Polisiye Sinemanın Büyüğü: Melville

Fransız polisiye sinemasının dünyaya sunduğu büyük ustalardan Jean-Pierre Melville’in Alain Delon’la yaptığı “Kiralık Katil”, ”Ateş Çemberi” ve “Gecelerin Adamı” filmleriyle anmak istedik. Bugün bu polisiyeler sinemanın büyük değerleri.

Fransız sinemasının büyüklerinden Jean-Pierre Melville, 20 Ekim 1917’de Paris’te doğdu. Gerçek adıysa Jean-Pierre Grumbach’tı. Yahudiydi. Sinemadaki soyadını, çok sevdiği Amerikalı yazar Herman Melville’den ödünç almıştı. Yazar Melville (1819-1891), “Moby Dick” romanıyla ünlüydü. Yönetmen Melville, 1973 yılında daha 56 yaşındayken vefat etti Paris’te.

Melville sinemasında mekânlar, trenler, arabalar, yollar, yağmurlar, kış atmosferleri, kasvet, müzikler, ayrıntılı anlar, gece kulüpleri, alıntılar, uzun sekanslar, kameranın bir karaktere dönüşmesi önemli bir yerde. İnsana ilham veriyor hep. Melville, İngiltere’de yaşadığı dönemlerde sinemayı keşfetti. Bolca film ve belgesel izledi. Onun ayrıntılı anlatımına, İngilizlerin belgesel ruhu çok şey katmış sanki.

Ustanın birkaç filmi gösterime çıkabildi ülkemizde. Ocak 1955’te, ustanın 1953 yapımı siyah-beyaz “Quand Tu Liras Cette Lettre-Öldüren Dudaklar” vizyona giren ilk filmiydi ülkemizde. 1949 yapımı siyah-beyaz “Le Silence de la Mer-Denizin Sessizliği” savaş filmi ve 1966 yılında çektiği siyah-beyaz “Le Deuxieme Souffle-İkinci Soluk” kara filmi de unutulmazlardan. 1956 yapımı siyah-beyaz “Bob le Flambeur-Kumarbaz Bob” filminde kameraman Henri Decaë’nin görüntüleri ilham ve hayal gücü verirken, bu filmdeki kadınlar da büyülüyordu. Usta çok az film yönetebilmişti. Sadece 13 film.

“Kiralık Katil…”

Büyük Jean-Pierre Melville’in yönettiği 1967 yapımı kolay aşılmaz kara filmi “Le Samourai-Kiralık Katil”, koca şehirde, Paris’te yapayalnız donuk yüzlü bir kiralık katilin trajedisini anlatıyor. O, devri bitmiş samuraylar gibi. Bir “ronin…” René Chateau’nun sunduğu filmin senaryosunu yönetmenle beraber Georges Pellegrin yazmış. Film, Kanadalı yazar Joan MacLeod’un “The Ronin” romanından ilham almış. Yalnız samurayın içindekileri dışa yansıtan müzikleri François de Roubaix bestelemiş. Kasvet yüklü iç ve dış mekânlarda oluşturduğu fotoğraflarla sinemaya katkı sunan Henri Decaë, sinemanın büyük kameramanlarından. Bu filmde mekânlar ve kamera birer karakter gibiydi. Decae, sadece karanlık sokaklarda ve iç mekânlarda değil, gündüz dış mekânlarda da kasveti yaratabilmiş. Gri bulutların altındaki Paris, romantizmin ötesinde kasvet yüklü yansıyor filmde. Decae, Raoul Coutard gibi Fransız sinemasında “Yeni Dalga” akımının kameramanlarındandı. Alain Delon, bu filmde o zamanlarda eşi olan Nathalie Delon’la oynamıştı. Çiftin, Anthony adında bir oğulları olmuştu. Melville ustanın “Kiralık Katil” filmi, Ocak 1969’da ülkemizde gösterime çıkabilmişti.

Kış. Cumartesi, akşamüstü… Yalnız samuray Jef Costello (Alain Delon), genel çekimde kamera belli belirsiz geriye kayarken, salon dairesinde yatağında uzanmış sigara içerken ön jenerik yazıları yansıyor. İki pencereden dışarıda yağmur yağdığı fark ediliyor. Araba sesleri de duyuluyor. İki pencere arasında kuş kafesinin içinde kuş da fark ediliyor. Ardından Buşido Kitabı’ndan bir alıntı yapılıyor: “Samurayınkinden daha büyük bir yalnızlık yoktur, belki ormandaki kaplanınki hariç…” Çığlığa dönüşen müzik duyuluyor sonra. Jef, yatağında doğruluyor, sigarasını söndürüyor, sonra da kalkıp kafesteki kuşunun yanına gidiyor. Kamera da kayarak onu izliyor. Açık renk trençkotunu giyiniyor. Aynada ifadesiz soğuk yüzüne bakıyor. Şapkası da var. Müzik daha gerilimli duyulmaya başlıyor. Daireden çıkıyor, merdivenler iniyor. Jef caddede yağmurun altında etrafına bakınıyor. Ardından bir Citroen araba park ediyor kaldırım kenarına. Yavaşça arabaya yaklaşıyor. Arabaya biniyor. Bir dolu anahtarı çıkartıp birkaç tanesini deniyor. Araba çalışınca hareket ediyor Jef. Yağmur hızını arttırıyor. Sigara yakıyor. Trafikte durduğunda yakışıklılığından etkilenen bir başka arabadaki kadın ona bakıyor. Jef, Paris dışındaki araba tamirhanesine gidiyor. Burası yabancı bir yer değil. Arabayı küçük tamirhaneye sokan Jef, arabadan çıkıyor. Tamirci (André Salgues) plakaları değiştiriyor. Tamirci ona bir kâğıt ve “Smith-Wesson 10” bir tabanca veriyor. Hiç konuşmuyorlar. Tamirciye ücretini ödeyen Jef, geldiği yönden şehre dönüyor.

Geceleyin. Jef arabayı park ediyor. Bir apartmana giriyor. Eski nişanlısı Jane’in (Nathalie Delon) dairesinin kapısına geliyor. Jane de yatakta. Jef, Kapının zilini çalıyor. Genç kadın kapıyı açıyor. Jane, Jef’in ne istediğini biliyor sanki. Jef onun ne yapacağını söylüyor. Daireye Wiener (Michel Boisrond) adında biri gelecekmiş. Jef, nerede olduğunu kanıtlamak için nişanlısına gelmiş. Jane, onun kendisine ihtiyacı olduğunda gelmesinden hoşlanıyormuş. Jef dışarı çıkıyor, arabaya gidiyor. Caddede park ediyor. Arabadan çıkıyor, otele giriyor. Merdivenlerden yukarı kata çıkıyor. Jef, koridorda yürürken, kamera da onu arkadan kayarak takip ediyor. Kapıyı çalıyor. İçeride poker oynanıyor. Bir sandalyeye oturuyor ve orada birine “İkiden sonra beni de hesaba yazın” diyor. Oradan ayrılıyor.

Pazar, geceyarısı… Jef, Martey’in gece kulübüne gidiyor. Orada önce tuvalete giriyor. İki müşteri geliyor. Jef’in ellerinde eldivenler var. Gece kulübü kalabalık ve sahnedeki orkestra orada caz çalıyor. Orkestranın yıldızı da siyahî kadın piyanist Valérie (Caty Rosier). Caz tınıları duyulurken, Jef de patron Martey’in olduğu yere gitmek için eğlenen insanların olduğu yerden geçiyor ve kerpiç tadı veren kasvetli koridora giriyor. Kamera, geriye doğru kayarak izliyor Jef’i. Odaya giriyor. Martey, “Kimsin sen” diyor. Çekmecedeki tabancasına davranırken Jef birkaç el ateş ediyor ve Martey’i öldürüyor. Piyanist Valérie koridora geliyor. Martey’in odasına doğru yürüyor. Jef odadan çıkarken göz göze geliyorlar. Bir an öyle kaldıktan sonra Jef hızla uzaklaşıyor oradan. İçeriden geçerken barmen (Robert Favart) Jef’e bakıyor kuşkulu gözlerle. Sarışın vestiyerci genç kadının (Catherine Jourdan) önünden geçiyor. Jef gece kulübünden çıkıyor, kamera onu sağa kayarak izliyor. Arabaya biniyor, uzaklaşıyor. Görüntü kararıyor. Jef, Seine Nehri üzerindeki bir köprüde arabasını durduruyor. Dışarı çıktığında eldivenlerini yere atıyor. Jef, bir şeyleri hep yere atıp duruyor filmde. Köprüde de tabancayı nehre fırlatıyor. Arabayla başka bir yere geliyor ve arabayı park ediyor sokakta. Jef, eski nişanlısının apartmanına giriyor. Dairenin kapısında bekliyor. Wiener beyaz arabasıyla geldiğinde, Jane’in dairesinden ayrılıyormuş izlenimi veriyor Jef. Arabaya binip uzaklaşıyor. Başka bir yerde arabayı park eden Jef, taksiye binip poker oynanan otele gidiyor. O sırada polisler de gece kulübündeler.

