hiç bir bilgisayarın kurtaramayacağı kadar kötü durumdaki yâdigârlarını günümüzde bile iyi kötü hâlâ izleyebiliyorsak, bunun sebebi onun simgesel bir el hakkı karşılığında ortaya koyduğu hayranlık uyandırıcı sabrıdır.

* * *

Sinemacılıkta “telesine işlemi” nedir?

Batı dillerindeki yazılışı “telecine” şeklinde olan bu işlem, 8, 16, 35, 70 mm ve IMAX formatlı sinema filmlerindeki ses ve görüntünün, televizyon gösterimleri için, herhangi bir kalite kaybına yol açılmadan, dijital yayıncılıkta kullanılan profesyonel video bantlara aktarılması anlamına geliyor. Bunun için de bir tarafında film gösterim makinesi, diğer tarafında ise profesyonel bir video kamera bulunan, her biri kendi yerlerine sabitlenmiş yekpare bir cihaz grubundan yararlanılır.

Film makinesine takılan bobin, göstericinin objektifinin hemen önünde bulunan yarı saydam bir buzlu camda, ses ve görüntü berraklığı en iyi duruma getirildikten sonra küçük bir resim çerçevesi boyutunda oynatılmaya başlanır. Buzlu camın diğer tarafında bulunan dijital bir kamera da aynı resim çerçevesine odaklanarak camda oynayan filmi bir video kasette kayıt altına alır. Bu sırada sesler ise oynatıcıdan kameraya giden özel bir kablo aracılığıyla aktarılmaktadır.

Böylelikle, “telesine” işlemi yapılmış, yani şeritten dijital ortama transfer edilmiş film, bir kasetin ya da hard-diskin içinde oradan oraya rahatlıkla taşınarak televizyon yayınlarında daha pratik bir yöntemle gösterilme imkânına kavuşur. O kaset ya da hard-diskten de aynı filmin VCD ve DVD kopyaları üretilir.

Adana Erkek Sanat Enstitüsü Kimliği

Bonservis

Kurs Bitirme Belgesi

Sinema Makinesi Kullananlara Mahsus Ehliyetname

(Bu yazı, Yeni Şafak Gazetesi’nin 08 Ağustos 2011 Pazar günkü sinema sayfasında aynen yayımlanmıştır.)

(10 Ağustos 2011)

Ali Murat Güven
Yenişafak Gazetesi Sinema Editörü

alimuratg@yahoo.com

Tarihi Bir Film

Başlığa bakıp ciddi bir filmden söz edeceğim sanılmasın, gerçi sinemamızın ilginç (benim için ilginç, -aşağıda açıklayacağım) filmlerinden biri ama sadece filmlerinden biri. Eski bir anekdotu burada anlatmak istiyorum, seyirci olmaktan öte, sinema ile ilgilenmeye başladığımız günlerde, arkadaşlara göre onlardan ilerde olduğum düşünülmüş ki –Tokat Ali Sabri Sineması’nda-, bir yerli film seyrederken, jenerikte yazan isimlerin ne yaptığını belirten yazıları okuyarak bana soruyorlardı.

Prodüktörün, senaristin, kameramanın ne yaptığını söyledim de sıra rejisöre gelince duraladım. Sahi filmde “rejisör” ne yapardı. (O zamanlar kullanılan tabir bu.) Öğrendik sonradan ne yaptığını, neler yapabildiğini ve isimlerinin jenerikde -çok az istisnalar dışında- en son yazdığını. Ve zamanla ister istemez, jenerikde ismi en son yazanlar kafamıza kazındı. Şimdilerde sinemamızda -adı jenerikte en son yazanlar hakkında- bir dizin yapmaya hazırlanıyorum. Bu konuda Sn. Özgüç ve Sn. Evren’in yayınlanmış kitapları var ama benim formatım daha değişik olacak.

Neyse, biz filmimize gelelim: Güzeller Resmigeçidi (1960 / Kemal Film – Seden Film). Fakat daha önce görmemiz gereken durumlar var. 1917’de ilk filmimiz (Pençe / Sedat Simavi) ile başlayan sinemamıza ses, 1931’de geliyor, İstanbul Sokakları (Muhsin Ertuğrul) ile. Zaman içinde Münir Nurettin Selçuk, Perihan Altındağ Sözeri, Müzeyyen Senar, Malatyalı Fahri (Kayahan), Ahmet Üstün, ses sanatçısı (şarkıcı) olarak filmlerde roller almaya başladılar, doğaldır ki denk getirildi, şarkı da söylediler.

O devirlerde televizyon -bir süre sonra- ancak filmlerde görüp hayalini bile kurmadığımız (?) bir teknoloji. Sosyal durumların ikame prensipleri gereği, şimdiki günlerde televizyonların (sazlı / sözlü) eğlence programları yerine filmler üretildi. Caz Saz (Alpan – 1952), İstanbul Havası (Alpan – 1952), İstanbul Yıldızları (Muhtar – 1952), Şehir Yıldızları (Ergün – 1956), Cilalı İbo Yıldızlar Arasında (Ergün – 1959). Bu filmlerde, bir gazino veya yarışmada geçen yarım saatlik bir hikâye arasına serpiştirilmiş çeşitli şarkıcı, türkücüler ile tam bir “eğlence programı” oluyor ve seyircilere ilginç geliyordu.

Aynı gruba sokulabilinecek bir film olarak 1960 yılında yapılan Güzeller Resmigeçidi ilginç bir durum arz ediyor. Bir gazino ortamı, (bir kızı aramak için düzenlenen) bir ses, dans ve güzellik yarışması, hepsi bir araya geliyor ve şarkıcılarımız, türkücülerimiz resmi geçit yapıyorlar. Jenerikte 15 oyuncu ismi yer alıyor: Ahmet Tarık Tekçe, Nilüfer Sezer, Türkan Şoray, Rauf Alazan, Nubar Terziyan, Osman Türkoğlu, Faik Coşkun, Yüksel Tanık, Necati İlktaç, Orhan Aykanat, Hasan Danabaşoğlu, Saim Bilge, Canan Erdura, Yaşar İzgi, Feridun Karakaya… ve 13 adet ses sanatçısı (şarkı ve türkü) Sevim Tanürek, Ümit Şener, Semra Atalay, Azize Tözem, Nurinisa Tatlıses, Aynur Akın, Şemsi Yastıman, Güler Gürses, Metin Bükey (ve korosu), Kaplan Tarsuslu, Celal Adanalı, Sebilci Hüseyin, Ali Kocadinç, dansözler -dansçılıkları belirtilerek adları yazılmamış- onları da isim isim yazsak, oyuncuları bastıracaklar. Filmin öyküsü ise, bir Arap ülkesinde babasından hükümranlığı almayı bekleyen Ahmet, mirasın İstanbul’da yaşayan adı, sanı, adresi bilinmeyen bir kıza bırakılmasına çok bozulup, İstanbul’a gelerek kızı bulup öldürmek niyetindedir. Kızın katılacağını umarak bir yarışma düzenler ve oyuncuları arasına alınmış tüm şarkıcı ve türkücüler sıra ile marifetlerini gösterirler… Bu arada jenerikte “senaryo yazarı” diye bir isim belirtilmemiştir. Filmin yönetmenini Özgüç, Osman F. Seden (s. 159) gösterir (aynı zamanda senaryo yazarı), internette Sinematürk’te ise O. Nuri Ergün olarak verilir.

