Kategori arşivi: Yazılar

Kokulu Casuslar Sinemayı Kuşattı

Çılgın Çocuklar 4D (Spy Kids: All the Time in the World 4D)
Yönetmen-Senaryo: Robert Rodriguez
Müzik: Carl Thiel-Robert Rodriguez
Görüntü: Jimmy Lindsey-Robert Rodriguez
Oyuncular: Jessica Alba (Marissa), Joel McHale (Wilbur), Rowan Blanchard (Rebecca), Mason Cook (Cecil), Jeremy Piven (Tehkikeli Sevgi/Tik Tak/Kronometre), Alexa Vega (Carmen), Daryl Sabara (Juni), Genny Solorzano (Casus Bebek), Elmo (Argonot)
Yapım: Dimension-Troublemaker (2011)

Heyecan verici yönetmenlerden Robert Rodriguez’in bir seriye dönüştürdüğü “Çılgın Çocuklar 4D” üç boyutlu, ama kokularıyla beraber dört boyutlu bir film.

Anlamı “Casus Çocuklar: Dünyanın Bütün Zamanı” olan 2011 yapımı “Spy Kids: All the Time in the World in 4D – Çılgın Çocuklar 4D”, 1968 Teksas doğumlu Meksikalı yönetmen Robert Rodriguez’in medar-ı iftiharı bir aile casusluk filmi. Rodriguez’in bilimkurgu özellikleri de taşıyan bu seri, 2001 yılında “Spy Kids – Çılgın Çocuklar” adıyla macerasına başladı. Hemen ardından 2002’de “Spy Kids 2: Island of Lost Dreams – Çılgın Çocuklar 2” geldi. 2003’te “Spy Kids 3D: Game Over – Çılgın Çocuklar 3D” üç boyutlu çekti. “Çılgın Çocuklar 4D”, filme dördüncü boyut katmak için seyirciye kokuları da gönderiyor. Perdeye yansıyan numarayı “koku kartı”nda kazıdığınızda o sahnedeki kokuyu duyuyorsunuz. Eğer numarayı kazımayı başarabilirseniz, kendi adınıza sinema tarihinde bir ilki yaşayabilirsiniz. Film, Teksas-Austin’de ve buradaki Troublemaker Stüdyoları’nda kurulmuş setlerde çekilmiş. Yönetmen Rodriguez heyecan verici yönetmenlerden. İşte bu Rodriguez, ailesini, akrabalarını ve komşularını oynatarak 1992’de tam yedi bin dolara “El Mariachi – Gitarım ve Silahım” ilk uzun metrajlı filmi çektmişti. Bu film, Hollywood’un büyük stüdyolarından Columbia’nın ilgisini çekti ve önü açıldı. Rodriguez, ünlü yönetmen Quentin Tarantino’nun da en iyi dostu. Beraber birçok iş yaptılar Hollywood’da.

Casusların zaman savaşı…

Televizyonda “Casus Avı” programı yapan Wilbur Wilson’la iki yıllık evli hamile Marissa, zamanı donduran Tik Tak’ın peşine düşerken, karnındaki kız bebek de dışarı çıkmak için annesini zorluyor. Marissa, bir casus olduğunu ailesinden gizlemeyi başarmış. Kocası Wilbur’un ikizleri Rebecca ve Cecil’den bile. Bu iki velet, göründüğü gibi değil. Marissa, üvey kızı Rebecca’yla aralarını düzeltmeye çalışırken, emekliye ayrıldığı casusluğa yeniden çağrılıyor OSS tarafından. “Kronometre”, dünyadaki zamanlarla oynamaya başlayınca zaman hızla akmaya başlıyor. İyi casuslar, kötü casusların peşinde “zaman savaşı” yapıyorlar ve elbette daima iyiler kazanıyor. Zaman kendi ritmine dönüyor. Her şey eskisi gibi oluyor. Aslında bu üç boyutlu filmde “koku”larla beraber, “Zaman Kronometre”nin mekânları da çarpıcı. Devasa bir saati andırıyor bu mekân. Alman dışavurumcu sanatından yardım bulmuş yönetmen Rodriguez. Filmdeki espriler de iyi. Bir de köpek “Argonot” var. O bir köpekten öte her şey. Üstelik konuşuyor da. “Kronometre”nin neden zaman takıntılı olduğunu filmin derinliğinde anlıyorsunuz. Film, “geçmişe değil, geleceğe gidin” diye mesajlar da gönderiyor, belirtelim. Ailecek eğlenilecek ve mutlu olunacak filmlerden “Çılgın Çocuklar 4D…”

(Bu yazı 16 Eylül 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

(16 Eylül 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Genç Goethe’ye İlham Veren Aşk

Goethe’nin İlk Aşkı (Young Goethe in Love)
Yönetmen: Philipp Stölzl
Senaryo: Alexander Dydyna-Christoph Müller-Philipp Stölzl
Müzik: Ingo L. Frenze
Görüntü: Kolja Brandt
Oyuncular: Alexander Fehling (Goethe), Miriam Stein (Lotte), Moritz Bleibtreu (Albert), Volker Bruch (Wilhelm), Burghart Klaussner (Baba Buff), Henry Hübschen (Baba Goethe)
Yapım: Warner Bros (2010)

Alman yönetmen Philipp Stölzl’ün “Goethe’nin İlk Aşkı” filmi, ünlü yazar Goethe’nin gençlik dönemlerine bakarken, en büyük aşkı Lotte’yle romantizmin ve melankolinin uçlarındaki tutkusunu anlatıyor.

Hikâye, 1772 yılında başlıyor. Goethe, 23 yaşında ve ilk romanı “Genç Werther’in Acıları”nı iki yıl sonra yazıyor. Bu roman yayımlandığında müthiş ilgi görmüş. İntiharlar artmış. Film, Wetzlar Alman Yüksek Mahkemesi’nde asistan olarak çalışan hukuk mezunu Goethe’nin başkasıyla nişanlı Charlotte Buff’la, yani Lotte’yle karşılıksız aşkını anlatıyor. Mektup tarzındaki “Genç Werther’in Acıları”, bir bakıma bu acılı aşkı anlatıyor. Romantizmin (coşumculuğun) ve melankolinin en üst noktası bu roman. Film de ikinci bölümde bu kıyılarda dolaşıyor. Johann Goethe’nin avukat babası Johann Kaspar, kafiyesi olmayan çocuk işi yazıları bırakıp avukatlık mesleğini yapması için nüfuzunu kullanarak yüksek mahkemede iş buluyor. Orada dıştan bakınca kuralcı ve sert görünen Albert Kessner de var. Albert, Goethe’nin kaderini değiştiriyor. İşte duygu yüklü Wilhelm Jarusalem’le arkadaş olan Goethe, dansta ilk aşkı güzeller güzeli Lotte’yle karşılaşıyor. Lotte, bir yıl önce annesi öldükten sonra yoksullaşan kalabalık ailesinin annesi olmuş. Babasının tek umudu, nüfuzu ve çok parası olan Albert’le kızını evlendirebilmek. Ya aşk? Birbirlerine vurulan iki genç, doyasıya aşklarını yaşarken hayatın gerçekleri öne çıkıyor ve kaderleri bir yere savuruyor onları. Bir de Wilhelm var. O da evli bir kadına aşık oluyor ve kadın kocasını terk etmediği için melankolinin içine düşüyor, intihar ediyor. Albert’in, Goethe’yle Lotte’nin aşkını fark ettikten sonra her şey değişiyor. Goethe de Wilhelm gibi melankoliye düşüyor. Albert’le düello yaptıktan sonra hapse düşen Goethe, hücresinde Wilhelm’in intiharının etkisinde kalarak “Genç Werther’in Acıları”nı yazıyor ve Lotte’ye yolluyor. İntihar etmek istese de başaramıyor. Ama, kitap çıktıktan sonra gençler arasında ilgi görüyor ve genç intiharları artıyor. Lotte ona beraber yaşlanmayı veremiyor ama ünlü yazar olmasına katkıda bulunuyor. Aşk fedakârlık değil miydi? Lotte, Goethe’ye “Werther” diyor. Lotte ve aşkı, Goethe’ye çok şey katmış.

Yasaklı klibin yönetmeni…

Münih’te 1967 yılında doğan Alman yönetmen Philipp Stölzl, Almanca afişinde Goethe’nin adının sonuna ünlem ekleyerek seyirciye kuşku veriyor. Bu gerçek Goethe mi, yoksa yönetmenin Goethesi mi? 2010 yapımı “Young Goethe in Love – Goethe’nin İlk Aşkı”, muhafazakâr tarafları da olan bir yazarın gençlik dönemini anlatıyor. 28 Ağustos 1749’da Frankfurt’ta doğan Johann Wolfgang von Goethe, 22 Mart 1832’de Weimar’da öldü. Goethe, 1790’da yazdığı “Faust. Ein Fragmant / Faust. Bir Fragman” oyunuyla biliniyor daha çok nedense. Goethe, bu oyunun devamını 1797’de yazsa da 1808’de basılabilen “Faust. Eine Tragödie / Faust. Bir Trajedi” geldi. Üstadın, 1807’de yazdığı “Die Wahlverwandschaften / Gönül Yakınlıkları” romanı insanı hemen etkisi altına alıyor. Şiirler ve destanlar da yazdı. Ayrıca o bir doğabilimciydi de. Goethe, eserlerinde görünen anlamlarının ötelerinde anlamları saklayan bir sanatçı. Yönetmen Stölzl, gerçekten böyle derinlikli bir yazarı anlatmaya girişirken zorlu bir sinema yolculuğuna çıkmış. Gerçekten bu yolculuk zor. Belki de bu yüzden üstadın adının sonunda ünlem var. Yönetmen Stölzl, Sven Budelmann’la ortak çektiği, 1993’te kurulmuş Alman elektronik metal grubu Rammstein’ın “Stripped” şarkısında ve video klibinde Nazi propagandası yapılıyor diye Almanya’da yasaklı durumda. Ama, “Stripped” şarkısının klibi internetten izlenebiliyor. Klipte, Nazilerin sinemada propagancı kadın yönetmeni Leni Riefenstahl’ın 1936 yılında yaptığı “Olympia” filminden görüntüler de var.