Jef otel odasında poker oynarken, polisler baskın yapıyor. Aradıkları yağmurluk giyinmiş şapkalı biri. Kimlik kontrolü yapılıyor. Tarife uyan da Jef. Onu, Merkez’e götürüyorlar. Tarife uyan bir dolu şüpheli de Merkez’de. Şüpheliler platforma çıkıyorlar tek tek. Kamera, sağa doğru kaymaya başlıyor. Tanıklar, şüphelileri inceliyor. Tanıklar içinde gece kulübündeki piyanist Valérie ve vestiyerci sarışın genç kadın da var. Soruşturmayı Komiser (François Périer) yürütüyor. Jef’in üzerinde silah bulamıyor polis. Tanıklar, şüphelileri çıkartamıyorlar. Komiser, hep Jef’ten şüpheleniyor. Komiser hemen onu sorguya alıyor. Jef, nişanlısının evindeymiş. Telefon ediyorlar. Zincirlemeli geçişle Jane ve Wiener Merkez’e geliyorlar. Komiser önce Jane’i sorguluyor. Komiser, Jane ve Jef’i tuzağa düşürmek için her şeyi deniyor. Sonra Wiener’le görüşüyor. Wiener olayı anlatıyor. Apartmana girdiğinde ışığı yaktığını söylüyor. Jef, dairenin kapısından uzak değilmiş. Komiser, tüm şüphelileri paltolu ve şapkalı olarak görgü tanıklarının karşısına çıkartmak istiyor. Jef’i de alıyor Komiser. Şüpheliler, paltoları ve şapkaları değiştiriyorlar. Wiener’e onları gösteriyor. Wiener şüpheliler arasında dolaşıyor. Jef’in önünde duruyor. Ama kafası karışık Wiener’in. Komiser, gece kulübündekilere tekrar Jef’i gösteriyor. Piyanist kadın, “Kesinlikle o adam değildi” diyor. Sonra Komiser odasında Jef’le konuşuyor. Dışarı da yağmur yağıyor. Jef’i bırakmak zorunda kalıyor Komiser. Sonra yardımcısı odaya giriyor ve “Costello hakkında ne düşünüyorsun” diyor. Komiser, “Ben düşünmem” diye cevaplıyor. Komiser, jaluzili pencereden dışarıya bakıyor düşünceli.

Pazar sabahı… Jef bir taksi durduruyor ve biniyor. Altta duyulan müzikler de etkileyici bu anda. Yağmur da yağıyor. Jef, bir apartmana giriyor sonra. Asansöre biniyor. Asansörden çıktıktan sonra kamera onu arkadan izliyor. Polisin de takibinde. Jef izlendiğinden kuşkulanıyor. Polisleri atlatıyor. Dışarı çıkıyor. Yağmur sürüyor. Jef metroya giriyor. Trene biniyor. Daha sonra bir durakta inen Jef, caddeye çıkıyor. Bir tünelin içinde yürüyor. Çelik köprüde sarışın bir adamla (Jacques Leroy) buluşuyor Jef. Adam, onun tutuklandığını biliyor. Tabancasını çıkartıyor. Jef de. Adam ateş ediyor ve Jef’i yaralıyor. Ardından kaçıyor. Jef, dairesine geliyor. Saksofonun önde olduğu caz tınıları duyulmaya başlıyor. Trençkotunu çıkartıyor. Sol kolunu sıyırmış kurşun. Koluna pansuman yapıyor. Pencere yanına geliyor, kuşa yem veriyor. Bu dünyadaki tek dostuydu kuş. Sonra yatağa uzanıyor Jef.

Diğer bir mekânda bir toplantı yansıyor. Çetenin lideri Olivier Rey (Jean-Pierre Posier), Jef’in yakalandığını ve serbest bırakıldığını söylüyor. Bu çete, Martey’i öldürmesi için Jef’i tutmuş. Polisin de Jef’in izini sürdüğünü biliyorlar. Jef’i ortadan mı kaldıracaklardı? Merkez’de Komiser, “Pis kokular alıyorum” diyor yardımcısına. Komiser, Wiener’in doğru söylediğine inansa da Jane’in yalan söylediğine inanıyor. Komiser, Jef’in zayıf noktasını yakalamak istiyor. Jane’i yalancı tanıklıkla suçlayıp Jef’i yakalayabilir miydi? Jane’i de takip almak istiyor Komiser.

Zincirlemeli geçişle Jef’in dairesinde. Pazar gecesi on. Jef hâlâ yatağında. Doğruluyor, ışığı yakıyor. Pansumanını çıkartıyor. Fonda da caz tınıları duyuluyor. Koluna yine pansuman yapıyor. Müzik değişiyor ve tedirginlikle coşkuyu aynı anda hissettiriyor. Silmeyle (wipe) zaman geçiyor. Jef yatağını düzgünce toplamış. Giyinmiş. Bu defa siyah palto giyiyor, aynada kendine bakıyor. Pansuman bezlerini kâğıda sarıyor. Şapkasını başına takıp daireden çıkıyor. Silmeyle apartmandan çıkan Jef, çöpü kaldırım kenarına atıyor. 1965 model Renault Estafette 800 minibüse gizlenmiş polisler attığı çöpü alıyorlar. Jef, gece kulübüne gidiyor. Amerikan bara oturuyor. Barmen, “Eğer polislerin aradığı adamsanız, katillerin cinayet mahalline döndükleri doğru demektir” diyor ona. Jef, içkisini içmiyor. Dışarı çıkıyor. Minibüsteki iki polis de Jef’in kaldığı apartmanının önündeler. İçeri giriyorlar. Merdivenlerden çıkıyorlar. Dairesinin kapısını anahtarla açıyorlar. İçeride kuşun sesi duyuluyor. Jef’in dairesine telaşsızca ses cihazı yerleştiren polisler geldikleri gibi gidiyorlar. Polislerden biri, Jef’in dairesini gören bir otel odasına konuşlanıyor ve makaralı teybini kuruyor.

Pazartesi, sabaha karşı… Jef, piyanist Valérie’nin siyah arabasına giderken karşısına çıkıyor. Arabaya biniyorlar. Jef, neden kendini tanımadığını soruyor ona. Kadın da Martey’i neden öldürmek istediğini soruyor. Elbette para için. Merkez’de de, Jef’in yere attığı çöpü Komiser’e veriyorlar. Jef, kadının dairesinde. Her taraf ve eşyalar bembeyaz. İçeriden merdivenli dairede beyaz piyano da var. Jef’e ücretini kurşunla ödemişler. Jef onları bulmak istiyor. Kadının da onları tanıdığını hissediyor. Kadın piyanonun başına oturuyor, çalıyor. Jef tutuklanınca onu tutanlar için tehdit haline gelmiş. İki saat sonra sekizde kadını telefonla arayacakmış Jef. İsimleri öğrenmek için. Sabah yedide kapı çalınıyor, Jane uyanıyor. Komiser ve diğer polisler Jane’in dairesine geliyorlar. Diğerleri dairede arama yaparken, Komiser de Jane’i kendince yumuşak kelimelerle itirafa zorluyor. Komiser liberalmiş. Sonra Jane’i Wiener’le ilişkisinden dolayı fahişelikle suçlayıp Ahlak Masası’yla korkutuyor, aşağılıyor faşizan ahlâksız Komiser. Ama Jane’den beklediği cevapları alamıyor. Jef’in piyanist kadının evinde bile olduğunu söylüyor kışkırtıcı kelimelerle. Jane, dairesinin kapısını açıyor ve onları gönderiyor.

Jef dairesine geliyor. Onu izleyen polis de otel odasında. Jef paltosunu asıyor. Telefon ederken gözü bir yere takılıyor. Kafese yaklaşıyor. Kuşta bir gariplik seziyor. Kuşkulanıyor. Yatağın altına bakıyor. Çekmeceyi, sonra da elbise dolabını kontrol ediyor. Mutfakta dolaşıyor. Pencereye bakıyor ve dinleyiciyi buluyor. Dinleyiciyi söken Jef paltosunu giyiyor. Silmeyle bir dükkân yansıyor. Jef içeri giriyor ve telefon kabininden piyanist Valérie’yi arıyor. Kadın çalan telefonu açmıyor. Sonra yukarı kata çıkıyor kadın. Jef dairesine geliyor. Camı kıran tabancalı bir el görünüyor. Çelik köprüdeki trençkotlu sarışın adamdı bu. Silahını Jef’e doğrultuyor. Sandalyeyi alıp oturuyor. Yeni iş için para veriyor Jef’e. Yatakta oturan Jef, her zamanki gibi soğuk ve ifadesiz bir yüzle. Jef, adamı gafil avlayıp tabancasını alıyor. Sonra da konuşturuyor onu. Olivier’nin adresini de alıyor. Merkez’de de Komiser, Jef’in dinleme cihazını bulduğunu söylüyor. Neredeyse tüm teşkilatı Jef’in peşine takıyor Komiser. Jef, dairesinde siyah paltosunu giyiyor. Anahtarlarını alıyor. Tabancayı da, yatakta oturan adamın yanına atıyor.