Bir konuşmamızda Mehmet Dinler filmin çekimlerini anlatmıştı. Ben notlarımda yönetmen olarak Dinler’i yazmışım. Ama bana söylediği, filmin içinde bulunan güzellik yarışması bölümünü Necati İlktaç’ın çektiği idi. (Bu çekimin mizansen değil, yurt dışında yapılan gerçek bir güzellik yarışmasında çekildiği idi. / Bu güzellik kraliçeliği bölümüne Türkan Şoray’lı bir pasaj eklenecek ve Şoray kraliçe seçilecektir.) Sn. Alican Sekmeç, hazırlamakta olduğu Mehmet Dinler kitabı için konuştuğunda ise, Dinler’in bu filmi üstlenmediğini söylüyor. Bu durum karşısında şaşırınca, filmin jeneriğinde bulunan (ve yönetmeni belirtmesi gereken yazıda) “SEDEN FİLM Ekibi tarafından meydana getirilmiştir.” açıklamasına dayanarak, filmin bir tek yönetmeni olmadığı ve (sıra ile veya sırasız) Seden Film ekibinin (Seden, Ergün, Dinler…) filmde çalıştığı sonucu çıkıyor.

Sinemamızda şu veya bu nedenle birçok filmde birden fazla yönetmen çalışmıştır fakat hiç birinin jeneriğinde benzeri bir ifadenin bulunduğunu görmedim (diyorum ama bu konudaki her tür bilgiye de açık olduğumu belirteyim.) Denebilir ki, bu o kadar önemli bir konu mudur? Önemli değilse, yönetmen yerine yazılan ibare yerine, Seden Film adına yönetim ekibine katılan isimlerin hepsinin (bizim anmadıklarımızda olabilir) belirtilmesi iyi olurdu diye düşünüyorum. Sinemamız tarihi içinde çekilen filmleri “yönetmen” denen kişilerle ilişkilendirmek gibi bir işe kalkışmış benim gibi kişiler için önemli bir konu diye düşünüyorum.

(10 Ağustos 2011)

Orhan Ünser

Watanabe’nin Şarkısı Yunan Tragedyası

İmkânsızın Şarkısı (Noruwei no Mori)
Yönetmen-Senaryo: Tran Anh Hung
Roman: Haruki Murakami
Müzik: Jonny Greenwood
Kurgu: Mario Battistel
Görüntü: Ping Bin Lee
Oyuncular: Rinko Kikuchi (Naoko), Kenichi Matsuyama (Watanabe), Kiko Mizuhara (Midori), Tetsuji Tamayama (Nagasawa), Reika Krishima (Reiko), Kengo Kora (Kizuki), Eriko Hatsune (Hatsumi)
Yapım: Japonya Asmik Ace-Fuji-Toho (2010)

Haruki Muabake’nin Türkçede de yayımlanan romanı “İmkânsızın Şarkısı”, Vietnamlı yönetmen Tran Anh Hung’un etkileyici anlatımıyla sinemaseverlerin hatıralarında yer alacak bir film gibi.

Sinemanın Vietnamlı ustası 1962 doğumlu Tran Anh Hung, etkileyici Japon yazar Haruki Murakami’nin 1987’de yayımlanan romanını kendi mekânlarında, Japonya’da sinemaya uyarladı. Bu roman, “İmkânsızın Şarkısı” adıyla 2008 yılında Doğan Kitap’tan çıkmıştı. Film, 1967 yılında açılıyor. Çocukluktan beri çok iyi arkadaş olan Naoko ve Kizuki’nin dünyasına giren Toru Watanabe, içinde trajediler olan bu hikâyeyi anlatıyor filmi izleyenlere. Watanabe, yazar Haruki Murakami’nin kendisi. Mutlu geçen bir lise çağı, Kizuki’nin intiharıyla derin bir boşluk bırakıyor Naoko’nun zihninde. Liseyi bitirdikten sonra Tokyo Üniversitesi’ne edebiyat okumak için gelen Watanabe, yurda yerleşiyor ve oda arkadaşları iyi öğrenciler. Üniversiteyi bitirince diplomat olabilecek Nagasawa, insanı çabucak etkileyebilen ve kadınlara hemen tutulmayan biri. Nagasawa, kendine sırılsıklam aşık Hatsumi’nin derin tutkusunu umursamıyor bile. Hatsumi de hikâyenin bir yerinde intihar ediyor. Nagasawa, F. Scott Fitzgerald’ın (1896 – 1940) “Muhteşem Gatsby” romanının içinden düşmüş bir bohem gibi. Watanabe’ye, “zamanın kutsamadığı kitapları okuma” diyor. “Muhteşem Gatsby”, 2004’te Bilge Kültür Sanat’tan çıkmıştı. Watanabe’nin iyi anlaştığı oda arkadaşlarından Itoh’la da Boris Vian ortak noktaları. Ama bu filmde öne çıkmıyor. Boris Vian (1920 – 1959), Fransız bilge diye anılıyor. Onun şairliği, müzisyenliği, romancılığı, oyun yazarlığı ve eleştirmenliği hayatında öne çıkanlar. Bu bilgenin eserleri hem gerçek adıyla hem de Vernon Sullivan takma adıyla Türkçede yayımlandı. Watanabe de Vian gibi güzel kızların yanında. Yönetmen, bazı anlarda Vian’ın gerçeküstücü ve varoluşçu bakışını filminde deniyor. Bu denemelerde seyirci, algı bulanıklığıyla zamansal karışıklık yaşadığını sanıyor. Filmi seyrederken bunları fark edebilirsiniz. Anlatılanlar, Watanabe’nin hatıralarından yansıyan anlar. Hatıralarda bulanık yerler olabilir. Watanabe, bir de üniversiteyi çeşitli işlerde çalışarak okuyor, hayat ve eğitim sisteminin çarkları arasında. Buralarda İsviçreli yazar ve ressam Hermann Hesse’nin (1877 – 1962) “Çarklar Arasında” eserinin ruhu var gibi. Hesse’nin bu romanı 2002’de Can Yayınları’ndan çıkmıştı. Murakami’nin bu romanın, yabancı kaynaklardaki değerlendirmelerinde bahsettiğimiz yazarlara ve eserlerine göndermeler yaptığı belirtiliyor. Yönetmen Hung, filminde bu yazarlara ve eserlerine doğrudan gönderme yapmasa da onların ruhuna dokunabiliyorsunuz.