Etkileyici atmosfer…

Yönetmen Stölzl, bu filminde aşkın coşkusunu ve melankolisini görsel anlamda perdeye yansıtabilmiş. Filmde Goethe’nin romantizmi baştan sona hissediliyor. Dönemde inandırıcı yansıyor. Ekonomik sıkıntılar ve nüfuzlu olmak her dönemde var. Ama aşk ve şiir bambaşka. Eski zamanlarda kadınları birkaç dizelik şiir büyülüyormuş. Lotte, belki de Goethe’ye şiirleri için aşık olmuştur. Bir de mekânlar var. Kameraman Kolja Brandtın sinemaskop görüntüleriyle yansıyan sokaklar ve caddeler de inandırıcı bir atmosfer yaratıyor filmde. Filmde o sokaklar, caddeler ve binalar sette kurulmuş dekorlarla yansıdığı halde. İç mekânlar da çarpıcı. Özellikle de Lotte ve ailesinin evi. Yönetmen ışık düzenlemelerini de dönemin ruhuyla buluşturabilmiş. Bir kostüme ve dönem filmi olmasına rağmen film hayli akıcı. Kendinizi Goethe’nin coşkusuna bırakıyorsunuz. Besteci Ingo L. Frenze’nin piyano ve çello tınıları da Goethe’nin ruhunundan çıkanlar gibi. Filmdeki tüm oyunculuklar etkileyici, özellikle genç oyuncular perdede ışık saçıyorlar.

(Bu yazı 16 Eylül 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

(16 Eylül 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Hayat Ani Dünya Fani

A Little Bit of Heaven – Bir Tutam Cennet
Yön: Nicole Kassell
Oyn: Kate Hudson, Gael Garcia Bernal

Bu film fena halde sinirlerimi bozdu. İzledikten sonra ilk düşündüğüm şey, muhafazakârlığın sadece bizim ülkemizde değil tüm dünyada ciddi bir şekilde tırmanışa geçtiği. Üstelik kameranın arkasındaki kişinin bir kadının olduğunu düşündükçe “Sen de mi Brütüs?” demeden edemiyorum. Kendi hem cinsine garezin ne yahu?

Nicole Kassell’in yönettiği “Bir Tutam Cennet”in başrollerinde ilginç bir ikili var: Kate Hudson ve Gael Garcia Bernal… Anlaşılan o ki yönetmen filminde harmanlamak istediği iki türü (dram ve komedi) yakalamak için birbirine siyah ve beyaz kadar zıt bu iki oyuncuyu seçerek başlamamış. Bernal zor, çetin ceviz, hafızalara kazınan rollerin adamı. Hudson ise romantik komedilerin, eğlenceli birkaç saat geçirmelerin, kendini iyi hisset filmlerinin kızı.

Ancak bu her iki oyuncunun da kendi kulvarlarında çok başarılı olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Gelgelelim ikili bu filmde bir olmamış, olamamışlar. Kate Hudson yine bildiğimiz Kate Hudson fakat eküri Gael Garcia Bernal’in şu ana kadar elinde bulundurmuş olduğu cool adam imajını yerle bir ettiğini, karizmasını fena halde çizdirdiğini düşünüyorum.

Filmin hedef tahtasında modern bir kadın var. Kızımız Marley Corbett gelecek vaad eden bir reklâmcı. Köpeğiyle yaşıyor, iş dışında içmeyi, eğlenmeyi, arkadaşlarıyla vakit geçirmeyi çok seviyor. Ancak henüz ciddi bir ilişki yaşamaya hazır değil, hovarda takılıyor. Kız kardeşi ise alabildiğine evli, evcil ve çocuklu. Yani kahramanımızın tam zıttı. Bu önemli bir ayrıntı, çünkü film boyunca gözünüze gözünüze sokulacak bilginiz ola!

Birgün Marley kolon kanseri olduğunu öğreniyor ve ding dang dong! Ölüm çanları çalıyor. Bu ana kadar hayatını boşa harcadın, şimdi kalan zamana ne sığdırabilirsen sığdır bakalım. Aşkı bulmak falan bahane, evlenip çocuk yapmak şahane! Belki o iki lâf etmesini bilmez, sıkıcı doktorla evlenip hayat boyu onun eve dönüşünü bekleyecek, mutsuz olacak. Ama yok, bir kere aşık oldun mu, hop evlenip çocuk yapıp, bir ömür mutlu oluyorsun değil mi?

Üzgünüm belki de iyi niyetli ama bu eli belinde parmak sallayıp hayat dersi vermeye çalışan filmler hiç hoşuma gitmiyor. Hatta daha samimi olayım, tiksiniyorum, midem bulanıyor. Tabii aşk, evlilik, çocuk falan güzel şeyler. Ama her şeyin zamanı, sırası var. Bunu melodramı kansere yakalanmış bir kadın üzerinden yapmayın n’olur, insanların psikolojilerini bozmayın.

(15 Eylül 2011)

Gizem Ertürk

Gerçekten de Kötü Bir Öğretmen

Kötü Öğretmen (Bad Teacher)
Yönetmen: Jake Kasdan
Senaryo: Gene Stupnitsky-Lee Eisenberg
Müzik: Michael Andrews
Görüntü: Alar Kivilo
Oyuncular: Cameron Diaz (Elizabeth), Lucy Punch (Amy), Jason Segel (Russell), Justin Timberlake (Scott), Phyllis Smith (Lynn), John Michael Higgins (Müdür Wally), Dave Allen (Sandy), Matthew J. Evans (Garrett)
Yapım: Columbia (2011)

Yönetmen Lawrence Kasdan’ın oğlu Jake Kasdan’ın “mavi komedi” diye anılan hınzır “Kötü Öğretmen”i, tüm öğretmenleri bir hayli kızdıracak filmlerden.

Bu filme, ilk defa duyduğumuz tabirle “mavi komedi”, yani “blue comedy” deniliyor. “Terbiyesiz” (ribaldry) mizah diye de anılıyor bu türden yapıtlar. Müstehcen, saygısız, küfürbaz, ahlâksız ve grotesk görülüyor ayrıca bu mizah türü. İşte Jake Kasdan’ın 2011 yapımı “Bad Teacher – Kötü Öğretmen”, tüm bunların hepsini içine alıyor. Filmi seyrederken gerçekten böyle öğretmen var mı, diye de düşünüyorsunuz. Marihuana içerken afyon da çekiyor üstelik bu öğretmen. Filmin hikâyesi Şikago’da geçiyor. Elizabeth Halsey, güzel ve alımlı bir öğretmen. Servet avcısı. Nişanlısı onunla ayrılmak istiyor. Ayrılıyorlar. Elinde öğretmenlikten başka iş kalmayan Elizabeth okula yeniden dönüyor istemeden. Derslerinde, ortaokul öğrencilerine gerilim ve korku filmleri izlettiriyor videodan her sabah. Bu arada güğüslerinin küçüklüğüne de takıyor. Göğüslerini büyütmek için paraya da ihtiyacı var. Önüne çıkan hiçbir fırsatı kaçırmıyor. Bu arada okulun gözde öğretmeni Amy’yle de rekabet yapmak zorunda kalıyor Elizabeth. Her yıl sonunda, öğrencilere iyi öğrettiği için yüklüce ikramiye alan Amy’nin bu ikramiyesini de gözünü kestiriyor. Elbette bir aşk da var. Okula geçici öğretmen olarak gelen Scott’ın zengin olduğunu öğrenen Elizabeth, onu etkileyebilmek için her şeyi deniyor. Ama, kalbi kırık Scott, müşfik görünen Amy’ye yaklaşıyor. Kendi tipi olarak görmediği, üstelik parası da olamayan beden eğitimi öğretmeni Russell belki de ona gerçek aşkı verecek bir insan. Sonda buna bir cevap olabilir.

Yönetmenin oğlu…

Michiganlı yönetmen Jake Kasdan 1974’te doğdu. Ünlü yönetmen Lawrence Kasdan’ın da oğlu. Baba Kasdan’ın 1981 yapımı modern kara filmi “Body Heat – Vücut Ateşi”, 1988 yapımı romantik filmi “The Accidental Tourist – Kazara Turist”, 1994 yapımı westerni “Wyatt Earp”, romantik komedisi 1995 yapımı “French Kiss – Fransız Öpücüğü”, 2003 yapımı korku-bilimkurgusu “Dreamcatcher – Düş Kapanı” akla geliveriyor. Genelde televizyon dizileri çeken oğul Kasdan, 2002 yapımı “Orange County – Gençlik Hayalleri” komedi filmiyle bizdeki sinemaseverlerle tanıştı. 2007 yapımı müzikali “Walk Hard: The Dewey Cox Story – Zorlu Yol: Dewey Cox’un Hikâyesi” de buralara uğradı. Kısaca, babanın kaderi oğulun kaderi, ama baba sanki daha iyi yönetmen. Zaman zaman insanı güldüren ve eğlendiren “Kötü Öğretmen”de, Cameron Diaz’ın preformansı görülmeye değer. Bir an melek oluyor, ardından tam bir şeytan. Filmdeki yan karakterler de iyi işlenmiş. Öğretmen Lynn, hayattaki mağlubiyetleri fiziki görünümü yüzünden kabûllenmiş. Ama Elizabeth, her daim bakire Lynn’e bir erkeğe nasıl yaklaşacağını gösterince zor olan kolaylaşıyor. Hatta Elizabeth, şair ruhlu öğrencisi Garrett’ın kırık kalbini bile onarıyor. Öğretmen Russell karakteri de muhteşem. Esprileri algıladığınızda o sahnelerde çok gülüyorsunuz. Kendimizi epey zorladığımızı itiraf etmeliyiz. Espriler bize uzak, nerdeyse soğuk, ama gülen gülüyor. “Mavi komedi” diye anılan bu mizaha da alışırız belki. Sonuçta bu film, sadece dıştaki değil içteki güzellikleri de fark edin diyor. Günümüzde bu biraz zor, ama iyi fikir.

(09 Eylül 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Bu Durakta Korku Bitmez

Son Durak 5 (Final Destination 5)
Yönetmen: Steven Quale
Karakterler: Jeffrey Reddick
Senaryo: Eric Heisserer
Müzik: Brian Tyler
Görüntü: Brian Pearson
Oyuncular: Nicholas D’Agosto (Sam), Emma Bell (Molly), Miles Fisher (Peter), Ellen Wroe (Candice), Jacqueline MacInnes Wood (Olivia), PJ Byrne (Isaac), Courtney B. Vance (Ajan Block), Arlen Escarpeta (Nathan), Tony Todd (Bludworth)
Yapım: New Line Cinema (2011)

Üç boyutlu korku-gerilim serisinin son filmi “Son Durak 5”, önceki filmlerden geri kalmayan bir korku ve kan gölü. İlk uzun filmini çeken yönetmen Steven Quale seyircinin nefesini kesiyor.