Jef dışarı çıkıyor. Gündüz. Metroya gidiyor. Komiser, Merkez’de metro güzergah haritasıyla Jef’in yolculuğunu takip ederken, hem metroda hem dışarıda polisler de peşinde. Jef gelen trene biniyor. Sonraki durakta iniyor. Yönetmen dış çekimlerde yoğun zumlu çekimler kullanmış. Başka bir tren geliyor, ama Jef binmiyor. Jef, polislerin farkında. Jef başka bir trenden iniyor. Bu defa peşine kadın polis takılıyor. Jef polisi atlatıyor. Bu anlar kedi-fare oyunu gibiydi. Jef’in izini kaybediyorlar. Jef metrodan çıkıyor. Caddede yol kenarına park edilmiş siyah Citroen’e biniyor. Anahtarlarını çıkartıyor ve biriyle arabayı çalıştırıyor. Silmeyle yine aynı araba tamirhanesine geliyor Jef. Tamirci yine plakayı değiştiriyor. Kâğıt verirken “Bu sonuncu” diyor tamirci. Smith-Wesson Revolver tabancayı da alıyor Jef. Akşamüstü Jef, Jane’in dairesine gidiyor. Kapıyı çalmadan Jane kapıyı açıyor. İçine doğmuş. Sarılıyorlar. Sonra Jef çıkıyor.

Silmeyle kamera başka bir mekâna geçiyor. Resim galerisi miydi burası? Jef bir kapıyı açıyor, aşağı katta piyanist kadının beyazlar içindeki dairesine bakıyor yukarıdan. Üst katta Olivier’yle karşılaşıyor Jef. Adam tabancasına davranıyor, ama Jef hızlı davranarak adamı vuruyor. Silmeyle kamera, Martey’in gece kulübünün girişi yansıtıyor. Jef arabayla geliyor. Araba durunca kamera öne doğru kayıyor. Jef arabanın içinde elindeki tabancadaki kurşunlara bakıyor. Jef, içeri giriyor. İçeride caz tınıları duyuluyor. Vestiyerci sarışın genç kadına şapkasını bırakıyor. Piyanist kadın Valérie piyanonun başına oturuyor beyazlar içinde. Jef Amerikan barda otururken, beyaz eldivenlerini takıyor. Jef piyanoya doğru yürüyor. Valérie’ye bakıyor. Kadın gülümsüyor ve “Burada durma” diyor. Jef tabancasını çıkartıp kadına doğrultuyor. Kadın, “Neden Jef” diyor. Jef, “Bunun için ödeme yaptılar” diye cevaplıyor. Şimdi ne olacaktı? Merak ve gerilim iyidir. Son jenerikte çalan müzik gerçekten unutulmazdı. Evet, bu film sinemanın önemli polisiyelerindendi. İnsan bu başyapıtı izlerken tutuluyor sadece.

“Ateş Çemberi…”

Jean-Pierre Melville’in 1970 yapımı kara film tadı veren “Le Cercle Rouge-Ateş Çemberi” soygun filmi, polisiye sinemanın başyapıtlarından. Corona’nın sunduğu filmin senaryosunu yönetmenin kendisi yazmış. Etkileyici müzikleriyse Eric de Marsan bestelemiş. Çarpıcı iç ve dış mekân görüntüleriyse büyük kameraman Henri Decaë yansıtmış. Gece ve gündüz, iç ve dış mekânlar insana kasvet duygusunu yaşatıyor filmde. Bütün bunlar sinema perdesinde bambaşka görünüyordu. Ayrıca bu filmi, 1977 baharında görmüştük sinema perdesinde küçükken. Filmi izlerken de, polislerin mağlubiyete uğramasını diliyor insan sonuna kadar.

Film, Rama Krişna’dan bir alıntıyla başlıyor: “Siddharta Guatama, Buda kırmızı tebeşirle bir çember çizdi ve dedi ki: İnsanlar, bilsinler ya da bilmesinler bir gün tekrar karşılaşacaktır. Kimin başına ne gelirse gelsin, hangi yolları seçmiş olurlarsa olsunlar bahsi geçen günde hepsi bir araya gelecektir Kırmızı Çember’de…” Buda biblosu da yavaşça çerçevenin solunda dönüp duruyor. Yazının ardından bir kırmızı çember oluşuveriyor. Kader gibi.

Marsilya. Kış. Gece. Dışarıdan bir vitrin yansıyor. Trafik ışıklar da fark ediliyor. Gecenin içinde yollar sakin. Kamera birden sola çevrinme (pan) yapıyor yolda hızla gelen arabaya doğru. Arabada Komiser François Mattei (André Bourvil) ve mahkûm Vogel (Gian-Maria Volonté) arabanın arka tarafında. Araba Marsilya tren garına geliyor. Mattei, Vogel’i trenle Marsilya’dan Paris’e götürecek. Tren hareket etmeden ön jenerik yazıları yansıyor. Tren, gardan ayrılırken Mattei, Vogel’i kompartımanda üst ranzaya kelepçeliyor bileğinden. Kamera, kompartımanın penceresinden geriye çekildiğinde trenin hızla yol aldığı fark ediliyor. Alt ranzaya oturan Mattei, bir sigara yakmak istiyor çakmağıyla, ama vazgeçiyor. Sonra ceketini çıkartıyor, ışığı söndürüyor ve yatağa uzanıyor.

Marsilya’daki hapishanede. Hücresinde beş yıldır yatan soyguncu bıyıklı Corey (Alain Delon) uyurken, kamera yavaş zumla onun yüzüne yaklaşıyor. Gardiyan (Pierre Collet), hücre kapısının küçük penceresinden içeriyi kontrol ediyor, sonra da kapıyı açıp içeri giriyor. Hücrede lavabo, klozet ve masa da var. Tabureyi çekip oturan gardiyan, “İyi haber, yarın çıkıyorsun” diyor. Bir iş varmış ve sadece Corey yapabilirmiş. Ama Corey bir daha buraya, bu hücreye dönmek istemiyor. Dışarıdan bir ses duyuluyor. Gardiyan saklanıyor. Bir göz içeriye bakıyor. Dışarıdaki gardiyan gittikten sonra içerideki gardiyan riskli iş teklifini yapıyor. Gardiyanın kayınbiraderi yıllardır bir firmada çalışıyormuş. Yeni güvenlik sistemi yapılmış. Diğer tarafta tren sabaha karşı yol alırken yansıyor. Kompartımanda Vogel uyur gibi yaparken, kelepçeyi de sivri bir cisimle açıyor usulca. Hapishanedeyse Corey’i erkenden salıyorlar. Önce eşyalarını teslim ediyorlar ona. Sarışın kadının olduğu siyah-beyaz fotoğrafları da veriyorlar. Corey’in eski sevgilisi. Ehliyeti de var. Trenin kompartımandaysa Vogel uyanık. Mattei de uykuya direniyor. Gözlerini kapadığında kamera ona yaklaşıyor. Vogel kelepçeyi çıkartıyor. Mattei doğrulup oturuyor. Gerilim de yükseliyor bu anda. Vogel yatakta doğruluyor. Ayağıyla kompartıman penceresini kırıyor ve aşağıya atlıyor. Mattei, treni durdurmak için kolu çekiyor. Tren yavaşlayınca Mattei de pencereden dışarıya atlıyor. Takip anında kamera “kesme”lerle (cuts) ikisini de önden gösteriyor. Mattei, Vogel’i görünce ateş ediyor. Vogel uzaklaşınca Mattei de geri dönüyor. Küçük garda telefonla eşlik ettiği mahkûmun kaçtığını söylüyor. Yollara barikatlar kurulup büyük arama başlayacakmış.

Sabahın erken saatlerinde Corey de bir kafede kahve içiyor. Bir adam ve bir kadın yatakta uyurlarken yansıyor. Corey, dairenin zilini çalıyor. Adam yataktan çıkıyor, dairenin kapısına geliyor. Kapının deliğinden bakıyor, Corey’i görüyor. Bir an duraksasa da kapıyı açıyor. Sarılıyorlar. Corey tutuklandığında Rico’yu (André Ekyan) ele vermemiş. Ama Rico, Corey’in sarışın sevgilisini ayartmış. Rico, “Senin gelmenle uyanacağımı söyleselerdi inanmazdım” diyor. Para istiyor. Paranın nerede olduğunu biliyor Corey. O sırada yatak odasında sarışın kadın çırılçıplak yataktan çıkıp kapının ardından onları dinliyor. Rico, duvardaki resim tablosunun arkasındaki küçük kasayı açıyor. Corey çabuk davranarak bir deste parayı alıyor. Corey ardından sarışın kadının fotoğrafını da kasaya bırakıyor. Parayı borç aldığını da söylüyor. Oradan ayrılıyor. Rico yatak odasına geliyor ve telefonla adamı Paul’ü (Jean-Pierre Janic) arıyor. Corey daha uyanmamış Marsilya’da aylak aylak dolaşıyor. Corey, daha açılmamış kullanılmış araba satan oto galeriye gidiyor önce. Ardından aşina olduğu bilardocuya uğruyor zaman geçirmek için. Kendi kendine bilardo oynuyor. Bu an çarpıcı açıyla yansıyor. Kamera yukarıdan “plonje” açıyla Corey’in ıskatayla toplara vuruşunu gösteriyor. O sırada Rico’nun adamları geliyor. İkisi de silahlı. Paul, parayı istiyor. Paul’le dövüşüyor. İkisinin de tabancasını alıyor Corey. Sonra yine oto galeriye uğruyor. Bir siyah 1966 model Chrysler Plymouth Fury arabayı satın alıyor ve Paris’e doğru yola çıkıyor.