Onunla küçük anlar…

Üniversiteye başladığında, batının 68 kuşağının ruhu Tokyo’ya da ulaşıyor. Üniversite gençliğinin sokak eylemleri sürerken, Watanabe geride bıraktığı Naoko’yla karşılaşıyor birden. Naoko, yirmi yaşına giriyor. Watanabe, doğum gününde ona, görmesek de, Beatles’ın içinde “Norwegian Wood” şarkısının olduğu albümünü doğum günü hediyesi olarak veriyor. Naoko’nın evi, “Norwegian Wood” şarkısındaki gibi ahşap yapı. Şarkıdaki genç, kızla olmayı düşünürken hayal kırıklığı yaşıyordu. Hung, şarkıdaki hayal kırıklığını siliyor, Naoko’yla Watanabe sevişiyorlar. Yönetmen, bu sahneyi sade yansıtışla veriyor. Sadece iki gencin yüzündeki acı ve hazzı gösteriyor yakın çekimle. Sonra Naoko birden çekip gidiyor. Bir zaman sonra Naoko’dan mektup alıyor Watanabe. Naoko, Kobe’ye dönmüş. Daha sonra da Kyoto’nun ormanlarının içindeki sanatoryuma yatmış. Watanabe, Naoko’yu ziyarete gittiğinde Thomas Mann’ın (1875 – 1955) “Büyülü Dağ” romanını okuyor. Bu roman, Can Yayınları tarafından 1998’de iki cilt olarak yayımlanmıştı. Watanabe de, sanatoryumda bir tür iç yolculuk yaşıyor. Orada, Reiko’yla da tanışıyor. Reiko da tedavi görüyor ve orada insanlara müzik dersi vererek kendi sorunlarından da uzaklaşıyor sanki. “Norwegian Wood” şarkısını gitarıyla ilk Reiko’nun sesinden duyuyor seyirci. Beatles’ın şarkısında ormana vurgu yoktu. Ama, Hung’un filminde orman zihindeki boşlukları da dolduruyor. Watanabe, Kizuki’nin intiharını da anlamaya çalışıyor. Bilemediğimiz, kadınlara özgü bir şeyden Naoko ve Kizuki beraber olamamışlar hiç. Sonra Kizuki intihar ediyor. Watanabe’nin hayatına capcanlı ve hayat dolu Midori de giriyor bir zaman sonra. Midori de Yunan tragedyası derslerine takılıyor. Midori, sevgilisi olduğunu söylemesine rağmen Watanabe’nin dünyasına birdenbire giriveriyor ve aşkın ateşini Watanabe’nin kalbine atıyor. Midori, Watanabe’nin hayatının aşkı belki de. Bu hayat dolu kız, bir erkeğin şefkatli aşkını arıyor sanki Watanabe’de. Midori’nin anlattığı hikâye kadınların bilinçaltında hep olan şeyler miydi? Kız, sevgilisinden çilekli turta istiyor. Oğlan, turtayı arayıp buluyor. Sonra kız turtayı istemediğini söylüyor. Oğlan turtayı pencereden atıyor. Sonra oğlan, “aptalım biriyim, sen haklısın” diyor. İşte böyle olunursa, kadınlara karşı şefkatli aşık oluyormuş erkekler. Tanrı’nın mucizeleri gibi kadınların da gizemlerine sual olunmuyor herhalde. Watanabe, Naoko öldükten sonra, farkında olmadan kalbini kırdığı Midori’nin yeniden sevgisini kazanmak için verdiği mücadele de aşk için umut gibiydi.

Görüntüler ve müzikler muhteşem…

Hung’un kamerası, insana gerçekten heyecan veriyor bu filmde. Dışarıdan yansıyan gün ışığı, estetik olarak etkileyici. Yumuşak ışık kullanan Hung, sıcak renk tonları oluşturmuş çoğu anda. Orman bölümlerindeyse ışık biraz sertleşiyor ve renk kontrastları da fark ediliyor. Yönetmenin kamera kullanımı da, ilk filmi 1993 yapımı “Miu du du Xanh – Yeşil Papayanın Kokusu”nun dinginliği ve 1995 yapımı ikinci filmi “Xich lo – Bisikletçi”deki öfkesi arasında gidip geliyor. Ormanda, Naoko’yla Watanabe’yi kayarak takip eden kamera, bilinmeyenler ortaya çıktığında, birden kuş gibi havalanıyor, takla atar gibi dönüveriyor. Filmi festivalde görenler, bu sahneyi bütün olarak gördüler hiç kesilme olmadan. Sanki bu kamera Watanabe’nin zihninin içindeymiş gibi. Görsel anlamda, belleklerde kalacak bir an daha var filmde. Watanabe’nin, Naoko’nun ölümüyle boşluğa düştüğü andaki sahneler çarpıcı yansıyor. Okyanus kıyısında dalgalar kayaları öfkeyle döverken, fonda Jonny Greenwood’un “Quartertone Bloom” tınıları duyuluyor. Keman ve çello tınıları iç içe geçip kafanızın içinde dolaşıyor sanki. Watanabe, Naoko ve Midori’nin aşkı arasında kendini kederli bir boşluğun içerisinde de buluyor bazı anlarda. 1954 doğumlu Tayvanlı Ping Bin Lee, önemli kameramanlardan. Tayvanlı büyük usta Hou Hsiao-hsien’in filmlerinin gözü de oldu kameraman Lee. Bu filmdeki sinemaskop çerçeveleri ilham verici. Ayrıca, bu filmdeki bütün oyunculara övgü gönderiyoruz. Filmin diyalogları ve kelimeleri derin. Bu filmde, gerçekten Uzakdoğu’ya özgü bilgelik, sakinlik ve bir kabûlleniş var. Elbette müzikler. Romanın ve filmin adının aldığı Beatles’ın “Norwegian Wood” şarkısı da son jenerikte duyuluyor. “Norwegian Wood” şarkısı, Beatles’ın 1965’te yayımlanan ilk albümü “Rubber Soul”da yer aldı. Hindustani müziğinin en önemli enstrümanı olan sitarı da George Harrison çalmıştı. Alternatif ve deneysel rock grubu İngiliz Radiohead’in gitaristi 1971 doğumlu Jonny Greenwood’un Johann Sebastian Bach’ın (1685 – 1750) kıyılarında dolaşan müzikleri, Hung’un filminin ruhuna çok şey katmış. Greenwood’un gitar, piyano, keman ve çello tınılarını ruhunuzda hissediyorsunuz. 1968’de Almanya’da kurulmuş, deneysel rock yapan, ama prograssive ve psychedelic rock sularında da dolaşan Kölnlü Can müzik grubunun “Mary, Mary, So Contrary” (Monster Movie albümü 1969) ve “Bring Me Coffee or Tea” (Mango Tongo albümü, 1971) yanında daha önceleri filmlerde kullanılmış şarkıları da duyuluyor bu filmde. Hung’un, “Can Soundtrack” albümünden kullandığı şarkılar da şunlar: “Don’t Turn the Light On, Leave Me Alone” (Leon Capetanos’un komedi filmi Cream – Schwabing – Report, 1971) ve “She Brings the Rain” (Thomas Schamoni’nin bilimkurgu filmi Ein Grosser Graublauer Vogel, 1971). “İmkânsızın Şarkısı”, insanın hatıralarında kalacak filmlerden. Hung’un filmi, 30. Uluslararası Film Festivali’nde gösterilmişti.