Bu korku seli 2000 yılında James Wong’un yönetiminde başladı ilk. 2002’de David R. Ellis ikinci filmi çekti. 2006’da James Wong bir daha kameranın arkasına geçti. Mesafeli yaklaşılan dördüncü macerayı 2009’da ikinci filmi çeken David R. Ellis yönetmiş. Son macerayı da Steven Quale yönetsin demişler. Çünkü Quale, ünlü yönetmen James Cameron’ın yardımcı yönetmenliğini yapmış bir sanatçı. 2011 yapımı “Final Destination 5 – Son Durak 5”, Quale’in ilk uzun filmi. Yönetmen Quale’in bu filmini seyredince, mükemmelliyetçi ustası James Cameron’dan bir şeyler öğrendiğini de anlıyorsunuz. Üç boyutlu “Son Durak 5”, şiddet tarafıyla önceki dört filmden geride kalmıyor. Quale’in serinin bu son filmindeki estetiği gerçekten çarpıcı. Bazı sahneler sinema tarihine kalabilir. Öncelikle köprüde geçen tüm sahneler. Cimnastik salonunda geçen sahnelerde Hitchcock tadı aldık. Filmin girişi, tipik bir gençlik korku-gerilim filmi gibi. Filmin derinliğinde, o korku ve dayanılmaz şiddeti hiç yaşamayacakmış gibi. Kırık kalpler, kıskançlıklar ve hayaller. Gençlik dönemleri. Ama, öğrenciler otobüse bindiklerinde her şey birden değişiyor ve perdede zaman zaman seyredilmesi zor bir şiddet patlaması başlıyor.

Sam’in hayali…

Sam Lawton, Paris’e gidip aşçılık kariyerini sağlamlaştırmayı hayal ederken sevgilisi Molly’nin kalbi kırık ve ondan ayrılmak istiyor. Sam’in en iyi arkadaşı Peter da cimnastikçi Candice’le çıkıyor. Isaac, tam bir telefon çapkını ve kibirli. Nathan, fabrikada çalışıyor. Kibirli Olivia’nın gözleri bozuk. İşte bu gençler, belleği güçlü ölümün takibinde. Sam, otobüsle onarımı yapılan köprüden geçerlerken birdenbire bir hayal görüyor ve köprü çökerken birçok insan ölüyor. Sam bile. Birden kendine gelen Sam, sevgilisi Molly’yi ikna ederek otobüsten indiriyor ve Sam’in dehşet yüklü kâbusu gerçekleşiyor hemen. Köprüde ölenlere düzenlenen cenaze töreninde, sorgu yargıcı da denilen, kuşkulu ölüm olaylarını kovuşturan gizemli koroner William Bludworth, üniversiteli gençleri doğaüstü kelimelerle bir an korkutuyor. Ama, bu gizemli kelimeleri vahşi ölümlerle anlamlaşıyor daha sonra. Ölümün belleği çok güçlü. Sam’in hayalindeki gibi gençlerin ölümünü sıraya koyuyor bu doğaüstü güç. Bir de olayları anlamaya çalışan ajan Jim Block var. Ajan Block, olayları ilk önce terör saldırısı olarak değerlendiriyor. Ölümler, ne cinayete ne de teröre benziyor. Doğaüstü güç, sanki zekâsıyla her şeyi plânlıyor ve kusursuz ölümler gerçekleştiriyor. Hikâye herkes için trajik. Ondan kaçmak zor. Ölümlerin hepsi gerçekten sarsıcı ve neredeyse koltuğunuzda titriyorsunuz. Film üç boyutlu olduğu için atmosferin içinde hissediyorsunuz kendinizi. Son jenerik öncesi, dört “Son Durak” filminden de şiddet görüntüleri yansıyor perdeye. Filmin müzikleri de görüntüleri kadar ürpertici.

(Bu yazı 09 Eylül 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

(09 Eylül 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Aşkın Sessizliği

Sadi Bey’in Twitter Günlükleri:

Beyazperde yazısı: Ağlamayın zeytin ağaçları, aşk ve şefkat uzak yollardan gelecek. (Aşkın Sessizliği-Tous Les Soleils-Silence of Love, Yön: Philippe Claudel.)

Film Arası Dergisi, Ömer Lütfi Akad özel sayısı için, ustanın unutulmaz filmi “Vesikalı Yarim” hakkında bir paragraf yazı istedi, şöyle …

… yazdım: Sinemamızın en önemli yönetmenlerinin başında gelen Lütfi Akad’ın “Vesikalı Yarim” filmi, sırrı çözülememiş ve çözülemeyecek …

… bir filmdir. Senaristi Safa Önal dahi filmin neden bu kadar çok sevildiğini ve kült eser mertebesine yükseldiğini anlayamadıklarını …

… belirtiyor. “Vesikalı Yarim” bence sırrını filmde geçen üç kelimelik “Çok eskiden rastlaşacaktık” cümlesinde saklıyor. Hani hep …

… derler “aşk, sevgiliye kavuşmak için yaşanan çabalardır” diye. Belki de “Vesikalı Yarim”in sihri budur, çünkü Sabiha (Türkan Şoray) …

… ne kadar yakınına gelebilse de hiçbir zaman Halil’e (İzzet Günay) ulaşamayacaktır, o hep uzaklarda, özlenen, kavuşulmak istenen ama …

… kavuşulamayan sevgili olarak kalacaktır. Kavuşma aşkı bitirir?

Ağaçların gövdesine temas edene kadar beton döken, parke taş döşeyen müteahhitlere, onların işçilerine, onların mühendislerine, onları …

… kontrol eden kamu görevlilerine, durumu görüp de yetkililere -her kimse onlar- duyurmayan vatandaşlara lânet ediyorum. Ayrıca …

… bildiğim, bilmediğim ne kadar küfür varsa, aklıma geldikçe ediyorum, açıkça beyan ederim.

Adı var, kendi -henüz- yok 1. Çanakkale Troia Film Festivali, ilkler festivali olmaya devam ediyor. Bilindiği üzre (“üzere” kelmesinin …

… böle telfuz edilmesne gıck olrum) festival birkaç kez ertelendi, sayısını vallahi hatırlayamıyorum. “En Çok Ertelenen Festival” …

… ünvanını ele geçirdi ve şimdilik kimseye kaptıracak gibi görünmüyor. Keza ekipteki elemanları da devamlı değişiyor. Festival …

… her ne kadar 2012 Haziran’ına ertelense de web sitesinde tarihi hâlâ 04 – 09 Haziran 2011 olarak görünüyor. Namı “Sinemacılık ve …

… Filmcilik Yararına Bağımsız İletişim Platformu” olarak yürüdüğünden sinemacılık ve filmcilik konusunda dağda uçan kuşa bile destek …

… vermeye çalışan sadibey.com’un başlangıçta basın sponsoru olarak destek verdiği festivalden sponsorluğunu geri çeksin mi çekmesin mi …

… konusunda kararsız kaldığı festivalin tesbit edebildiğim en son ilk’i web sitesinin tam 6 dilde hazırlanmaya çalışıldığı. Genelde …

… ülkemizdeki web sitelerinde Türkçe ve English’çe seçenekleri bulunur. Troia festivalinin web sitesine girin bakın, Türkçe, English, …

… Deutsch, Français, Italiano ve -herhalde- Arapça seçenekleri var. Türkçe ile English seçeneğine girdiğinizde bir şeylere …

… ulaşabiliyorsunuz fakat diğerlerine tıkladığınızda -02 Eylül 2011 tarihi itibariyle- fos çıkıyor. Bakınız bu da bir ilk.

Gözümde 8 derece miyop gözlük varken 2. gözlük gerektiren 3D filmleri bir türlü sevemedim. 3D belâsından kurtulma sinyalleri yavaş yavaş …

… belirmeye başladı. Dikkat ederseniz son zamanlarda gösterime çıkan bazı filmlerin afişlerinde “3D seçeneğiyle” ibaresine sık sık …

… rastlamaya başladık. Büyük ihtimalle yakın gelecekte bir film sadece 3D olarak gösterime girmeyecek, 3D film, klâsik 2 boyutlu 35 mm …

… filmin seçeneği olarak varlığını sürdürmeye gayret edecek. Bunun yeni belirtisi 4D olarak gösterime girecek olan Robert Rodriguez’in …

… “Çılgın Çocuklar 4 – Spy Kids 4: All The Time In The World” adlı filmi. Demek sinemacılar 3D’den umduklarını bulamadılar ki 4D …

… filmleri piyasaya sürmeye başlıyorlar. Sinema tarihinde daha önce denenmiş fakat yeterli ilgiyi görmemiş olan 4D filmler işin içine …

… kokuyu da sokuyor. Gelen haberlere göre “Çılgın Çocuklar 4”ün koku kartları gümrükten zamanında çekilebilirse bu mutluluğu ilk kez …

… basın mensupları 12 Eylül’de yapılacak basın gösteriminde tadacak. Doğrusu insan merak da ediyor, filmde gül bahçesine veya …

… -afedersiniz- sevgilinin koynuna girildiğinde alınacak koku iyi de, bataklıktaki sahnelerde gelecek kokuya nasıl tahammül edeceğiz? Filhakika bilemiyorum.

Filmlerin adı kaderlerine etki mi ediyor nedir, “Herkes mi Aldatır?” adlı yerli film şu sıra icra kanalıyla satıştaymış. Demek ki …

… birileri alacaklarını tahsil edemeyince aldandığı kanaatine varıp icraya müracaat etti. Vizyon öncesi büyük bir sinema grubunun …

… filme destek verdiğini duymuştuk, sonradan bu grup adını geri çekti. Filmi satın alan “Evet, Aldatır” adıyla devamını çeker, DVD ve …

TV pazarına sunarsa belki zevahir kurtulur.

(03 Eylül 2011)

Sadi Çilingir

Macera Dolu Bir Kaptan Amerika

İlk Yenilmez: Kaptan Amerika (Captain America: The First Avenger)
Yönetmen: Joe Johnston
Çizgi Roman: Joe Simon-Jack Kirby
Senaryo: Christopher Markus-Stephen McFleely
Müzik: Alan Silvestri
Görüntü: Shelly Johnson
Oyuncular: Chris Evans (Steve/Kaptan Amerika), Tommy Lee Jones (Albay Phillips), Hayley Atwell (Peggy), Sebastian Stan (Bucky), Stanley Tucci (Dr. Erskine), Hugo Weaving (Schmidt/Kızıl Kafatası), Dominic Cooper (Stark), Toby Jones (Dr. Zola), Samuel L. Jackson (Nicky)
Yapım: Paramount-Marvel (2011)

“Hidalgo” gibi önemli bir macera filmi yönetmiş Joe Johnston’ın üç boyutlu “İlk Yenilmez: Kaptan Amerika” filminin küçük propagandaları bir tarafa bırakılınca perdede seyredilmesi heyecan dolu bir macera bu.