Kamera, arabanın Corey’in arkasında. Corey, tabancaları torpido gözüne bırakıyor, ama sonra yeniden pardösüsünün cebine koyuyor. Arabayı yol kenarına çekiyor. Arabadan çıkıp tabancaları bagajın içindeki çantaya saklıyor. Bagajı kapatıyor, ama kilitlemiyor. Sonra yola devam ediyor Corey. Polisler de jandarmayla beraber Vogel’in peşindeler. Köpekleri de var. Mattei de onlarla beraber. Vogel, dereden geçmek için soyunuyor. Elbiselerini siyah paltosuna sarıyor ve karşı kıyıya fırlatıyor. Köpekler Vogel’in kokusunu kaybediyorlar. Yolda da polis barikatlar kurmuş. Corey duruyor. Ehliyet ve ruhsatını gösteriyor. Arabanın kâğıtları eksikmiş. Polis bagajı açmasını söylüyor. Corey, bagaj kapısını açarken, polis kamyona doğru yürüyor. Corey de hemen arabaya binip oradan uzaklaşıyor. Corey, yolda giderken duruyor. Kahvaltı yapmak için tesise yöneliyor. O kahvaltı yaparken, kar hızını arttırıyor. Kaçak mahkûm Vogel de yol kenarına geliyor. Yoldan geçen kamyonda kırmızı yazıyla “Vivogel” yazıyordu. Yolun öbür tarafında park halinde arabaları görüyor. Karşıya geçiyor ve arabaların bagajlarını kontrol ederken, Corey’in arabasının bagajı açılıyor. Tesadüf, bu iki adamın kaderini birleştiriyor bu anda. Corey yola çıkıyor. Kamera arabanın içinden yansıtıyor. Yine yollarda polis barikatları kurulmuş. Corey duruyor. Bir Citroen araba kontrolden sonra giderken, kamera da arabayı sola çevrinme yaparak izliyor. Nedendi? Üniformalı polise belgeleri gösteriyor. Polis bagajı açmasını söylüyor. Corey anahtarla açar gibi yapıyor. Açılmıyor. Bozukmuş. Polis kamyona doğru yürürken, Corey de arabaya binip oradan uzaklaşıyor. Altta da caz tınıları duyuluyor. Sonra da arabayı bir tarlada durduruyor. Bu anda piyano tınısı öne çıkıyor. Corey, arabadan dışarı çıkıyor, dolaşıyor, bir sigara yakıyor. Corey, “Dışarı çık, kimse yok etrafta” diyor. Elinde tabancalarla Vogel çıkıyor bagajdan. Corey hapisten çıkmış, Vogel de hapisten kaçmış. Corey, sabah tahliye olduğunu söylüyor. Sonra yola çıkıyorlar. Vogel yine bagaja saklanıyor.

Paris’te kamera bir binayı doğru zum yaparak yansıtıyor. Görüntü kararıyor. Mattei dairesine geliyor. Hepsine isim verdiği kedileri var. Onlarla konuşuyor. Mattei de, Corey ve Vogel gibi yalnız. Karısının siyah-beyaz çerçeveli fotoğrafı çalışma masasında. Kedilerini besliyor. Mattei, elektrikli tıraş makinesiyle tıraş oluyor banyoda.

Yolda Corey, arabanın dikiz aynasından mavi 1965 model Chevrolet Impala arabayı fark ediyor. Yağmur da yağıyor. Araba, Corey’in önünü kesiyor. İçeriden bir adam hızla gelerek Corey’in arabasına biniyor. Araba ormana giriyor. Corey dışarı çıkıyor. Rico’nun adamları parayı istiyorlar. Bagajdan çıkan Vogel iki adamı da öldürüyor.

Mattei, polislerin içişlerine gidiyor Vogel olayını anlatmak için. İçişlerindeki amir (Paul Amiot) kendi odasında “Artık şansın bile talihi yok” diyor. Amir, Vogel hakkında bilgi istiyor. Mattei, Vogel’in zekâsına saygı duyduğunu söylüyor. Ama yakalayacağını da düşünüyor. Amir, “Herkes suçludur. Polisler bile” diyor sonra. Yönetmen bu sahnede yoğun olarak kaydırmalı ve çevrinmeli bir kamera kullanmış açı-karşı açı çekimlerine sıkça başvurmamak için. Mattei, kendi gibi yaşlı polisle odadan çıkıyor. Kamera, onları geriye kayarak izliyor koridorda. Mattei’le konuşan polis de Vogel’i yakalayacağından kuşkulu. Amir odasında Mattei hakkında bilgi istiyor. Amir, “Neden adı Mattei. Sarı saç, mavi göz. Hiç Korsikalıya benzemiyor” diyor. Amirin felsefesi de var: “Suç içimizdedir. Onu temizlemek zorundayız…” Mattei, arabanın içinde polise “Vogel’i klasik yöntemlerle araştıracağım” diyor.

Gece Corey, arabayla Paris’e geliyor. Sokağa giren araba apartmanın önünde duruyor. Vogel bagajdan dışarı çıkıyor hemen. Corey, anahtarla dairenin kapısını açıyor. İçeri giriyorlar. Corey elindeki fenerle salona bakıyor. Her taraf tozlanmış. Şimdi Rico’nun yatağını ısıtan eski sarışın sevgilisinin çerçeveli fotoğrafını görüyor ve çerçeveyi fırlatıyor kıskançlıkla. Santi’nin gece kulübünde dansçı kadınlar yansıyor ardından. Mattei buraya uğruyor. Gözler onun üzerindeyken Amerikan bara oturuyor. Santi (François Périer), bara doğru yürürken, kamera da sağa çevrinme yaparak onu izliyor. Santi bara geldiğinde de kamera sağa kayıyor. Melville usta, açı-karşı açıyı en aza indirmek için büyük çaba göstermiş sanki. Santi onun gelişinden huzursuz oluyor. Çünkü herkesin yasadışı iş çevirdiğini düşünmesinden çekiniyor Santi. Ama Mattei, Santi’nin açığını bulmuş ve Vogel için ondan yardım istiyor. Oradan ayrılan Mattei, Sonra dışarıda arabanın şoför mahalline biniyor. Eve gitmek istiyor yorgun Mattei. Kamera, polislerin içişlerine gidiyor. Kamera, önce geriye, sonra da öne kayarak masada oturmuş Mattei dosyasını inceleyen amiri gösteriyor.

Sabah. Kamera, yukarı doğru “tilt” yaparak apartmanı yansıtıyor. Dairede Corey, Vogel’e hapishanedeki gardiyanın kendisine anlattıklarını söylüyor. Soygun için nişancıya ihtiyaçları varmış. Corey, Vogel’i düşünmüş. Vogel, profesyonel olmadığını söylüyor. Polis teşkilatındaki pislik işlere dayanamamış ve ayrılmış, biraz “çatlak” eski polis Jansen’i (Yves Montand) tanıyormuş Vogel. Jansen, en iyi atıcılardanmış. Telefonunu Corey’e veriyor. Corey, “Benim gardiyan, senin polis. Sence abartmadık mı” diyor Vogel’e. Kamera, Jansen’in mekânına gidiyor. Yatakta uykusundan uyanan Jansen, tuhaf yaratıkların ortasında buluyor kendini. İri örümcekler, sürüngenler, sıçanlar vb. Kâbusla uyanan Jansen, telefon zilini duyuyor. Onu kim arayabilirdi ki? Zorla yataktan çıkan Jansen telefon ulaşabiliyor. Arayan telefon kulübesinden Corey. Ona, “Beni tanımıyorsunuz. Bir arkadaşınızın arkadaşıyım” diyor Corey. Geceyarısı Santi’nin yerinde buluşmak istiyor Corey onunla. Jansen, hayatı bırakmış gibi. Yaşadığı yer de onun gibi enkaza dönüşmüş. Jansen, kibritle sigarasını yakıyor.

Mattei ve polisler, ormanının içinde Vogel’in öldürdüğü iki adamım cesedini bulmuşlar. Olay yerinde incelemeler sürerken, bir başka araba izini de fark ediyorlar. O arabayı da bulmaları gerekiyormuş. Bu vakanın Vogel’le ilgisi var mıydı? Mattei bunu düşünüyor.