(Bu yazı 05 Ağustos 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

(05 Ağustos 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Amerika’nın İşkencehaneleri İşte Böyledir

Akılalmaz (Unthinkable)
Yönetmen: Gregor Jordan
Senaryo: Peter Woodward
Müzik: Greame Revell
Görüntü: Oliver Stapleton
Oyuncular: Samuel L. Jackson (H), Carrie-Anne Moss (Helen), Michael Sheen (Steven Yusuf), Stephen Root (Charles), Lora Kojovic (Rina), Martin Donavan (Jack), Gil Bellows (Ajan Vincent), Necar Zadegan (Jehan)
Yapım: Lleju-Sidney Kimmel (2010)

Avustralyalı yönetmen Gregor Jordan’ın “Akılalmaz” filmi batının İslamofobik önyargılı bakışıyla Amerikan ordusunun Irak ve Afganistan savaşlarında uyguladığı işkenceleri gösterirken, sonradan Müslüman olmuş Steven Yusuf’un da kitlelere yönelik şiddet girişimine de dokunuyor.

Kendisine “H” diyen Henry Harold Humphries hakkında her şeyi bilen tek insan gizemli Charles Thompson bu yeryüzünde. Siyahi “H”, FBI tarafından takip altında. “H”, arananlar listesinde olan geçmişi karanlık biri. Dosyası, CIA yerine yanlışlıkla FBI’ın eline geçince, Helen Brody’nin ekibi “H”yi tutukluyor. Bosnalı Müslüman Rina’yla evli ve iki çocuğu olan “H”yi Charles FBI’dan kurtarıyor. Ardından “H”, sonradan Müslüman olmuş Steven sorununu, gizli askeri merkezde kendi yöntemleriyle çözmeye çalışıyor. Ajan Helen, “H”nin işkence yöntemlerine karşı koysa da orada askeri yöntemler geçiyor. Film, Steven Arthur Younger’in video çekimiyle başlıyor. Afganistan ve Irak’ta savaşmış eski asker Steven, Yusuf adını alarak Müslüman olmuş. Videoda, ABD’nin üç şehrine nükleer bomba koyduğunu söylüyor Steven Yusuf. Ertesi gün bu görüntüler tüm televizyon ekranlarına düşüyor. Ajan Helen, patronu Jack’in talimatıyla askeri merkeze gidiyor ve üst üste şok yaşıyor orada. Sivil düşüncenin, insan haklarının ve Helen’nin hep vurguladığı Cenevre Sözleşmesi’nin hiç uğramadığı bu askeri merkezde, yine eski asker “H”nin işkence yöntemleri işliyor. Filmde, İskoç işkencesi yansımıyor ama, Amerikalı askerlerin uyguladıkları onun kadar acıtıcı işkenceler tek tek gösteriliyor seyirciye.

İşkencenin her türlüsü…

1966’da doğan Avustralyalı yönetmen Gregor Jordan, bizde 2001 yapımı “Buffalo Soldiers – Acemi Askerler” filmiyle biliniyor. Kendini seyirciye tarafsız hissettiren bu yönetmen, aslında her şeyi açık açık gösteriyor. İki tarafın da kötücül yanları yansıyor perdeden. Steven Yusuf, bomboların yerini söylemek için, ABD’nin savaşları bitirmesini ve tüm askerlerini Müslüman coğrafyadan çekmesini istiyor. Askerler de, Amerikalı masum insanların ölmemesi için Steven Yusuf üzerinde her türlü işkenceyi uyguluyor. “H”, Helen’in karşı koymalarına rağmen, Steven Yusuf’a acı verecek işkencelerini neredeyse haz alarak tek tek uyguluyor. Sadece fiziksel değil, psikolojik işkence de yapıyor. “H”, çocuklarıyla Suudi Arabistan’a giderken havaalanında vizesi iptal olan ve tutuklanan Steven Yusuf’un karısı Jehan’ın (Cihan) işkencehanede boğazını doğrayıveriyor. Hatta, Steven Yusuf’un çocuklarını bile öldürme noktasına geliyor “H…” Los Angeles, New York ve Dallas’ta yerleştirilmiş bombaların adreslerini veren Steven Yusuf, bir şeyi eksik mi söylüyordu? Gerçekten yönetmen, Amerika’daki bakış açılarını ve önyargılarını “Unthinkable – Akılalmaz” filminde gösterebilmiş. Filmde, Amerikalıların İslamofobi ve El Kaide korkularına dokunabiliyor seyirci. Bu korku, paranoyak düzeyde tüm devlet birimlerine sinmiş. Müslüman olmak “terör”le özdeşleşmiş zihinlerde. Eski asker Steven Yusuf, Müslüman olduktan sonra bu dünyada bildiği tek şeyi, şiddeti uygulamaya koyuyor. “H”nin Bosnalı Müslüman karısı Irina da FBI’ın gözetimindeymiş hep. Irina’nın neden camiye gitmediği de sorun olmuş. Irina, Bosna’daki savaşta Sırp askerlerince tecavüze uğramış ve ailesi katledilmiş. Olay mahallinden ayrılmayan Irina, ailesini öldüren ve kendisine tecavüz eden askerleri öldürmüş. Bosna’da asker olan “H”ye Irina’yı teslim etmişler ve sonra da aşk doğmuş. İşkence sahneleriyle bakılması yer yer zorlayan filmde her tarafın da şiddet duyguları yansıyor perdeye. Bu psikolojik gerilim ve şiddet yüklü filmi seyderken fark edeceksiniz belki, işkence yapanın, acı çektirenin içindeki sadistliğin nasıl dışarı çıktığını. 1969 doğumlu Galli oyuncu Michael Sheen’i, Stephen Frears’ın 2006 yapımı “The Queen – Kraliçe” filmindeki İngiliz Başbakanı Tony Blair karakteriyle hatırlayabilirsiniz. Hatta Ron Howard’ın 2008 yapımı “Frost / Nixon” filminde David Frost karakterini de canlandırmıştı.

(05 Ağustos 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Maymunların Cehennemine Bir Giriş

Maymunlar Cehennemi: Başlangıç (Rise of the Planet of the Apes)
Yönetmen: Rupert Wyatt
Roman: Pierre Boulle
Senaryo: Rick Jaffa-Amanda Silver
Müzik: Patrick Doyle
Görüntü: Andrew Lesnie
Oyuncular: James Franco (Will), John Lithgow (Baba), Andy Serkis (Sezar), Freida Pinto (Caroline), David Oyelowo (Jacobs), Tyler Labine (Franklin)
Yapım: Fox (2011)

İngiliz yönetmen Rupert Wyatt’ın Fransız yazar Pierre Boulle’un bilimkurgu romanına giriş yaptığı “Maymunlar Cehennemi: Başlangıç”, deney sonucunda maymunlardaki dönüşümü anlatıyor.

İngiltere’de 1972 yılında doğan yönetmen Rupert Wyatt’a, kurgusu ve beklenmedik finaliyle şaşırtıcı bulunmuş 2008 yapımı hapishane filmi “The Escapist – Kaçış”ın deneyimleri “Rise of the Planet of the Apes – Maymunlar Cehennemi: Başlangıç” filmine çok şey katmış. Vakti zamanında kameramanlık da yapmış yönetmen, bu son filminde adeta kamerayı uçuruyor. Film akıcı ve çok hareketli. Film, Fransız yazar Pierre Boulle’un (1912 – 1994) “La Planete des Singes” bilimkurgu romanının öncesini anlatıyor. Boulle’un romanı, ülkemizde 1971 yılında Okat Yayınları’ndan “Maymunlar Gezegeni” adıyla yayımlanmıştı ilk. Bu roman ilk defa 1968 yılında Franklin J. Schaffner tarafından “Planet of the Apes – Maymunlar Cehennemi” adıyla renkli ve sinemaskop sinemaya uyarlanmıştı. İkinci film, yönetmen Schaffner’in filminin yakınlarında dolaşan “Maymunlar Cehennemi” olacak. Schaffner’in filminin başrolünde Charlton Heston vardı. Yazar Boulle, 1952’de yayımlanmış ve “Kwai Köprüsü” romanıyla tanındı. Bu roman, 1957 yılında David Lean’ın yönetmenliğinde “The Bridge on the River Kwai – Kwai Köprüsü” adıyla sinemaya uyarlanmıştı. Yazarın, “Nefertiti’nin Esrarı” romanı da 2005 yılında Turkuvaz Kitap’tan çıkmıştı.