Çizgi romancılar, Joe Simon ve Jack Kirby’nin “Kaptan Amerika”sı, üç boyutlu sinemaskop perdede büyülüyor. 1913’te doğmuş Amerikalı ünlü çizgi romancı Joe Simon, kadim dostu Jack Kirby’yle (1917 – 1994) beraber yarattıkları macera dolu bir bilimkurgu “Captain America: The First Avenger – İlk Yenilmez: Kaptan Amerika”, Hollywood’un son üç boyutlu teknolojisiyle beyazperdede. “Kaptan Amerika”, 1941 yılında Marvel Comics tarafından yayımlanmaya başladı. Kirby, başka çizerlerle de ortak yapıtlar ortaya koydu hep. Bilinen çizgi romanları, “Fantastik Dörtlü” ve “Hulk”u Stan Lee’yle ortak çıkartmıştı Kirby. “Kaptan Amerika”, 1979’da televizyon filmi olarak da uyarlanmıştı. Rod Holcomb’un yönettiği bu yapımda Reb Brown, Kaptan Amerika olmuştu. 1990 yılında da sinemaya Albert Pyun tarafından uyarlandı. Kaptan Amerika bu defa Matt Salinger’di. “Kaptan Amerika”, 1966 yılında televizyon dizisi olarak da uyarlanmıştı. Kaptan Amerika, Arthur Pierce’di. Yine aynı yıl çizgi dizi filmi de yapıldı “Kaptan Amerika”nın. 1944 yılında “Captain America” adıyla ilk defa sinemaya uyarlandı bu çizgi roman. Siyah-beyaz bu filmin yönetmenleri Elmer Clifton ve John English’di. Kaptan Amerika’yı Dick Purcell canlandırmıştı. Bu yapıtlar, günümüzün bilgisayar destekli efektleri düşünülünce teknik anlamda biraz gerilerde kalmışlar elbette.

Önce oyuncu, sonra kahraman…

Film, günümüzde açılıyor. Kuzey Kutbu’nda bilim insanları buzun altında tuhaf bir metal yığını bulunuyor. Devasa uçak enkazında çok özel bir şey de var. Hem de yıllarca korunmuş. Hikâye 1942 yılındaki Norveç’e gidiyor. Çılgın Nazi subayı Johann Schmidt, gücü kendi toplayacak serumun peşinde. Seruma ulaşıyor. Film, New York’a gidiyor. Sıska Steve Rogers, askere gitmek için adeta yalvarıyor, ama onu askere almıyorlar. Steve’in kadim dostu Bucky’yi askere alıyor. Steve, kederler içinde askere gitmek için yeni yollar deneyecekken geleceğin teknolojileri sergisinde bilim insanı Dr. Abraham Erskine’le tanışıyor. Dr. Erskine, serum buluşuyla hücreleri normal bir insana göre dört kat arttırıyor. Sıska, ama yüreği iyi Steve çok istediği askere alınır ve deney hemen uygulanır. Vücudu gelişen Steve, önce bir senatörün yönlendirmesiyle müzikallerde oyuncu olarak boy göstermeye başlıyor. Kostümü ve kalkanı da orada bir sahne şovu olarak düşünülüyor. Hatta “Kaptan Amerika” adıyla çizgi romanları bile yayımlanmaya başlıyor. Bu sirk maymunluğundan Amerika’nın kahramanına dönüşüyor Kaptan Amerika. Hayatına İngiliz ajan Peggy Carter da giriyor. Bu aşk yavaş yavaş ve sancılı gelişiyor. Başlarda kendisine soğuk davranan Albay Chester Phillips’in gözüne girdikten sonra Kaptan Amerika’nın tek hedefi, çılgın “Kızıl Kafatası”na dönüşmüş Johann Schmidt’i yok etmek. Çılgın “Kızıl Kafatası”, Dr. Arnim Zola’nın güçlendirdiği devasa uçağıyla Amerika’yı yeryüzünden silmeyi hayal ediyor ve bunu hayata geçirmek için uçağı havalandırıyor. 11 Eylül trajedisini hatırlıyorsunuz. Derin bir travma bu. Kaptan Amerika, önce Nazilere esir düşmüş müttefikleri kurtarıyor. Onların içinde kadim dostu Bucky de var. Evet, o kalkan. Amerikan bayrağının renklerini ve yıldızını almış kalkan, Kaptan Amerika için bir frizbi gibi. Aslında bu Amerikan bayrağını çağrıştıran kalkan bir zaman sonra rahatsızlık vermiyor değil. Ünlü motosikletini de sadece bu macera için Nazilerden ödünç almış Kaptan Amerika. Filmde unutulmaz sekanslar var. Öncelikle filmin iki giriş bölümü de unutulmaz. İlki Kuzey Kutbu, ikincisiyse Schmidt’in göründüğü ilk an. Uzun final bölümü de heyecan dolu bir macera yaşatıyor beyazperdede. Mekânlar gerçekten çarpıcı ve insanı o atmosferin içine alıyor. Kendinizi gerçekten 1940’larda ve savaşın tam içinde hissediyorsunuz. Hollywood her şeyi mükemmel yansıtırken aralara propagandasını da yerleştiriyor işte. Filmde seyirciye “Amerika kurtarır” telkini veriliyor zaman zaman. İnanırsanız, inanırsınız. Aslında, ezelden beri Amerika’da zor anlarda süper kahramanlar, çizgi romanlarda ve Hollywood filmlerinde öne çıkıyor. 1930’lu ve 1940’lı yıllarda bu yoğundu. Propaganda olarak algıladığımız şeyler, önce Amerikan halkına moral vermek, daha sonra dışarıya karşı Amerika’nın gücünü göstermekti. Johnston’ın bu filminde ikisi de var. Amerika, ağır bir ekonomik krizin altında ve toplumda depresyon var. “İlk Yenilmez: Kaptan Amerika” filmini bu açıdan da okumakta fayda var.

“Hidalgo”nun yönetmeninden…

1950 doğumlu Teksaslı yönetmen Joe Johnston’ı, ilk filmi 1989 yapımı “Honey, I Shrunk the Kids – Eyvah Çocuklar Küçüldü” filmiyle tanıdık. 1991 yapımı “The Rocketeer – Roket Adam”, 1995 yapımı “Jumanji”, 1999 yapımı “October Sky Ekim Düşü”, 2001 yapımı “Jurassic Park III”, 2004 yapımı “Hidalgo” ve 2010 yapımı “The Wolfman – Kurt Adam” sinemalarımızı şenlendirmişti. Yönetmen Johnston, sinemanın iyi yönetmenlerinden. “Hidalgo” gibi sinemanın seyredilmeye doyulmaz macera filmlerinden birini çekmiş bir yönetmen Johnston. “İlk Yenilmez: Kaptan Amerika” filmini seyrederken, Steven Spielberg’ün “Indiana Jones” serisinin ilk filmi 1981 yapımı “Raiders of the Lost Ark – Kutsal Hazine Avcıları” filminin tadını aldık. Aslolan ruhtur. Johnston’ın filmi, modern klâsiklerden biri olabilir. Ajan Peggy’yi canlandıran 1982 Londra doğumlu Hayley Atwell, nedense Ginger Rogers’ı çağrıştırdığı söylense de, Frank Capra filmlerinden düşmüş gibi sanki. Bu oyuncu, Woody Allen’ın 2007 yapımı “Cassandra’s Dream – Cassandra’nın Rüyası” filminde Angela olarak hatırlanıyor sinema belleğimizde. Kaptan Amerika olan Chris Evans’ı “Fantastic Four – Fantastik Dörtlü” serisinde Johnny Storm, nam-ı diğer “Human Torch” olarak hatırlayabilirsiniz. Şu vücudunun her tarafından alev çıkartan kahramandı Evans. Filmin “kötü adamı” Hugo Weaving, 1960 yılında Nijerya’da doğmuş İngiliz – Avustralyalı bir oyuncu. Şu ana kadarki en ünlü rolü James McTeigue’nin 2006’da yönettiği “V for Vendetta – V”deki maskeli “V” karakteriydi. Wachowski kardeşlerin “Matrix” serisinde Ajan Smith’i de canlandırmıştı ayrıca. 1946 Teksas doğumlu Tommy Lee Jones, sinemanın büyük oyuncularından ve eski zamanların oyunculuğunun tadını perdeden yolluyor her daim. Filmin final bölümü beklenmedik. Son jenerik akarken salonu terk etmemek de iyi olacak. Yönetmenden bir sürpriz daha var çünkü.

(02 Eylül 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Ah Paris, Vampir Öpücüğü Bana Tuzak Kurdu

Mevsim yaz. Ortalık sakin. Vizyondaki film sayısı az. Harry Potter ve Ölüm Yadigarları: Bölüm 2’den Maymunlar Cehennemi: Başlangıç’a etraftaki yenileri de sömürdüyseniz ve de sıkılmaya başladıysanız alternatif aramanın tam zamanıdır. Ben yaptım, çok da iyi geldi. İşte yakın zamanda izlediğim, ev sinemamın medar-ı iftiharları…

Vampire’s Kiss – Vampir Öpücüğü (1988)
Yön: Robert Bierman
Oyn: Nicolas Cage, Maria Conchita Alonso, Jennifer Beals

Filmin derdi ne?

1980’lerin sonu… New York… 60’ların, 70’lerin çiçek çocuklar solmuş, çayır çimenlerden beton binalara tıkılmaya başlamıştır. Eğlence anlayışı iş çıkışı doluşulan kulüplerde dans, alkol, uyuşturucu ve tek gecelik ilişkilerden ibarettir. İşte bu tabloda, kahramanımız Peter Loew ile tanışırız. Peter, gündüzleri bir yayınevinde yönetici olarak çalışmakta, geceleri ise lüks kulüplerde one night stand ilişkiler yaşamaktadır. Yine böyle bir gecede evinin camından içeri giren yarasa onu çok korkutur. Vampir filmlerine ve Nosferatu’ya meraklı kahramanımız sonraki günlerde ilişkiye girdiği kadınlardan birinin vampir olduğuna ve onun tarafından ısırılarak vampire dönüşmeye başladığına inanmaya başlar. Peter diğer taraftan da düzenli olarak psikolog gözetiminde olan, akıl sağlığı ve sinir sistemi çökmek üzere olan bir insandır. Bu noktada, gerçek bir aile, aşk ve arkadaşlık ilişkisinden yoksun olan Peter deliliğin en uç sınırlarında tehlikeli bir yolculuğa başlar.

Kıssadan Hisse

Modern şehir yaşamına, karanlık bir komediyle gönderme yapan Vampir Öpücüğü; özünde insanları doğru yola sokmayı görev edinmiş filmlerden. Yalnız yaşamanın, boğucu iş hayatının, patron – çalışan geriliminin, alkol ve uyuşturucunun kol gezdiği gece hayatının insanı deliliğe sürükleyeceği mesajı veren filmin, vampir metaforu üzerinden güçlü bir anlatımı var. Nicolas Cage’in müthiş bir performans sergilendiğinin de altını çizmek gerek. Aktörü beğenmeyen sinemaseverlerin bile bu filmi izleyerek fikirlerinin değişeceğini düşünüyorum. En azından bu film için. Aktör canlı canlı böcek bile yiyor? Daha ne yapsın?

Forget Paris – Ah Paris (1995)
Yön: Billy Crystal
Oyn: Billy Crystal, Debra Winger

Filmin Derdi Ne?