Geceyarısı. Corey, gece kulübüne girerken kamera da arkadan kayarak onu takip ediyor. Kamera, orkestradan sağa çevrinme yaparak sahnedeki revü kızlarını yansıtıyor. Bir an duran kamera, sağa çevrinme yapmayı sürdürerek Corey’i buluyor. Corey, sahnedeki kızlara bakıyor. Sonra etrafına. Bir masaya oturuyor. Ardından kamera, merdivenlerden inen ayakları yakın planla gösteriyor. Gelen Jansen. Şapkalı ve paltolu Jansen, tıraş da olmuş. Corey, Jansen’i görüyor. Kamera geriye çekiliyor. Corey ayağa kalkıyor ve tokalaşıyorlar. Jansen masaya otururken, iki adam fark ediliyor. Birisini arar gibi etrafa bakınıyorlar. Bunlar sivil polisler. Kamera, sağa çevrinme yaparak onları takip ediyor. Amerikan bara gidiyorlar. İki polis, Santi’yle konuşuyorlar. Santi, paltosunu ve şapkasını alıp iki polisle çıkıyor. Santi ve polisler Merkez’e gidiyorlar. Mattei odasında. Oraya götürüyorlar. Mattei masadan kalkıyor, kamera da sağa çevrinme yaparak onu izliyor. Odada körük kollu bir telefon da var. Mattei, telefonu Santi’ye doğru çeviriyor. Kamera da, Santi’ye doğru zum yapıyor. Mattei, Vogel’i aramasını umuyor Santi’nin.

Gündüz arabada. Arabayı Corey sürüyor. Corey’in yanında Jansen otururmuş. Araba duruyor ve Vogel de arabanın arkasına biniyor. Bu anlarda arka plan, eski Hollywood filmlerindeki gibi projeksiyondan yansıyormuş gibi hissediliyor. Soyacakları yere geliyorlar. “Plonje” çekimle içerisi yansıyor. Jansen tek başına elinde şemsiyeyle içeri giriyor. Merdivenlerden çıkıyor. Etrafı gözlüyor. Koridorda boy aynasında kendine bakıyor. Mücevherlerin sergilendiği salona geçiyor. Jansen, etraftaki kameraları fark ediyor. Sonra mücevherleri inceliyor bir alıcı gibi. Sonra oradan ayrılıyor. Arabadaki Corey ve Vogel’e bilgi veriyor Jansen. Kamera, Paris dışındaki ormana gidiyor. Jansen, arabasıyla ormana geliyor ve tüfeğiyle ormanda atış talimleri yapıyor. Corey de arabasıyla Paris dışında bir yeri ziyarete gidiyor. Dış kapının zilini çalıyor. Evdeki mücevher uzmanı (Paul Crauchet) adam, pencereden Corey’i görüyor ve tabancasını alıyor, pantolonunun cebine koyuyor. Evin bahçesinde dalmaçyalı bir köpek de var. Ev iyi döşenmiş. Corey iç merdivenlerden yukarı kata çıkıyor. Konuşuyorlar. Yönetmen bu anlarda sıkça açı-karşı çekimler kullanmış. Sonra Corey çıkıyor. Adam, pencereden Corey’i izliyor.

Gece. Mücevherlerin olduğu lüks mekânda müdür, yanındaki güvenlikçiyle (Marcel Bernier) etrafta incelemeler yaparken yansıyor. Sistemleri çalıştırıyorlar. Sonra güvenlikçi ışıkları kapatıyor. Sadece loş ışıkla aydınlanıyor mekân. Jansen, kendi mekânında kibritle sigarasını yakıyor. Mutfakta malzemeleriyle küçük gülleler döküyor. Bu anlar “silme” (wipe) tekniğiyle yansıyor. Corey ve Vogel de dairede giyiniyorlar. “Silme”yle kamera sokakta Corey’in arabasını gösteriyor. Gece. Corey yol kenarına park ediyor. Kamera, arabaya doğru zum yapıyor. Corey ve Vogel bekliyorlar. Sonra arabadan çıkıyorlar. Kamera, sağa çevrinme yaparak onları izliyor. Bir apartmana giriyorlar. Corey haritayı inceliyor. Işığı yakıyorlar. Beyaz bir koridorda yürüyorlar. Vogel, çıplak kadın heykelinin göğsüne dokunuyor. Koridor önemli. Büyük yönetmenlerden Martin Scorsese de bazı filmlerinde “koridor”ları öne çıkartıyordu. Bir kırılma anıydı bu. Scorsese’nin, Melville ustadan ilham aldığı hissediliyor. Koridora girdiklerinde görüntü kararıyor. Corey ve Vogel, yukarıdan “plonje” çekimle merdivenlerden çıkarken yansıyor. Duvar merdiveniyle çatıya çıkıyorlar. Müziğin duyulmadığı bu anlarda gecenin sessizliğinin tınısı duyuluyor sanki. Şehir de sessiz. Derin uykuda. Ama alttan gelen belli belirsiz ve aralıklı vurmalı sesler duyulmaya başlıyor sonra. Jansen de evinde giyiniyor. Müzik çantasında tüfeği var. Corey ve Vogel, çatıda aşağıya merdiven sarkıtıyorlar. Güvenlikçi bir tıkırtı duyuyor. El fenerini alıp teftişe çıkıyor. Pencereyi kontrol ediyor. Sonra da oradan çıkıyor. Corey ve Vogel pencerenin camını kesiyor. Görüntü kararıyor. Pencereden önce Corey giriyor, sonra da Vogel. Siyah maske takıyorlar. Güvenlikçinin odasına girip onu bayıltıyorlar, sonra da ağzını bantlıyorlar. Ardından güvenlikçiyi yatağın üzerine sırtüstü yatırıp ellerini arkadan bağlıyorlar. Ayaklarını da. Jansen de dışarıda binaya doğru yayan geliyor müzisyen çantasıyla. Jansen geliyor. Corey ve Vogel, mücevherlerin olduğu yerin kapısındalar. Jansen içeri giriyor. Merdivenlerden çıkıyor. Jansen’in yaptığı her şey bir tören gibi sanki. Jansen ayakkabılarını çıkartıyor. Sonra yine merdivenlerden aşağıya iniyor. Sabaha karşı saat üç oluyor. Jansen, Corey ve Vogel’in olduğu yere geliyor ve maskesini takıyor. Güvenlikçi de odasında ayılıyor. Jansen müzik çantasını açıyor, susturuculu tüfeğini çıkartıyor. Üçayağı kuruyor. Ama sonra vazgeçip kapının kilidine nişan alıp tam ortasından vuruyor. Tüm sistem çöküyor. Her tarafı mücevherler kuşatmış gibi. Altta da vurmalı tınılar duyulmaya başlıyor. Corey ve Vogel, açlıkla mücevherleri çantaya dolduruyorlar. Cebindeki içkisinden içen Jansen, tüfeğini çantasına koyuyor, sonra da çıkıyor. Jansen sokağa çıkıyor. İşi bitiren Corey ve Vogel de Jansen’in çıktığı yerden dışarı çıkıyorlar. Güvenlikçi de doğrulup alarm ziline basabiliyor. Jansen arabayla geliyor. Alarm zilini duyunca binanın önünde bir tur atıyor, ardından binanın önünde durup Corey ve Vogel’i alıyor. Mattei, açık kalmış güvenlik kameralarından soygunu izliyor TV’nin siyah-beyaz ekranından. Mattei bir şeylerden şüpheleniyor. Soygun tüm gazetelere yansıyor çok geçmeden. Bu uzun sekans sinemanın özel anlarındandı.

Gündüz. Corey, daha önce gittiği Paris dışındaki evde mücevher uzmanına mücevherleri gösteriyor. Corey çıktıktan sonra elinde çantasıyla kahverengi paltolu ve şapkalı Rico ortaya çıkıyor. Rico teşekkür ediyor. Sonra Rico iç merdivenlerden aşağıya iniyor. Gündüz. Corey arabayı sürüyor. Jansen önde, Vogel arkada oturuyor. Sonra kamera başka bir mekân gidiyor. Kahverengi paltolu ve şapkalı, gözlerinde de gözlük olan Mattei, bilardo masasına oturmuş telefonla konuşurken, arkada da şömine yansıyor. Yönetmen bu anda zihinsel bulanıklık yaratsa da merak duygusunu fazla uzatmıyor. Mattei, Santi’yle konuşuyor. Jansen de Santi’yle beraber gece kulübünde. Jansen, kulaklıktan dinliyor konuşmaları. Mattei, alıcı gibi davranıyor. Gündüz Paris trafiğinde polisler üniversiteli gençleri tutukluyor. Mattei, başka bir arabada. Yollar da ıslak. Merkez’e getirilen genç ((Jean-Marc Boris), Santi’nin oğlu. Sonra Santi geliyor merkeze. Mattei, Santi’yle konuşuyor odasında. Vogel’e karşı oğlu. Şantaj işe yarayacak mıydı?