Alzheimer için…

Afrika ormanlarında yakalanan şempanzeler, San Fransisko’daki laboratuvara getiriliyor. Bilim insanı Will Rodman, Alzheimer hastalığına çare bulabilmek için şempanzeler üzerinde deneyler yapıyor. Babası Alzheimer hastası olan Will’in hayatına Sezar giriyor. Afrika’dan esir edilen anansi, deneylere olumlu cevap veriyor. Bilmedikleri, dişi şempanzenin hamile olduğu. Buluşu için ilâç firmalarından destek arayan Will, dişi şempanzenin asabi davranışları yüzünden beklediği desteği bulamıyor. Güvenlik, asabi şempanzeyi öldürüyor. Bakıcı Franklin, şempanzenin yuvasında bir yavru şempanze buluyor. Yavruyu evine götüren Will, şempanzenin babasına iyi geleceğini de düşünüyor. Jül Sezar hayranı babası yavru şempanzeye Sezar adını veriyor. Yavru, şefkatli ortama hemen uyum sağlıyor. Ama, çabuk büyüyorlar. Wiil’le veteriner Caroline’in arasını yapan Sezar, bir öfke anında bir tür maymunların hapishanesine düşüyor. Will’in babasının hastalığı, şempanzelere uygulanan ilâca olumlu cevap verdikten sonra yine Alzheimer hastalığını şiddetli yaşamaya başlıyor. Baba, pilot komşunun arabasına zarar verince, pilot öfkeleniyor ve Sezar pilotu öldürme noktasına götürüyor işi. Bakımhane olarak görünse de maymun hapishanesinde, urangutanlar ve diğer maymunlarla tanışan Sezar, kendisindeki dönüşümlerle zekâsını kullarak liderliğe yükseliyor. Maymunlar hapishanesinde maymunlara kötü muamele yapılıyor, kötü yemekler veriliyor. Sezar, hapishaneden çıkış yolu buluyor ve Will’in evine giderek buzdolabındaki ilâçları alarak hapishanedeki maymunları da dönüştürüyor. Zekâsı yükselen maymunlar, Sezar’ın önderliğinde San Fransisko şehrinin “meder-ı iftiharı” Golden Gate köprüsünde özgürlüklerini ilân ediyorlar. Sonda da tüm dünyaya dağılıyorlar gelecek filmde buluşmak üzere. Bu film için, evrim ve yaratılış üzerine tartışmalar olabilir. Maymunların yüzünde oluşan ifadeler, insani davranışlar, en sonunda insan gibi konuşmaları da tartışmaları alevlendirebilir. İnsanlar, bu yeryüzünde iki milyon yıldır var ve şunun şurasında 200 bin yıldır konuşuyor. Gırtlağımız, evrimleşerek iki santim aşağıya inmeseydi şimdi şempanzeler gibi sesler çıkartıyor olacaktık.

Filmin hikâyesi San Fransisko’da geçiyor. Ama, orman sahneleri, Kanada’nın vahşi doğasını içinde barındıran İngiliz Kolombiyası’nda çekilmiş. Maymun Sezar’ı canlandıran 1964 doğumlu İngiliz oyuncu Andy Serkis, gerçekten zorlu bir maceranın altından kalkmış. Sezar’ın bazı sahnelerinde bilgisayar katkısı da hissediliyor biraz. Böyle sahnelerin nasıl çekildiğini bildiğimizden olmalı. Sezar, şempanzelerin hareketlerini yaparken kamera da ona uyum sağlıyor ve seyirci de Sezar’ın eğlencesine katılıyor. Serkis’i, Peter Jackson’ın 2000’lerdeki seriyal filmi “The Lord of the Rings – Yüzüklerin Efendisi”nin 2003’teki “The Return of the King – Kralın Dönüşü” bölümünde Gollum ve Smeagol olarak hatırlıyoruz. İlginç olansa, yine yönetmen Jackson’ın 2005 yapımı “King Kong” filminde goril Kong’du bu oyuncu. Filmin yıldızı, 1976 yılında doğan Amerikalı James Franco, üzerinde sanata dair birçok dalı toplamış: Aktör, yönetmen, senarist ve ressam. Michael Caton-Jones’un 2002 yapımı “City by the Sea – Öldüren Şüphe” filminde muhteşem Robert de Niro’yla başrolü paylaşmıştı. Franco, Sam Raimi’nin 2000’lerdeki “Spider Man – Örümcek Adam” fantastik seriyal filmindeki Harry Osborn karakteriyle de biliniyor. Robert Altman’ın 2003’te ölmeden önce “vasiyet filmi” olan “The Company – Kumpanya”, John Dahl’ın 2005 yapımı “The Great Raid – Büyük Baskın”, Kevin Reynolds’un 2006 yapımı “Tristan & Isolde – Tristan ve Isolde” gibi iyi filmlerde de göründü. Bir seriye dönüşecek “Maymunlar Cehennemi: Başlangıç”, görselliği ve anlatımıyla serinin gelecek filmlerini merak ettiriyor.

(05 Ağustos 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Şirinler, New York’a İndi

Şirinler (The Smurfs)
Yönetmen: Raja Gosnell
Karakter: Peyo
Senaryo: J. David Stem-David N. Weiss-Jay Scherick-David Ronn
Müzik: Heitor Pereira
Görüntü: Phil Méheux
Oyuncular: Hank Azaria (Gargamel), Neil Patrick Harris (Patrick), Jayma Mays (Grace), Sofia Vergara (Odile)
Yapım: Columbia-Sony (2011)

Amerika’da eleştirmenlerin biraz mesafeli durduğu üç boyutlu “The Smurfs – Şirinler”, bizim bu taraflarda sevildi. Mantardan evlerinde mutlu mesut yaşayan mavi insanların bu yeryüzündeki en büyük düşmanları Gargamel ve kedisi Azman.