80’li ve 90’lı yılların romantik komedilerini seviyorsanız, Billy Crystal’ın hem senaryo yazım aşamasında yer aldığı hem de yönetmenlik koltuğuna geçip başrolünde oynadığı Ah Paris’ten daha iyi bir seçim olamaz. Başrolü Debra Winger ile paylaşan Crystal filmde; kadın erkek ilişkilerini çok iyi yakalıyor. Aşıklar şehri Paris’te tutkulu bir başlangıç… Aşkla yapılan bir evlilik. Çok geçmeden başlayan evlilik krizleri… Kadın, adamla birlikte olabilmek için işini gücünü bırakmıştır. Adamsa her zamankinden çok çalışmaya başlar. Kadın yalnız hisseder. Erkek farkına varmaz. Sonunda kadın işine geri dönmek ister. Erkek arıza yapar. Sonra ayrılık gelir. Araya ayrılık girince aşk kendini gösterir. Yeniden bir araya gelinir. Sonra aynı sorunlar… Yine yeni yeniden… Bir şekilde bir arada kalabilmenin yolu aranır durur…

Kıssadan Hisse

Mükemmel ilişki yoktur. Hiçbir ilişki başladığı günkü gibi kalamaz. Sorunlar hep olacaktır. Önemli olan bunlarla baş edilmeyi başarmak gibi mesajlar veren Ah Paris, günümüzdeki bayağı romantik komedilerin aksine yer yer de tiyatral havasıyla keyifle izlenen bir hikaye…

Klopka – Tuzak (2007)
Yön: Srdan Golubovic
Oyn: Nebojsa Glogovac, Natasa Ninkovic, Anica Dobra

Filmin Derdi Ne?

Bosna Hersek’de yaşayan bir çekirdek aile ile tanışıyoruz. Baba ufak bir yer işletiyor, anne öğretmen bir de ufak çocukları var. Gayet de mutlular. Taa ki küçük oğulları bir gün aniden rahatsızlanıp hastaneye kaldırılana kadar. Çocuklarının kalbinde ciddi bir rahatsızlık var ve hemen ameliyat edilmezse ölebilir. Üstelik ameliyat o ülkede bile yapılamıyor. Ameliyatın bedeli ise çok yüksek… Aile tüm imkânlarını zorlasa da parayı denkleştiremiyor. Sonunda çareyi gazeteye ilân vermekte buluyor. İşte asıl hikâye bundan sonra başlıyor. Bir adam çıkıp hastane masraflarını karşılayacağını ancak karşılığında bir canı almasını istiyor. Siz olsaydınız ne yapardınız?

Kıssadan Hisse

2007 yapımlı Bosna Hersek yapımı “Klopka” özünde Doğu Avrupa betimlemesi. Kapitalizmin acımasızlığına, sağlık sisteminin ticarethaneye dönüşüne, emeğiyle para kazanmaya çalışan insanların nasıl ezildiğine, hayat şartların insanları neler yapmaya zorladığına, ailenin, evlilik ilişkilerinin temellerinin sağlamlığına kadar inen çok sağduyulu, cesur bir film Tuzak.

(30 Ağustos 2011)

Gizem Ertürk

Bir Ormana Ağıt

Seferihisar 23 Ağustos saat 15 30.

Gökyüzü simsiyah. Yine aynı korku, yine aynı keder yine aynı nefret.

Yanıyoruz… Saatler boyunca, neredeyse bir tam gün boyunca. 1.400 hektar kadar 10 bin ağaç kadar sayısını bilmediğimiz onbinlerce zavallı hayvancıklar kadar yanıyoruz. Hangi kalp bu kadar yangını taşıyabilir, hangi kararmış kalp bu denli büyük bir yangını başlatabilir.

Bilmiyoruz, bilmeyeceğiz, öğrenemeyeceğiz de… Her seferinde olduğu gibi yine yangın sonrası suskunluğa bürünecek her yan ve herkes. Yine simsiyah yüzlerle susacağız ya da susturulacağız. Yine yangın yerleri gibi öleceğiz.

Çünkü sistemli bir oyunun parçası her şey. Bu bir sabotaj.

22 Ağustos’ta denenip başarılı olamayan 23 Ağustos’ta da garanti olsun diye iki farklı yerden ve özellikle rüzgârlı bir havada başlatılan bir cehennem emsali.

Failleri yine bulunamayacak ama bir kaç yıl sonra buralarda yükselen yaşam alanlarının, otellerin ya da yazlık sitelerin kurucularından kimse hesap sormayacak. Çünkü unutmuş olacağız ya da unutmuş rolü yapacağız değme oyunculara taş çıkaran rol yapma yeteneğiyle.

Gariban bir çobana verilmiş üç kuruş para karşılığında olup bitti her şey belki.

Belki kafamızın basmadığı başka bir dümen var ortada. Anlıyamıyoruz çünkü anlamladıramıyoruz. Bu denli büyük bir zalimliğin gerekçesini çözemiyor dimağımız. Akıl kârı değil çünkü bu, başka şeylerin kârı.

Gelecek için kurulmuş hain bir düzenin sebep olacağı geleceksizliği, gelecek için kurulmuş kalleş bir plânın sebep olacağı yok oluşu hangi beyin çözebilir ki?

Bu denli büyük bir saçmalığın da son derece klişe ve basit bir açıklaması olacak sonunda elbette. Yol kenarına atılan bir izmarit filân… değil mi?

Yine kimse hesap sormayacak belki de hesap sorması gereken kişilerdir hesap sorulacak işleri yapanlar. Öyleyse yazıklar olsun.

İnsan vicdanı içinde hem cennet hem de cehennemi barındırırmış.

Dilerim sizin vicdanınızdaki cehenneminiz yaktığınız ağaçların ateşiyle, öldürdüğünüz hayvanların hayaletiyle dolu olur.

Ve sen, yangını başlatan üçüncü tekil şahıs!

Bir zamanlar sen de bir çocuktun, bir zamanlar inanıyorum ki bir ağaca sarılıp onun kokusunu içine çektin, bir zamanlar sen de babanın ağaçlara kurduğu ip salıncakla göklere uçtun, mutluluk göğsünden taştı. Şimdi nasıl kıydın onlara?

Niye büyüdün lânet olsun!

Neden kapkarasın şimdi?

(24 Ağustos 2011)

Çağan Irmak

Sinemanın En Güzel Kiralık Katili

Kolombiyalı: İntikam Meleği (Colombiana)
Yönetmen: Olivier Megaton
Senaryo: Luc Besson-Robert Mark Kamen
Müzik: Nathaniel Mechaly
Görüntü: Romain Lacourbas
Oyuncular: Zoe Saldana (Cataleya), Amanda Stenberg (Çocuk Cataleya), Cliff Curtis (Emilio), Lennie James (Ajan Ross), Jordi Molla (Marco), Beto Benites (Don Luis), Michael Vartan (Danny), Callum Blue (Richard), Jesse Borrego (Fabio)
Yapım: EuropaCorp-TF 1 (2011)

Fransız yönetmen Olivier Megaton’un Luc Besson’la ikinci işbirliği olan “Kolombiyalı: İntikam Meleği”, gösterişli aksiyon sahneleriyle dolu kanlı bir şiddet filmi.

Film, 1992 yılında Kolombiya’nın başkenti Bogota’da açılıyor. Fabio, CIA’in korumasındaki uyuşturucu baronu Don Luis’e bilgisayar disketleri veriyor. Don Luis, Fabio ve ailesini yok etmek için Marco’yu gönderiyor peşinden. Fabio, küçük kızı Cataleya’ya bir cip ve bazı adresler veriyor. Bunlar küçük kızı, Şikago’daki amcası Emilio’ya götürüyor. Anne ve babası, Don Luis tarafından yok edilen Cataleya hemen bir katil olmak istiyor. Ama amcası ilk önce okuması gerektiğini söylüyor. Hangi işi yaparsanız yapın, o işin metotları ve psikolojisi var çünkü. Hikâye 15 yıl sonraya, 2007 yılına gidiyor. Cataleya büyümüş ve usta bir kiralık katil şimdi. Peşinde de FBI var. Öldürdüğü yirmi kadar insanın vücuduna rujuyla Kolombiya’nın ünlü çiçeği “kataleya orkidesi”nin resmini çiziyor hep. Hiç iz bırakmayan Cataleya, bu resimlerle birilerine mesaj mı yolluyor? FBI ajanı Ross, rastlantıyla bu çizgilerin orkide olduğunu öğrendikten sonra Cataleya’ya adım adım yaklaşıyor. Cataleya’nın bir de ressam sevgilisi Danny var. Sonuçta o da bir insan ve karşı cinse ihtiyaç duyuyor işte. Aslında Cataleya için her şey bahane ve bütün yollar Don Luis’e çıkıyor.

“Leon” ruhu…

“Colombiana – Kolombiyalı: İntikam Meleği” filmini seyrederken, Luc Besson’un 1994 yapımı “Leon – Sevginin Gücü”nü hatırlıyorsunuz. Mathilda, Cataleya olmuş sanki. Cataleya’da Mathilda’yı görüyorsunuz. “Sevginin Gücü”nde Mathilda’nın büyüdüğünü göremeyen seyirci, “Kolombiyalı: İntikam Meleği”nin Cataleyasında bunu görüyor ve nasıl bir ölüm makinesine dönüştüğüne tanık oluyor. Mathida’yla Cataleya’nın hayatta ortak noktaları var. İkisinin de ailesi mafya tarafından yok ediliyor. Mathilda’yı kiralık katil Leon, Cataleya’yı da uzaklardaki, Amerika’daki amcası Emilio himayesine alıyor. “Kolombiyalı: İntikam Meleği”nin senaristi ve yapımcısının Besson olduğunu hatırlatalım. Filmin başlarında yansıyan Bogota görüntüleri yer yer inandırıcı. Düzlüklerde alabildiğine uzanan gecekondulardaki yoksulluk fark ediliyor. Yönetmen, Bogota görüntülerini Mexico City’nin kenar mahallelerinde çekmiş. Bogota’yı gerçekten çağrıştırıyor. Uyuşturucu baronları, sokakları dar Bogota’da şiddetlerini herkese yöneltebiliyorlar. Şehre baktığınızda korkuyu alıyorsunuz. Bu anlarda perdeye yansıyan renk tonları, sarıyla kahverenginin karışımı gibi. Bu renk tonları Amerika’da da öne çıkıyor. Ama, tonlar biraz daha koyu ve gölgeler de daha önde.