Corey, Jansen’in mekânında. Jansen giyinirken konuşuyorlar. Jansen, Santi’den söz ediyor. Mattei, boş ve soğuk dairesine geliyor. Her zamanki gibi kedilerinin karnını doyuruyor. Santi’nin gece kulübünde siyahî kadın dansçılar sahnede dans ederken, masada oturmuş Corey, sabaha karşı birde alıcıyı bekliyor. Çiçek satıcısı ponpon kız da Corey’e kırmızı gül hediye ediyor. Bu kadar yakışıklı bir erkeğin yalnız olması mı onu hüzünlendirmişti? Çok geçmeden siyah gözlüklü Mattei geliyor Corey’in masasına. Dairede Corey, mücevherleri kahverengi çantaya koyuyor. Corey, kırmızı gülü Vogel’e vermiş. Corey tek başına çıkıyor. Arabayla şehir dışındaki bahçeli bir malikâneye gidiyor Corey ve Jansen gecenin derinliğinde. Arabayı Corey sürüyor. Araba evin önünde duruyor. Corey, çantayla dışarı çıkıyor. Tedirgin biçimde malikâneye doğru yürüyor. Yönetmen bu anlarda öznel kamera da kullanmış. İçeride her şey ayarlanmış. Corey içeri giriyor. Mattei de orada. Bilardo masası ve şömine de fark ediliyor. Corey mücevherleri gösterirken Vogel elinde tabancayla geliyor. Şimdi ne olacaktı? Merak duygusu ve gerilim değerliydi. Filmi görmeli ve klasik bir polisiye bu filmin tadı çıkartılmalı. Bu film bir başyapıttı.

“Gecelerin Adamı…”

Büyük yönetmen Jean-Pierre Melville’in kara filmin içindeki ve de ölümünden önceki son filmi, “vasiyet filmi” 1972 yapımı “Le Flic-Gecelerin Adamı” bir soygun filmi. Şiirsel ve naif anlatımıyla polisiye sinemanın unutulmaz yapıtlarından bu. Studio Canal’ın sunduğu filmin senaryosunu yönetmen yazmış. Michel Colombier, insanın ruhunda dolaşan ve insana iyi gelen müzikleri bestelemiş bu film için. İnsan bir an müziklere dalabiliyor filmin içinde dolaşırken. Yoğunlukla gece atmosferlerinde geçen filmde dışavurumcu ruhu yansıtabilen fotoğraflarsa kameraman Walter Wottitz’den. Ülkemizde 1977’de gösterime giren bu filmi, aynı yılın yazında yazlık sinemada üç defa izlemiştik küçükken. Bu filmde, “Rambo” seriyalinde Rambo’nun komutanı olan Amerikalı Richard Crenna da var.

Melville usta, bu filminde yine bir alıntıyla başlıyor. Paris polisini düzene sokan, cinayet masasını oluşturan sokakların adamı François Eugene Vidocq’tan bir alıntıydı bu. Vidocq, “Poliste iki şey yoktur: Çift anlamlılık ve mizah duygusu” demiş 19. yüzyılda. Film, öğleden sonra gri göğün altındaki yağmurlu Vandée’nin Atlantik’teki Saint-Jean-de-Mots kıyısında açılıyor. Okyanus üzerinde uçan martılar, kıyıya vuran öfkeli dalgalar. Fırtına öncesi sessizlik gibiydi her şey. Büyük öncü Rus yönetmen Sergey Ayzenşytayn buna “tonal kurgu”, yani “sessel kurgu” diyordu. Bir büyük bina yansıyor. Geniş, yatay ve sonsuz gibiydi bu bina. Kamera, sağa çevrinme (pan) yaparak binayı tarıyor önce, sonra da gelen siyah arabayı gösteriyor. Ön jenerik yazıları da siyah fon üzerine düşmeye başlıyor. Araba yaklaştıkça kamera sola doğru kayarak arabayı takip ediyor. Piyano tınıları da duyulmaya başlıyor. Araba duruyor. Arabadakiler dört kişiydi. Yağmur şiddetini arttırıyor.

Paris’te. Bir ağaç yansıyor. Ekip 8’in başındaki Komiser Coleman (Alain Delon) devriye arabasının arkasında iç sesiyle kendini tanıtıyor: Her öğleden sonraları, aynı saatlerde Champs-Elysées’deki devriyeme başlarım…” Citreon arabanın telefonu çalıyor. Yardımcısı Morand (Paul Crauchet) konuşuyor önce, sonra da telefonu Coleman’a veriyor. Coleman iç sesiyle, “Ben sadece geceleri çalışırım. Bütün şehir ışıklana kadar görev yaparım. Benim adım Edouard Coleman” diyor.

Okyanus kıyısında. Sisli ve yağmurlu havada kamera sola çevrinme yaparak 1965 model Citroen 600 P arabayı gösteriyor. Arabadan önce elinde çantayla trençkotlu Simon (Richard Crenna) çıkıyor. BNP adındaki bankanın binasına giriyor. İçeride çok az müşteri ve çalışanlar var sadece. Kamera sola kayarak Simon’u gösteriyor. Ardından arabadaki diğer adam çıkıyor ve bankaya giriyor. Kıyıya öfkeyle çarpan dalgalar yansıyor birden. Üçüncüsü arabadan çıkacakken bankaya iki kişi girince bekliyor. Ardından arabadan çıkıyor. Bankaya giren Simon, Marc (André Pousse) ve Paul (Riccardo Cucciolla)… Şoförlük yapan Louis (Michael Conrad) arabada kalıyor. Bankadaki soyguncular siyah gözlükleriyle beyaz maskelerini takıyorlar. Dışarıda da bir banka görevlisi kepenkleri indiriyor o sırada. Biri makineli tüfekli, diğer ikisi de tabancalı. Veznedar ayağıyla alarm ziline basmayı deniyor. Simon, “Bu bir soygundur. Kimse kıpırdamasın” diyor. Paraları çuvala dolduruyorlar. Louis, arabayı bankanın önüne çekiyor. Veznedar, paraları çuvala doldururken alarm ziline basıyor. Çığlık gibi siren sesi duyuluyor. Sakinliklerini bozmuyorlar. Çalışanları ve müşterileri bir odaya kilitlerken, veznedar zuladaki tabancayı alıyor, ateş ediyor. Marc yaralanıyor. Dışarı çıkıyorlar. Çuvalı, arabanın arka tarafına koyuyorlar. Sisli havada oradan uzaklaşıyorlar. La Roche kasabasından geçiyorlar. Araba gar önünde park ediyor. Yaralı Marc, Paul ve Louis bilet alıyorlar. Gişe memuru şüpheleniyor. Simon arabada kalıyor. Garın içinden geçip arabayı park ettikleri yere geliyorlar. Sonra 1966 model Mercedes 250 SE arabaya binip uzaklaşıyorlar. Kasaba dışında toprağı kazıp çuvalı saklıyorlar. Sonra oradan ayrılıyorlar. Ama Marc da kan kaybediyor.

Coleman, yardımcısı Morand’la devriyede. Arabayı Coleman sürüyor. İhbar telefonu geliyor. Dairede sarışın tek başına güzel bir kadın vahşice öldürülmüş. Olayı kapıcı haber vermiş. Coleman, apartmanın merdivenlerinde Pacinelli’yi görüyor. “Olağan şüpheli” Pacinelli burada mı oturuyordu? Coleman, “Sen ölmedikçe uslanmayacaksın” diyor ona. Yine arabadalar. Yine ihbar telefonu geliyor Ekip 8’e. Bu defa yargıcın (Jean Desailly) dairesine gidiyorlar. Yargıcın dairesine hırsız bir genç mi girmişti? Yargıç, bazıları suç işlediğinde ceza veremiyormuş. Çoğu 18 yaşın altındaymış. Coleman, elindeki siyah bibloyla oynarken, “Kanunlardaki boşluklar” diyor. Biblo zihinsel bulanıklık yaratıyor bu anda. Akla hemen, Melville’in 1970 yapımı “Le Cercle Rouge-Ateş Çemberi” filmindeki Buda biblosu geliveriyor. “Hırsız” genç yakalanmış. Yargıcın, sarışın genci görünce konuşma tonu daha da efemine oluyor. Genç, 17,5 yaşındaymış.

Simon ve çetesi, yaralı Marc’ı kliniğe bırakıyorlar. Çete yine araba değiştirmişler. Coleman, arabayla Noel Baba kılığındaki birine yaklaşıyor. Sonra Coleman arabada tek başına yol kenarına park ediyor. Sarışın kürklü kadın Gaby (Valérie Wilson) lüks arabayla geliyor. Transseksüel Gaby, Coleman’ın muhbiri. Arabasından çıkıp Coleman’ın arabasına biniyor. Paris-Lizbon treninde büyük bir uyuşturucu trafiği olacakmış. Uyuşturucuyu “Bavul” Mathieu (Jean Minisini) adında biri taşıyacakmış. Coleman’ın, polis merkezindeki odasına Morand geliyor “Muhteşem üçlü” diyor. Orly Havaalanı’nda yankesicilik yapan üç adam gözaltına alınmış. Fransızca bilmiyorlarmış. Coleman onların tutulduğu yere gidiyor, sağ bileğindeki saatini çıkartıyor, adamlar ayağa kalkıyor. Coleman gözleriyle onları tararken, kamera da onun bakışından sağa çevrinme yapıyor. Coleman, ortadakine tokat atıyor. Adam, “Yavaş konuşursan anlayabiliriz” diyor korkudan.