Belçikalı çizgi romancı Peyo’nun eserinden sinemaya ilk defa uyarlanan “Şirinler”, üç boyutlu halleriyle gerçekten şirinler. Raja Gosnell’in yönettiği film, Hollywood tarafından üçleme olarak beyazperdeye aktarılacak. Şirinler, “Mavi Ay Festivali”ni yaşarken, Gargamel bir sihir denemesiyle tesadüfen onların Şirinköyü’nün yerini buluyor Sakar Şirin yüzünden. Ardından da macera başlıyor. 99 dokuz mavi insan Gargamel’den kaçarken, Şirin Baba, Şirine, Güçlü Şirin, Sakar Şirin, Somurtkan Şirin, Gargamel’den kurtulmak için girdabın kapısına uçarlar ve Ortaçağ’dan 21. yüzyıla, New York’a doğru zaman yolculuğuna çıkarlar. Central Park’a düşen mavi insanların yolu, reklâmcı Patrick Winslow’la buluşuyor önce. Patrick, “rüyalardaki kadın” Grace’le evli ve bir bebek bekliyorlar. Sakar Şirin, Patrick’in kutusuyla eve geldikten sonra herkes için heyecanlı macera da başlıyor. Çünkü, Baba Şirin ve diğerleri de eve düşüyorlar. Elbette Gargamel ve kedisi Azman da var. Gargamel, Azman’la beraber New York’a düşüyor. Tek hedefi Şirinleri bulup sihirli iksiri elde etmek. Baba Şirin, mavi ayın doğduğunu gözlemlemek için camgöze, yani teleskopa ihtiyaç duyuyor. Şirinlerin, Winslow ailesiyle hemen sıcak iletişim gerçekleşmiyor. Önce birbirlerinden korkuyorlar, sonra da birbirlerini çok seviyorlar. Elbette sonunda mutluluk hepsi için geliyor. Gargamel ve Azman dışında tabii ki.

Belçika’da doğdular…

“Şirinler”i yaratan Belçikalı sanatçı Peyo’nun bu çizgi dizisi 1958’de Belçika’da yayımlandı. Asıl adı Pierre Culliford olan Peyo, 1928’de Brüksel’de doğdu ve 1992’de yine aynı şehirde öldü. “Şirinler”, doğrudan dünyaya gelmedi. Küçük mavi yaratık “Şirinler” (Les Schtroumpfs), Peyo’nun 1947’de Le Journal de Spirou çizgi roman dergisinde yayımlamaya başlanan çizgi roman “Johan et Pirlouit-Küçük Prens”in 1958’deki macerasında görünmüşler ilk defa. Maceraları Ortaçağ’da geçen “Küçük Prens”, ülkemizde 1960 yılında Bilgi Yayınları tarafından çizgi roman tutkunlarıyla buluşturmaya başladı. “Küçük Prens”i, 1972’den 1984’e kadar Şilliler Yayınevi, önce haftalık fasikül, sonra da ciltli yayımlandı. “Şirinler” çizgi romanı ülkemizde yayımlanmadı ama TRT’nin tek kanal ve siyah-beyaz olduğu 1980’li yıllarda çizgi dizi film olarak gösterildi. “Şirinler”in İngilizcesi “Smurf” anlamına geliyor. Bazıları, İngilizce harflerden yola çıkarak “Şirinler”in komünist olduğunu iddia ettiler. Harflerin açılımı da şöyleymiş: “Socialist Men Under Red Flag”, yani “Kızıl Bayrak Altında Sosyalist Adamlar…” Ama, “Şirinler”in gerçek faşizm idealini temsil ettiğini, hatta Yahudi düşmanı olduğunu iddia edenler de var tabii ki. Bu filmdeki en güzel şeylerden biri, “Şirinler”i yaratan Peyo’ya saygı sunuşu yapılmasıydı sahaf sahneleriyle. Live-action animation hybrid (melez canlı aksiyon animasyon) tekniğiyle çekilen filmde, bütün her şey gerçek mekânlarda geçerken, sadece Şirinler animasyon yansıyor perdeye. Filmde, özellikle oyuncak dükkânındaki sahneleri seyretmek çok keyifli. Sahaf dükkânı da öyle. Filmde, Marylin Monroe’ya da selâm vardı. Şirine’nin havalandırmanın üzerinde etekleri savrulurken, Monroe’nun da Billy Wilder’ın renkli ve sinemaskop 1955 yapımı “The Seven Year Itch – Yaz Bekârı” filminde etekleri uçuşuyordu. Bu sahne sinema tarihine geçti. Winslowların evinde geçen anlar da çok sıcak ve aile olmanın güvenini seyirciye gönderiyor. Kedi Azman da seyirciyi büyülüyor. Onun performansına selâm gönderiyorsunuz ve onunla beraber kahkahayı patlatıyorsunuz. Şirin Baba finalde, Şirinköyü yeniden inşa ederken etkilendiği New York’a benzetiyor. 1958’de Los Angeles’ta doğan Raja Gosnell, kurguculuktan yönetmenliğe geçmiş. Gosnell, yönetmen Chris Columbus’un 1990’lardaki birçok filminde kurgucu olarak çalıştı. Gosnell, 1997’de “Home Alone 3 – Evde Tek Başına 3”le ilk yönetmenliğini gerçekleştirdi. “Never Been Kissed – Gerçek Öpücük” (1999), “Scooby-Doo” (2002), “Beverly Hills Chihuahua – Beverly Hills Çuvava” (2008) bilinen filmleri. “Şirinler”in üç boyutlu ve Türkçe dublajlı hali iyi. Bu film, iki boyutlu ve Türkçe dublajlı da gösteriliyor.

(Bu yazı 05 Ağustos 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

(05 Ağustos 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Maymunlar Cehennemi: Başlangıç: İçselleştirmeniz (Maymun Olmanız) Halinde Bir Anlamı Var!

Fransız roman yazarı Pierre Boulle imzalı iki roman, sinemada başyapıt niteliğinde uyarlamaların kaynağı oldu: “The Bridge on the River Kwai” (1957) ve “Planet of the Apes” (Maymunlar Cehennemi,1968).

İlk film 2. Dünya Savaşı’nda geçen ve ‘esir kampı psikolojisi’ ile komutanların irade savaşını en iyi yansıtan eserlerden biriydi. “Maymunlar Cehennemi” ise, olası gelişmeleri önceden tahayyül eden bilim kurgusal özelliklerinden dolayı tam bir fenomene dönüştü: Devam filmleri, televizyon serileri, yeniden çevrimler… Çünkü insanoğlunun bilimsel ilerleyişiyle atbaşı giden kibri, küstahlığı, egemen olma, kendinden zayıfları tahakküm altına alıp yönetme ve doğalarını değiştirme ahlâksızlığı, gezegeni bekleyen felâketlere dikkat çeken öyküleri de hep gündemde tutmakta.

Duyarlı dünya vatandaşları huzursuz, mutsuz ve güçleri sınırlı… Güç, kapitalizmin elinde! İşte bu nedenle “Maymunlar Cehennemi: Başlangıç”ı, ‘motion capture’ (performans yakalama) tekniğini kullandığı karmaşık aksiyonu nedeniyle hayranlıkla izlerken, içselleştirmeniz de gerekiyor. Bunu yaparsanız, denek primatlar üzerinde tehlikeli biçimde oynayarak insanlara karşı isyan başlatmak zorunda kalmalarının fitilini ateşleyen şirketin, bugünkü dünya düzenini temsil eden bir model olduğunun farkına varırsınız.