Filmin tüm giriş bölümü, hapishane sahneleri ve kanlı final bölümü seyirciye gerçek anlamda heyecanlı macera duygusu yaşatıyor. 1965 doğumlu yönetmen Olivier Megaton’un adı da çok ilginç. Gerçek adı Olivier Fontana olan yönetmen, “Megaton” adını, Hiroşima’ya atılan atom bombasından yirmi yıl sonra doğduğu için sinema kariyerinde kullanmaya başlamış. Olivier Megaton, bu aksiyon yüklü şiddet filminin ruhunu Cataleya’nın ruhuyla buluşturmuş. Cataleya dünyayı nasıl görüyorsa mekânlar da öyle yansıyor perdeye. Yani belirlediğimiz ışık ve renk tonlarıyla. Bu filmin kamerasının ve kurgusunun çok hareketli olmasında yönetmenin önceki filmlerinin katkısı da var. Yönetmen Megaton’un, 2008’de Besson’la ilk şibirliği olan “Transporter 3 – Taşıyıcı 3” aksiyon-suç filmi gösterişliydi. 1978’de doğmuş Porto Rikolu Zoe Saldana, gerçekten bu filmin lokomotifi. O, “cataleya orkidesi” gibi. Bu oyuncu, Tamra Davis’in 2002 yapımı “Crossroads – Dönüm Noktası” filmiyle adı buralarda da yavaş yavaş anılmaya başlandı. Gore Verbinski’nin 2003 yapımı “Pirates of the Caribbean: The Curse of the Black Pearl – Karayip Korsanları: Siyah İncinin Lâneti”nde Anamaria’yı canlandırmıştı. Ama, en önemlisi James Cameron’ın 2009 yapımı “Avatar” filmindeki “Neytiri”ye ruhunu katmasıydı.

(26 Ağustos 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Mutluluk Garantili Jim Carrey

Babamın Penguenleri (Mr. Popper’s Penguins)
Yönetmen: Mark Waters
Roman: Richard-Florence Atwater
Senaryo: Sean Anders-John Morris-Jared Stern
Görüntü: Florian Ballhaus
Oyuncular: Jim Carrey (Tom Popper), Carla Gucino (Amanda), Angela Lansburry (Bayan Van Gundy), Madeline Carroll (Janie), Clark Gregg (Nat), Maxwell Perry Cotton (Billy), Ophelia Lovibond (Pippi)
Yapım: Fox (2011)

Amerikalı yönetmen Mark Waters’ın yönettiği “Babamın Penguenleri”, New Yorklu Tom’a miras kalan penguenleriyle tatlı maceralarını anlatıyor. Bu penguenler Şarlo’nun filmlerine de bayılıyorlar.

Film, Richard ve Florence Atwater’ın 1938’de yayımladıkları aynı adlı çocuk romanından uyarlandı. “Mr. Popper’s Penguins – Babamın Penguenleri”, günümüz New York’una uyarlanmış. Film, küçük Tom’un hep uzaklarda, hayvanlarla olan babasıyla sürekli telsiz iletişimi üzerine açılıyor. Hikâye otuz yıl sonraya gittiğinde yine baba yok ortada. Tom kocaman adam olmuş. 15 yıl evli kalmış. İki çocuğu, Janie ve Billy olmuş. Hatta karısı Amanda’dan boşanmış. Emlâk şirketinde çalışan Tom Popper’ın son işi Central Park’ın içindeki tek özel mülkiyet “Yeşil Taverna”yı almak. Orasının Tom için özel hatıraları da var. Çünkü arada bir gördüğü babasıyla orada ailecek yemekler yemişler. Ama, kapitalizm var ve iş iştir. Eski eşinden olan çocuklarını ziyaret ettikten sonra geniş dairesine dönen Tom hayatının sürpriziyle karşılaşıyor. Küçük sandıktan bir penguen çıkıyor. Dondurulmuş zannettiği penguen hayata dönüyor ve muhteşem macerayı da yaşatmaya başlıyor perdede. Hayat devam ederken, “Yeşil Taverna”nın sahibi Selma Van Gundy’yi tavernayı satması için ikna turlarına da başlıyor. Bayan Van Gundy, bir muhafazakâr ve aile değerlerine önem veriyor. Tom, Güney Kutbu’ndaki ölen babasının kadim dostlarını arıyor penguenden kurtulmak için. Yanlış anlamalardan yeni penguenler de Tom’un dairesine misafir oluyorlar. Aslında bu sevimli yaratıklar, Tom’un hayatına anlam katarken çocuklarıyla da iletişimini geliştirmesine yardımcı oluyor. Öncelikle büyüme bunalımları yaşayan kızı Janie’yle. Hatta eski karısıyla yeni bir aşkı bile yaşatabilir mi bu penguenler? Filmdeki penguenlerle beraber tiplemeler de çok iyi ve eğlendirici.

Yaşasın Şarlo…

1964 yılında Michigan’da doğan Amerikalı yönetmen Mark Waters, 1997 yılında “The House of Yes – Lanetli Sevgili” filmiyle yönetmenliğe başladı. 2001’de “Head Over Heels – Sırılsıklam Aşık”, 2003’te “Freaky Friday – Çılgın Cuma”, 2004’te “Mean Girls – Kötü Kızlar”, 2005’te “Just Like Heaven – Cennet Gibi”, “The Spiderwick Chronicles – Spiderwick Günceleri” ve 2009’da “Ghosts of Girlfriends Past – Hayalet Sevgililerim” filmleri ülkemizde gösterim şansı buldu. Yönetmen Waters’ın tüm filmleri buralara gelmiş oldu “Babamın Penguenleri”yle beraber. Filmdeki en güzel şeylerden biri Charlie Chaplin’e selâm gönderilmesi. Güney Kutbu’nun bu penguenleri, kendileri gibi yürüyen Şarlo’nun filmlerine bayılıyorlar. Ama, bu yer onların yeri mi? Devreye hayvanat bahçesi de giriyor ve kazanan mutluluk oluyor sonunda elbette. 1962 doğumlu Kanadalı Jim Carrey, sinemada seyircileri hep mutlu etmiş bir oyuncu. Peter Weir’in 1998 yapımı “Truman Show”, Milos Forman’ın 1999 yapımı “Man on the Moon – Ay’daki Adam”, Michel Gondry’nin 2004 yapımı “Eternal Sunshine of the Spotless Mind – Sil Baştan” ve Joel Schumacher’in 2007 yapımı “The Number 23 – 23 Numara”filmlerinde dramatik oyunculuğunu da gösterme fırsatını bulmuştu. Carrey’nin hâlâ en çok güldüğümüz, Tom Shadyac’ın 1997’de yönettiği “Liar Liar – Yalancı Yalancı” filmi. “Babamın Penguenleri”, ailecek mutlu olunacak filmlerden.

(Bu yazı 26 Ağustos 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

(26 Ağustos 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Tabiat Ananın İnsanlığa Cezası

Yeryüzündeki Son Aşk (Perfect Sense)
Yönetmen: David Mackenzie
Senaryo: Kim Fupz Aakeson
Müzik: Max Richter
Görüntü: Giles Nuttgens
Oyuncular: Ewan McGregor (Michael), Eva Green (Susan), Connie Nielsen (Abla), Stephen Dillane (Samuel), Ewen Bremner (James)
Yapım: BBC Films-Sigma Films-Zentropa (2011)

İskoç yönetmen David Mackenzie’nin karamsar fütüristik filmi “Yeryüzündeki Son Aşk”, nerden geldiği bilinmeyen bir salgın virüs insanların duyularını tek tek yok ediyor.

İskoçya’da 1966 yılında doğan yönetmen David Mackenzie, 2003 yapımı “Young Adam – Tutku Nehri”nde, karanlık kasvet yüklü atmosferiyle suç ve erotizm fırtınası yaratmıştı perdede. “Tutku Nehri”, İngiliz yazar Alexander Trocchi’nin 1957’de yazdığı “Young Adam” romanından uyarlanmıştı. Trocchi (1925 – 1984), “beat kuşağı” yazarlarındandı. Mackenzie bu romanı, büyük yönetmen Jean Vigo’nun 1934 yapımı “L’Atalante – Geçip Giden Çatana” filminin ruhuyla bütünleştirmişti. Anarşist yönetmen Vigo, 1934’te daha 29 yaşındayken veremden ölmüştü. Mackenzie, perdede karanlık atmosfer yaratmaya tutkulu bir yönetmenlerden. Vigo gibi anarşist ruh taşımasa da, öncelikle gördüğümüz son filmi “Perfect Sense – Yeryüzündeki Son Aşk”la çoğu anda mahşeri fütüristik bir yapıt ortaya koymuş. Tabiat ana, yavaş yavaş insanlardaki beş duyu fenomenini yok ediyor bilinmeyen bir virüsle. Bu salgın insanlığı kuşatırken önde de bir aşk hikâyesi var. Şef aşçı Michael’la epidemiyolog Susan arasında. Sanki bu virüsle bu aşk birbirleriyle savaşıyor öznel anlamda. Geneldeyse insanlık mahvoluyor tüm hislerini kaybederken.

Film, Michael’ın evinde açılıyor. Michael’la bir kadın, yataktalar. Sabah olmak üzere. Michael, yatakta biri varken uyuyamıyor ve kadınının gitmesini istiyor. Sonra hikâye, birbirlerine uzak Susan’la Michael’ın günlük hayatlarının yansımasıyla gelişiyor. Filmdeki kıyameti, bir kadının anlatımıyla anlamaya çalışıyor seyirci. Önce koku alma duyusu gitmeye başlıyor insanların. Bu duyu yok olmadan önce duygu patlaması yaşıyorlar. Ağlamaya başlayan insanlar, sanki suçluluk duygusu yaşıyorlar. Michael’ın şef aşçılık yaptığı restoran iyi iş yapıyor. Bu duyu gitmeye başlayınca müşteriler gelmez oluyor. Restoranın arka kapısında sürekli sigara içen Michael, dairesinin penceresinde sigara içen Susan’ı görüyor ve tanışıyorlar. Aşk da başlıyor aralarında.