Paul, gece evine gidiyor. Karısı (Simone Valère) onu müşfik bir sıcaklıkla karşılıyor. Paul Weber, yıllarca bankada çalışmış ve eline pek bir şey geçmemiş. Paul, banyoya gidiyor. Aynada yüzüne bakıyor. Karısı ağlamaya başlıyor birden. Çetenin şoförü Louis Costa, arabayla gazete bayiinin önünde duruyor. Simon da arabada. Bir gazete alıyor. Gazete, “Saint-Jean-de-Mots’da kanlı soyguncular trenle kaçtı” diye haberi öne çıkartmış. Louis, gazeteyi Simon’a veriyor. Simon direksiyona geçiyor ve oradan tek başına uzaklaşıyor. “Rue d’Armailie” sokağının levhasından sola çevrinme yapan kamera, Coleman ve Morand’ı gösteriyor sonra. Simon’un gece kulübüne giriyorlar. Coleman’ın ağzında sigara da var. Coleman piyanoyu görüyor. Piyanoya doğru yürüyor, tabureye oturuyor ve çalmaya başlıyor. Ağzında sigarayla piyano çalarken sinemanın unutulmaz anı yaşanıyordu bu sahnede. İkonik bir andı bu. Kamera, usulca öne kayarak Coleman’ı önden gösteriyor. Sarışın, beyaz tenli, güzeller güzeli ve soğuk Cathy’yi (Catherine Deneuve) görüyor. Cathy, bu kara filmin “femme fatale”ıydı. Simsiyah elbiseler içindeki Cathy’nin kıpkırmızı dudakları ateşi çağrıştırıyordu sanki. Cathy, kendine bakan Coleman’a gülümsüyor. O anda Simon geliyor elindeki gazeteyle. Coleman’ın yanına gidiyor. Morand, “Biri siz görmek istiyor şef” diyor Coleman’a. Tabureden kalkıyor, avucunu öpüyor ve Cathy’ye doğru gönderiyor öpücüğü Coleman. Sarışın Cathy de aynısını yapıyor. Coleman çıktıktan sonra Simon gazeteyi gösteriyor.

Kamera, karlar içindeki kasabayı yansıtan tablodan geriye çekiliyor. Paul, manzara resimlerine bakarken, Simon da Van Gogh’un otoportresinin önünde duruyor. Louis de orada. Çete müzede buluşmuş. Oturuyorlar. Simon, polisin her hastaneyi ve kliniği aradığını söylüyor. Marc’ı hastaneden çıkarmaları gerekiyormuş. Planı varmış. Ayağa kalkıyor ve Van Gogh’un tablosuna bakarak konuşuyor.

Gündüz. Coleman, talim için atış poligonunda antrenman yapıyor. Hedefler karşısına aniden çıktıkça refleksle ateş ediyor. Paslanmamış. Coleman’a telefon geliyor. Çete, geceleyin cankurtaran (ambulans) arabayla hastaneye geliyor. İçlerinde hemşire kıyafetleri giyinmiş Cathy de var. Simon, danışmadaki hemşireye Marc Schmit’i nakletmeye geldikleri söylerken, Cathy, Marc’ın kaldığı odaya gidiyor. Yeni ameliyattan çıkmış Marc gözlerini açıyor. Cathy, Marc’ın sol kolundaki serum hortumunu çıkartıyor ve onu sonsuz uykusuna göndermek için bir iğne yapıyor.

Gündüz. Coleman ve Morand arabadalar. Seine kıyısında banliyö treni geçiyor. Kamera da sola çevrinme yaparak treni izliyor ve morgun olduğu bina üzerinde duruyor. Marc’ın cesedi morga kaldırılmış. Marc’ın elbiselerini inceliyorlar. Marc’ın üzerinde kimlik çıkmamış. Tanrı’dan yardım gelecek miydi? Marc hakkında bilgilere ulaşabilecekler miydi? Marc, isimsiz bir ceset olarak mı kalacaktı? Coleman koridorda, “İyice yoruldum. İşimi sevmeme rağmen bazen ben de senin gibi düşünüyorum. Şiddet öyle hale geldi ki, insanları tanıyamıyorum” diyor Morand’a. Öne doğru yürüyen Coleman duruyor, yüzü karanlıkta kalıyor ve “Şiddet” diyor umutsuzca.

Gündüz. Şoför Louis, Paris dışında biriyle yürüyerek konuşurken yansıyor. Onlar yürürken, kamera da geriye kayarak onları izliyor. Louis, “Hızlı, güvenli, dikkat çekmeyecek bu işi bitirmemiz lâzım” diyor. İki haftaları varmış. Bu anda zihinsel bulanıklık yaşatıyor yönetmen. Çete, arkada yansıyan evde mi toplanacaklardı?

Kamera caddede bir arabayı sola çevrinme yaparak gösteriyor. Akşamüstü. Duran başka model arabanın arkasından Coleman iniyor. Morand’a iki saat sonra burada buluşacaklarını söyleyen Coleman, bir binaya giriyor, merdivenlerden çıkıyor. Koridorda yavaşça yürüyor. Gözlerinde de siyah gözlük takmış Coleman. Kapıyı açıyor, içeri giriyor. Cathy’nin kaldığı oda burası. Coleman, Cathy’ye “Tutuklusun” diyor. Kamera, hızla yukarı “tilt” yapıyor ve onları tavan aynasından yansıtıyor. Bu ayna yansımaları, “plonje”den çok, kübist bir resmi çağrıştırıyor. Cathy dişiliğini kullanıyor. Coleman’ın tabancasını alıyor ve “Ölü bir adam kimseyi tutuklayamaz” diyor. Sonra tabancayı yatağın üstüne atıyor. Ardından da Coleman’ı dudağından öpüyor kırmızı dudaklarıyla. Köprüden geçen banliyö treni yansıyor birden. Bu, hem sevişmeye hem de soyguna birer metafordu sanki.

Kamera sağa çevrinme yaparak, Paris’in dışındaki müstakil evi yansıtıyor. Üç araba da park etmiş dışarıda. Bu evde, “Bavul” Mathiue’nün Paris-Lizbon hattında trenle taşıyacağı mafyanın eroinini çalmayı konuşuyorlar. Simon’un yine planları var. “Bavul” Mathieu, trene Bordeaux’dan binecekmiş. Çok eski trenmiş bu. Elektrikli olduğundan da hızı yavaşmış. Kamera, haritaya zum yaparak Simon’un tren güzergâhı gösteren parmağını gösteriyor. Kimse onlardan şüphelenmeyecekmiş. Yönetmen, bu sahnede açı-karşı açı tekniğine az yaslanabilmek için kaydırmalı çekimlere başvurmuş. Banliyö treni yansıyor köprüden geçerken. Kamera, sola çevrinme yaparak hızla yol alan treni izliyor.

Gece. Gaby yine lüks arabasıyla geliyor. Coleman arabasında onu bekliyor. Paris-Lizbon treni hakkında bilgi veriyor Gaby. Mallar, “Bavul Mathieu’ye Bordeaux tren garında teslim edilecekmiş. Paul evde karısına, trenle seyahate çıkacağını söylüyor. Paul, salondan çıkıp yatak odasındaki banyoya gidiyor. Aynada yüzüne bakıyor. Ardından kamera gece kulübüne gidiyor. Dansçı kızlar sahnede dans yaparken, kamera Simon’un odasına zum yapıyor. Simon, Cathy’ye sabah döneceklerini söylüyor. Cathy, soğuk ve tedirgin. Riskleri korkutuyor onu. Ya Paul ve Louis? Sonra Simon’u kırmızı dudaklarıyla öpüyor Cathy. Gece kulübüne Coleman da geliyor. Kamera, geriye kayarak onu izliyor. Bir dansçı kızla selâmlaşıyor. Sonra Simon’un odasına yöneliyor. İçeride Simon ve Cathy var. Dışarı çıkıyorlar, Amerikan bara geçip içki içiyorlar. Simon, Coleman’ın Cathy’ye bakışlarından bir şeyler hissediyor gibi.