Filmle ilgili, muhtelif bilgiler de içeren bir dizi yazı okuyacaksınız zaten. Ama lütfen izlerken ‘farkına varın’! Giriş bölümünde, aynen sizin gibi bir memeli türü ve aileleri olan hayvanların doğal ortamlarından koparılıp nasıl hapsedildiklerini, üzerlerinde deneyler yapıldığını iyice özümseyin. Duygudaşlık kurmanın ötesinde, ‘maymun olun’! Maymun olursanız anlayacaksınız, size cazip ambalajlarla sunulan eğlencelerin aslında nelere mal olduklarını… Hayvanat bahçelerine, akvaryumlara, sirklere ödediğiniz paralarla kapitalizmin bitmek bilmez iştahına para akıtırken, doğal ortamlarından koparılan canlılara, bizzat sizin işkence ettiğinizi!

Bu film, ‘maymun olan’ seyirci için anlamlı, çarpıcı. Umarım AVM akvaryuma bilet alıp eğledikten sonra gittiğiniz “Maymunlar Cehennemi: Başlangıç”tan, midesi mısır patlağı ve asitli içecekle şişmiş vaziyette boş bakışlarla çıkmazsanız. Umarım, filmde onlar gibi hissetmeye çalışmanın ötesine geçip onlar gibi ‘maymun olursunuz’ ve şu boktan dünyayı değiştirme yolunda bir adım atarsınız. Hapsedilmiş hayvanlar üzerinden para kazanan tüm şirketlere tek kuruş ödememek gibi!

(04 Ağustos 2011)

Ali Ulvi Uyanık

ali.ulvi.uyanik@gmail.com

Performans Kaptırıcı

Onu ilk kez “Lord of the Rings / Yüzüklerin Efendisi”nin unutulmaz Gollum’u olarak tanımıştık. Andy Serkis, “Kıymetlimisss!” derken, bizim de tüylerimizi ürpertiyordu. Yüzünün neye benzediğini sadece üçüncü filmde, yüzük uğruna bir başkasını öldürdüğünde gördük. Oyunculuk tarihiyle ise pek ilgilenmedik. Şahsen ben, onca çabaya, zahmete, yorgunluğa rağmen yaptığının ne derecede oyunculuk sayılacağını da kestirememiştim açıkçası. Film Akademisi de kestiremedi herhalde ki, Serkis’i Gollum rolüyle Oscar adayı yapmadılar.

Sonra, gene Peter Jackson’ın yönettiği “King Kong”un Kong’u oldu. O güne kadar gördüğümüz en kişilik sahibi Kong’du. Jackson’ın yapımcısı olduğu ve Steven Spielberg’in yönettiği Tenten filmi “The Adventures of Tintin: Secret of the Unicorn”da da Kaptan Hadok’u oynayacak. Bu filmlerin özel efektlerini Peter Jackson’ın şirketi Weta Digital gerçekleştirdi. Weta’nın kullandığı teknolojide ne kadar ilerleme kaydettiğini ise, Serkis’in belki Gollum’dan bile daha duygusal bir performans sunduğu “Rise of the Planet of the Apes / Maymunlar Cehennemi: Başlangıç”ta fark ettik. Artık performansları bilgisayar marifetiyle ‘yakalanıp’ filme dahil edilen oyuncular da ‘live-action’ oyuncularla aynı sahnede, yanyana oluyor. Bu da, her iki tarafa kolaylık sağlıyor tabii.

Ne var ki, Serkis’in Maymunlar Cehennemi hikâyesinin başlangıcını anlatan Rupert Wyatt filmindeki performansı, sadece performans yakalama teknolojisindeki gelişmelerle açıklanamaz. Ermeni asıllı İngiliz aktör “Rise of the Planet of the Apes”de, maymunların lideri olan Caesar’ı oynuyor. Bu arada, maymunları oynayan diğer aktörlerin de başarılı olduğunu hemen belirtelim. Ama, çekim aşamasında filme adını vermiş olan Caesar, filmin başkahramanı.

Caesar, Alzheimer’e deva olacak bir ilâç bulmak için şempanzeler üzerinde deneyler yapan Will Rodman’ın (James Franco) evinde büyüttüğü bir maymun. Alzheimer meselesi Rodman için çok önemli, çünkü babası Alzheimer eşiğini aşmış durumda. Genç bilimadamı çalıştığı şirket, iğne yaptığı bir maymunun sapıtması üzerine bütün ‘kobay’ları öldürmeye karar verince, o maymunun yavrusu Caesar’ı kaçırıp ölümden kurtarıyor. Evinde büyütüyor, ilâç ve ders veriyor. Ta ki Caesar büyüyüp artık evde tutulamaz hale gelene, akıllı bir yaratık olarak olaylara müdahale edene kadar.

Serkis, Caesar’a, hem güçlü bir lider olarak inandırıcılık kazandırmış, hem de insanın içini sızlatan bir ‘çocuk’ yaratmış. Bütün çocuklar gibi, Caesar da büyüdükçe etrafını beğenmiyor, kendisine ve akranlarına yapılan haksızlıklara başkaldırıyor. Bir yandan da, babası bildiği, onu bağrına basmış Will’e karşı derin bir sevgi besliyor. Ne yazık ki Will, küçük Caesar’ını başkalarına, kötü niyetli kişilere, kurumlara karşı korumaktan aciz. John Lithgow gibi çok yetkin bir aktörün varlığına rağmen, “Maymunlar Cehennemi: Başlangıç”tan benim aklımda kalan Caesar ve bakışları oldu.

1964 doğumlu İngiliz aktör Andy Serkis’in babası Serkissian, Irak’ta çalışan bir doktor olduğu için, oğlunun ilk on yılı Bağdat ile Londra arasında gidip gelerek geçti. Ressam olmak istiyordu, görsel sanatlar eğitimi gördü. Tiyatrolar için sahne tasarımları gerçekleştirdi, setler inşa etti. Derken, bir öğrenci yapımında oyunculuk yapmasını istediler, Barrie Keefe’nin oyunu “Gotcha” ile sahneye çıktı.

Sonra da hem oyunculuk yaptı, hem de sahne tasarımı. Resmi eğitim göreceğine, kendini sahneye vurmayı tercih etti. 1985’ta Lancaster’deki Duke’s Playhouse’da profesyonel olarak oyunculuğa başladı. Uzun süre turneye çıkan tiyatrolarda, sırf oynamanın coşkusu için, parasız çalıştı. Ama bu sayede, pek çok popüler oyunla hemen hemen bilinen her tiyatroda seyirci karşısına çıkma fırsatı buldu. 1989’da da, Manchester’deki Royal Exchange Tiyatrosu’nda “Macbeth”te rol aldı. 1990’larda ise Serkis artık Londra sahnelerinde boy gösteriyordu. “King Lear”in Soytarı’sı oldu. “Mojo”da Potts’ı oynadı ve büyük övgü aldı. Televizyona ilk kez 1987’de çıktı, gene 90’lı yıllarda önde gelen pek çok İngiliz mini dizisinde oynamıştır.

Lâfın kısası, bizim ilk kez Gollum olarak gördüğümüz adam, öylesine seçilmiş biri değil, çok yetenekli, çok tecrübeli bir aktördü. “Yüzüklerin Efendisi” üçlemesinin bu unutulmaz karakterini oynamak için dört yıl çalıştı ve Akademi, bilgisayarla yaratılmış karakterine harcadığı emeği oyunculuktan saymasa da, başka yerlerden ödüller aldı. Üzerinde işaretleyiciler olan daracık bir CGI giysisiyle oynuyor, kameralar da onun her nüansını yakalıyordu. “Return of the King / Kralın Dönüşü”nde ise bir sahnede yüzünü görüyorduk. Bu sahne, onun yüzüğü en başta nasıl ele geçirdiğini, bunun için bir başka hobbiti nasıl öldürdüğünü gösteriyordu. Serkis, Gollum ve Smeagol’un seslerini çıkarmak için üç kedisinin boğazlarından tüy topları çıkarırken nasıl hırladıklarını taklit etmiş.

Yaklaşık iki yıl Yeni Zelanda’da ailesinden (aktris/şarkıcı Lorraine Ashbourne ile evli, üç çocukları var) uzakta kaldı. Sonra da post-prodüksiyon stüdyolarında Gollum’u perdeye getirebilmek için gerçekleştirilen karmaşık yaratıcı çalışmaların bir parçası oldu. Her sahne için iki versiyon çekti. Önce başka oyunculara, çoğunlukla Elijah Wood ve Sean Astin’e Gollum’un hareketlerini göstermek ve CGI sanatçılarına yardımcı olmak için onlarla oynuyordu; sonra da Wood ve Astin, sanki Gollum yanlarındaymış gibi hareketleri tekrarlarken repliklerini seslendiriyordu. Animatörler de insan gözüyle gereken rötuşları yapıyordu. Serkis Kong performansında da aynı teknikten yararlandı, onunla da ödüller aldı.

Bir yandan da, ‘geleneksel’ oyunculuğu sürdürüyor. Onu Jennifer Garner’la oynadığı “13 Going on 30”de (2004) Richard Kneeland olarak ve David Bowie’li “The Prestige”de (2006) Alley rolünde izledik. Brendan Fraser’ın ‘Gümüşdil’i oynadığı “Inkheart”ta Capricorn oldu. Televizyonda “Power of Art” belgesel dizisinde Vincent Van Gogh’a can verdi. Bilgisayar oyunlarını da ihmâl etmiyor. “Heavenly Sword” ile “Enslaved: Odyssey to the West”de de, hem oyuncu, hem dramatik yönetmen olarak çalıştı. Bir kez daha Peter Jackson ile biraraya geleceği “Hobbit”te hem malûm karakteri oynayacak, hem de ikinci ünite yönetmeni olacak. “Peter’in duyarlılığını kavradığım için,” diyor, “bir de, Orta Dünya’yı anlama meselesinde ortak bir tarihimiz var.”

Başka? İyi bir aile babası, eğlenceli olduğundan da eminiz. Hangi çocuk Gollum’un yanısıra iki tür maymun da olabilen bir babayı istemez ki? Çok yetenekli amatör bir ressam, ilk gençliğinden beri tutkulu bir dağcı. Balık yiyor ama, kırmızı et yemiyor. Lösemili çocuklar ve savaşın mahvettiği ülkelerden çocuklara hayat kurtarıcı tıbbi yardım sağlayan The Hope Foundation / Umut Vakfı yararına çalışıyor. Turkuvaz rengi gözleri var, Kuzey Londra’da oturuyor.

Ha, bir de “Yüzüklerin Efendisi”nde kullanılan yüzüklerden birini o kapmış. Diğeri, filmin Frodo Baggins’i olan Elijah Wood’da…

(02 Ağustos 2011)

Sevin Okyay

Antalya 1979

Zaman geldi kapıya dayandı, 2011 48. Antalya Film Festivali’ne günler kaldı. 1964 yılında -sessiz sedasız- başlayan, giderek ilgi odağı olmaya başlayan festivalin bu yıl bambaşka bir özelliği var: “Seçici kurul (jüri) tamamen kadınlardan oluşuyor.” Bunun bizde değil dünyada başka uygulaması var mı, -ben bilmiyorum ama bunu dünyada birçok ülkede yokken, seçme ve seçilme hakkını elde etmiş kadınlarımıza [“bizim kadınlarımıza” (N. H.)] “toplumca yeteri kadar değer verildiği” anlamında anlamamak lâzım, çünkü “kadın cinayetleri, hem de neler adına…” ortada. Ama tüm bunlar olayın ilginçliğine gölge düşürmemeli.

O zaman bakalım bu kadınlarımız kimlermiş: Müjde Ar (Bşk.), Handan İpekçi, Vahide Gördüm, Bergüzar Korel, Ayşe Kulin, Yaşar Seyman, Ayşe Arman, Annie Geelmuyden Pertan, Şevval Sam, Melis Behlil, Dr. Serpil Kırel.

(Sinema ile ilgili hazırlamaya çalıştığım her alandaki çalışanlara değin araştırmalarda/listelerde katılanların erkek/kadın olduğuna dair herhangi bir bilgi vermemeye özellikle dikkat ediyorum ama bu seçici kurulun kadınlardan oluşması belirtilmeden geçilebilecek bir konu değildir.)

Şimdi 1979 yılında neler oldu: Önce seçici kurul -Prof. Özdemir Nutku, Prof. Dr. Âlim Şerif Onaran, Süreyya Duru, Onat Kutlar, Emre Kongar, Hale Soygazi, TRT ve Antalya Belediyesi’nce seçilecek iki kişi daha… Bu seçici kurul, Adak (Atıf Yılmaz), Bebek (İhsan Yüce), Demiryol: Fırtına İnsanları (Yavuz Özkan), İsyan (Orhan Aksoy), Kanal (Erden Kıral), Seninle Son Defa (Feyzi Tuna), Sensiz Yaşayamam (Metin Erksan), Töre (Ümit Efekan), Vatandaş Rıza (Cüneyt Arkın), Yolcular (Yavuz Pağda), Yusuf ile Kenan (Ömer Kavur)… filmlerini değerlendirecekti. Fakat Demiryol: Fırtına İnsanları, Yusuf ile Kenan ve Yolcular filmlerini denetleme kurulu (sansür) engelleyince diğer yapımcılar da filmlerini çektiler ve Antalya Belediyesi de destekleyince 1979 16. Antalya Film Festivali yapılmadı. 1980’de aynı filmlerin değerlendireceği festival yapılacaktı ama 12 Eylül 1980 darbesinin getirdiği yasaklar nedeni ile filmler yine değerlendirilemediler.

Festival komitesi yapılan toplantıda, yapılamayan bu festivali yapmayı plânlamış. 79 ve 80’de değerlendirilemeyen 11 filmi bir araya getirmek acaba mümkün olacak mı? Eğer mümkün olursa değerlendirmesini hangi seçici kurul yapacak? “Bulabildiklerimizi gösteririz” deniliyorsa, bununla yetinilmeli mi? Filmlerin yönetmenlerinden, seçici kurul üyelerinden aramızdan ayrılanlar oldu, değerlendirme diğer kollarda da yapılacak mı? Tüm bu sorulara rağmen Antalya ’79’u anmak için yapılacak tüm girişimlere destek vermek gerekiyor. Uzun metraj filmler yarışamamıştı ama 79’un -“kısa film” olarak- Antalya galibi Tahtacı Fatma (Süha Arın) olmuştu, bir yerde onu (da) bulmak mümkün mü?

(30 Temmuz 2011)

Orhan Ünser