Tabiat ananın intikamı…

Filmin senaryosunu, 1958’de Kopenhag’ta doğmuş Kim Fupz Aakeson yazmış. Aakeson, senaryolar yanında romanlar da yazıyor. Geride senarist olarak iyi yapıtlara imza atmasına rağmen, yaratıcılığını ortaya koyduğu filmler buralara pek uğramadı. Filmin senaryosu gerçekten iyi yazılmış ve kurgu da sağlam. Ses efektleri de mükemmel. Yönetmen, filminde sadece Glasgow’dan değil, başka kıtalardan da anlar yansıtıyor. Güney Amerika, Afrika ve Hindistan’dan. Duyularını kaybeden insanların trajedileri her yerden hikâyeye dahil oluyor. Tat alma duyusunu kaybeden insanlar, vahşi hayvanlar gibi yiyeyecekleri oburca midelerine indiriyorlar. Etleri bile çiğ çiğ yiyorlar. Duyma duyusunun yitirildiği anlarda o anı seyirci karakterlerle beraber yaşıyorlar. Sessizliğin sesi var bu anlarda. Duyma yetisini kaybetmek, duyguları da tüketiyor ve insanlar birbirlerine karşı sert davranıyorlar, kırıcı oluyorlar. Şehirler savaş alanına dönüşüyor. Sonra gelense körlük. Her yer kararıveriyor birden. Son fenomen dokunma duyusu hakkında bir şey hissettirmiyor yönetmen. Ama, günümüzün postmodern dünyasında insanlar birbirlerine dokunmaktan çekiniyorlar. Filmin hikâyesinin Glasgow’da geçmesi filme gotik bir atmosfer vermiş. Viktorya dönemi mimarisinin hâkim olduğu şehir, puslu havayla da buluşunca insana kuşatılmışlık duygusu veriyor. Glasgow’da Ortaçağ mimarisi de var. Bu şehre gittiğinizde elbette korkmuyorsunuz, sadece büyüleniyorsunuz. Sinemada virüs salgını üzerine epeyce film var. Francis Lawrence’ın 2007 yapımı “I am Legend – Ben Efsaneyim”, Danny Boyle’un 2002 yapımı “28 Days Later – 28 Gün Sonra”, Juan Carlos Fresnadillo’nun 2007 yapımı “28 Weeks Later – 28 Hafta Sonra”, Breck Eisner’ın 2010 yapımı “The Crazies – Salgın” hemen akla gelen filmler. Elbette, Portekizli yazar Jose Saramago’nun 1995’te yayımlanmış “Ensaio Sobre a Cegueira” romanından, yönetmen Fernando Meirelles tarafından 2008’de “Blindness – Körlük” adıyla sinemaya uyarlanan film de unutulmamalı. Bu roman, “Körlük” adıyla Can Yayınları’ndan çıkmıştı.

(Bu yazı 26 Ağustos 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

(26 Ağustos 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Uzaylılar Bir Gece Londra’ya İndi

Uzaylıların Şafağı (Attack the Block)
Yönetmen-Senaryo: Joe Cornish
Müzik: Steven Price
Görüntü. Thomas Townend
Oyuncular: Jodie Whittaker (Sam), John Boyega (Moses), Alex Esmail (Pest), Jumayn Hunter (Hi-Hatz), Leeon Jones (Jerome), Franz Drameh (Dennis), Simon Howard (Biggz)
Yapım: Studio Canal- Film4-UK Film (2011)

İngiliz Joe Cornish’in ilk yönetmenlik deneyimi olan “Uzaylıların Şafağı”, Londra’nın güneyindeki banliyöye bir gece boyunca uzaylı yaratıkların istilâsını anlatıyor.

Londra’nın güneyinde geçen filmde her şey bir gecede oluyor. Sanki rüya-kâbus gibi. Londra’nın güneyinde banliyöler yoğun. Orada yoksulluk ve geleceksizlik var. Gençler umutsuz ve çetecilik oynuyor. Uzaylılar, durup dururken bu serseri gençlere çarpıyorlar bu hafif korku-bilimkurgu filminde. “Attack the Block – Uzaylıların Şafağı”nın alt metnini araştırmak, metaforları bulmak ve simgelerin anlamlarını yerli yerine koymak tam bir macera. Belki de bu filmde, hiçbiri yoktur ve her şey heyecan olsun diye perdeden yansıtılmıştır. Biliyorsunuz, birkaç hafta önce Londra’nın güneyindeki Totenham’da yoksul gençler ve göçmenler ayaklanmıştı. Arada bir de olsa, geleceksiz ve çetelere bulaşmış gençler buralarda anarşizm yaratıyorlar. Yönetmen, bu filminde bu geleceksiz gençlerden ilham almış. “Uzaylıların Şafağı”, 1968’de Londra’da doğan aktör, senarist ve yönetmen Joe Cornish’in de yönettiği ilk uzun sinema filmi.

Hepsi dişi içindi…

Havai fişeklerin patladığı gecenin karanlığında, Moses’ın çetesi hemşire Sam’i soyduktan sonra karanlık gökyüzünden tuhaf bir yaratık çetenin yakınına düşüyor. Moses, maymuna benzer bu tuhaf yaratığı sıkıştırıp öldürüyor. Ardından, geceden bile daha siyah başka yaratıklar banliyöye yağmaya başlıyor. Dişleri zümrüt yeşili gibi parlayan yaratıklar sadece çetenin peşine düşüyor. Özellikle de Moses’ın. Bu bir intikâm öfkesi mi, diye düşünürken bir yerde Moses’ın montuna daha önce öldürdüğü uzaylı yaratığın kokusu bulaşmış. Ölen dişi bir yaratıkmış. Bu koku, tüm uzaylı yaratık erkeklerine cinsel davet gönderiyormuş. Hikâyeye birçok karakter de dahil oluyor sonra. Uyuşturucu satıcıları, gençler ve onlara katılmak zorunda kalan hemşire Sam bu filmin birkaç karakteri. Sonunda kahraman Moses, uzaylı yaratıkları yok etse de polise bunu nasıl kanıtlayacak? Uzaylıları, banliyödeki birkaç kişiden başka kimse de görmüyor. Polis, arayıp da bulamadığı çeteci gençlerin hepsini tutukluyor ve sorunu da çözüveriyor. Sanki her şey, birkaç kişinin aynı kâbusu görmesi gibi “Uzaylıların Şafağı”nda. Filmin görselliği de gerçekten heyecan verici. Sokakların gece atmosferinde yansıyışı, sinemaskop görüntülerle bile bir kasvet yaratabiliyor perdede. Zaten bu hikâye bir gece boyunca sürüyor. Fonda duyulan müzikler de iyi. Bu film, tipik Hollywood uzaylı filmlerine de benzemiyor. Kendine özgü, alt metinleri olan ve kült mertebesine ulaşabilecek filmlerden biri bu.

(25 Ağustos 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Amerikan Adaleti Cinayet İşledi

Suikast (The Conspirator)
Yönetmen: Robert Redford
Senaryo: James D. Solomon
Müzik: Mark Isham
Görüntü: Newton Thomas Siegel
Oyuncular: James McAvay (Frederick), Robin Wright (Mary), Kevin Kline (Stanton), Tom Wilkinson (Senatör Johnson), Gerald Bestrom (Lincoln), Danny Huston (Savcı Holt), Evan Rachel Wood (Anna), Johnny Simmons (John), Colm Meaney (Yargıç Hunter), Toby Kebbell (Booth)
Yapım: Focus-AFC (2010)

Amerika’nın iç savaşının ardından Başkan Lincoln’e suikasti ve sonrasındaki mahkeme sürecini anlatan “Suikast”, Robert Redford’un yönetmen olarak en iyi filmlerinden.

Amerika’nın 1860’larda süren iç savaşında Cumhuriyetçi başkan olan ve köleliği kaldıran Abraham Lincoln’e suikast yaparak öldüren suikastçıların arasında tek kadın olan Mary Elizabeth Jenkins Surratt, mahkûm oldu ve ardından 1865’te idam edildi. O, Amerika’da idam edilen ilk kadın. Katolik Mary Surratt, Güneyli grilerden, yani “Konfederasyon”dan yanaydı. Suikaste katılan diğerleri erkekti ve içlerinde oğlu John Surratt da var. Suikastçılar, Mary’nin pansiyon olarak çalıştırdığı evi üs olarak kullanmışlar. Lincoln, 14 Nisan 1865’te eşiyle Washington’daki Ford Tiyatrosu’nda “Our American Cousin – Amerikalı Kuzenimiz” oyununu özel balkonda seyrederken, aslında casus olan Marylandli Konfederasyon sempatizanı ünlü tiyatro oyuncusu John Wilkes Booth tarafından ensesinden tek kurşunla öldürülüyor. Suikast sonrası sahneye atlayan Booth, “Güneyin intikamı alındı” diye bağırıyor. Onun ilk plânı Lincoln’ü kaçırmak, ama Lincoln, birkaç gün önce siyah hakları üzerine konuşma yapınca, plânını değiştiririyor. Oyuncu Booth, suikast çetesinin de başı. Bu suikast gerçekleşirken çetenin diğer elemanları da Başkan Yardımcısı Andrew Johnson ve Dışişleri Bakanı William Seward’ı katlediyorlar. Bu suikastte en masum olan Mary, İstiklâl Mahkemesi’ne benzer askeri mahkemesinin önyargılı yargısıyla diğerleriyle idama mahkûm oluyor. Aslında müebbet hapis alsa, iki buçuk yıl sonra Anayasa Mahkemesi’nde bazı ceza yasalarında değişikler olduğunda serbest kalacaktı. Amerikan adaleti bir cinayet işlemiş oluyor. Vicdan azabı çeken Mary’nin oğlu John da, annesinin ölümünden bir buçuk yıl sonra teslim oluyor ve bir yıl sonra da mahkemece serbest bırakılıyor. Mary Surratt’ın Maryland’deki evi bugün müze olarak kullanılıyor.

Önyargılı duruşma…

Yönetmen Robert Redford, öncelikle Mary Surratt’ın duruşması üzerinde yoğunlaşarak gerçeği araştırıyor. Film ilerledikçe, Mary’nin hiç yalan söylemediğini anlıyorsunuz. Önceden kararını vermiş düzmece mahkeme, tiyatro sahnesi gibi bir oyun sergiliyor kamuoyu önünde. Mary, hücresinde mahkemenin önyargısına karşı yemek yemeyi de reddediyor. Yönetmen filmde, tanıkların mahkemede anlattıklarını geriye dönüşle olduğu gibi yansıtıyor. Filmi seyrederken, görünenin gerçeği nasıl örttüğünü de fark ediyorsunuz. Tanıkların anlattıkları Savcı Holt’un bir senaryosu olduğunu hissediyorsunuz. Savcı Holt, Mary’nin kızı Anna’yı bile annesine karşı yalan ifade vermeye zorluyor. Genç avukat Frederick, Mary’nin masumiyetini kanıtlıyor, ama her şeye önceden karar verilmiş. Filmin hikâyesi, 1863 yılında cephede açılıyor. Mavili Frederick, yaralı. Film, 1865 yılına gidiyor. Gaziler, bir partiye katılırken, suikastçılar, gecenin içinde sessizce olay mahalline gidiyorlar ve soğukkanlılıkla cinayetleri işliyorlar. Cinayet sonrası dağılıyorlar. Booth, saklandığı yerde öldürülüyor. Diğerleri yakalanıyor. Mary’nin oğlu John firar ediyor, annesi idam edildikten sonra teslim oluyor. Yönetmenin kurgusu, seyirciyi o atmosferin içine alıyor ve gerçeklik üzerine düşündürüyor. Film bittikten sonra Amerika’nın cinayet işlediğini anlıyorsunuz. Yönetmen idam anını, tıpkı mahkeme duruşmaları gibi soğuk ve tedirgin edici yansıtmış. İnsan gerçekten soğukluğun esintisini yüzünde hissediyor. Filmdeki iç mekânlarla gece atmosferi, estetik anlamda filme çok şey katmış. 30. Uluslararası İstanbul Film Festival’nde de gösterilen “The Conspirator”, Georgia eyaletinin Savannah şehrinin kırsalında kurulan setlerde çekildiğini belirtelim. Dönemin mimarisi inandırıcı ve insanı atmosferinin içine alıyor.

Has bir sinemacı…

1936’da Kaliforniya’nın Santa Monica şehrinde doğan Amerikalı aktör-yönetmen Robert Redford, 1960’ların başında televizyon dizileriyle oyunculuğu başladı. 1962 yılında Denis Sandes’in Kore Savaşı’nı anlatan siyah-beyaz “War Hunt – Harp Dehşeti” filminde Roy karakterini canlandırdı. 1960 yapımı Joshua Logan’ın 1960 yapımı siyah-beyaz “Tall Story – Uzun Hikâye” filminde ilk defa görünse de bu spor filminde adı geçmiyordu. İlk başrolünü, Arthur Penn’in ırkçılık karşıtı 1966 yapımı renkli ve sinemaskop “The Chase – Kaçaklar” filminde Marlon Brando ve Jane Fonda’yla paylaştı. Asıl ününe Sydney Pollack’ın, 1966 yapımı “This Property is Condemned – Lânetli Kadın” filmiyle ulaştı Pollack’la, 1972’de “Jeremiah Johnson”, 1973’te “The Way We Were – Bulunduğumuz Yol”, 1975’te “Three Days of the Condor – Akbabanın Üç Günü”, 1979’da “The Electric Horseman – Elektrikli Binici”, 1985’te “Out of Africa – Benim Afrikam” gibi önemli filmler yaptı. Elbette George Roy Hill’in iki önemli filminde Paul Newman’la başrolü paylaştı. Bunlar, 1969 yapımı “Butch Cassidy and the Sundance Kid – Sonsuz Ölüm” ve 1973 yapımı “The Sting – Belâlılar” filmleriydi. Asıl adı Charles Robert Redford Jr. olan sanatçı, elbette başka unutulmaz filmlerde de oynadı. 1967’de Gene Saks’ın “Barefoot in the Park – Parkta Çıplak Ayak”, 1972’de Peter Yates’in “The Hot Rock – Belalı Elmas”, 1974’te Jack Clayton’ın “The Great Gatsby – Muhteşem Gatsby”, 1976’da Alan J. Pakula’nın “All the President’s Men – Başkanın Bütün Adamları”, 1980’de Stuart Rosenberg’ün “Brubaker” bunlardan birkaçı. 1980’de “Ordinary People – Büyük Ceza” filmiyle yönetmenlik de yapmaya başladı ve şimdiye kadar sekiz film yönetti Redford. Bir bilgi, “Ordinary People” filmi “Sıradan İnsanlar” adıyla gösterime hazırlanırken sansür bu film adına izin vermedi. Ama TRT, daha sonraki yıllarda bu filmi “Sıradan İnsanlar” adıyla göstermişti. “The Conspirator – Suikast”, Redford’un en iyi filmlerinden.

(21 Ağustos 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Modern Zamanlarda Aşkı Anlatmak

Her Yerde Aşk (Manuale d’Am3re)
Yönetmen: Giovanni Veronesi
Senaryo: Ugo Chiti-Giovanni Veronesi
Görüntü: Giovanni Canevari
Oyuncular: Robert de Niro (Adrian), Monica Bellucci (Viola), Riccardo Scamarcio (Roberto), Valeria Solarino (Sara), Michele Placido (Augusto), Laura Chiatti (Micol), Donatella Finocchiaro (Eliana), Carlo Verdone (Fabio), Vittorio Emanuele Propizio (Cupido)
Yapım: Filmauro-De Laurentiis (2011)

İtalyan yönetmen Giovanni Veronesi’nin aşk üzerine üçlemesinin son filmi olan “Her Yerde Aşk”, aşkın üç devrini anlatıyor. Filmin en büyük armağanıysa muhteşem Robert de Niro.

Toskana bölgesindeki tarihi Prato şehrinde 1962’de doğan İtalyan yönetmen Giovanni Veronesi, üçleme olarak çektiği “Manuale d’Amore” filmini tamamlıyor. 2005 ve 2007 yıllarında ilk iki filmi çeken yönetmen Veronesi, finali Robert de Niro’yla yapıyor. Carlo Verdone bu üçlemenin hepsinde yer aldı. Üçlemenin ikinci filminde Monica Bellucci ve Riccardo Scamarcio yine vardı. Önceki iki film dört bölümden oluşuyordu. Üçlemenin son filmiyse üç bölüm var: “Gençlik” (giovinezza), “vade” (maturita) ve “ötesi” (oltre)… İtalyanca anlamı “Aşkın El Kitabı” olan “Manuale d’Am3re – Her Yerde Aşk”ın hikâyesi Toskana’nın büyüleyici Castiglione della Pescaia sahil kasabasıyla bir açıkhava müzesi olan başkent Roma’da geçiyor. İnsanı kendine hemen bağlayan Castiglione della Pescaia’nın dar sokaklarında üç tekerlekli “Moto Guzzi”lerin yarışı insanı hemen büyülüyor. Bu üç tekerlekli küçük motosiklet kamyonetler eski zamanlarda, 1970’lerde çok bulunurdu ülkemizde. Ona binip dolaşmak çok keyifliydi. Bu üç tekerlekliye aslında “Triportör” diyorlar. İngilizlerin muhteşem “Thames” minibüsleri gibi 1970’lerde, hatıralarda kaldı şimdi bu üç tekerlekliler de. Yazlık sinemalarda içilen “Cincibir” gazozları da öyle. Yazlık sinemalar da artık bir tarih şimdi.

Filmde aşk okunu “Cupido” fırlatıyor. “Cupido”, Roma mitolijisinde bir “aşk tanrısı”, tıpkı Yunan mitolojisindeki “Eros” gibi. “Cupido”, aşk oklarını fırlatırken taksi şoförlüğü yapıyor. Yönetmen hınzıca Robert de Niro’nun Vietnam gazisi Travis’i canlandırdığı Martin Scorsese’nin 1976 yapımı “Taxi Driver – Taksi Şoförü” filmine de selâm göndermiş. Ne de olsa bu filmde De Niro da var. Hem de nasıl! Atalarının topraklarına gelmiş De Niro kusursuz İtalyanca da konuşuyor bu filmde. Bu film, “önsöz” (prolog), “üç bölüm” ve “sonsöz”den (epilog) oluşuyor. “Sonsöz”, finaldeki bebeğin doğuşuydu. Bebek, hem umut hem de gelecek anlamına geliyor. Yönetmen, iç ve dış mekânları neredeyse eşit kullanmış. Adrian’ın dairesi de şehrin ruhuyla buluşuyor, insana huzur veriyor. Gerçekten birinci ve üçüncü bölüm huzurlu ve iyi geliyor. Filmin estetiği de doğal olarak bölümlerde birbirini tamamlasa da ilk bölümdeki kamera daha hareketli.

Birinci Bölüm: Gençlik…

Ön jenerikteki “önsöz”le genç “Cupido”, seyirciye aşk üzerine bir şeyler anlatırken okunu ilk hikâyedeki Roberto ve Sara’nın aşkına fırlatıyor. Aşkın ilk gençlik devri de başlıyor. Roma’da genç avukat Roberto, Sara’yla nişanlı ve evlenmeleri de yakın. Sara, bir an bu aşkı sorgulamaya başlıyor. Erkeklerin hemen yorumlaması kolay olmayan bir şey bu. Roberto, ilk işi için Toskana’nın Castiglione della Pescaia sahil kasabasına yolculuk yapıyor. Amacı, Hector Michelacci, eşi ve zihinsel engelli oğullarının yaşadığı çiftlik arazisini ellerinden küçük bir para karşılığı almak. Kasaba, eğlenceli ve şakacı insanlarla dolu. İşini hemen çözemeyen Roberto, kasabanın “üç yıldızlı” oteline yerleşiyor önce. Sonra da deli dolu ve maceracı güzel sarışın Micol’le tanışıyor. Yarışa meraklı Micol, şehirli Roberto’ya ilgi gösteriyor. Kasabanın erkekleri de Micol’e sırılsıklam aşık. Castiglione della Pescaia’nın dar sokaklarında “Moto Guzzi” yarışından sonra Roberto Micol’ün dünyasına giriyor ve oranın macera dolu çılgın bir dünya olduğunu anlıyor. Roberto, zengin ve yaşlı bir adamla evli Micol’le macera dolu bir hayatı mı, yoksa Sara’yla evlenerek çoluk çoçuğa karışıp huzurlu bir hayatı mı seçmeli? Sara şehirli, modern ve plânlı. Micol tam tersi ve macera yüklü. Roberto’yu canlandıran Riccardo Scamarcio’yu, Daniele Luchetti’nin 2007 yapımı “Mio Fratello e Figlio Unico – Abim Evin Tek Çocuğu” filminden hatırlıyoruz.

İkinci Bölüm: Vade…

Bu bölümde televizyonda haber sunan emekliliği yaklaşmış Fabio’nun kâbusları var. Bir partide Eliana’yla tanışmak zorunda kalan Fabio, küçük bir kaçamağın düzenli hayatını nasıl da altüst ettiğini yaşıyor birkaç günde. Psikolojik tedavi gören manik depresif Eliana, Fabio’yu her şeyiyle yok ediyor. Bu hikâyenin sonuna Adrian da katılıyor. Fabio, Eliana’nın dairesinden çıkarken, Amerikalı tarih profesörü Adrian apartmana taşınıyor. Filmin, özellikle birinci ve ikinci bölümlerinde az da olsa yönetmenin ahlâkçılığı fark ediliyor. Roberto felâketin kıyısından dönerken, Fabio da felâketin dibine düşüyor.

Üçüncü Bölüm: Ötesi…

Karısı ölmüş, kalp ameliyatı geçirmiş eski Vietnam gazisi tarih profesörü Adrian, eski arkadaşı Augusto’nun yanına Roma’ya taşınarak emekliliğini yaşayacakken hiç beklenmedik bir aşk onu bekliyor bu muhteşem şehirde. Augusto’nun Paris’ten gelen kızı Viola, Adrian’a hayatın ve kalbinin kendini emekliliğe ayırmadığını anlıyor. Adrian, kızı yaşındaki Viola’yla yıllar sonra mutluluğu bulurken baba olma duygusunu da tadıyor sonunda. Bu son bölüm, aşkın her daim yola çıkacağını fark ettirirken, eski zamanların romantizmini de beyazperdeden gönderiyor. Bu bölümde bir ara Sara da görünüyor. Televizyon kanalının Somali’ye sürgüne gönderdiği Fabio’ya da, El Kaide’yle bağlantısı olan Somalili terör örgütü Eşşebab’ın (Harekât el Şebab) esir aldığına tanık oluyorsunuz bir ara.

(Bu yazı 19 Ağustos 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

(19 Ağustos 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com