Akşamüstü otobanda. Siyah Mercedes’le yağmurlu havada çete yollarda. Louis arabayı sürüyor. Simon önde, Paul de arkada arabanın içinde. Ardından Bordeaux yönünü gösteren levha yansıyor. Kamera, Bordeaux Garı’nda saati ve geçilecek istasyonları gösteren yazıları gösteriyor sonra. Gece. Geriye doğru kayan kamera, peronda sarı saçlı “Bavul” Mathieu’yü trene doğru yürürken takip ediyor ardından. “Bavul” Mathieu, trene bindiğinde kamera da sola doğru kayıyor. Yataklı kompartımanına giriyor. İki çantası var. Zaman geçişleri zincirlemeli geçişlerle yansıyor bu anlarda. Coleman ve ekibi de gara geliyor. Mafyadan birkaç adam trene biniyor. “Bavul” Mathieu’ye bavul bırakıyorlar. Onlar gittikten sonra “Bavul” Mathieu, kompartımanın kapısını kilitliyor. Adamlar trenden iniyor. Coleman onları gözlüyor. “Bavul” Mathieu de kompartımanda bavulu açıp içindeki paket eroinleri çantalarına yerleştiriyor. Tren yola çıktığında havada da bir helikopter fark ediliyor. Helikopteri Louis kullanıyor. İşçi tulumu içindeki Simon iple hızla giden trene iniyor. Vagondan aşağı inip diğer vagona geçen Simon, vagonun içine giriyor. Tuvalete girdiğinde önce yüzünü yıkıyor. Kurulanıyor. Saçlarını tarıyor. Ardından spor ayakkabılarını ve tulumunu çıkartıyor. Üzerinde kırmızı Robdöşambr var Simon’un. Anahtarla alt dolabı açıp her şeyi oraya koyan Simon etrafı da temizliyor. Koridorda yaşlı yolcu tuvalete doğru gelirken gerilim de çoğalıyor bu anda. Simon dışarı çıkıyor ve adam çıkana kadar sigara içip oyalanıyor. Yaşlı adam gittikten sonra “Bavul” Mathieu’nün kompartıman kapısına gelen Simon, metreyi çıkartıp ölçü alıyor. Nal mıknatısı kilide yerleştirip takılı zinciri çıkartıyor. İçeri girince uykudan uyanan “Bavul” Mathieu ne olduğunu anlayamadan Simon onu bayıltıp çantaları alıyor. Tuvalete gidip tulumu giyinen Simon, vagondan dışarı çıkıyor. El feneriyle helikoptere işaret veriyor. Ardından ip sarkıyor, çantaları kancaya takıp yolluyor yukarıya. Kendisini almak için ip sarktığında koridora bir kondüktör gelince gerilim yine çoğalıyor. Kondüktör gidince Simon, tren vagonunun üstüne çıkıyor ve iple helikoptere alınıyor. Kompartımanında da “Bavul” Mathieu ayılıyor. Pencereyi açıyor ve bavulu dışarı atıyor sadece. Sabaha karşı helikopter araziye iniyor. Helikopterin sahibi aracını teslim alıp giderken, çete de arabalarına biniyor. Bu uzun sekans yarım saatten fazla sürüyordu.

Polis merkezinde Coleman çok öfkeli. Muhbiri Gaby’yi getiriyorlar. Coleman, Gaby’nin kendilerini yanılttığını düşünüyor. Ona tokat atıp saçalarını kestirip erkek kıyafetleri giydireceğini söylüyor tehditle. Sokaklara salacakmış onu. “Bizimle işin kalmadı” diyor. Coleman’ın ekibi, ölen Marc hakkında bilgilere ulaşmışlar. Marc’ın soyadın Schmit değil, Albouis olduğunu öğrenmişler. Coleman telefonla Simon’un yerini arıyor. Bulamıyor. Sonra masasına oturuyor ve Marc’ın belgesine bakıyor. Sonra telefonla bir gazeteyi arayarak Albouis’nin kimliğini açıklamamaları için rica ediyor. Ama geç kalınmış. France Soir adlı gazetede haber yayımlanıyor. Louis, arabanın içindeyken yansıyor sonra. Elinde gazeteyle dışarı çıkan Louis restorana giriyor. İçeride boş bir masaya oturuyor. Tabancasını peçetenin altına gizliyor. Coleman ve ekibi de restoranda. Coleman, Louis’nin masasına arkadan yaklaşıyor ve üzerine atlıyor. Louis’ye ters kelepçe takıp Merkez’e götürüyorlar. Merkezde kelepçeyi çıkartıp bu defa önden kelepçeliyorlar Louis’yi. Ona, 23 Aralık’taki soyguna katılıp katılmadığını soruyor Coleman. İnkâr ediyor. Hatta Marc Albouis’yi de tanımadığını söylüyor. Coleman’ın tek istediği diğer ikisinin ismi. Louis onları ele verir miydi? Akşamüstü. Kamera, sola çevrinme yaparak çetenin daha önce buluştukları evi gösteriyor dışarıdan. Simon ve Paul, evde Louis üzerine konuşuyorlar. Simon, Louis için asla konuşmaz, diyor. Paul emin değil. Yine evi dışarıdan yansıtan kamera, ardından sola çevrinme yaparak polis merkezini gösteriyor. Kamera kesme yapmadan aşağıya doğru “tilt” yapıyor. Ardından kamera Coleman’ın odası gidiyor. Sivil polisler jaluzi perdeleri kapatıyorlar. Gece. Zincirlemeyle yine polis merkezinin binası yansıyor dışarıdan. Kamera, yine sola çevrinme yaparken, aşağıya doğru “tilt” yapmayı da sürdürüyor. Polisler, “özel konuşturma yöntemleri”ni mi uygulayacaklardı?

Zincirlemeyle kamera Simon’un yerine gidiyor. Gece. Arabada Coleman ve Morand var. Coleman içeri giriyor. Amerikan bara oturuyor. Sahnede dansçı kızlar da görülüyor. Simon, Coleman’ı fark ediyor ve onun yanına gidiyor. Viski içiyorlar. Marc Albouis’yi soruyor ona. Simon tanımıyormuş. Paul Weber’i de. Ya Louis Costa? Onu da çıkartamıyor. Coleman, “O seni tanıyor” diyor. Yönetmen, bu anlarda açı-karşı açı tekniği kullanmış. Coleman çıkıyor. Simon da odasına gidiyor. Paul’e telefon ediyor. Kamera, karanlık salonda sağa çevrinme yaparak çalan telefona yöneliyor, çevrinmeyi sürdüren kamera dairenin açılan kapısını gösteriyor. Paul ve karısı kapıdan girdiklerinde Paul telefona yetişemiyor. Simon yine arıyor. Simon, Louis’nin konuştuğunu söylüyor. Simon hemen ülkeyi terk et diyor Paul’e. Ama artık geçti. Coleman ve ekibi sokağa geliyorlar çünkü. Hayal kırıklığı içinde telefonu kapatan Paul, karısına hüzünle bakıyor. Karısı endişeleniyor. Kapı çalıyor. Paul yatak odasına giriyor. Karısı kapıyı açıyor. Coleman, içeri hızla dalıyor. Yatak odasının kapısını açıyor ve içeride Paul tabancayı başına dayarken görüyor. Kapıyı kapadığında içeriden tabanca sesi duyuluyor.

Dışarıdan lüks otel yansıyor. Kamera, Champs-Elisées’deki lüks otelin üzerinden sağa çevrinme yaparken, sabahın sakinliğindeki caddeyi gösteriyor. Paris hâlâ uyuyor. Kamera, çatıya doğru zum yapıyor sonra. Otel odasında Simon tek başına ve Cathy’ye telefon ediyor kendisini alması için. Polis de Simon’un nerede olduğunu tespit etmek için dinleme yapıyor başka bir mekânda. Champs-Elysées’de “Zafer Takı” yansıyor sonra. Trençkotlu Simon otelden çıkıyor. Arabayla Cathy de geliyor. Simon arabaya doğru giderken, Coleman elinde tabancayla onu durduruyor. Şimdi ne olacaktı? Merak duygusu önemliydi. Melville bu final anında melodramı öne çıkarmış. Coleman ve Morand arabayla şehrin içlerine doğru yol alırken, altta da caz tınıları duyulmaya başlıyor son jenerikte. Cazın ardından Isabelle Aubret’nin söylediği muhteşem “C’est Ainsi que les Choses Arrivent” şarkısı duyuluyor. Bu şarkıda Charles Aznavour’un ruhu vardı.

*** Özen Film’e sevgi ve saygı duyduğum için, kırgın bir anda Alain Delon’un oynadığı 1975 yapımı “Flic Story-Öldürmek Arzusu” polisiye filmi Özen Film’in vizyona soktuğunu yazmıştım yanlışlıkla. Filmin Türkçe afişiyle karşılaştım. Bu filmi Met Film vizyona sokmuş 1977’de. Alain Delon’da bütün yollar Özen Film’e çıkıyordu herhalde bende. Özen Film’e değer veriyorum ve olmasını diliyorum hep. Çocukluğumdan getirdiğim birkaç şeyden biriydi. Polisiye sinema, Fransız sineması, sinemaskop tutkusu, radyo, Jean-Pierre Melville, Alain Delon, Elvis Presley, Edip Akbayram, sarı-kırmızılı Galatasaray, yeşil-siyah-beyazlı Mönchengladbach, yeşil-beyazlı St. Etienne, mavi-lacivertli Adana Demirspor gibi. Met Film’i de, saygı ve özlemle anmalı. 1980’lerde, Alsancak’taki İzmir Sineması’nda Orion Pictures filmlerini keşfettirdi bizlere. “Dolby-Digital” ses sistemiyle büyüledi. Bu sinema salonunun duvarlarında, “Film, sinemada izlenir” yazıyordu o zamanlar. 1980’lerde Özen Film, Amerikalılar gelmeden önce filmlerini İzmir’deki görkemli Konak Çınar Sineması’nda gösterirdi. 1987’de, Jean-Jacques Annaud’nun 1986 yapımı “The Name of the Rose-Gülün Adı” filmini Türkçe altyazılı vizyona sokmuştu Özen Film. Altyazı okumaktan filmi takip edememiştik. Sonra da gerisi geldi ve alıştık. Her zaman öncüydü. İstanbul’daysa, filmleri üzerine hâlâ heyecanla yazı yazdığım bir film şirketi Özen Film…

(23 Mayıs 2016)

Ali Erden

ailerden@hotmail.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir